KLÂSİK TÜRK EDEBİYATINDA ŞEM’Ü PERVÂNELER VE LÂMİ’Î ÇELEBÎ’NİN ŞEM’Ü PERVÂNE MESNEVİSİ

KLÂSİK TÜRK EDEBİYATINDA ŞEM’Ü
PERVÂNELER VE LÂMİ’Î ÇELEBÎ’NİN ŞEM’Ü
PERVÂNE MESNEVİSİ
YRD. DOÇ. DR. SADIK ARMUTLU
ÖZET
Şem’ü Pervâne’ler, Fars ve Türk edebiyatında ortak işlenen türlerinden
biridir. Bu türün konusu, Pervâne’nin Şem’e, Şem’in de
Pervâne’ye duyduğu aşktır. Bu aşk, genellikle beşerî özellikler göstermektedir.
Bu mesnevilerde ideal ve ulvî bir aşkın nasıllığı dile getirilmiş,
temiz bir aşkın felsefesi ortaya konulmaya çalışılmıştır. İlk defa
Anadolu sahasında Fehmî tarafından Farsça yazılmış ve II. Bâyezid’e
sunulmuştur. Bu türün en güzel örneği Fars edebiyatında Ehlî-yi Şîrâzî
tarafından yazılmıştır. Türk edebiyatında yazılan Şem’ü Pervâne’ler,
daha çok Ehlî’nin eseriyle uygunluk arz eder. Fakat Türk şairleri, mesnevilerine
kendi şahsiyetlerini vurma başarısını göstermişlerdir. Zâtî,
bütünüyle dünyevî bir aşkı anlatırken, Feyzî Çelebi konuyu tasavvufî
bakış açısıyla ele almış ve işlemiştir. Lâmi’î Çelebi de Şem’ ile
Pervâne’nin hikâyesini yazarken, onu yeniden yorumlamış, ona kendinden
çok şey katma başarısını göstermiştir. Ortak işlenen bir konuya
duygu ve düşüncelerini katarak, Şem’ü Pervâne’ye adeta yeni bir hü-
viyet kazandırmış, onu yeniden yazmış ve kendine mal etmiştir. Esere
dikkatle baktığımız zaman eserin bir taklit veya tercüme olmayıp yeniden
yaratıldığını görürüz.

 Yrd. Doç. Dr. Sadık ARMUTLU, İnönü Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk
Dili ve Edebiyatı Bölümü, Öğretim üyesi. email: sadikarmutlu@windowslive.com.
 YRD. DOÇ. DR. SADIK ARMUTLU
138
Anahtar kelimeler: Şem’, Pervâne, Lâmi’î Çelebi, Şem’ü Pervâne
mesnevileri.
ABSTRACT
Candles and butterfly are held in common issues in Persian and
Turkish literatures, and the love is main subject which exist between
of them. This love appears the characteristics of human and in true love
and philosophy term of why and how to create a word true love comes.
The best example of this review was written in Persian literature by
Ahli-ye Shirazi. Candles and butterflies are mostly written in Turkish
literature are followers of Ahli-ye Shirazi. Despite Zati who demonstrated
love as terrestrial thing, Feyzi and Chalabi described love with
Suofi attitude. Lame Chalabi When wrote the story his candle and butterfly
criticized again and added own view to it. This writer created
new masterpiece with adding the emotions and his ideas to the candles
and butterfly story, which you read it accurately never feel the imitation
or translate from the another virtue.
Keywords: Candle and butterfly, Lame Chalabi, Candle and butterfly
verses.
چکیده
شمع و پروانه ها يکی از مباحث مشترک ادبیات فارسی و ترکی است و موضوع آن
عشقیست که در میان اين دو وجود دارد. اين عشق به طور کلی خصوصیات بشری را به
تصوير می کشد و در آن از چرا و چگونگی يک عشق واقعی و فلسفه به وجود آمدن يک
عشق پاک سخن به میان می آيد. اين نخستین باردر آناتولی توسط فهمی به زبان فارسی
نگاشته خدمت بايزيد دوم ارائه گرديد. زيباترين مثال اين مبحث در ادبیات فارسی توسط
اهلی شیرازی نوشته شد. شمع و پروانه های نوشته شده در ادبیات ترک اکثرا پیرو آثار
اهلی شیرازی می باشند. علی رغم ذاتی که تماما" ازعشق دنیوی می گويد فوضی چلبی
موضوع عشق را با نگرش صوفی شرح می دهد. المع چلبی هم هنگام نگاشتن داستان
شمع و پروانه آن را دوباره نقد کرده و ديدگاههای خودش را هم به آن افزوده است. با
اضافه شدن احساسات و نظريات به موضوع مشترک شمع و پروانه اين نويسنده اثر
KLÂSİK TÜRK EDEBİYATINDA ŞEM’Ü PERVÂNELER 
139
جديدی را برای خود خلق کرده است که با خوانن و دقت بیشتر به اثر هیچگاه حس تقلید
و ترجمه به ذهن خطور نمی کند.
کلید واژه ها: شمع پروانه المع چلبی مثنويهای شمع و پروانه
1. ŞEM’Ü PERVÂNE HAKKINDA GENEL BİLGİ
Şem‘, Arapça bir kelime olup mum, balmumu, aydınlanmak için
yakılan her şey, çerağ, kandil anlamına gelir (Dihhudâ 1360: c. 31, s.
2077). Bir fitilin üzerine erimiş bal mumu, iç yağı, asit veya parafin dö-
külüp genellikle silindir biçiminde dondurulan aydınlatma ışığına
mum/şem denir (Sungurhan 2006: c. 5, s. 392). Pervâne kelimesi; Pervin,
Ülker yıldızı anlamına gelen “perv” ile nisbet bildiren “âne” son
ekinin birleşmesiyle meydana gelmiştir (Dihhudâ 1360: c.12, s. 242). Bu
kelime pek çok anlamlar içermektedir (Kanar 1995: 17-19). Ayrıca
Pervâne kelimesi genellikle karanlıkta ortaya çıkarak ışık çevresinde
toplanan gece kelebekleri (Heterocera) öbeğinden pulkanatlılara verilen
ortak ad (Büyük Larousse 1986: c. 15, s. 9307) için de kullanılır.
Bunlar ısınmak için soğuk gecelerde ateşe veya ışığa giderek onun etrafında
dönerler ve kanatlarının alev alması sonucu ateşe düşüp yanar
ve kül olurlar.
Bir ateş etrafında çılgınca dönen bu böcek/kelebek, zamanla âşıkların
sevgilileri etrafında dönmelerinin bir timsali olmuştur. Eskiden en
yaygın ışık kaynağı mum olduğu için, şairler mumun etrafında delice
dönüp duran kelebeği aşığa, mumu da maşuka benzetmişlerdir. Şairlerin
büyük bir kısmı gerek dünyevî aşk, gerekse ilahî aşkla ilgili yorumlarında
az veya çok bu iki kelimeye yer vermişlerdir. Zamanla
bunlardan yola çıkarak, çoğu münazara tarzında, kısa alegorik mesnevilerin
yazılması ve bunu müstakil bir eser olarak kaleme alınan Şem’ü
Pervâne mesnevileri izlemiştir (Kanar 1995: 7). Şem ve Pervâne mesnevilerinde
yer alan Pervâne sembolü, Kur’ân ve hadislerde geçer (Ateş
1991: c. 11, s. 63; Sahîh-i Müslim 1983: c. 10, s. 6005-6006). Kur’ân ve
hadiste insanlar pervânelere benzetilmiştir. Müslüman şair ve yazarlar,
Kur’ân’ın 24. suresinin 35. ayetinden esinlenerek kalpte tecelli eden
 YRD. DOÇ. DR. SADIK ARMUTLU
140
imanı mum/Şem’ olarak sembolize etmişlerdir (İmâm Gazzâlî 1994:
40).
İslamî edebiyatta pervânenin şem ile olan hikayesi ilk kez büyük
sufî Hüseyin b. Mansûr el-Hallâc (ö.922) tarafından Tavasin adlı
eserde yazılmıştır (Massignon 1975: c. 3, s. 307). Ahmed-i Gazzâlî
(ö.1126), Aynu’l-Kudât-ı Hemedânî (ö.1131), Rûzbihân Baklî (ö.1207)
Attâr (ö.1221) gibi büyük mutasavvıf yazar ve şairler, Hallâc’ın tesirinde
kalarak eserlerinde şem ile pervâne arasındaki ilişkiye yer vermişlerdir.
Bu şairler, pervâneyi ateşin yönüne götüren duyguyu aşk
olarak yorumlayarak, pervâneyi âşık, şem’i de maşuk olarak görmüş-
lerdir. Bunun yanında hırs ve açgözlülüğünden dolayı pervânenin
kendini ateşe attığı ve canını yaktığını ileri süren mutasavvıf yazarlar
da olmuştur (Ebû Tâlib el-Mekkî 1993: c. 1, s. 294). Şem ile Pervânenin
öyküsü önce mensur eserlerde, sonra mesneviler içerisinde, bunlara
paralel olarak divanlarda çeşitli şekilde ele alınıp işlenmiştir. XV. yüzyıldan
itibaren de önce Farsça, sonra Türkçe müstakil bir eser olarak
yazılmaya başlandı (Armutlu 2009: 881-891).
2. ŞEM’Ü PERVÂNE MESNEVİLERİNDE NE ANLATILMIŞTIR
Farsça ve Türkçe yazılan Şem’ü Pervane mesnevilerinde iki sevgilinin
birbirlerine duydukları kalbî yakınlık anlatılır. Başka bir söyleyişle;
aşk, bu mesnevilerin konusudur. Ahmed-i Gazzâlî (ö.1126) ile başlayan
Sa’dî-yi Şîrâzî (ö.1290)’de olgunlaşan aşkın Pervâne’den öğrenilmesi
Şem’ü Pervâne mesnevilerinde de yer almış, Şem’ü Pervâne’lerde
ulviliği, saflığı yönüyle ideal sevgi ve aşk yüceltilerek anlatılmıştır.
Pervâne’nin kendi iç dünyasında bütün sevgi ve dikkatini tek bir objeye
yoğunlaştırarak, ideal sevgi ve aşkı bulmaya yönelik bir arayışı,
bu mesnevilerde işlenmiştir. Mesnevilerde eşi benzeri olmayan Şem,
bir güzellik objesidir. Pervâne, bu objeyi görür, ona kapılır ve aşık olur.
Güzelliğe duyulan bu ilgi Pervâne’de bağlılığa, hayranlığa ve tutkuya
dönüşecek, hüzün ve keder, Pervâne’nin bir parçası olacaktır. Aşkta
kademe kademe yol alan Pervâne, bütün kayıtları atıp, kendi varlığından
geçip Şem’e ulaşacak ve onda onun aşkını bulacaktır. Pervâne artık
Şem’den ayrılmayı hatırından geçirmez, onun yanında onun uğ-
runda ölmeye bile hazırdır. İşte bu duyguya aşk denir (Eflatun 1998:
KLÂSİK TÜRK EDEBİYATINDA ŞEM’Ü PERVÂNELER 
141
251d-252a). Bu duygu, Şem’ü Pervâne mesnevilerinde anlatılmıştır.
Başka bir ifadeyle aşk felsefesi, mesnevilerde ele alınıp işlenmiş, ideal
sevginin nasıllılığı gösterilmeye çalışılmıştır.
İdeal aşkın felsefesi, antik Yunan’da ele alınıp işlendiği gibi İslam
dünyasında da dillendirilmiştir. Teorik olarak ele alınan bu aşkın pratiğe
döküldüğünü Emevi dönemi (661-750) gazellerinde görmekteyiz.
Hicaz çöllerinde bedevî bir hayat yaşayan bir grup insan, Emevi devletinin
artan maddî olanaklarından yararlanmadıklarından yoksul bir
hayat yaşamaya maruz kalmışlardı. Ruhlarının saf, temiz, iffetli, ağır
başlı oluşları ve doğal yaşamaları onları maddeden uzak saf ve temiz
bir hayat yaşamaya sürüklemiştir. Bunlar yaşadıkları konum gereği
eğlence ve zevki tatmadıklarından dolayı dünyevileşmemişler, hedonist
yaşamla yüzleşmemişlerdir. İşte böyle bir ortamda uzrî gazel ortaya
çıkmış, bu duygu ve hayat tarzı uzrî gazelin ortaya çıkmasını sağ-
lamıştır.
Hicaz bölgesinde şehir hayatının zevke bağlı aşk duyguları kent şairleri
tarafından terennüm edilirken, Arap yarımadasındaki göçebe kabileler
arasında da temiz ve ulvi aşk duyguları dile getiriliyordu. Nisbesini
Benû Uzrâ kabilesinden alan ve el-gazelu’l-uzrî diye adlandırı-
lan bir şiir türü gelişir (Faysal 1986: 280 vd.; Dehhân Ts. : 61 vd.; Fâhûrî
1388: 187; Ebu Rihhâb 1366: 167). Rivayete göre Vâdi’l-Kurâ’dan kuzeye
doğru göç ederek Necd ile Hicaz bölgeleri arasındaki kırsallarda
göçebe hayatı yaşayan Uzra kabilesi fertleri, şiir söylemede oldukça
yetenekli imişler. Her ne kadar Arabistan’ın diğer kabileleri uzrî aşk
şiirine benzer şiirler meydana getirmişlerse de onlar bu kabile ile yarı-
şabilecek şâirler yetiştirememişlerdir (Ferrûh 1968: C.1, s. 367; Filshtinsky
1985: 219; Furat 1996: 148).
Emevîler döneminde özellikle hicaz bölgesinde gazelin büyük bir
gelişme göstermesi; bir taraftan kentli bir aşk anlayışı ve bu anlayışın
doğal sonucu olarak, sevginin açığa vurulmasını, diğer taraftan da badiyenin/kırsalın
şartlarına uygun bir sevgi anlayışı ve bu sevginin gizli
tutulmasını beraberinde getirmiştir. Kentli şâirler, aşklarını dillendirmekten
çekinmemişler, sevgilileriyle buluşmalarını açıklamada bir sakınca
görmemişlerdir. Badiyede göçebe tarzı bir hayat süren şâirler de
değişik bir aşk anlayışını terennüm etmişlerdir. Bu anlayışta sevgiliye
 YRD. DOÇ. DR. SADIK ARMUTLU
142
karşı duyulan aşk iffetle saklanıyordu. Bu aşk telakkisi, Hicaz’ın kuzeyinde
Vâdi’l-Kurâ’da yerleşmiş Kuzâa kabilesinden sayılan Uzrâ ile
Âmir kabileleri arasında bilhassa yaygındı. Bolluk ve refahın şımarttığı
topluluklardan uzakta tabiat içinde yaşayan kabilelerde bu tür aşk
uygun bir ortam bulmuştu (Furat 1996: 148).
Vâdi’l-Kurâ’daki şâirlerin şiirlerinde yer alan sevgi, Uzrâ kabilesinden
dolayı uzrî sevgi olarak bilinmiştir (Faysal 1986: 286; Ebû Rihhâb
1366: 176; Fâhûrî 1388: 187; Behrûz 1377: 127). Bu sevgide şehevi duygulara
yer verilmeyip, sevgi açığa vurulmadığı için bu sevginin en bariz
alâmeti ve ilk vasfı iffet olmuştur. Sevgi insanlarda iki şekilde tecelli
eder. Birinci ani sevgidir ki ona bir şey bina edilmez; kar gibi erir, ışık
gibi bir anda kaybolur. Diğeri de sonsuza kadar devam eden daimi
sevgidir. Aşkta herhangi bir bıkkınlık ve olumsuz bir şey meydana getirmez.
Sürekliliğini devam ettirir. Âşık, bulduğu her fırsatta ona yö-
nelir ve sevgisini izhar eder. İşte uzrî sevgi böyle bir sevgidir. Bu sevgi
sahibini zorlu ve pürüzsüz vadilere çekip götürür, her zaman sahibini
yükseklere çıkartıp, dağ tepe dolaştırır. Ayrıca onu, önce kızartır, ateş
hâline getirir. Sonra da yakar ve her tarafı ateşle çevrili bir sevgi kalesinin
içerisine alır. Bu ayrıcalıktır ve bu ayrıcalık uzrî sevgiyi, diğer
sevgilerden ayıran bir özelliktir.
Uzrî sevgi, her şeye hâkim olan bir duygu değil, aksine hayatın ta
kendisi olarak tanımlanmaktadır. Bu sevgide üzüntü ve ıstırap yer almasına
rağmen, bu üzüntülere sitem etmek yerine, onu daima göğüslemekten
memnun bir tavır sergilemek vardır. Çoğu kez uzrî sevgide
çekilen ıstıraplar sonucu birer mecnun olma durumu söz konusudur.
Isfâhânî bu konuda şöyle der: “Uzrâ kabilesi fertlerinin aşka ne zaman
mübtela olacakları bilinmez. Umulmadık bir zamanda aşka tutulurlar.
Bu beklenmedik aşk, hayatlarının bütün evrelerini kapsadığı için ya-
şadıkları süre içinde aşkın çeşitli sıkıntı ve kederleriyle yüz yüze gelirler.
Bu üzüntü bazen onları cünunluğa/deliliğe kadar götürürdü”
(Isfâhânî 1974: C. 8, s. 234; Dehhân Ts. : 37-38).
Seven kişi, havasıyla değil, kalbinde hiçbir kötülük ve art niyet ta-
şımadan, kalbinin temizliğiyle sevip, sevdiğine bağlı kalmalıdır. Seven
kişinin cihadı, nefsinin hevası iledir. Ta ki her şeyden uzak ve halis
olsun. Yine o, aşkının bütün cefa ve sıkıntılarıyla mücadele ederek,
KLÂSİK TÜRK EDEBİYATINDA ŞEM’Ü PERVÂNELER 
143
sevgilisine ulaşmayı, birbirleriyle buluşmayı çabalar. O güvenilir, vefalı,
sevgisine ve sevgilisine ihanet etmeyi, bütün insanlar içinde sadece
onu seven, tüm zaman ve mekânlarda sadece sevgilisini anan ve
onun kendisi eziyet ve işkence görse bile sevgilisiyle övünendir. Yine
o, aşkın ve hicranın hatta sevgiliden yüz bulamamanın verdiği acıya
katlanan kişidir. İşte bu uzrî sevgidir (Tâhir Lebîb 1981: 172 vd.).
Uzrî sevgi tek bir sevgili üzerine kurulan sevgi olduğundan uzrî
âşık, tek bir kadını sever, onu ölene kadar terk etmez yaşadığı sürece
ona bağlı kalır, sevgide vefa örneği gösterir. Çöllerde perişan olmanın,
kendini ayaklar altında kurban etmenin altında yatan tek gerçek, bu
uzrî sevgidir. Uzrî sevgi badiyede oturanlar için en ideal sevgidir.
Dünyaya gelişleri bundan dolayıdır (Vadet 1372: 474). Vefalı olma ve
bağlılık uzrî sevginin ölünceye kadar taşıyacağı bir özelliktir. Dolayı-
sıyla uzrî sevgi çoğu kez, ölümle neticelendiği için mezarda nihayetlenir.
Uzrî gazel, sevgi ateşiyle dağlanan bir aşktan bahseder. Çünkü
onun kaynağı; karşılıksız sevgi, samimiyet ve vefadır. Bu gazelde, sevgilinin
aşkıyla yanıp kavrulan ve bundan lezzet alan, bu sıkıntıdan
hoşlanan, şikâyetçi olmayan şairin yanık bağrından kopup gelen duyguların
sesi duyulur (Ebû Rihhâb 1366: 167). Uzrî gazel şairi kendi
sevgilisinden bahseder. Sevgilisi onun her şeyidir. Gecesinde, gündü-
zünde, mukim ve yolculukta, uykusunda ve uyanıklığında, iyi ve kötü
gününde sadece onu hatırlar. Varlığının onunla bir anlam kazandığını
söyler. Çünkü uzrî şâirin sevgisinin kaynağı, kalbinin derinliklerinde
saklıdır. Kalpten gelen sevgiyse gerçek sevgidir (Tâhir Lebîb 1981:
168).
Uzrî gazeldeki aşk, hayatı kuşatan yaşamaya anlam katan, yaşamayı
biçimlendiren bir duygudur. Kısaca hayatın kendisidir. Bu hayatın
vazgeçilmezleri de sevgilileridir. Sevgililer, uzrî aşka anlam kattıkları
için, uzrî gazelin başkahramanlarıdır. Uzrî şâirler, sevgililerini sü-
rekli saf, temiz, masum ve ulaşılmaz bir karakter olarak vasfetmişlerdir
(Dehhân Ts. : 37; Vadet 1372: 40 vd.). Bundan dolayı sevgiliye bağ-
lılık ahde vefa göstermek, bu gazelin önde gelen vasıflarıdır (Vadet
1372: 474).
 YRD. DOÇ. DR. SADIK ARMUTLU
144
Bu sevgide öne çıkan, oldukça dikkat çeken ve de düşündüren bir
durum var ki o da, uzrî âşık öldükten sonra, uzrî sevgilinin de onun
ardından kısa süre içerisinde ölmesidir. İki kişi arasında başlayıp
ölümle sonuçlanan aşk, hem uzrî sevgiyle hem de Şem’ü Pervane’lerde
anlatılan aşkla uygunluk arz eder. Uzrî aşkta, âşıklardan birinin ölü-
müyle kısa bir zaman içerisinde diğer uzrî aşığın ölmesi, Şem’ü
Pervâne mesnevileriyle paralellik arz eder. Adı geçen mesnevilerde de
iki âşıktan biri öldüğünde, diğer âşık da ardından ölür. Bunu şöyle de
ifade edebiliriz; Gerçek yaşamda saf, temiz ve iffetli bir aşkla birbirlerini
seven uzrî âşıkların, birbirlerini ya görüp ya da tanıyıp sevmeleri,
sevgilerinin ortaya çıkışı ve kabile gereği buluşma ve görüşmelerinin
yasaklanması, engellerle karşılaşmaları, görüşmek ve kavuşmak için
çekilen sıkıntılara katlanmaları, aşk ateşinin gittikçe büyüyerek sevginin
dayanılmaz bir hale gelmesi pozisyonunda kendilerinden geçip
çıldırmaları, birbirlerine kavuşan veya kavuşamayan uzrî aşıkların
kısa aralıklarla ölmeleri, Şem’ü Pervâne mesnevilerini yazan şairlere
esin kaynağı olmuş, bu mesnevilere kaynaklık etmiştir. Böylece bu şairler,
şehvetten arınmış olan uzrî aşkı yani iffetli ve ulvi aşkı , ‘aşk-ı
pâk’ i anlatmışlardır. Cemil ile Buseyne, Mecnûn ile Leylâ, Kays ile
Lubnâ, Kuseyr ile Azze’, Urve ile Afrâ arasında gerçek hayatta yaşanan
ve birinci derecedeki kaynaklarda uzun uzun anlatılan uzrî aşkla
Pervâne ile Şem’in kurgusal aşkı örtüşmektedir. Uzrî âşıkların sevda
yolunda yaşadıkları mutluluk ve mutsuzluklar, çektikleri sıkıntılar,
karşılaştıkları güçlükler, üzerinde hissettikleri sosyal yapının ağırlıkları
ve bunlara benzer özellikler, Pervâne’nin aşk yolunda Şem’le ya-
şadıklarıyla da uygunluk arz eder. Diyebiliriz ki, dillere destan uzrî
âşıkların gerçek öyküleri, Şem’ü Pervâne mesnevilerinin kurgusunu
oluşturmuştur.
Şairler, Pervâne ile Şem’ arasında geçen bir aşk öyküsünü anlatmaya
çalışırken bir izlek belirlemişler ve bu izlek çerçevesinde Şem’ ile
Pervâne arasında geçen olayları ve bu olayları mekân, zaman ve kişilere
bağlı olarak organik anlamda kendilerince bağlantılarını kurarak
mesnevinin kurgusunu oluşturmuşlardır. Kurguda Pervâne ile Şem’in
öyküsü bir izlek olarak seçilir. Bu izlek, aşk izleğidir. Sonra itibarî
va’ka oluşturulur. Vak’ada Pervâne’nin ereği belirlenir. Bu erek, bütün
KLÂSİK TÜRK EDEBİYATINDA ŞEM’Ü PERVÂNELER 
145
metin halkaları ve vaka birimlerinde kendini gösterir. Pervâne’nin samimi
bir âşık olması, aşkı uğruna canını vermesi Pervâne’nin ereğidir.
Şairler, bu erekle Pervâne’yi, aşkı ve sevgilisi uğruna her şeyi feda edebilecek,
bu uğurda her türlü engeli aşma iradesini ortaya koyabilecek
“aşık arketip”leri halkasına katarlar. Şâirler, Şem’ ve Pervâne’nin dı-
şında ikincil kişilere gereksinim duymuşlar ve mesnevide yer alacak
kadroyu oluşturmuşlardır. Şahıs kadrosundan sonra olayların cereyan
ettiği çevreyi de devreye sokarak bir mekân yaratmışlardır.
Şem’ü Pervâne mesnevilerinde idealize edilmiş, yüceltilmiş olan
aşk, ortak özellikler gösterir. Mesnevilerde anlatılan aşk, Feyzi Çelebi’nin
dışında dünyevî olup beşeridir. İlahî boyutunu sadece Feyzi
Çelebi’nin mesnevisinde görürüz. Lâmi’î, az da olsa dinî ve mistik
renklere büründürmüştür. Mecazî olarak işlenen bu aşk, hakiki eş de-
ğer görülmüştür. Öyle ki, Lâmi’î Çelebi, temiz yaradılışlı bir aşığın aşkı
mecazi de olsa hakikidir diyerek, bu duygulara tercüman olmuştur:
Kangı âşık ki pâk-tiynetdür
Ne mecâzî ki var hakîkatdür (Süleymaniye ktp. Es’ad Efendi, nr.
2744,v.57b/str.9)
Ehlî-yi Şîrâzî de “Aşık bu yolda doğru yürürse onun mecazî aşkı hakikat
sayılır” diyerek aynı duyguları dile getirmiştir:
Çû âşık rast pûyed der-tarîkat Mecâz- u şeved ayn-ı hakîkat ( Ehlî-
yi Şîrâzî 1344: s. 618)
Şairler, Pervâne ile Şem’in aşk öyküsünü yazarken, olay örgüsüne
yer yer kendi duygu ve düşüncelerini katarak, kurguda yer alan olay
gelişim ve yönlendirimleri kendilerine göre kurgulamışlardır. Burada
iki şairin yönlendirici duygularını öne çıktığını görürüz. Bunlardan birincisi
Niyâzî tarafından gerçekleştirilmiştir. Niyâzî, mekân tasviri yerine
mekân unsurlarını öne çıkardığı yerlerde, kendi öznel yorumları-
nın süzgecinden geçirerek bir anlamda hayalleriyle yeniden inşa ettiği
bir mekân kurgusu yapmıştır ki, bu mekân ve mekân üzerinde verdiği
mesajlar, hiçbir Şem’ü Pervâne mesnevilerinde yer almamıştır. Bu
mekân Hace Nûr türbesidir. Bu mekânın özelliği Türk-İslam kültürü-
nün geleneksel yapısı içerisinde önem arz eden bir velinin türbesi ve
Tanrı dostu olan velinin şefaatiyle hacetlerin kabul edildiği geleneksel
anlayışın icra edildiği yer olmasıdır. Niyâzî’nin duygu ve hayallerinde
 YRD. DOÇ. DR. SADIK ARMUTLU
146
güçlü bir şekilde yaşayan Hace Nûr türbesi, mekân olarak muhayyel
olmasına rağmen simgesel değerleriyle işlevseldir. Niyâzî’nin bu
mekâna yer vermesi, Türkçe yazılan mesnevilere de yansıyacak, şairler
aynı veya benzer duyguları mekânsal olarak mesnevilerinde dile getireceklerdir.
Bir diğer olay gelişim ve yönlendirim Lâmi’î tarafından
gerçekleştirilmiştir. Bu konu ileride irdelenecektir.
3. FARSÇA YAZILAN ŞEM’Ü PERVÂNE MESNEVİLERİ
3.1. Ehlî-yi Şîrâzî
XIV. yüzyılın sonu ile XV. yüzyılın ilk yarısında yaşamış ünlü bir
şairdir. Ehlî-yi Şirâzî (ö.1535), Şem’ü Pervâne mesnevisini Akkoyunlu
hükümdar Sultan Yakub adına kaleme almıştır ( Ehlî-yi Şîrâzî 1344:
514- 516). Mesnevi, Allah’ın 1001 isminden dolayı, şair tarafından 1001
beyit olarak yazılmıştır (Ehlî-yi Şîrâzî: 619/b.13). Hezec bahrinin
“Mefâîlün mefâîlün” kalıbıyla yazılan Şem’ü Pervâne’yi 1489’da bitirmiştir
(Ehlî-yi Şîrâzî 1344: 619/b.16). Yedi el yazma nüshası tespit edilen
(Münzevî 1348: c. 3, s. 1847). Ehlî’nin Şem’ü Pervâne mesnevisi basılmıştır
(Külliyât-ı Eş’âr-ı Mevlânâ Ehlî-yi Şîrâzî, ‘nşr. Hâmid-i
Rabbânî’, Tahran 1344, s. 571-619).
Ehlî-yi Şîrâzî, Şem’ü Pervâne mesnevisini yazmak istediğinde konu
için gereken malzemeyi bulmakta güçlük çekmemiştir. Kendi çağında
ve çağından önce yaşamış şairlerin şiirlerinde ve çeşitli mesnevilerin
içinde kısa olarak yer alan şem ü pervâne hikâyelerini gördüğü ve okuduğu
için, böyle bir mesnevi yazmada zorlukla karşılaşmamıştır.
Ehlî, meşrebine, saray şairi oluşuna ve de şiir felsefesine uygun olarak
Şem ü Pervâne sembolünü âşıkane duyguların ifadesinde kullanan
şairlerin yolundan giderek, eserinin başkahramanlarını yapmış,
Nizâmî ve Câmî’nin aşk mesnevilerini de konuyu işlemekte kendine
örnek almıştır. Aşk mesnevilerinde kullanıla gelen ve ifadede rahatlık
sağlayan vezinlerden hezec bahriyle konusunu işlemeyi uygun görmüştür
(Kanar 1995: 44).
Ehlî’nin seçtiği konu bir bireye ait değil, üç ulusun birlikte oluşturdukları
edebiyatın temsilcilerinin ortak malıdır. Öyle ki pek çok şair
bu konuyu ele alıp işlemiştir. Fakat Ehlî, bu genel konuyu ele alıp
KLÂSİK TÜRK EDEBİYATINDA ŞEM’Ü PERVÂNELER 
147
kendi dünyasında öznelleştirmiş, yazdığı konuyla değil, konuyu ele
alış ve işleniş biçimiyle öne çıkmıştır.
Konuyu belirleyen ve onu içselleştiren Ehlî, yazacağı eseri için bir
izlek/tema seçmiştir. Bu izlek, mesnevinin bütününe yayılan, onun di-
ğer bütün unsurlarını çevresinde toplayan, dolayısıyla eserin merkezî
konumunu işgal eden temel iletidir. Gerçek aşkın nasıllığı eserin izle-
ğidir. Ehlî, izleğini açık-seçik ortaya koymuştur. Aşk izleği; neşesiyle,
elemiyle, ümidiyle, ümitsizliğiyle değişik yönleriyle terennüm edilmiştir.
Eserde aşk felsefesine ait güzel örnekleri bolca görürüz.
Konuyu belirleyen, izleği seçen Ehlî-yi Şîrâzî, anlatmak istediğini
sıralayarak ve düzenleyerek olayı/vak’ayı oluşturur. Olay/vak’a mesnevinin
vazgeçilmez öğesi durumundadır. Anlatma esasına bağlı
edebî türler, her şeyden önce itibarî bir vak’aya gereksinim duyduğu
için, burada olay/vak’a egemen unsurdur (Aktaş 1991: 47). Olayın
oluşması şahıs kadrosuna bağlıdır. Öyleyse olay/vak’a, her hangi bir
alaka ile bir arada bulunan veya birbiriyle ilgilenmek mecburiyetinde
kalan fertlerin en az ikisinin karşılıklı münasebetlerinin tezahürüdür
(Aktaş 1991: 48). Olayın/vak’anın “edebî” bir boyut kazanması için bir
mekâna ve zamana da ihtiyaç vardır (Tekin 2001: 62). Ehlî, bu oluşumları
ortaya koyma başarısını göstermiştir.
Konuyu belirleyen izleği seçen olay ve örgüsünü/kurguyu kuran
Ehlî-yi Şîrâzî daha sonra, olaylardaki sembol kadroyu/mesnevideki ki-
şiler kadrosunu belirler. Ehlî, mesnevisinde alegoriye başvurmuş, bu
yolla da bir şeyi, kendisiyle benzetme ilgisi bulunan başka şeylerle anlatmayı
denemiştir. Şem’i arzu edilen objeye/maşuka, Pervâne’yi de bu
objeye kavuşup onda yok olmak isteyen aşıka benzeterek, orijinal bir
konu oluşturmuştur. Objenin temelinde objeye/Şeme karşı duyulan
aşk vardır. Bu aşk “idealize” edilmiş gerçek bir aşktır. Aşk vadisinde
ilerlemek isteyen Pervâne, maksada/objeye ulaşabilmesi için çeşitli engellerle
karşılaşacak, bunları birer birer aşması gerekecektir. Bu engeller
karşımıza mesnevide başka başka semboller olarak karşımıza çıkar.
Böylece Ehlî’nin eserinde Şem ve Pervâne sembolünün yanında diğer
semboller de yerlerini almış olur. Başka bir ifadeyle, eserdeki bazı kavramlar
sembollerle ifade edilmiştir.
 YRD. DOÇ. DR. SADIK ARMUTLU
148
Ehlî, tarihsel bir süreçten geçerek, kendi çağına kadar uzayan ve
sadece Şem ve Pervâne sembolüyle ifade edilen âşıkane duyguyu, aralarında
bağlantı kurduğu somut ve soyut kavramlarla genişleterek,
kimsenin ele almadığı bir bakış açısı ve yaklaşımla işlemiştir. Bundan
dolayı Ehlî, Şem ile Pervâne’nin dışında ilk kez ve bu türde yazılan
eserlere model olacak semboller/kavramlar da yaratmıştır. Bu somut
ve soyut kavramlarla ifade edilen kişiler/semboller, gerçek özellikleriyle
eserdeki karakterlerine uygun bir şekilde mesnevide yer almıştır.
Bu da eserin özgün bir yapıya kavuşmasına neden olmuştur:
Şem; aydınlatma ve ışık aracıdır. Alevi dışta olduğundan yakma
özelliğine sahiptir. Pervâne de gece kelebeği denilen kanatlı bir böcektir.
Bir ışık gördüğünde, hemen ona doğru yönelerek ışığın etrafında
dönmeye başlar. Bu böceğin kanatlarının alev alması veya ateşe düş-
mesi, onun yanmasına ve kül olmasına sebep olur. Kâfûr, mumun sı-
cakta erimesini sağlayan bir maddedir. Yine mumun renginin beyaz
oluşunu sağlayan da bu maddedir. Anber de, mumun ham maddesine
katılan ve yanarken de mumun güzel kokmasını sağlayan bir maddedir.
Rüzgâr/nesim, doğa olayı olarak mumu söndürme özelliğine sahiptir.
Rüzgârın bu özelliğinden korunmak için mumum ışığının söndürülmemesi
için mumum konulduğu koruyucuya da Fanus denir.
Görüldüğü gibi Ehlî, şem ve pervâne fenomeninden hareket ederek,
bu fenomene uygun ve de gerçek özelliklere sahip Kâfûr, Anber, Nesim
ve Fanus’u mesnevi kadrosuna dâhil etmiş, onlara özelliklerine
uygun bir yer vermiş, insan dışındaki simgelerden oluşan figüratif
kadroya, teşhis ve intak sanatlarından da yararlanarak, insani nitelikler,
fiiller, duygu ve düşünceler kazandırmış, hikâyesinin çerçevesini
çizmiş, bunlar üzerine kurulu anlam dünyasını oluşturmuştur.
Anlatı, belirli ve belirsiz bir zamanda cereyan ettiği için, anlatıyı zamandan
soyutlamak mümkün değildir (Tekin 2001: 24). Ehlî’de zaman
Şem’in meclise gelmesiyle başlar, Şem’in ölümüyle de biter. Mesnevide
olaylar “zamansırasal” bağlantılı anlatımla oluşturulduğu için zaman
da sırasal bir doğrultuda gelişir. İleriye gidişler atlamalar görülmesine
rağmen, geriye dönüşlere yer verilmemiştir. Zaman ayrıntılara
girilmeden kozmik olarak verilmiş, anlatımın bir parçası olarak kulla-
KLÂSİK TÜRK EDEBİYATINDA ŞEM’Ü PERVÂNELER 
149
nılmış, belirsiz zaman ifadesi ağırlığını korumuştur. Ehlî, “itibarî zaman”ı
öne çıkarmıştır. Çünkü, bir eseri edebi yapan onu edebilik zeminine
çıkaran reel zaman değil, anlatıcı tarafından oluşturulan “itibari
zaman”dır (Tekin 2001: 26; Aktaş 1991: 127). Eserde kaostik bir
durum yansımadığı için zaman karışıklığı görülmez.
Olay, bazı kavramları da beraberinde getirir. Bu kavramlardan biri
de mekândır. Mekân, olayı ve onu meydana getiren olay parçacıklarına
sahne olan yerdir (Aktaş 1991: 99; Çetin 2009: 133). Asıl öğe olan
olayın gerçek ve muhayyel mutlaka bir mekâna ihtiyacı vardır (Aktaş
1991: 44). Ehlî’nin mesnevisinde mekân, anlatılan olayların sahnesi durumunda
olup, gelişmelere göre çeşitlilik gösterir. Mesnevide somut
mekânlar öne çıkar. Bunlar da genelde mesnevide iki boyutuyla işlevseldirler:
ya açık/geniş, ya da kapalı/dar.
Ehlî, mesnevisinin sunuş biçimini anlatma metoduyla gerçekleştirmiştir.
Zira anlatma esasına bağlı metinlerde genellikle egemen olan
anlatma yöntemidir. Burada yazar-anlatıcı mesnevide kendi varlığını
çok belli eder. Araya girer, yorumlar, değerlendirmeler yapar, nasihat
verir, soru sorar, okuyucuya hitap eder (Çetin 2009: 114). Kısaca anlatacağını
anlatır, söylemesi gerekeni söyler (Tekin 2009: 71). Ehlî’nin
mesnevisinde bunları görmemiz olasıdır.
Yukarıdaki bilgiler ışığında diyebiliriz ki Ehlî, gerek materyal unsurlar,
gerekse teknik unsurlar bağlamında modern zamanların anlatım
türüne benzer/yakın, kendine özgü kurmaca bir eser yazmıştır.
Geçmişten aldığını yukarıda bahsedilen unsurlarla kendi mantığına
göre kurmuş ve kurgulamıştır. Bu onun yaratıcı özelliklerini gösterir.
Ehlî, beyitler arasında sıkışan şem ve pervâneye özgürlük kazandırmış,
onların hareketlerini geniş alanlara yaymış, böylece mısrayı mısralar
haline, bu çeşit şiirleri de ortak işlenecek olan edebî tür seviyesine
çıkarmıştır. Bu özellikleriyle türünün ilk örneği olan Ehlî’nin Şem ü
Pervâne mesnevisi gerek Farsça, gerekse Türkçe yazılan Şem ü
Pervâne mesnevilerine model olmuştur.
Ehlî, mesnevisinin kurgusunda âşıkane duyguları ele almıştır. Bu
kurguda maddî aşkın ifadesinde kullanılan söylemler öne çıkmış, seven
ve sevilenin sonu mutlu bir şekilde değil, acı sonla neticelenmiştir.
İki sevgilinin ölümü ve dramatik sonları mesneviyi kategorik olarak
 YRD. DOÇ. DR. SADIK ARMUTLU
150
tasavvufi eserler grubuna giren mesnevilerden ayırır. İki aşığın hü-
zünlü sonu tasavvufi eserlerin ruhuna uygun düşmediğinden, esere
tasavvuf alegorisi gözüyle bakamayız. Ayrıca eserde tasavvufi sorunsallara
değinilmediği gibi, tasavvufi bir amaç ve yöntemle yazıldığına
dair bir belirti de yoktur. Tasavvufi eserlerde gördüğümüz devir nazariyesini
veya seyr ü süluk olgusunu da bu mesnevide göremiyoruz.
Ehlî, ilahi gerçekleri hissedip yaşayan ve onların zevkini şiir şeklinde
terennüm ederek, mutlak gerçeği yakalamaya çalışan bir şair olarak
değil, işlediği konuyu duyguya dönüştürerek, âşıkâne tarzda sunan
bir sanatçı kimliğiyle karşımıza çıkar. Gizlinin, ulaşılamayanın pe-
şinde olmadığı gibi, kozmik âlemin estetiğini de yakalamak amacında
olmamıştır. Ehlî, manevî özleri ve onların işaret ettiklerini ve de simgesel
olarak belirttikleri sırları keşfetmemiş, birbirini seven iki kişinin
yaşadıkları mutlulukları, acıları, ayrılıkları, çektikleri sıkıntıları, kavuşmalarını,
birlikte ölmelerini, itibarî zaman, mekân, şahıs kadrosu
içerisinde sanatkâr bakış açısıyla ortaya koymuştur.
3.1. FEHMÎ
Hayatı hakkında şimdiye kadar herhangi bir bilgi elde edemediğimiz
Fehmî’nin kim olduğunu bilemiyoruz. Fehmî’nin bilinen tek eseri
Şem’ü Pervâne mesnevisidir. Mesnevi 1486 yılında II. Bayezid adına hezec
bahrinin “mefûlü mefâîlün feûlün” kalıbıyla yazılmıştır. Mesnevinin
bugüne kadar tesbit edilen iki nüshası Süleymaniye Kütüphanesinde,
Fatih 4002 ve Kadızâde Mehmet Efendi 415 numaralarda kayıtlıdır
(Kanar 1995: 57). 1009 beyit olan Şem’ü Pervâne mesnevisi
Türkçe’ye tercüme edilmiştir (Kanar 1995: 139-185). Eserinin hatime
kısmındaki Fehmî’nin “Bugünden itibaren şem ü pervâne hikayesini
nazmetmeye başlıyorum” sözünden hareketle, Fehmî, daha önce
Farsça yazılan şem ü pervâne şiirlerini ve de bir eser içerisinde bulunan
kısa şem ü pervâne mesnevilerini ya da münazara tarzında yazılan
şem ile pervâneleri görmüş, okumuş, alt yapısını oluşturarak, müstakil
bir Şem ü Pervâne risalesi yazmak istemiş olabilir.
Fehmî, konuyu kendisinden önce yazılan şem ü pervâne şiirlerinden
almış, bu şiirleri müstakil bir eser olabilecek seviyeye getirmiş, içe-
KLÂSİK TÜRK EDEBİYATINDA ŞEM’Ü PERVÂNELER 
151
riğini de kendisi oluşturmuştur. Dolayısıyla türünün ilk örneği olmuş-
tur. Fehmî, şem ile pervâne arasında geçen bir aşk öyküsünü anlatmaya
çalışırken, izleğini de belirlemiştir. Bu izleği, Mesnevi’nin ba-
şında hemen görürüz. Çünkü Fehmî’nin izleği tek bir düzlem üzerine
kurulmuştur: Pervânenin Şem’e olan aşkı ve Şem’in bu aşka karşılık
vermesi.
Fehmî, şem ile pervânenin hikâyesini kendine göre anlatmıştır. Bu
hikayeyi biricik yapan öğe; konu veya izlek (Gündüz 2007: 37). değil,
ilk kez böyle bir konuyu anlatanın konuya kendinden kattığıdır. Bu da
eseri önemli kılan önemli özelliktir. Fehmî baştan belirlediği bu izlek
çerçevesinde şem ile pervâne arasında geçen olayları ve bunları
mekân, zaman ve kişilere bağlı olarak organik anlamda kendince bağ-
lantılarını kurarak, eserinin kurgusunu oluşturur. Kurguda pervânenin
ereğini de belirler. Fehmî de bu erek/amaç, bütün metin halkaları
ve vak’a birimlerinde kendini gösterir. Onun samimi bir âşık olması,
aşkı uğruna canını vermesi pervânenin ereğidir. Bu erekle pervâneyi,
aşkı ve sevgilisi uğruna her şeyi feda edebilecek, bu uğurda her türlü
engeli aşma iradesini ortaya koyabilecek “âşık arketip”leri halkasına
katar.
Mesnevisinin konusunu tasarlayan, izleğini belirleyen Fehmî, olaylardaki
soyut ve somut kadroyu bulanık çizgilerle de olsa kafasında
şekillendirir. Şem ve Pervâne’nin dışında ikincil kişilere gereksinim
duyar ve eserinde yer alacak kadroyu oluşturur, bunlara bir misyon
yükler. Eserin kadrosuna soyut olarak Nesîm’i, somut olarak da Meş-
şâte’yi katar.
Fehmî, Pervâne’nin öyküsünü anlattığı mesnevisinde olaylara ve
öyküdeki kişilerin hareketlerine ayrılmış bir sahne olarak mekan unsurlarına
da yer vermiştir. Fehmî, şahıs kadrosundan sonra ilk kez Şem
ü Pervâne mesnevilerinde olayların cereyan ettiği çevreyi de devreye
sokarak bir mekân yaratmıştır. Muhayyel olan bu mekân anlam ve iş-
lev olarak öyküde, olayların sahnesi olmaktan öteye geçememiştir. Bu
mekân, Şem’in sarayıdır. Sarayın çatısı, sarayın kileri ve Şem’in huzuru
bu mekânın parçalarıdır. Olaylar burada gerçekleştiği için, açık
veya kapalı nitelik taşıyan bu mekânlar aynı zamanda somuttur.
 YRD. DOÇ. DR. SADIK ARMUTLU
152
Fehmî’nin eseri geleneksel anlatı türüne girdiği için mekân gibi, zaman
unsuruna da önem verilmemiştir. Anlatıda olayların ne zaman
başlayıp ne zaman sona erdiği belirgin ve net değildir. Öykü
Pervâne’nin Şem’e talip olmasıyla başlıyor, Şem’in ölümüyle bitiyor.
Zaman unsuru belirgin olmadığı için daha çok nesnel/kozmik zaman
kavramı ile vak’a zamanı söz konusu edilmiştir.
Fehmî’nin eseri basit, sade ve gösterişsiz bir şekilde kurgulanmıştır.
Tahkiye yapısı güçlü değildir. Mekân gelişmelere göre çeşitlilik arz etmemiştir.
Olaylar tek bir mekâna sıkıştırılmıştır. Zengin olmayan bir
şahıs kadrosu vardır. Kurgu, basit şekilde biçimlendiği için, eserde
güçlü anlatım teknikleri de oluşturulamamış, konunun içerisi doldurulamamıştır.

Eserin Önemi ilk kez Şem ü Pervâne’nin Fars kültür coğrafyasından
önce Anadolu sahasında yazılmasıdır.
3.3. NİYÂZÎ
Ünlü mutasavvıf Şeyh Mahmûd-ı Şebüsterî (ö. 1320)’nin torunudur.
İlk tahsilini Şebüster’de yaptıktan sonra tahsilini ilerletmek için
bazı şehirler dolaşmış ve 1520 yılında Anadolu’ya gelmiştir. Niyâzî,
Yavuz Sultan Selim’in takdirini kazanmış, O’nun adına eserler yazmış-
tır. İstanbul’da Abdullah Niyâzî Efendi adıyla bilinen şair, Kanuni Sultan
Süleyman adına kasîdeler de kaleme almıştır. Niyâzî 1529’da İstanbul’da
ölmüştür (Kanar 1995: 58).
Nîyâzî, Şem’ü Pervâne mesnevisini Yavuz Sultan Selim adına kaleme
almıştır (Kanar 1995: 59). 826 beyit olan mesnevi hafif bahrinin
“feilâtün mefâilün feilün” kalıbıyla yazılmıştır. Mesnevinin bilinen tek
nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Kadızâde Mehmed Efendi kısmı
415 numarada kayıtlıdır (Kanar 1995: 81). Mesnevi Türkçe’ye tercüme
edilmiştir ( Kanar 1995: 91-138).
Niyâzî’nin Şem ü Pervâne mesnevisini Ehlî-yi Şirâzî’den otuzbir yıl
sonra yazdığını ve Horasan mıntıkasından Anadolu’ya gelip eserlerini
İstanbul’da kaleme aldığını düşünürsek, onun Ehlî-yi Şirâzî’nin eserinden
haberdar olduğunu söyleyebiliriz. Niyâzî, eserini düzenleyip
KLÂSİK TÜRK EDEBİYATINDA ŞEM’Ü PERVÂNELER 
153
tertip ederken, Ehlî’nin eserine bağlı kalmış, Ehlî gibi Nizamî, Hüsrevi
Dihlevi ve Câmî’yi büyük bir saygıyla anmıştır.
Niyâzî, önceden var olan malzemeyi kendi bakış açısına göre ele
alıp işlemiş, konunun içeriğini ortaya koymuştur. Bu konu, Ehlî-yi
Şîrâzî’nin eserinde işlenen şem ile pervâne arasında geçen gerçek bir
aşkın nasıllığının öyküsüdür. Konuyu Ehlî’den alan Niyâzî, konusunu
belirlediğinde kafasında şekillendirdiği ve netleştirdiği izleği oluşturur.
Bu izlek, Ehlî’nin Şem ü Pervâne’sindeki izlekle aynı olmasına rağ-
men, yer yer kendi duygu ve düşüncelerini de kattığı bir izlektir.
Ehlî’nin anlatmaya ve kanıtlamaya çalıştığı izleği, Niyâzî de ortaya
koymaya çalışmıştır. Tıpkı Ehlî’de olduğu gibi bu izleği hemen kolayca
görmemiz olasıdır. İşte Ehlî’nin kesin ve özel söylemli bir izlek
seçip, öyküsünün konusunu kolaylıkla görebildiğimiz gibi, Niyâzî’de
de bu izleğin kendiliğinden serpilip geliştiğini görebiliriz.
Konuda, olayda ve izlekte Ehlî’yi model alan Niyâzî, olay örgü-
sünde yer yer kendi duygu ve düşüncesini katarak, kurguda yer alan
olayların sıralanış ve düzenleniş biçimini bazı yerlerde kendine göre
kurgulayarak, Ehlî’den ayrılmıştır. Özellikle vak’a parçası etrafında
anlamlı bir takım “metin halkaları”nda ve metin halkalarının “vak’a
birimleri”nde bunu görebiliriz.
Niyâzî, mesnevisindeki bütün unsurlar arasında organik ve anlamlı
bir ilişkiye dayalı yapı kurmuş, olay örgüsünü kendine göre kurgulamıştır.
Mesnevisini özel yapan, izlek veya konu değil, Niyâzî’nin anlatımı,
anlatma biçimi ve konuya kendisinden kattığıdır. Yani konu üstündeki
yansısıdır. Bu yansı Türkçe yazılan Şem’ü Pervâne’ler üzerinde
etkisini gösterdiğinden, Türk şairleri Ehlî-yi Şîrâzî’den çok,
Niyâzî’nin kurgusunu benimsemişlerdir.
Niyâzî, Ehlî gibi vak’aya “şahıs-zaman-mekân” düzleminde canlı-
lık kazandırmış, vak’anın ortaya çıkmasında rol oynayan bir “eyleyen”
olarak Şem ve Pervâne’yi öne çıkarmıştır. Ehlî’nin yarattığı ve kendi
deha ürünü olan sembol kadrosundan, Anber, Kâfûr ve Nesim’e yer
vermiş, Fanus ve Nûr’a karşılık bir sembol ortaya koyamamıştır.
Niyâzî, daha dar bir sembol kadro oluşturmuştur.
Niyâzî, Ehlî’nin mesnevisinde olduğu gibi zaman unsuruna yer
vermiş, ayrıntılara girmemiştir. Kozmik verilen zaman belirsizlik arz
 YRD. DOÇ. DR. SADIK ARMUTLU
154
etmiştir. Zaman dilimi olarak; “eğlence mevsimi”, “bahar” zamanı denilerek
“mevsim” kullanılmıştır.
Niyâzî’de mekân, önem arz etmemiştir. Mekân, sadece olay ya da
şahıs kadronun belirgin kılınması için birer araç ve vesile konumundadır.
Bu durum Ehlî’nin eseri için de geçerlidir. Niyâzi’de mekân somut
olup: açık/dış mekan ve kapalı/iç mekan olarak karşımıza çıkar.
Niyâzî, mekân tasvirleri yerine, mekanın unsurlarına yer vermiş, onları
anlatmıştır. Aynı özellikler Ehlî’de de bulunur. Niyâzî, deyim yerindeyse
mekân kavramını Ehlî’nin ele aldığı şekilde kullanmıştır. Fakat
kendisi, öznel yorumlarının süzgecinden geçirerek bir anlamda hayalleriyle
yeniden inşa ettiği bir mekân tasviri de yapmıştır ki bu
mekân ve mekân üzerinden verdiği mesaj, Ehlî’de yer almamıştır. Bu
mekân Hace Nûr’un türbesidir. Bu mekanın özelliği Türk-İslam kültü-
rünün geleneksel yapısı içerisinde önem arz eden bir velinin türbesi ve
Tanrı dostu olan velinin şefaatiyle hacetlerin kabul edildiği geleneksel
anlayışın icra edildiği yer olmasıdır. Niyâzî’nin duygu ve hayallerinde
güçlü bir şekilde yaşayan Hace Nûr türbesi, mekân olarak muhayyel
olmasına rağmen simgesel değerleriyle işlevseldir. Niyâzî’nin bu
mekâna yer vermesi, Türkçe yazılan Mesnevilere de yansıyacak, şairler
aynı veya benzer duyguları mesnevilerinde dile getireceklerdir.
4. TÜRKÇE YAZILAN ŞEM’Ü PERVÂNELER
4.1. ZÂTÎ
XVI. yüzyılın önemli şairlerinden biri olan Zâtî, 1471 yılında Balıkesir’de
doğmuştur. II. Beyazîd, Yavuz Sultan Selim ve Kanunî dönemlerini
idrak eden Zâtî, 1546 yılında İstanbul’da ölmüştür. Zâtî’nin Divanı’ndan
sonra en ünlü eseri Şem’ü Pervâne mesnevisidir. Zâtî eserini
1534 yılında yazmıştır. Eser, hezec bahrinin mefâilün mefâilün feûlün
kalıbıyla yazılmıştır. Konu Anadolu hükümdarı Şah Jâle’nin oğlu
Pervâne ile Çin Fağfur’unun kızı Şem arasında geçen bir aşk hikâyesidir.
Olay örgüsü Pervâne’nin doğumuyla başlar. Hükümdar Jale’nin çocuğu
yoktur. Bütün gününü, Allah’a kendisine bir çocuk vermesi için
KLÂSİK TÜRK EDEBİYATINDA ŞEM’Ü PERVÂNELER 
155
dua etmekle geçirir. Şükufe isimli cariye ile bir Kadir gecesi zifafından
sonra Tanrı ona bir erkek evladı verir ve adını Pervâne koyar. Bu kü-
çük şehzadenin bahtının ne olacağını öğrenmek için Şah Jale müneccimleri
bir araya toplar. Müneccimler, Pervâne’nin Şem isminde bir
kıza âşık olacağını, bu yüzden de eziyet çekeceğini, sonunda onunla
evleneceğini ve mülkünün genişleyeceğini söyler. Böylece olaylar, bu
minval üzere belli bir plan doğrultusunda sıralanır. Sonunda Pervâne
ile Şem evlenerek Çin ülkesinde birlikte mutlu bir hayat sürerler (Armutlu
1998: 237- 241).
Olay örgüsü çerçevesinde bir değerlendirme yaptığımız zaman bü-
tün olayları dört “saç ayağı”na oturtabiliriz. Bu dört saç ayağı; olayın
birinci derecedeki kahramanların mensup oldukları muhît, bu muhit
içinde dünyaya gelişleri, büyümeleri ve eğitimleri; Birbirine kalbi
alaka duymaları ve seyahate karar vermeleri; Birbirlerine kavuşmak
için karşılaştıkları engeller ve bunlarla mücadeleleri; birbirleriyle evlenmeleri
ve mutlu bir şekilde yaşamaları, olarak belirleyebiliriz.
Dört ana olay kendi içinde birkaç “metin halkaları”ndan meydana
gelir. Metin halkaları da “olay/vak’a birimleri”ni oluşturur. Bu dört
ana olay birbirine “zamansırasal” bağlantılıdır. Birbirlerini kronolojik
sıra içinde takip ederler.
Olayda merkezi bir insan vardır. Anlatılan her şey bu kişiyle ilgilidir.
Eserde olayın merkezinde bulunan Pervâne, arzu ettiği objeye kavuşmak
ister. Objenin temelinde Şem’e karşı duyduğu aşk vardır. Bu
aşk “idealize” edilmiş romantik bir aşktır. Bu aşk olayın ana düğü-
münü oluşturur. Şem’, özellikle de Pervâne arzu edilen objeye kavuş-
mak için birtakım zorluklara katlanırlar. Çeşitli şekillerde mücadele
yapar ve sıkıntılara tahammül ederler. Bunların yanında, iki aşığa engel
ve yardımcı olanların etrafında örülen olaylar da, vak’anın ana dü-
ğümüne bağlı olarak gelişen yan düğümlerdir.
Şem’ü Pervâne mesnevisinde olay zamanı, Pervâne’nin doğumundan
önce başlar Pervâne’nin Çin tahtına oturup, Şem’i de yanına getirmesine
kadar devam eder. Mesnevide olaylar “zamansırasal” bağlantılı
anlatımla oluştuğu için zaman da, sırasal bir doğruda gelişir. İleriye
 YRD. DOÇ. DR. SADIK ARMUTLU
156
gidişler, atlamalar görülmesine rağmen, geriye dönüşlere de yer verilmemiştir.
Mesnevide zaman, ayrıntılara girilmeden, kozmik olarak verilerek,
anlatımın bir parçası olarak kullanılmıştır.
Şem’ü pervâne mesnevisinde mekân, anlatılan olayın sahnesi durumundadır.
Gelişmelere göre çeşitlilik gösterir. Eserde olay Rum ülkesinde
başlar, Çin ülkesine kadar uzanır. Gelişmeler ise iki ülke arasında
olur, Çin’de sonuçlanır. Bu açıdan olaylar geniş bir mekanda ge-
çer. Geniş mekân yanında dar mekânlar da vardır. Mekan tasvirleri
eserde çok görülür. Bu tasvirler, olay ve kahramanların psikolojik durumlarıyla
uyguluk arz eder. Pervânenin pisikolojik durumunun yansıtılmasında
mekân unsurundan oldukça faydalanılmıştır. Mekân unsuru,
Pervâne’deki psikolojik iniş ve çıkışları gösteren bir ibre gibidir.
Olay ve olayın geçtiği mekân tasvirleri uzun tutulur. Özellikle savaş
ve av sahneleri, düğün törenleri uzun uzun tasvir edilerek, canlı bir
şekilde gözler önüne serilir (Armutlu 1998: 244-246).
Mesnevinin birinci derecedeki olay kahramanları Pervâne ile
Şem’dir. Bu iki kişi eserin yazılma nedenidir. Olaylar bunların kişiliği
etrafında örüldüğünden, eserde başkişiler görevini üstlenir.
Şem ile Pervâne etrafında, onların dertlerine ve sevinçlerine ortak
olan veya engelleyici olanlar II. Derecedeki kişilerdir. Bunlarda tematik
ve karşı güç olarak ikiye ayrılmaktadır. Bunlar başkişiler kadar
esere nüfus edemese de başkişinin eksikliklerini tamamlayan; tek, bazen
birkaç yönüyle başkişinin iç dünyasını aydınlatan veya karartan
bir niteliğe sahiptirler. Bunlar (şahıs, hayvan, nesne v.b.) başkişiler ile
dekoratif/fon karakterler arasında yer alırlar (Stevick 1988: 184-185).
Zâtî’nin Şem’ü Pervâne mesnevisi, mesnevi nazım şekliyle yazılmasına
rağmen eserde başka nazım şekilleri de kullanılmıştır. Mesnevide
4 kaside, 23 gazel ve 1 murabba vardır. İlk kaside tevhid olup 17 beyittir.
İkinci kaside de tevhidtir. Beyit sayısı 19’dur. Üçüncü kaside na’ttır
26 beyittir. Dördüncü kaside Kanunî’nin övgüsüne ayrılmıştır. 23 beyittir.
Mesnevideki 23 gazelden bir tanesi 6, sekiz tanesi 7 ve ondört tanesi
de 5 beyittir. Bir gazel de 4 beyitlidir. Gazellerin büyük çoğunluğu yekahenktir.
Bu gazellerde aşk, şarap ve ayrılıkla ilgili konular işlenir.
KLÂSİK TÜRK EDEBİYATINDA ŞEM’Ü PERVÂNELER 
157
Gazellerin büyük çoğunluğu hikâyenin başkişisi Pervâne ağzından
söylenir. Bunların sayısı 9’dur. Şem’in ağzından söylenmiş gazellerin
sayısı ise 4 dür. Şem’in nedimlerinden Mah, Şemse, Nevbahar ve
Zühre’nin ağzından Pervâne’nin medhi için söylenilen gazellerin sayısı
da 4’tür. Diğer gazeller ise, 3 tanesi anlatıcının, 1 tanesi Andelîb’in,
1 tanesi mestlerin, 1 tanesi de Şem’in nedimi, Musîkar’ın ağzından söylenmiştir.
Şem’in ağzından söylenilen gazellerde mahlas yoktur. Pervâne’nin
söylediği gazellerin sadece 2’sinde mahlas vardır. Bu şiirlerde şair,
yani Zâtî kendi mahlasını kullanır, diğer gazellerde de biri hariç hiç
birinde mahlas yoktur.
Mesnevideki kaside ve gazellere 6 ayrı vezin kullanılmıştır.
Mef’ûlü fâilatün mef’ûlü fâ’ilâtün
Mefâîlün mefâîlün mefâîlün mefâîlün
Mefâîlün feilâtün mefâîlün feilün
Mef’ûlü mefâilü mefâilü fe’ûlün
Fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâilün
Feilâtün feilâtün feilâtün feilün
Şem ile Pervâne arasındaki aşk, eserin konusunu oluşturur. Bu aş-
kın ilahi bir tarafı yoktur. Tamamıyla maddi, realiteden uzak idealize
edilmiş bir aşktır. Eser, bu yönüyle Türk ve Fars edebiyatlarında yazı-
lan Şem ü Pervâne mesnevilerinden ayrılarak, türünün orijinal eseri
olarak karşımıza çıkar. Zira mesnevinin en büyük özelliği eserin giriş
bölümünde geleneksel dini manzumeler hariç tasavvufa hiç yanaşmaması,
konuya tamamen dünyevi kalmasıdır. Bundan dolayı eserin
daha önce ve daha sonra Farsça ve Türkçe yazılan Şem ü Pervâne eserleriyle
isim benzerliği dışında muhteva olarak ortak yönü yoktur. Bunun
için Zâti’nin mesnevisi, Farsça ve Türkçe yazılan Şem’ü
Pervâne’lerle mukayeseye dahil edilmemiştir. Ayrıca mesnevi sonunda
sevgililerin kavuşarak mutlu bir hayat sürmeleri yani ölmemeleri,
eseri önemli kılan, bu mesneviyi çift kahramanlı aşk mesnevilerinden
ayıran diğer önemli bir özelliktir.
 YRD. DOÇ. DR. SADIK ARMUTLU
158
4.2. MU’ÎDÎ ÇELEBİ
XVI. yüzyıl şairlerinden olan Mu’îdî, Üsküp yakınlarındaki Kalkandelen
(Tetova) kasabasında doğmuştur. Asıl adı Mehmed’tir. Babası
Mu’îdîzâde’ye nisbetle Mu’îdî mahlasını kullanmıştır. Mu’îdî, 1586 yı-
lında Mısır’da ölmüştür. Farsça ve Türkçe Şem ü Pervâne mesnevilerinin
başarılı örneklerin verilmesinden sonra, Mu’îdî eserini yazmıştır.
Bu konuda Farsça ve Türkçe yazılan mesnevileri görmüş olacak ki,
olay örgüsü kendinden önce yazılmış eserlerin olay örgüsü ile benzerlik
arzeder. Olayda merkezi kişi yani Pervâne vardır. Pervân e, bir di-
ğer kişiye yani Şem’e ilgi duyar. Kavuşmaya mani engeller araya girer.
Zaman ve mekan içerisinde vuslatı ortadan kaldırmak için olaya iştirak
eden ikinci derecedeki sembol kişiler/varlıklar ile birinci derecedeki
sembol kişiler/varlıklar birbirleriyle mücadele ederler. Aşkın merkezinde
Pervâne olduğundan olay daha çok Pervâne’nin çevresinde
oluşur. Bir zincir halkası halinde gelişir ve zamansırasal bağlantılı bir
anlatımla kurgu oluşturulur. Bu kurguya kozmik zaman ve olayların
sahnesi olan somut mekânlar da katılarak eserin çerçevesi çizilir.
Mu’îdî’nin çizdiği çerçeve, daha önceki eserlerde de görülen bir çerçevedir.
Bir esere derinlik kazandıran, şairin yaratıcılık gücüdür. İyi birikime,
o oranda derin, çok boyutlu, zengin ve geniş bir bakış açısına
sahip olamayanlar, güçlü eserler oluşturamazlar. Mu’îdî, Şem ü
Pervâne mesnevisini yeniden yorumlayıp ona derinlik kazandıramadığı
gibi, sembol kadroyu da kendince oluşturup onlara farklı misyonlar
yükleyip olay örgüsünü şairlik yeteneği ile yönlendiremediğinden,
konuya kendinden bir şey katamamış, konu üstündeki yansısını gösterememiştir.
O, bu konuda daha önce anlatılanları, sunulanları, oluş-
turulan kadroları aynen benimsemiş, olay örgüsüne metin halkaları ve
vak’a birimlerine fazla müdahale etmediği için, eserini farklı bir şekilde
ve uygun bir biçimde sunamamış, bir eylem zenginliği barındı-
ramamış, aynı konuyu başka bir izlekle anlatamamıştır.
Bundan dolayı Mu’îdî’nin eseri öne çıkamamıştır. Bir taraftan mesnevisinde
Niyâzî’nin ve Lâmi’î Çelebi’nin açık bir şekilde etkisinin gö-
rülmesi, diğer taraftan eserini bir eğlence olsun diye iki üç haftada yazması,
eserinin öne çıkamamasının nedenlerinden biridir.
KLÂSİK TÜRK EDEBİYATINDA ŞEM’Ü PERVÂNELER 
159
4.3. FEYZÎ ÇELEBİ
Hayatı hakkında bilgi sahibi olmadığımız Feyzî Çelebi XVII. Yüzyılda
yaşamıştır. Eser, 1603 yılında yazılmış ve Niğbolu mutasarrıfı
Tiryaki Mehmet Paşa’ya sunulmuştur. Eser klasik mesnevi nazım tarzında
11’li hece vezniyle yazılmıştır. Eser tek nüsha olp Gönül Alpay
Tekinin hususi kütüphanesindedir. Bu nüsha adı geçen kişi tarafından
yeni harflerle neşredilmiştir. (Feyzî Çelebi, Şem’ü Pervâne ‘haz. A. Gö-
nül Tekin’, Cambridge 1991).
Türkçe ve Farsça yazılan Şem ü Pervâne’ler içerisinde Feyzî Çelebi’nin
eseri diğerlerinden farklıdır. Bu farklılık hem şekil, hem içerik,
hem de kadro yönüyledir. Mesnevi nazım şekliyle yazılan eser, hece
ölçüsüyle kaleme alınmıştır. Tasavvufi içeriğe sahiptir. Bu konu da yazılan
tek eserdir. Ortaya koyduğu sembol kadro da diğer mesnevilerin
hiçbirinde yer almaz. Yazılan Şem ü Pervâne mesnevileri içerisinde
sembollerin hangi anlamlara geldiği de sadece Feyzî’nin eserinin sonunda
yer almıştır. Dolayısıyla Feyzî’nin eseri diğerlerine nazaran
farklılık arz eder.
Feyzî Çelebi’nin eserinde Şem ve Pervâne başka eserlerde görüldüğü
gibi, alegorik olarak temsil ettiği gerçek insan kahramanlar olarak
ele alınmamıştır. Her ikisi de gerçek hayattaki durumlarıyla bir
kavramı sembolize etmektedir. Şem “iman”, Pervâne “kalp/gö-
nül”dür.
Evvela dimiş idüm Şem’-i cihan
Andan murad olmışdı zâtü’l-iman
Hem dinilmişti Pervâne-i nâ-şâd
Bil dil-i bî-çâredür andan murâd (Feyzî Çelebi 1991: s. 96)
Marifet ehli olan Pervâne, uzak bir ülkeden Şebistân’a gelerek Şem’i
görür ve onun ateşine dalıp kendi vücudunu o ateşte yok etmek ister.
Pervâne, Şem’i görüp onun aşkıyla yanmaya başlayınca, yavaş yavaş
nefsin kirli ve kötü yönlerini temizlemeye başlar. Fakat âşık olanın bu
yolda ızdırap çekmesi gerekmektedir. Pervâne bunu bilir ve nefsinin
kötülüklerinden kaçmağa ve ruhunun ışığını fazlalaştırmaya çalışır.
Pervâne, Şem’e ulaşmak için kendini nefsânî ve dünyevî duygulardan
arındırmış, kalbindeki iman ışığını artırmıştır. Şem’e duyduğu aşk ile
 YRD. DOÇ. DR. SADIK ARMUTLU
160
yüzü sararıp kıp kızıl bir divane olan Pervâne, kendini bilmez halde
kırlarda dolaşmaya başlar. Bu sırada hikâyenin bir başka kahramanı
olan Bâd-ı Sarsâr ile karşılaşır:
Bâd-ı Sarsâr didük ehl-i zerâfet
Hava ve hevese oldı işâret (Feyzî Çelebi 1991: s. 96)
Feyzî’ye göre o, heva ve hevesi sembolize eden bir kişidir.
Pervâne’ye yardım için birlikte Şem’in yanına gelen Bâd-ı Sarsâr
Şem’in dostu olan Fanus karşı koyar.
Ol ki Fanus dinmişti Şem’e nikâb
Fil-mesel insânda yetmişbin hicâb
Vücûd-ı insânda oluban hâ’il
Mani olur olmaga Hakk’a vâsıl (Feyzi Çelebi 1991: s. 96)
Bunun üzerine başarılı olamayacağını anlayan Bâd-ı Sarsâr
pervâne’yi terk ederek geri döner. Bu aynı zamanda heva ve hevesinden
Pervâne’yi büsbütün bıraktığı anlamına gelmektedir. Ancak Şem
ile baş başa kalmasına rağmen ona kavuşamaz. Aşkını herkese açtığı
için henüz tam olarak nefsaniyetden arınamamıştır. Bunun için daha
çok acı çekmesi gerekmektedir. Bu acı o dereceye ulaşır ki kendi varlı-
ğından bile geçer. Vücut elbisesinden soyunur, böylece Fanus ortadan
kalkmış olur. Bu makam, insanın acz ve hayret içinde kaldığı “fakr”
makamıdır. Bundan öteye geçebilmek için Allah’ın lütfu gereklidir.
Hikâyede Şem’e arkadaş olarak ortaya çıkan Şeb-i Tarik onu hidayete
eriştirmek üzere Allah’ın bir lütfudur.
Şeb-i Târîk dimüşdüm Şem’ün yâri
Hakikât oldı inâyet-i barî (Feyzi Çelebi 1991: 96)
Pervâne onun aracılığıyla Şem’in yanına ulaşır. Konuşup eğlenemeye
başlar. Şem, coşkuyla aşkını açıklayıp parlayınca, Pervâne mutluluktan
kendini kaybederek ateşine atılır ve onda yok olur; fena fi’llah
mertebesine erişir. Bu sırada gecenin sonu gelmiştir. Sabah olmak üzeredir.
Subh-ı Sadık adında bir server bu karanlık ülkeyi hükmü altına
alır. Onun Afitab adında bir oğlu vardır. Onu gören hiç kimse Şem’e
dönüp bakmaz. Şem’de bunu bildiği için, kendini gizler. Şem’in kurduğu
bütün düzen yok olup, sanki bu dünyada hiç var olmamışa dö-
ner. Pervâne, mum/Şem olarak idrak ettiği varlığından sıyrılarak bu
KLÂSİK TÜRK EDEBİYATINDA ŞEM’Ü PERVÂNELER 
161
kez Güneş/Afitab olarak doğacaktır. Burada Subh-ı Sadık, Pervâne’nin
elde ettiği “marifet” bilgisini Afitab da onun fena fi’llah mertebesinden
geçerek beka bi’llaha kavuştuğu gerçek varlığını temsil etmektedir.
Fena fi’llahda kendi vücudunu öldüren salik, beka bi’llah mertebesinde
Allah’ın ışığında bir başka biçimde yeniden hayata doğmaktadır
(Kurnaz 1998: 10-11).
5.LÂMİ’Î ÇELEBİ’NİN ŞEM’Ü PERVÂNE MESNEVİSİ
5.1.GENEL BİLGİLER
Lâmi’î, Şem’ü Pervâne mesnevisini Rodos’un fethi münasebetiyle
yazmıştır. Bilinmeyen bazı sebeplerden dolayı, yazıldığı tarihte (1522)
Kanuni Sultan Süleyman’a sunulamamış, daha sonra Vâmık u Azrâ ile
birlikte sunulmuştur (Kut 1976: 88). Sa’îd-i Nefîsî, Lâmi’î’nin bu mesneviyi
Ehlî-yi Şîrâzî’den tercüme ettiği görüşündedir (Nefîsî 1344: c.I,
s. 390). Niyâzî’den tercüme ettiği fikri de ileri sürülmüştür (Kut 1976:
90). Eserin bugün için bilinen 8 nüshası vardır (Tezcan 1979:315). Bu
nüshalar içerisinde en mükemmeli “Süleymaniye Kütüphanesi Es’ad
Efendi No: 2744/verilen metin örnekleri bu yazmadan alınmıştır” ile
“Süleymaniye Kütüphanesi Hüsrev Paşa No: 604”de kayıtlı olanlardır.
Eser, hafif bahrinin “fe’ilâtün mefâ’ilün fe’ilün” vezniyle yazılmıştır.
Beyit sayısı 1704’tür. Lâmi’î Çelebi, mesnevisinin üç bölü-
münde farklı nazım şekilleri kullanmıştır. Giriş bölümünde 2 kaside, 1
tercî-bend, Konunun işlendiği bölümde 5 gazel ve Bitiş bölümünde 1
kıt’a yazmıştır. Böylece eserinde mesnevi nazım şekliyle birlikte 4
farklı nazım şekli kullanmıştır. Kasidelerinden biri 21, diğeri 27 beyit,
tercî-bend 5 bend olup her bendi 6 beyittir. Toplam beyit sayısı 30’dur.
Yazdığı 5 gazelin beyit sayıları aynıdır. 7 beyit olan gazellerin toplam
beyit sayısı 35’tir. Yer verdiği son nazım şekli olan kıt’a bir tarih manzumesi
olup 4 beyittir.
Lâmi’î Çelebi’nin mesnevisinin kurgusu bütün Şem’ü Pervâne metinlerinde
görülen bir kurgudur. Ortak konu ele alınıp işlendiğinden
dolayı ortak yönlerin olması doğaldır. Çerçeve öykü ve kullandığı
 YRD. DOÇ. DR. SADIK ARMUTLU
162
sembol kadronun bazıları Ehlî-yi Şîrâzî ile benzerlik gösterir, etkilenme
söz konusu olabilir. Niyâzî’nin dini mekân ve renkleri, Lâmi’î
tarafından benimsenmiş olacak ki, dini duygu ve gelenekler onun tarafından
ayrıntılı bir şekilde işlenmiş ve yorumlanmıştır. O, bu özellikleriyle
Mu’îdî’yi etkilemiştir. Lâmi’î’nin mesnevisi hem şekil, hem
de işleniş ve içerik bakımından diğer mesnevilerden farklılık arz eder.
Giriş ve hatime bölümleri tamamen orijinaldır. Eserin asıl kısmını
oluşturan Konunun anlatıldığı bölümde; yeni olaylar eklemek, bazı
olayları almamak, bazı olayları da uzatmak, kısaltmak ve değişiklik
yapmak gibi tasarruflarda bulunmuştur. Şem’ü Pervâne mesnevilerinde
görülmeyen sembol kadrosuna yeni semboller katarak, en zengin
kadroyu oluşturmuştur. İlave ettiği sembollere farklı misyonlar
yükleyerek hiçbir mesnevide olmayan metin halkaları ve vak’a birimlerini
ortaya koymuş, sanatçı kişiliğini göstermiştir.
Dile hâkimiyeti, bilgi birikimi, kültürü, şairlik yeteneği ve teknik
bilgisi onu, öne çıkarmıştır. Konudan kopmaması, canlı tasvirleri, şahıs
kadrosunun konuya uygunlukları, aşka ait duyguları dillendirdiği
yerlerdeki lirizm, anlatıma zenginlik katan özlü sözler kullanımı vb.
vasıflar, ayırıcı özellikler olarak karşımıza çıkar. Lâmi’î, kendi kimli-
ğini ve şairlik gücünü mesnevisine yansıtmıştır. Klasik edebiyatlarda
ortak işlenen bir konuya kendi duygu ve düşüncelerini katarak, Şem’ü
Pervâne’ye adeta yeni bir hüviyet kazandırmıştır. Lâmi’î, tıpkı vezni,
kafiyeyi alıp sevdiği bir gazeli yeniden yorumlayan nazire şairi gibi,
konunun özüne bağlı kalarak onu yeniden yazmış ve kendine mal etmiştir.
Diğer eserleri içerisinde açıkça görülmeyen ve yer almayan mistik
anlatımlar, söylem ve motifler, Lâmi’î’de daha belirgindir. Tasavvufi
anlamlar çağrıştıracak ifadelere zaman zaman yer vermesi, onun
farklılığını bir kez daha gösterecektir. Lâmi’î’nin Şem’ü Pervâne mesnevisinde
neyi söylediğine dikkatle baktığımız zaman, eserin bir taklit
veya tercüme olmayıp yeniden yaratıldığını görürüz. Lâmi’î’nin eseri
Türkçe ve Farsça yazılan Şem’ü Pervâne’ler içerisinde Ehlî-yi Şîrâzî ile
birlikte en orijinal olanıdır.
KLÂSİK TÜRK EDEBİYATINDA ŞEM’Ü PERVÂNELER 
163
5.2.KURGUSAL YAPI
Lâmi’î Çelebi, daha önce sözlü ve yazılı kaynaklardan derlenerek
oluşturulan ve de kendisinden önce yazıya geçirilenleri, anlatılanları,
kısaca var olan malzemeyi kendi bakış açısına göre ele alıp işlemiş, konunun
içeriğini ortaya koymuştur. Bu konu, diğer Şem’ü Pervâne mesnevilerinde
işlenen Pervâne ile Şem’ arasındaki geçen gerçek bir aşkın
nasıllılığının öyküsüdür. Lâmi’î’nin konu malzemesi başka şairlerce
de kullanıldığından, biçim ve içerik yönüyle diğerlerine benzer.
Lâmi’î, yaratıcı vasıflarıyla kendinden kattıklarıyla öne çıkmış, diğer
kurgu yazarlarından ayrılmıştır. Lâmi’î, bu konuyu belirlediğinde kafasında
şekillendirdiği ve netleştirdiği izleği oluşturur. Ortaya koyduğu
bu izleği hemen kolayca görmemiz olasıdır. Konu izleğini seçen
Lâmi’î Çelebi, olay örgüsünü olaştırır. Olay örgüsü, alışılmadık kurgulama
biçimi taşımaz. Olay örgüsü eserin sonuna kadar tek bir çizgi
halinde gittiği için tek bir çerçeve öykü vardır. Bu aynı zamanda ana
öyküdür. Sonra bu çerçeve öykünün içine olay örgüsü içinde görev
alacak kişilerin öykülerini yerleştirir. Başka bir söyleyişle; olay, zaman
ve mekân içerisinde yer alır ve kişiyi beraberinde getirir. Bunların birlikteliği
olay ve olay örgüsünü oluşturur. Artık Pervâne ile Şem’in kurgusu
tasarlanmıştır. Lâmi’î Çelebi, olay örgüsünü belli bir plan doğ-
rultusunda sıralar ve bütün olayları dört ‘saç ayağı’na oturtur. Bu saç
ayakları: Şâm’da rind-meşrep Şem’ adında bir güzelin yaşaması ve
onun sürekli meclis düzenleyerek dostlarıyla eğlenmesi; Pervâne’nin
Mağrip ülkesinden Şâm’a gelmesi Şem’i görerek ona âşık olması;
Pervâne’nin aşk yolunda karşılaştığı engeller ile çektiği sıkıntılar;
Pervâne’nin Şem’e kavuşması ve iki sevgilinin arka arkaya ölmeleri,
olarak belirlenir. Dört ana olay yani dört bölüm de kendi içinde birkaç
‘metin halkaları’ndan, metin halkaları da ‘olay/va’ka birimleri’ni oluş-
turur. Bu dört ana olay birbirine ‘zamansırasal’ bağlantılıdır. Birbirlerini
kronolojik sıra içinde takip ederler.
Lâmi’î Çelebi, olay örgüsünü merkezi bir kişi üzerine kurar. Anlattığı
her şey bu kişiyle ilgilidir. Bu kişi birine ilgi duyar, kavuşmaya
mani engeller araya girer. Zaman ve mekân içerisinde vuslatı ortadan
kaldırmak için olaya iştirak eden ikinci derecedeki kişiler ile birinci derecedeki
kişiler birbiriyle mücadele ederler. Olayın merkezinde
 YRD. DOÇ. DR. SADIK ARMUTLU
164
Pervâne olduğundan olay, Pervâne’nin çevresinde oluşur ve bir zincir
halkası etrafında gelişir. Eserde olayın merkezinde bulunan Pervâne,
arzu ettiği objeye kavuşmak ister. Objenin temelinde Şem’e karşı duyduğu
aşk vardır. Bu aşk, idealize edilmiş temiz ve pak bir aşktır. Etrafında
Başka bir ifade ile ‘uzrî aşk’ izlek olarak seçilmiştir. Bu aşk, olayın
ana düğümünü oluşturur. İki sevgiliye engel ve yardımcı olanların
yani tematik güç ile karşı gücün etrafında örülen olaylar da vak’anın
ana düğümüne bağlı olarak gelişen yan düğümlerdir.
Lâmi’î, öyküyü anlatırken onu zamandan soyutlamamış, zaman
unsurunu anlatının temel unsurları arasına sokmuştur. Olaylar, belli
olmayan bir zaman diliminde başlar, gelişir ve bir sonuca bağlanır.
Olay zamanı veya anlatılan zaman Şem’in meclisiyle başlar ve Şem’in
ölümüyle biter. Zaman süreğendir. Anlatılanlar süreğen olarak sunulur
ve alımlanır. Olay, zaman sırasına göre anlatılmakla birlikte, kesin
hatlarıyla verilmediğinden olayın tarihi zamanı konusunda bir şey
söylemek olası değildir. Zaman belirsizdir. Real zamandan çok, anlatıcı
tarafından oluşturulan “itibarî zaman”la mesnevi edebilik çizgisi
kazanmıştır. Kronolojik karakterli kurmaca metinlerinde olduğu gibi,
burada da anlatma zamanı yer yer olay zamanını sınırladığı da olmuş-
tur. Böyle durumlarda olay zamanında bir daralmayla karşılaşırız, olayın
kısa geçiştirildiğini görürüz. Zamandan kopmalar, zaman atlaması
olan yerler, anlatılan olay zinciriyle ilişkisinden kaynaklanır. Kurguda
bunlar sıkça tekrarlanır. Kozmik olarak verilen ve anlatımın bir parçası
olarak kullanılan zaman, çok genel unsurlarıyla verilmiş ve zamanla
ilgili kelimeler aydınlatıcılık görevi üstlenmemiştir. En küçük zaman
dilimi ‘an’dır. Sonra ‘saat’ kullanılır. ‘Gün’, ‘falan gün’ denilmesi zaman
belirsizliğini gösterdiği gibi ‘iki gün’ denilmesi de belirsizliğin yanında
sıralamayı gösterir. Bunlara benzer söz kalıplarıyla anlatılan zamanın
belirsizliğini gösteren kelime ve sözler anlatıyı gerçekçilikten
uzaklaştırmıştır. Böyle durumlarda masal havası esere egemen olmuş-
tur. Zaman olarak ‘gece’ ve ‘seher vakti’ zaman unsuru olarak eserdeki
yerini aldığı gibi, zaman dilimi olarak ‘mevsim’ de kullanılır. Ruh halinden
doğan zamanın bir türlü geçmeyişi, uzamasını gösterdiği gibi,
kahramanların psikolojisini de yansıtır. Kurmaca bir dünyada olaylar
anlatıldığı için, bu dünyada zamanında kurmaca olması doğaldır. Kurmaca
olay, yine kurmaca zaman üzerine kurulmuştur.
KLÂSİK TÜRK EDEBİYATINDA ŞEM’Ü PERVÂNELER 
165
Lâmi’î Çelebi’de mekân, önem arz etmemiştir. Mekân, sadece olay
ya da şahıs kadrosunun belirgin kılınması için birer araç ve vesile konumundadır.
Mesnevide olay, Şam’da başlar, Şem’in ölümüyle kabirde
sonuçlanır. Dolayısıyla Lâmi’î’de mekân, somut olup: açık/dış
mekân ve kapalı/iç mekân olarak karşımıza çıkar. Hint, Çin, Rum ülke
oluşlarından dolayı geniş mekânlardır. Sahra, gül bahçesi, gülzar gibi
doğaya ait köşeler açık mekân içerisinde yer alır. Kapalı mekânların
başında Şem’in odası ve çadırı gelir. Mağara, halvet köşesi, Şem’in
tahtı da dar mekân olarak karşımıza çıkar. Şem’in hayatı kapalı
mekânlarda geçerken Pervâne, mekân olarak yaşamını açık/geniş
mekânlarda geçirir. Az da olsa Lâmi’î Çelebi, anlatının gereği olarak
veya düşünceyi pekiştirmek için ‘Adn cenneti’, ‘Eymen vadisi’ gibi iş-
levsel olmayan soyut mekânlara da yer vermiştir. Lâmi’î, mekân tasviri
yerine, mekânın unsurlarına yer vermiş, onları anlatmıştır. Kahramanların
psikolojik durumların yansıtılması kişilerin ruhsal durumlarını
açıklaması mekân unsurlarında kendini göstermiştir.
Mekân betimlemeleri daha çok kahramanların, özellikle de Şem’in
tertip ettiği, gezip dolaştığı meclislerde görülür. Meclisin doğasına uygun
bu betimlemelerde hedonist bir felsefe yansıtılır, yaşam sevinci ortaya
konulur, yaşam tarzı da yansıtılır. Aynı zamanda işlevseldir. Karakterlerin
kendilerine özgü mekânları yoktur. Özgü mekânlar, Şem’in
muhayyel sarayı, meclisi ve Şeyh Nurullah’ın halvetidir. Bunlar da
olayların arkasındaki birer dekordan ibarettir. Halvet, bir kültürün ve
belli kesimin yaşam tarzının bir parçasını yansıtır. Bir mesaj verilmek
üzere esere monte edildiğinden ayrıntı ve betimlemeye yer verilmemiştir.
Dinsel bir ıstılahı çağrıştırmak amacıyla montaj edilen halvet,
işlevsizdir. Bir ideolojinin göstergesidir.
Lâmi’î, olay örgüsünü kurarken, olayın ortaya çıkmasında rol oynayan
olayın eyleyenleri/failleri olarak şahıs kadrosunu da oluşturmuştur.
Bu kadro biri dışında tamamen soyut varlıklardır. Bu karakterler,
onun eserini biçimlendirmişlerdir. Lâmi’î, onları nitelikleri bakımından
anlatının kurmaca dünyasına başarılı bir şekilde yerleştirmiştir.
Lâmi’î’nin sembol kadrosu, Türkçe yazılan Şem ü Pervâne mes-
 YRD. DOÇ. DR. SADIK ARMUTLU
166
nevileri içinde orijinal olanıdır. Lâmi’î, insan kimliği kazandırarak kurmaca
dünyasına dâhil ettiği kadrosunu, bireysel yeteneğiyle yeniden
yaratmış bir şair olarak karşımıza çıkar.
Lâmi’î, anlattığı konuyu canlandırmak ve olayları sürüklemek için
sembol kadrosunu devreye sokmuş, vak’a kadar kadroya da değer vererek
onlara bir kimlik, bir misyon kazandırmıştır. Olayları belirli bir
amaç doğrultusunda dizip anlatırken, şahıs kadrosunun kimliğini tayin
etmiş, onları farklı konularda karşımıza çıkarmıştır. Bu “kişiler sistemini”
(Pospelov 1985: 12). kurarken onların konum ve işlevlerini belirlemiştir.
Anlattığı konunun içeriği bu belirlemede önemli rol oynamıştır.
Böylece karşımıza “başkişiler”in (Tekin 2001: 84) yanında dekoratif
konuma sahip sembol kadro, tematik ve karşı güç olarak yüklendikleri
misyonla, somut ve soyut varlıklar olarak eser içerisinde yerlerini
almışlardır.
Lâmi’î Çelebi’nin eserini orijinal kılan yönlerden biri de kurguda,
olay gelişimi ve yönlendirmelerinde esere kimliğini vurmasıdır. Bu
kimlik, yazarın sanata bakışını ve sanatın ne amaçla yapıldığını göstermesi
açısından önemlidir. Edebiyat tarihlerinde dindar ve mutasavvıf
kimliğiyle tanınan Lâmi’î, esrine bu özelliğini yansıtmış ve sanatını
ideolojisi doğrultusunda şekillendirmiştir. Bu Farsça ve Türkçe yazılan
Şem’ü Pervâne mesnevilerinde yer almayan bir görüntüdür. Başka bir
ifadeyle şair, metin satır aralarına serpiştirdiği, sıkıştırdığı küçük ayrıntılarla
topluma dini bir mesaj verir, hem kendinin hem de içinde ya-
şadığı toplumun kültürünü ve dinsel yaşam tarzını da yansıtır. Dolayısıyla
dinsel renkler eserde kendine yer bulmuştur.
Lâmi’î Çelebi, kurmaca dünyasında dönemin dini inancına uygun
olarak yansıttığı, mistik boyutlu Şeyh Nurullah figürü, eserin derin yapısında
önemli bir yer tutar. Sembolik, fakat yüklendiği eylem ve sunumlarla
işlevsel olan bu figür, Lâmi’î’nin mesajını yansıtır. Şair, mesajını
bu figür/kişi üzerinden verir. Yasin okuma, ölen birine telkinde
bulunma, Tanrı’dan şefaat dilemesi, kefen hazırlama, cenaze namazı
kıldırma, defnetme, dua etme ve mezar taşına “Tanrı kabrini nur etsin”
diye yazma motifi verilen dinsel mesajlardır. Ayrıca Ka’be tavafı gibi
eylem, Nur suresi gibi Kur’ânda adı geçen sure, namaz oruç gibi hiçbir
Şem’ü Pervâne metinlerinde yer almayan dini kavramlar ve benzeri
KLÂSİK TÜRK EDEBİYATINDA ŞEM’Ü PERVÂNELER 
167
ifadeler de eserin dinsel parametreleridir. Keramet, keşf, halvet, tecelli
gibi tasavvufî terimler, “Tanrı aşkı senden almak ister” gibi düşünceler
esere yerleştirilen mistik renk ve çeşnidir. Böylece Lâmi’î, esere kimli-
ğini vurmayı başarıyla gerçekleştirmiştir.
5.3.GİRİŞ BÖLÜMÜ
Lâmi’î, Şem’ü Pervâne mesnevisine 30 beyitlik bir giriş kısmıyla
başlar (v.1b-3a). “kitab-ı şem ü pervâne-i Lâmi’î” başlığını taşıyan bu
kısmın ilk iki beyiti Arapça’dır. Lâmi’î girişten sonra 30 beyitlik bir
“tevhid” yazar (v.3a-4a). Daha sonra “der-ihfâ-yı kelîme-i lâ-ilahe illallah”
başlığı altında kelime-i tevhid’in anlaşılması hakkında 22 beyitlik
kısmı yazar (v.4a-5b). Lâmi’î kelime-i tevhid’den sonra, 21 beyitlik bir
“tevhid” daha yazar (v.5b-6b). Bir önceki tevhidinde, bu kelimenin temelinin
“elif-lâm-ha” harfleri olduğunu belirten Lâmi’î, burada da lâ
ilâhe illallah’ın ne olduğunu açıklamaya çalışır. Lâmi’î Çelebî yazdığı
iki tevhidten sonra 25 beyitlik bir “münâcât”a geçer (v.6b-7b). Lâmi’î,
münacatından sonra “na’t-ı seyyîd-i vüld-i adem ve sened-i sa’âdet-i
âlem aleyhi efdali’s-salavat ve ekmelü’t-tahiyyât” başlığı altında 33 beyitlik
bir “na’t” yazar (v.7b-9a).
Lâmi’î, 33 beyitlik na’tından sonra “der medh-i ân ki lâ-nebiyye min
ba’di” başlığını taşıyan bir peygamber “medhiye”si yazar (v.9a-10b).
Bu övgü 30 beyittir. Lâmi’î daha sonra mesnevinin yazılış sebebinin
anlatıldığı kısma geçer. Bu kısım 78 beyit olup “sebeb-i în-nâme” baş-
lığını taşır (v.10b-14a), Lâmi’î eserinin yazılış sebebini şöyle ifade eder:
“Bir belaya mübtela olurum diye dedikodudan vazgeçip, uzlet köşesine çekildim.
Bir taraftan evlad fitnesi, diğer taraftan ölüm düşüncesi. İkbal mumumu
söndürdüm, can ipliğimi yaktım, canımı pervâne gibi ateşlere attım.
Sözün kısası bu gibi düşünceler canımı yaktı. Yine böyle bir gece halime yanıp
ağlarken bir pervâne ansızın çıkıp geliverdi. Şem’in çevresinde Mevleviler gibi
dönmeye başladı. Sağdan soldan şemin etrafında dolandı. Kendini şemin ate-
şinde yakmak istedi. Pervânenin göz göre göre ateşte yanmasına gönlüm razı
olmadı. Ben onu elledikçe, onun yanma arzusu daha da arttı. Sonunda
pervâneyi kendi haline bıraktım ve işin neticesine baktım.
 YRD. DOÇ. DR. SADIK ARMUTLU
168
Aşkın sonunda can vermek olduğunu gördüm. Bu yolda ar ve namusu terk
edip nişansızlık belirtisi göstermek gerektiğini öğrendim. Tekrar halime ağlamaya
başladım. Dertler o gece canımı yaktı. Kendi isteğimle hareket etme arzusu
benden uzaklaştı, ihtiyarım elimden çıktı ve canımı şiir söyleme denizine
saldım. Bu keyfiyetle bir hikâye söyleyip şem ile pervânenin hallerini yazmak
istedim. Hükümdardan başka övgüye layık kimse olmadığı için, bu yazdığı-
mın padişaha yaraşır olmasını arzu ettim.”
Lâmi’î, kitabı yazma sebebini belirttikten sonra, Kanunu Sultan Sü-
leyman hakkında yazdığı “medhiye”ye geçer (v.14a-15b). Sultanın övgüsünün
yapıldığı bu bölüm 32 beyittir. Lâmi’î eserinin giriş bölü-
münü bir kaside ile bitirir. Bu kısım 26 beyit olup “kaside-i çün asîbe”
başlığını taşır (v.15b-17a). Lâmi’î burada Rodos’un fethi münasebetiyle
Kanuni’nin övgüsünü yapmış, fetihle ilgili duygulara yer vermiştir.
5.4. KONUNUN İŞLENDİĞİ BÖLÜM: OLAY /OLAY ÖRGÜSÜ
Anlatma esasına bağlı edebi türler, her şeyden önce itibari bir
vak’aya ihtiyaç gösterir. Bu sahaya giren edebi eserlerin hepsinde
olay/vak’a asıl unsur durumundadır (Aktaş 1991:47). Olayın meydana
gelişi şahıs kadrosuna, mekâna ve zamana ihtiyaç gösterir. Bu üç unsuru
birbirinden ayrı düşünmekte de mümkün değildir. Şahıs kadrosu
ifadesi, zaman ve mekân fikrini beraberinde taşır. Yine şahıs kadrosu
sözüyle yalnız insanlar değil, olayın zuhurunda rol alan varlıklar da
kastedilir. Öyleyse olay, her hangi bir alaka ile bir arada bulunan veya
birbirleriyle ilgilenmek mecburiyetinde kalan fertlerden en az ikisinin
karşılıklı münasebetlerinin tezahürüdür (Aktaş 1991: 48). Şem’ü
Pervâne’de şahıs kadrosu, mekân ve zaman kavramlarıyla birlikte olu-
şan olay/vak’a şöyledir.
“Şam ilinde ay yüzlü bir güzel vardır. Adı, Şem’ olup, rind-meşrep birisidir.
Gündüz uyur, geceleri eğlenirdi. Şem’in iki hizmetçisi vardır. Birinin adı
Anber, diğerinin ise Kâfûr’dur. Anber, Şem’in dert ortağı, Kâfûr da perdedarıdır.
Şem, bir ilkbahar gecesinde meclis tertip eder. Hizmetçiler, meclisi süslerler,
Sazlar çalınır, kadehler elden ele dolaşır. Mecliste kadeh ile sürahi arasında
münazara başlar. Sürahi, kadehi kıskanır, kadehe kötü sözler söyleyerek,
ona hakaret eder. Araya şarap/mey girer ve ikisini barıştırır. Sürahi, kadehten
KLÂSİK TÜRK EDEBİYATINDA ŞEM’Ü PERVÂNELER 
169
özür diler ve eğlence tekrar kaldığı yerden devam eder. Bu sırada Mağrib ülkesinden
ince bedenli, genç bir yiğit Şam’a gelir. Geceleri nerede bir aydınlık
meclis görse, hemen o yana doğru gider. Onun cana rağbeti ve meyli oldu-
ğundan, gönlü pervasız, adı da Pervâne idi. Işığa talip olduğundan Şem’in
meclis kurduğu bahçeye yönelir ve çevresinde dolaşır. Ansızın gözü Şem’in
çadırına takılır ve o çadırın perdesinden bir ışığın çıktığını görür ve gözünü
o ışıktan ayırmaz. Işığın karşısında hayrete düşerek, kendinden geçer.
Pervâne, şaşkın bir durumdayken, Anber ile karşılaşır. Anber, Pervâne’ye
burada ne aradığını, niçin şaşkın bir halde olduğunu sorar. Pervâne, Anber’i
dinledikten sonra derdini anlatmaya başlar. Aşk ateşinde yandığını, aşk yoluna
baş koyduğunu ve sabrının kalmadığını söyledikten sonra, çadırın perdesini
kaldırmasını Anber’den ister. Anber, Pervâne’ye nasihatte bulunur.
Perdenin kaldırılamayacağını, zayıf vücudu ile büyük işlere kalkıştığını, perde
arkasından gördüğü ışığın kendisi için yeterli olduğunu, o ışığın bir ateş olduğunu,
görünmek istediğinde Tur dağını ne hale getirdiğini anlatır. “Eğer
perdenin kalkmasını istiyorsan, canını terk et” diye Pervâne’ye telkinde bulunur.
Pervâne, Anber’in sözlerini dinledikten sonra, kendine ondan fayda gelmeyeceğini
anlar. Pervâne, Şem’e niyaz etmeğe başlar. Şem’i görme ve ona
kavuşma arzusunu yana yana anlatır ve yüzünü görmek ister. Pervâne, Şem’e
niyazdan sonra, bağda dolaşan Şem’i görür ve ona canını feda etmek ister.
Fakat Pervâne, ansızın o ışığın kaybolduğunu görür. Bağın her tarafını dola-
şır ama Şem’den bir iz bulamaz. Bu sırada adı Nesîm olan bahçenin bahçıvanı,
bir köşede Pervâne’nin ağladığını görür, onu yerden kaldırır ve halini sorar
ve Pervâne’nin aşık olduğunu anlar. Daha sonra bağın harap olduğunu gören
Nesîm, olanları anlatmak için bağın şehriyarı olan Bahar’ın huzuruna gider
ve olup bitenleri anlatır. Bahar, Nesîm’i dinledikten sonra öfkelenir, kızar ve
hizmetçilerine hemen Hâcib Bâd’ı bulmalarını ve bağda bulunanları yok etmesini
emreder.
Hâcib Bâd, bağa gider, bağı alt üst ederek meclis ehlini helak eder. Hâcib
Bâd’ın bağda yaptığı belayı gören Pervâne, bir köşeye çekilir ve Tanrı’ya dua
ve niyazda bulunur. Düştüğü durumdan kurtulmasını, gamdan azat olmasını
ve Şem’e bir nazar etmesini niyaz eder. Bağın viran edilmesinden sonra,
Şem, Kâfûr’u yanına davet ederek, yeniden meclis tertip etmesini emreder.
Kısa zamanda meclis kurulur, her şey eskisi gibi olur. Bu sırada Pervâne’yi
hatırlayan Anber, onu bulmak için bahçeye yönelir ve bir köşede onu inler bir
 YRD. DOÇ. DR. SADIK ARMUTLU
170
durumda bulur. Pervâne, Anber’i görünce başlar halini yana yana anlatmaya
ve Anber’e Şem’den haber vermesini ister. Anber, Pervâne’ye Şem’in sağ ve
esenlikte olduğunu, bağda işrette bulunduğu müjdesini verir. Bu müjdeyi duyan
Pervâne, cana gelir, Anber ile birlikte Şem’in sarayına giderler. Pervâne,
Şem’in sarayının etrafında gezerken, Kâfûr, dolaşmak için saraydan dışarı çı-
kar ve Pervâne ile Anber’i görür.
Kâfûr, Anber ve Pervâne’ye sert davranır, Pervâneyi saraya getirdiği için
Anber’e sert bir şekilde çıkışır. Kâfûr’un sert davranışına Anber kızar ve ona
aynı sertlikle cevap verir. Karşılıklı kızmalar devam ederken, Ansızın doğu
tarafından gelen nuranî bir cemaat görülür. Bu topluluğun önünde de yine
nuranî bir pir vardır. Kâfûr, onları görünce gizlenir ve gidip Şem’e haber verir.
Şem’in yüzünde fer kalmaz, bir süre ağlar. Anber de bir köşeye sığınır:
Olanlar karşısında Pervâne şaşırır ve Anber’in saklandığı yere giderek gelenleri
kim olduğunu, Şem’in niçin ağladığını, meclisin neden dağıldığını, sohbet
ehlinin niçin gizlendiğini Anber’e sorar. Anber, Pervâne’ye: “Bu gelen gayp
sırlarını bilen bir mürşiddir. Adı da Şeyh Nurullah’tır.Bu topluluk, meclis
ehlini namaza ve oruca davet eder” diye cevap verir. Ayrıca Anber,
Pervâne’ye Şeyh Nurullah’ın yanına gitmesini ve isteğini arz etmesini söyler.
Pervâne, Anber’i dinledikten sonra, doğruca Şeyh Nurullah’ın yanına gider
ve durumunu yana yana Şeyh’e anlatır, Kâfûr’u Şeyh’e şikâyet ederek,
onun visale engel olduğunu da söyler. Şeyh Nurullah, Pervâne’yi dinledikten
sonra, onun âşık olduğunu yüzünden anlar. Şeyh Nurullah, Kâfûr’u yanına
sesleyip aşk ile ilgili gizli sırları söyleyerek, Pervâne’yi kıblesinden uzaklaştırmamasını
tenbih eder. O da Şeyh’e sözünü tutucağına dair söz verir ve
Şeyh’in yanında bulunan Pervâne’den özür diler, Pervâne’ye Şem’in gece
meclis kuracağını, o meclise isterse kendisini de götüreceğini müjdeler. Kâfûr,
ahde vefa göstereceğine söz vererek, oradan ayrılır. Pervâne, perişan bir durumda
gecenin olmasını bekler. Gece olduğunda Şem, uyanır ve Kâfûr’u yanına
sesleyip, meclis kurmasını ister. Kurulan meclise bir müddet sonra Şem
gelir, eğlence başlar. Bu sırada mecliste şamdanın micmere gözü ilişir. Micmer
ay yüzlülerle şakalaşmaktadır. Micmerin bu haline kızan şamdan, ona dil
uzatır, ağır sözler söyler. Micmer de aynı şiddetle şamdana söz söyler. Karşı-
lıklı atışma bir müddet sonra kesilir, eğlence bütün hızıyla devam eder. Kâfûr,
Şem’in meclisin havasına uyduğunu görür ve Pervâne’den söz ederek, “muradının
bir nazar olduğunu” söyler. Şem de Kâfûr’a “yanmayı arzu eder ve
yanıma gelmekten çekinmez ise gelsin” diye karşılık verir.
KLÂSİK TÜRK EDEBİYATINDA ŞEM’Ü PERVÂNELER 
171
Pervâne’nin yanına gelen Kâfûr, ona kavuşma müjdesini iletir. Kâfûr ile
Pervâne birlikte Şem’in meclisine gitmeye karar verirler. Kâfûr, Pervâne’ye
“Şem’in meclisinde dikkatli olmasını, yüzüne gizlice bakmasını, güler yüz
gösterirse aldanmamasını ve meclis ehlinin kötü davranacağını” söyleyerek
nasihatta bulunur. Pervâne, meclisin içine girer ve havuzun başında Şem’i
görür, heyacanlanır ve büyük bir arzuyla Şem’in alevinde yanmak ister. Meclis
ehli dört bir yandan saldırır, Pervâne’nin murada nail olmasına engel olurlar.
Durumu gören Şem, meclis ehline Pervâne’yi bırakmalarını ister. Anber’i
onların yanına bırakarak, halvetine gider, uykuya dalar ve adet üzere akşam
olunca uyanır, Kâfûr’a Pervâne’yi meclise getirmesini söyler. Kâfûr,
Pervâne’yi bulur, Şem’in meclisine tekrar getirir. Pervâne, Şem’in etrafında
birkaç kez döner ve yüzünü ayağının toprağına sürer. Karşılıklı uzun uzun
konuşurlar ve Pervâne, Şem’e aşkı ve aşkın gereklerini anlattıktan sonra kendini
Şem’in alevine atarak canını Şem’e teslim eder.
Pervâne’nin ölümüne Şem çok üzülür. Pervâne’nin yasını tutar. Ayrılık
acısıyla yanar, ateşi yükselir, gözyaşı döke döke erir. Meclis ehli, Şem’in durumuna
üzülür. Onu iyi etmeye çalışır. Birden Şeyh Nurullah, görülür.
Şem’in durumu ona ayan olur. Şeyh, Şem’in yanına gider. Aniden Şem, gö-
zünü açar, Şeyh’i görür, onun nefesi ile huzur bulur. Bunun üzerine Şeyh
Nurullah’ın huzurunda canını teslim eder. Şeyh Nurullah, Kâfûr’dan kefen
getirmesini ister. Kâfûr, Şeyh’in bütün istediklerini yerine getirir, Şeyh Nurullah,
Şem ve Pervâne’nin namazını kılar. İki âşık, bir kefen içerisinde göğüs
göğse, göz göze kabre indirilir ve yerleri cennet olsun diye de dua edilir.”
5.5.BİTİŞ BÖLÜMÜ
Lâmi’î Farsça yazdığı ağdalı ve uzun bir başlıkla eserin bitiş bölü-
müne geçer. Bu bölüm 18 beyittir. Bu 18 beyitten sonra eserini sunduğu
Kanunî’nin Rodos’u fethinden dolayı bu zaferi tebrik için 4 beyitlik
bir tarih kıt’ası yazar ve 29 beyit tutan padişaha dua ile eserini
bitirir. Lâmi’î’nin bitiş bölümü üç başlıktan oluşmaktadır.
Lâmi’î eserinin bitiş bölümünün başında mesneviyi bitirdiği için
Tanrıya şükreder. Peygambere övgüde bulunur ve kaleme seslenir.
Sonra ikinci kısım olan Rodos’un fethi için yazdığı tarih kıt’asına ge-
 YRD. DOÇ. DR. SADIK ARMUTLU
172
çer. Burada Tanrının izniyle Rodos’u ele geçirdiğini belirterek, Kanuni’yi
Tanrının gölgesi olarak niteler. Gayb âleminden bir ses “yefrahu’l-mü’minûne
bi-nasrullah 929/1522” dedi diyerek manzumesini
bitirir. Lâmi’î bitiş bölümünün son kısmında padişaha duada bulunur.
Kendisiyle bir iç hesaplaşmaya girer; ömrünün bir iki boncukla geçti-
ğini dünya güzelliklerine aldandığını beyan eder. Ömür ipliği elindeyken
onu ibadet ışığıyla parlat der ve kişinin adıyla ünlenemeyeceğini
bildirir. Kalemim ney şekeridir, sözlerim çok tanınmıştır deme, eyleminle
Tanrıya yaraşır bir kul ol ve tövbe et dedikten sonra fazilet senin
indindedir, pişman olarak sana döndüm diye Tanrıya seslenerek eserini
bitirir.
5.6.SEMBOL KADRO
Lâmi’î, olay örgüsünü kurarken, olayın ortaya çıkmasında rol oynayan
olayın eyleyenleri/failleri olarak şahıs kadrosunu da oluşturmuştur.
Bu kadro biri dışında tamamen soyut varlıklardır. Bu karakterler,
onun eserini biçimlendirmişlerdir. Lâmi’î, onları nitelikleri bakımından
anlatının kurmaca dünyasına başarılı bir şekilde yerleştirmiştir.
Lâmi’î’nin sembol kadrosu, Türkçe yazılan Şem ü Pervâne mesnevileri
içinde orijinal olanıdır. Lâmi’î, insan kimliği kazandırarak kurmaca
dünyasına dahil ettiği kadrosunu, bireysel yeteneğiyle yeniden
yaratmış bir şair olarak karşımıza çıkar.
Lâmi’î, anlattığı konuyu canlandırmak ve olayları sürüklemek için
sembol kadrosunu devreye sokmuş, vak’a kadar kadroya da değer vererek
onlara bir kimlik, bir misyon kazandırmıştır. Olayları belirli bir
amaç doğrultusunda dizip anlatırken, şahıs kadrosunun kimliğini tayin
etmiş, onları farklı konularda karşımıza çıkarmıştır. Bu “kişiler sistemini”
(Pospelov 1985: 12). kurarken onların konum ve işlevlerini belirlemiştir.
Anlattığı konunun içeriği bu belirlemede önemli rol oynamıştır.
Böylece karşımıza “başkişiler”lerin (Tekin 2001: 84) yanında dekoratif
konuma sahip sembol kadro, tematik ve karşı güç olarak yüklendikleri
misyonla, somut ve soyut varlıklar olarak eser içerisinde
yerlerini almışlardır.
KLÂSİK TÜRK EDEBİYATINDA ŞEM’Ü PERVÂNELER 
173
SONUÇ
Fars ve Türk edebiyatında bir tür olan Şem’ü Pervâneler ilk kez
Anadolu sahasında 1486 yılında Fars dili ile II. Bayezid adına yazıldı.
Daha sonra bu türün en güzel örneği Ehlî-yi Şîrâzî tarafından 1489 yı-
lında yazıldı. Ehlî-yi Şîrâzî’nin yazdığı mesnevi, Farsça ve Türkçe yazılan
Şem’ü Pervâne mesnevilerine tema, kurgu ve sembol şahsiyetler
yönüyle model oldu. Farsça adı geçen mesnevilerin sonuncusu 1520’de
Yavuz Sultan Selim adına Niyâzî tarafından yazıldı.
Türk edebiyatında ilk Şem’ü Pervâne mesnevisi Lâmi’î Çelebi tarafından
1522 yılında Kanuni Sultan Süleyman adına yazıldı ve ona sunuldu.
Zâtî, Muîdî ve Feyzi Çelebi ardıllar olarak Lâmi’î’yi takip ettiler.
Mesnevi kurguları ortak olmasına rağmen ele alış, işleyiş ve kendilerince
katış olarak çeşitlilik gösterir. Böylece her şair, yazdığı Şem’ü
Pervâne mesnevisine bir şeyler katarak onu kendi duygu ve düşünceleri
doğrultusunda kurgulayarak, farklı olma çabası içerisine girmiş-
lerdir. Bunlar mesnevilerde görülmektedir. Şem’ü Pervâne mesnevilerinde
aşk felsefesi anlatılmıştır. Teorik bir anlam taşıyan bu felsefenin
pratiği, Emeviler döneminde ilk kez ortaya çıkan ve uzrî gazel olarak
bilinen ve de gerçek hayatta yaşanmış bir sevgide tezahür etmiştir.
Başka bir ifade ile pratik hayatta yaşanan ve gazellerde de ele alınıp
işlenen yüceltilmiş bir sevgi olan uzrî aşk, Şem’ü Pervâne mesnevilerinde
de anlatılmıştır, diyebiliriz. Bu mesnevilerde ele alınan ve iki kişi
arasında yaşanan aşk, dünyevî olup maddî hazlardan ve şûhane duygulardan
arınmıştır. Kısaca, beşerî özellikler içeren ve ulvi bir aşk olan
uzrî aşk, Şem’ü Pervânelerin tematiğini oluşturmuştur. Bu aşkı, en gü-
zel bir şekilde yansıtan Ehlî-yi Şîrâzî olmuştur. Ehlî, tamamen konunun
içeriğine bağlı kalarak, onu beşeri aşkın sınırları içerisinde anlatma
başarısını göstermiştir. Aynı özelliği Fehmî’de de görmemiz olasıdır.
Niyâzî, çok az da olsa ilk kez dinsel motif yansıtma yönüne gitmiştir.
Zâtî’nin mesnevisi, diğer mesnevilerden tamamen farklı bir konumdadır.
O, sonu mutlu biten çift kahramanlı bir aşk mesnevisi yazmış,
bu esere masalımsı bir hava, bir renk vermiştir. Bundan dolayı
ilginç ve orijinaldır ve de diğer mesnevilerden daha çok tanınmıştır.
Muîdî’nin yazdığı mesnevi Niyâzî, özellikle de Lâmi’î’nin mesnevisine
benzediğinden dolayı, onların gölgesinde kalmıştır. Feyzî Çelebi’nin
 YRD. DOÇ. DR. SADIK ARMUTLU
174
1603 yılında yazdığı ve Niğbolu mutasarrıfı Tiryaki Mehmed Paşaya
sunduğu eseri, diğer Şem’ü Pervâne mesnevilerinden oldukça farklı-
dır. O, eserini tasavvufî içerikte yazarak, diğerlerinden ayrılmıştır.
Onun kurgusu tamamen farklı olup mistik bir tematik taşır. Ayrıca
mesnevi, aruz vezniyle değil, hece vezni ile yazılmıştır.
Lâmi’î Çelebi’nin Şem’ü pervâne mesnevisi, diğer mesnevilerden
farklı değildir. Kurgusal benzerlik fazladır. Şem’ü Pervâne tematiğine
son derece bağlı kalan şair, uzrî bir aşkın nasıllılığını yansıtmada son
derece başarılı olmuştur. Eserinde konunun gereği olarak dünyevî, be-
şerî kalmayı başarmıştır. Ancak eserin sonuna doğru bir çizgi kayması
yaşaması gözlenmektedir. Hiçbir Şem’ü Pervâne mesnevilerinde olmadığı
kadar, esere dinsel motifler eklenmiştir. Sanki esere dünyevî
bir olgudan, dinî bir konuya kayar gibi bir özellik verilmek istenmiştir.
Bu özellik, onu diğer Şem’ü Pervâne mesnevilerinden ayırmıştır. Bunu
yaparken de sanatı ile yaşantısını bir arada yansıtma özelliğini sergileme
başarısını göstermiştir.
KAYNAKÇA
Ahmed-İ Münzevî (1348 Hş), Fihrist-i Nüshahâ-yı Hattî-i Fârsî, C. Iıı,
Tahran.
Aktaş (1991), Şerif ,Roman Sanatı ve Roman İncelemesine Giriş, Akçağ
Yayınları, Ankara.
Armutlu ( 2009), Sadık “Kelebeğin Ateşe Yolculuğu: Klasik Fars Ve
Türk Edebiyatında Şem’ü Pervâne Mesnevileri”, Atatürk Üniv.
Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Erzurum.
Armutlu (1998), Sadık, Zâtî’nin Şem’ü Pervane’si, İnceleme-Metin,
İnönü Üniv. S. B.E. Yayınlanmamış Doktora Tezi, Malatya.
Ateş ( 1991), Süleyman, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri,Yeni Ufuklar Yayınları,
İstanbul.
Behrûz (1377 Hş), Ekber, Târîh-i Edebiyât-ı Arab, Tebriz.
Büyük Larousse Sözlük Ve Ansiklopedisi (1986), Milliyet Yayınları,İstanbul.

Çetin (2009), Nûrullah, Roman Çözümleme Yöntemi, Öncüyayınları,
Ankara.
KLÂSİK TÜRK EDEBİYATINDA ŞEM’Ü PERVÂNELER 
175
Dehhân, (Ts. ), Muhammed, Funûnu’l-Edebi’l-Arabî: el- Gazel, Kahire.
Dihhuda (1349 Hş), Ali Ekber, Lugatnâme, Tahran.
Ebû Rihhâb (1347), Hassân, el-Gazel İnde’l-Arab, Kahire: Vuzâretu’lMa’ârif.
Ebû Tâlib El-Mekki (1993), Kûtu’l-Kulûb, (Ter. Muharrem Tan), İz Yayınları,
İstanbul.
Eflatun (1998), Phaidros, ( Çev. Hamdi Akverdi), Meb Yayınları, İstanbul.
Ehlî-İ Şîrâzî, Külliyât-ı Eş’âr-ı Mevlânâ Ehlî-yi Şîrâzî (Nşr. Hâmîd-i
Rabbânî),Tahrân 1344
Fâhûrî (1388 Hş), Hannâ, Târîh-i Edebiyât-ı Zebân-ı Arabî, (Ter. Abdulhamîd
Ayetî), İntişârât-ı Tûs, Tahran.
Faysal (1986), Şükrü, Tatavvuru’l-Gazel Beyne’l-Câhiliyyeti ve’l-İslâm,
Beyrut.
Ferrûh (1968), Ömer, Târîhu’l-Edebi’l-Arabî, Beyrut.
Feyzî Çelebi (1991), Şem’ü Pervâne: İnceleme-Metin (Haz. Gönül A.
Tekin), Cambridge.
Filshtinsky(1985), M., History Of Arabic Literature, Moskova.
Furat (1996), Ahmet, Arap Edebiyatı Tarihi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi Yayınları, İstanbul,
Gündüz (2007), Sevim, Öykü Veya Roman Yazma Sanatı, Toroslu Yayınları,
İstanbul.
İmam Gazzali (1994), Mişkâtü’l Envâr( Ter. Süleyman Ateş), Bedir Yayınları,
İstanbul.
İsfahâni (1974), Ebu’l-Ferec, el-Eğânî, (Yay. Ahmed İhsân), Dâru’l Kutub,
Kahire.
Kanar (1995), Mehmet, Şem ve Pervâne, İnsan Yayınları, İstanbul.
Kurnaz (1998), Cemal, “17. Yüzyılda Hece Vezniyle Yazılmış Bir Mesnevi:
Feyzî Çelebi’in Şem ü Pervanesi”, Dergah Dergisi, Sy. 43,
Eylül 1998, İstanbul
Kut (1976), Günay, “Lâmi’î Çelebî And His Works”, Journal Of Near
Eastern Studies, April, C. 35.
Massıgnon (1975), Louis, La Passion de Hallaj, Paris.
 YRD. DOÇ. DR. SADIK ARMUTLU
176
Mu’în (1360 Hş), Muhammed, Ferheng-i Farsî, İntişârât-ı Emir Kebir,
Tahran.
Nefîsî (1344 Hş), Sa’îd, Tarih-i Nazm ve Nesr, Tahran.
Pospelov (1985), G.N., Edebiyat Bilimi ( Çev. Yılmaz Onay), Bilim ve
Sanat, İstanbul.
Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi (1983), (Ter. Ahmed Davuyoğlu),
Sönmez, İstanbul.
Stevick (1988), Philip, Roman Sanatı (Çev. Sevim Kantarcıoğlu), Gazi
Ünivversitesi Yayınları, Ankara.
Sungurhan (2006), Aysun, “Şem‘”, Türk Dünyası Edebiyat Kavramları
ve Terimleri Ansiklopedik Sözlüğü, Akm Yayınları, Ankara.
Tâhir Lebib (1981). Susyulucyetü’l-Gazeli’l-Arabî (Contribution A Une
Socıologıe Dela Littereture Arabe), Alger (1974). (Ter. Mustafa
El-Misnâvî), Dımaşk.
Tekin (2001), Mehmet, Roman Sanatı, Ötüken Yayınları, İstanbul.
Tezcan (1979), Nuran,”Bursalı Lâmi’î Çelebi” Türkoloji Dergisi, Ankara.
Vadet (1372 Hş), Jean Claude, Hadîs-i Aşk Der-Şark, (Ter. Cevâd
Hadîdî), Merkez-i Neşr-i Dânişgâh-ı Tahran.
Yakıt (2010), İsmail, Mevlânâ’da Aşk Felsefesi, Ötüken Yayınları, İstanbul

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar