MEVLÂNA VE HAFIZ'DA MÜŞTEREK SÖYLEYİŞLER

HAMZA ALİ FERHÂDİYÂN

Özet: Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî (1207-1273), asırlarca İslâm dünyasında pek çok kişiyi ve topluluğu etkilemiş büyük bir mütefekkir ve mutasavvıftır. Onun İranlı büyük şair Hâfız-ı Şîrâzî (öl.1389) üzerindeki etkileri de ilim ve edebiyat adamlarını meşgul eden konulardan biri olmuştur. Çevirisi sunulan bu makalede, İranlı araştırmacılardan Hamza Ali Ferhâdiyân, iki şairde müşterek veya benzer ifadeleri ele almaktadır.

Anahtar kelimeler: Mevlâna, Hâfız, Mehdî Nûriyân, Hurremşâhî, Abdülkerim Surûş

Common Sayings by Mawlana and Hafiz

Summary: Mawlânâ Jalaluddin Rûmî (1207-1273) is a great sage and man of idea who has influenced many poeple and large crowds for centruies. His influence over well-known Iranian poet “Hafiz-i Shirazi” has been one of the areas of concern to the scientists. In this translated article are found va rious expressions and assessments made by one of the iranian researchers Hamza Ali Farhadian pertinent to the two poets bath common and similiar ones.

Keywords: Mawlânâ, Hâfiz, Mahdî Nouriyân, Khorramshahi, Abdolkarim Soroush

Neşr-i Dâniş'in IX/2. sayısında Dr. Mehdî Nûriyân'ın, Hüseyin Ali Herevî'nin Hafız Şerhi (için yazdığı) bir tenkit neşredildi. Onun yönelttiği isabetli eleştirilerinden biri, Hafız'ın Mevlâna'dan etkilenmesi ve onunla ilişkisi meselesi idi. Zira Sayın Herevî “Kesinlikle Hafız'da Mevlâna etkisini (gösteren) bir alâmet ve iz yoktur” (Şerh-i Herevî, s.176) şeklinde katî bir hüküm öne sürmüştür.
Maalesef Hâfız-nâme'nin mukaddimesinde Sayın Hurremşâhî de bu konuda sükût etmiş ve Hafız'a etki eden bütün edipler ve şairler arasından -ki Hafız, onların bazılarından ara sıra istifade etmiştir- sadece Mevlâna konusunu geçiştirmiştir. Elbette Sayın Hürremşâhî, Hafız'ın Mevlâna'dan yaptığı alıntılar konusunu kesin olarak reddetmemiş, (kendisi) Mevlâna'nın Hafız üzerinde tesirinin bulunmadığı görüşünün araştırmalara dayanmadığını ve çağdaşımız üç büyük şair ve edipten bu alanda araştırma ve inceleme yapmalarını rica ettiğini bildirmiştir.
Bu çerçevede Abdülkerim Surûş, bu ricaya karşılık vermiş ve “Hafız'ı Anma Semineri”ndeki bildirisini Hafız ve Mevlâna'ya tahsis ederek bu iki büyük şairin fikirlerinin mukayesesini (ele almıştır). Bildirinin neşredilerek ilim ve edebiyat câmiasının hizmetine sunulmasını temenni ediyorum[1]. Sayın Surûş bu alanda birkaç yıl önce televizyonda yayınlanan “Hz. Mevlâna'nın Huzûrunda” isimli programda özet bilgiler vermiş ve bazı örnekler sunmuştu.
Şunu da söylemek gerekir ki Sayın Zerrinkûb da Ez Kûçe-i Rindân adlı kitabında bu meseleyi ele almış, (Mevlâna'nın Hafız'a etkisi olmadığı yolundaki) görüşü reddetmekle kalmamış, Hafız'ın şiirinde (görülen) Mevlânâ'nın tabirlerinden örnekler de vermiştir. Kezâ diğer bazı araştırmacılar da bu alanda aynı doğrultuda görüşler bildirmişlerdir.
Ben de Sayın Nûriyân'ın görüşlerini teyit kabilinden, Mevlâna'nın eserlerini ve Hafız'ın gazellerini incelerken muhteva ve hatta lafız bakımından birbirlerine uyan birçok benzerliğe rastladım. Bu mazmunlardan bir haylisinde [görülen] lafzî yakınlık ve benzerlik her türlü tevârüd ihtimalini ortadan kaldırmaktadır. Fakat birkaç yerde tevârüd yolu tamamen kapalı değildir. Bu gibi yerlerde alıntı yapılmamış olabilir ve onların mukayesesinde de okuyucu biraz zorlanabilir.
Fakat her hâlükârda Mevlâna ve Hafız'ın şiirleri arasındaki bu lafzî ve şeklî ortaklıkların faydası, en azından Hafız'ın şiirlerinde görülen tabir ve terkiplerden birçoğunun, kendinden öncekilerin eserlerinde geçmiş olduğu hususunun aydınlanmasıdır.
Aşağıda, sadece bazı beyitlerdeki gerek mazmun, gerekse özel terkip ve teşbihler açısından önemli benzerlikler bulunan notlarımı sunuyorum. Hafız'ın Mevlâna'dan tazmin ettiği veya ona nazîre yazdığı yerlerden sarf-ı nazar ediyorum. Mevlâna'dan nakledilmiş yerlerde müracaat ettiğimiz eser, Furûzanfer'in neşrettiği Dîvân-ı Kebîr'dir. Gazel numaraları bu esere göre verilmiş; Mesnevî'den yapılan nakiller, Nicholson neşrinden, defter ve beyit numaralarıyla birlikte sunulmuştur [2].

B E Y İ T L E R
مولانا:
مطرب مستور بی پرده يکی چنگی بزن
وارهان از «نام ننگم گرچه بدناميست» آن ﴿1976﴾
[Ey örtülü çalgıcı! Perdesiz olarak] çenge bir vur da adım kötüye çıkacak ama zararı yok, kurtar beni addan-sandan. (VII, 640)

حافظ:
« گرچه بدناميست» نزد عاقلان ما نمی خواهيم « ننگ و نام» را ﴿9﴾
[Sarhoşluk] akıllılara göre kötü bir şöhrettir ama biz şanı, şöhreti zaten istemiyoruz ki. (s.5)

مولانا:
« الا ای يوسف مصری » ازين دريای ظلمانی
روان کن کشتی وصلت برای پير کنعانی ﴿2559﴾
A Mısır Yûsuf'u, şu kapkaranlık denizden sür vuslat gemisini; Ken'an pirine kavuşmak için [yürüt o gemiyi.] (VI,82)

حافظ:
«الا ای يوسف مصری» که کردت سلطنت مغرور
پدر را باز پرس آخر کجا شد مهر فرزندی ﴿495﴾
Ey Mısır Yusuf'u, seni saltanat işleri [mağrur] etti. Oğul sevgisi, seni ne hale getirdi diye ne olur, babanın halini de bir sor! (s.431)

مولانا:
عارفان را « نقد» شربت می دهی
« زاهدان» را مست« فردا» می کنی (2912)
Ariflere peşin şerbet sunuyorsun; zâhitleri de yarınki veresiyeyle sarhoş ediyorsun. (IV, 288)

حافظ:
من که امروزم بهشت « نقد» حاصل می شود
وعدة «فردای زاهد» را چرا باور کنم (346)
[Bugün peşin olarak cenneti ele geçiren ben, niçin zâhidin yarınki vaadine inanayım?] [3]

مولانا:
«طبيب عشق» اگر دادی به جالينوس يک معجون
چرا بهر حشايش او بدین حد ژاژ خايستی (2521)
Aşk hekimi Calinus'a bir macun verseydi otlar toplama yüzünden buncu dikenler mi çiğnerdi o? (VI, 13)

حافظ:
«طبيب عشق» مسيحا دمست و مشفق ليک
چو درد در تو نبيند کرا دوا بکند (117)
Aşk doktoru, İsa nefeslidir, esirgeyicidir. Fakat sende dert görmezse kimi tedavi etsin? (s. 217)

مولانا:
اگر «لشکر غم» سياهی در آرد تو خورشيد رزمی و صاحب لوايی (3120)
[Gam askeri, karartısını gösterirse, sen de savaş güneşisin, sancak sahibisin.] [4]

حافظ:
تا «لشکر غمت» نکند ملک دل خراب
جان عزيز خود به نوا می فرستمت (30)
Gam askeri, gönül yuvasını yakıp yıkmasın diye aziz canımı azık olarak yolluyorum. (s. 65)

«اگر غم لشکر» انگيزد که خون عاشقان ريزد
من و ساقی بهم تازيم و بنيادش براندازيم (360)
Gam, âşıkların kanını dökmek için asker çeker, akın ederse sâki ile beraber saldıralım, kökünü kazıyalım. (s. 341)

مولانا:
باز به بط گفت که «صحرا» خوشست گفت شبت خوش که مرا جا خوشست
از تو چو انداخت خدا رنج کار رو به «تماشا» که «تماشا» خوشست
گفت «تماشا» ی جهان عکس ماست هم بر ما باش که با ما خوشست (510)
Doğankuşu, kaza, ova pek güzel dedi; kaz da gecen hoş olsun dedi, burası, daha hoş bana.
Mâdemki tanrı iş-güç zahmetini giderdi senden; yürü, seyrana çık; seyir-seyran hoştur.
Dünyayı seyretmek, bizi seyretmektir dedi; bizim yanımızda ol; vefâlı oluş, pek hoştur. (V, 24)

حافظ:
خلوت گزيده را به «تماشا» چه حاجتست
چون کوی دوست هست به «صحرا» چه حاجتست (64)
Yalnızlığı seçen kişinin âlemi seyre ne ihtiyacı var? Sevgilinin civarı varken sahraya ne hacet? (s. 35)

مولانا:
به جان گفتم که چون «غنچه» چرا چهره «نهان کردی»
بگفت «از شرم روی» او به جسم اندر خزيدستم (1417)
Cana dedim ki: Ne diye gonca gibi yüzünü gizledin? Onun yüzünden utandım da [kıvrılıp gizlendim] dedi. (V, 451)

حافظ:
زمانه از ورق گل مثال روی تو بست
ولی « ز شرم تو » در «غنچه کرد پنهانش» (273)
Zamâne, gül yapraklarından senin yüzüne bir nazire düzdü ama, [yüzünü] utancından goncanın içine sakladı, gizledi. (s. 292)

مولانا:
«پرتو ساقيست» کاندر شيره رفت
شيره بر جوشيد و رقصان گشت و رفت (مثنوی 3/4746 )
Şaraba vuran ışık, sâkinin ışığıdır; şarap, bu ışıkla coşar, köpürür; oynar, yücelir. (Mesnevi, III, 558; 4747)

حافظ:
اينهمه عکس می و نقش نگارين که نمود
يک فروغ « رخ ساقيست» که در جام افتاد (171)
Şu şarabın aksi, görünen şu güzellikler, şu suretler yok mu.. Sâkinin yüzünün kadehe bir aksinden meydana gelmede! (s. 204)

مولانا:
ای جان گذر کرده ازين گنبد ناری
در «سلطنت فقر» و فنا کار تو داری (2632)
A şu [ateşe mensup] küreden geçip kurtulan can, yokluk-yoksulluk saltanatında işin var. (VII, 64)

حافظ:
اگرت «سلطنت فقر» ببخشند ای دل
کمترین ملک تو از ماه بود تا ماهی (462)
Gönül, sana yokluk saltanatını bağışlarlarsa o saltanatın en ehemmiyetsiz hududu aydan balığa kadardır. (s. 493)

İlâve olarak (belirtelim ki) “mâh tâ mâhî” tabiri Dîvân-ı Kebîr'in birkaç yerinde daha görülmektedir:

مولانا:
«از ماه» تراست «تا به ماهی» ای ماه بگو که از کجايی (2764)
Aydan balığa dek her şey buyruğa uymuş; a ay söyle hele, nerdensin sen? (V, 372)

گرفت شکل کبوتر«ز ماه تا ماهی»
زعشق آنک در آيد به چنگل بازش (1283)
Onun avcı doğanına av olmak, doğanının pençesine düşmek için aydan balığa dek her şey, güvercin şekline girdi. (III, 220)

مولانا:
ای عشق خونم خورده ای صبر و قرارم برده ای
از فتنهء روز و شبت پنهان شدستم چون سحر
در لطف اگر چون جان شوم از جان کجا پنهان شوم
گر در عدم غلطان شوم اندر عدم داری نظر
هستی خوش و سرمست تو گوش عدم در دست تو
هر دو «طفيل هست تو» بر حکم تو بنهاده سر (1019)
Ey aşk, kanımı içmişsin, sabrımı, kararımı almışsın, senin geceleyin, gündüzün yapageldiğin sınamalar yüzünden seher gibi gizlenmişim, [ne gecem belli, ne gündüzüm.]
Lâtif bir hâle gelsem de cana dönsem bile, nasıl olur da candan gizlenebilirim? Hatta yokluk âleminde yuvarlanıp gitsem o âleme bile bakar da görürsün beni.
Varlık seninle hoş, senin sarhoşun, yokluğun kulağı da senin elinde. İkisi de senin kulun, senin var ettiğin nesne; ikisi de hükmünü kabul etmişler, baş üstüne almışlar. (I, 86)

حافظ:
«طفيل هستی » عشقند آدمی و پری ارادتی بنما تا سعادتی ببری (468)
İnsan da aşka tabidir, peri de. Sen de iradeni aşka ver de saadete nail ol! (s. 441)

مولانا:
بيار رطل و سبو کارم از قدح بگذشت
«غلام همت» و داد بزرگوار تو ام (1727)
Koca sağrağı sun, testiyi sun, işim kadehi aştı benim; yüce, ulu himmetine, ihsanına kul-köle olayım. (III,252)

حافظ:
«غلام همت» آنم که زیر چرخ کبود
ز هر چه رنگ تعلق پذيرد آزادست (94)
Himmetine kulum, himmetine köleyim o kişinin ki gök kubbe altında taalluk rengini kabul eden her şeyden hürdür, [bağlanabilecek her şeyden kurtulmuştur.] (s. 22)

مولانا:
در شب معراج شاه از بيخودی صد هزاران ساله ره را کرده طی
برشکن از بادهای بيخودان «تخته بندی ز استخوان و عرق و پی» (2922)
Miraç gecesinde padişahımız, kendinden geçti de yüz binlerce yıllık yolu aşıverdi gitti.
Kemiklerdeki, iliklerdeki, damarlardaki yaralara bağlanmış tahtaları, sargıları, kendilerinden geçenlerin yelleriyle, şaraplarıyla çöz, dağıt gitsin. (IV, 287)

حافظ:
چگونه طوف کنم در فضای عالم قدس
که در سراچهء ترکيب «تخته بند تنم» (328)
Mukaddeslik âlemi fezasını nasıl dönüp dolaşayım? Terkip yurtcağızında ten kaydiyle mukayyedim! (s. 321)

مولانا:
«عشق ندای بلند کرد» به آواز پست
کای دل بالا بپر بنگر بالای عشق (1311)
Aşk, hafif bir sesle yüce bir sesleniş kopardı da o yüce gönül dedi, yücelere uç da aşkın yüceliklerini gör. (IV,376)

حافظ:
ساقی بيا که «عشق ندا می کند بلند »
کان کس که گفت «قصهء ما هم ز ما شنيد» (205)
Sâki gel! Aşk yüksek sesle seslenmekte, hikâyemizi söyleyen de yine o hikâyeyi bizden duymuştur. (s. 187)

Bu son beyit Mevlânâ'nın şu beyitlerini hatıra getirmektedir:

«حديث عشق هم از عشق باز بايد جست»
که او چو آينه هم ناطق است و هم الکن (2074)
Aşka dair sözleri, gene aşktan dinlemek gerek; çünkü aşk, aynaya benzer, hem sözler, konuşur-anlatır, hem dilsizdir, susar durur. (III,279)

عقل در شرحش چو خر در گل بخفت
«شرح عشق و عاشقی هم عشق گفت» (مثنوی1/115)
Akıl, aşkı anlatmada eşek gibi balçığa saplandı da yattı gitti; aşkı da, aşıklığı da gene aşk anlattı. (Mesnevi, I, 57; b. 115)

«عشق را از کس مپرس از عشق پرس» عشق ابر درفشانست ای پسر (1097)
Aşkı kimseye sorma, aşka sor; aşk inciler yağdıran bir buluttur a oğul. (IV, 187)

مولانا:
«خوش خرامان می روی» ای جان جان بی من مرو
ای حيات دوستان در بوستان بی من مرو (2195)
A canımın canı, ne de güzel salına salına gidiyorsun; gitme bensiz. A dostların yaşayışı, gül bahçesine gitme bensiz. (IV,82)

حافظ:
مير من «خوش می روی» کاندر سر و پا ميرمت
«خوش خرامان» شو که پيش قد رعنا ميرمت
«خوش خرامان می روی» چشم بد از روی تو دور
دارم اندر سر خيال آنکه در پا ميرمت (74)
Beyim, ne güzel gitmektesin, sana kurban olayım. Güzel güzel, salına salına yürü de o güzel boyuna, posuna canlar vereyim. Salına salına ne hoş yürüyorsun, kem göz, senden ırak olsun. Ayağının altında ölmek fikrindeyim. (s. 96)

مولانا:
«غيرت عشقست» و گرنه «زبان» شرح عنايات خدا می کند (999)
Aşk gayreti bu; yoksa dil, Tanrı inâyetlerini nasıl anlatabilir? (V, 44)

حافظ:
«غيرت عشق» «زبان» همه خاصان ببريد
کز کجا سر غمش در دهن عام افتاد (171)
Aşk gayreti, bütün ileri gelenlerin dilini kesti, hepsi sükûta vardılar.. öyle olduğu halde sevgilinin gamına ait sır, bilmem ki nerden halkın ağzına düştü? (s. 204)

مولانا:
«عقل با تدبير» آمد در ميان جوش ما
در چنان آتش چه جای عقل يا تدبير بود (732)
Bu coşkunluğumuzu görünce araya, düşünceli akıl girdi amma düşünceli aklın öylesine ateşten yeri mi olur? (III, 423)

حافظ: قياس کردم و « تدبير عقل » در ره عشق
چو شبنمی است که بر بحر می کشد رقمی (476)
Şöyle bir mukayesede bulundum, aşk yolunda aklın tedbiri, ancak deniz üstündeki çiğ tanesi gibi! (s. 473)

مولانا:
گرچه «نرگس نگرانست» به باغ از چمن نرگس تر را چه خبر (1110)
Nergis, bahçeye bakar-durur ama, çayırdan çimenden ne haberi vardır onun? (VII, 467)

حافظ:
ارغوان جام عقيقی به سمن خواهد داد
چشم «نرگس» به شقايق «نگران» خواهد شد (223)
Erguvan, akik renkli kadehi yasemine sunacak. Nergis şakayıkı seyredecek. (s.198)

مولانا:
اقتلونی اقتلونی يا ثقات ان فی قتلی حيات فی حيات (مثنوی 3/3839)
Övündüğüm kişiler, öldürün beni, öldürün; çünkü ölümümde yaşayış içinde yaşayış var. (Mesnevi, III, 454; b. 3840)

حافظ:
من شکستهء بدحال «زندگی يابم»
در آن زمان که به تيغ غمت شوم «مقتول» (305)
Halim kötü, kendim düşkünüm; gam kılıcınla öldürüldüğüm zamandır ki hayat bulacağım. (s. 308)

مولانا:
هيچ می دانی «چه می گويد» رباب
ز اشک چشم و از جگرهای کباب (304)
Hiç biliyor musun? Rebap ne diyor; gözyaşlarıyla, yanıp kavrulmuş ciğerlerle [neler söylüyor?] (IV, 154)

حافظ:
دانی که چنگ و عود «چه تقرير می کنند»
پنهان خوريد باده که تعزير می کنند (123)
Bilir misin, çenk ve ud ne anlatmakta? Şarabı gizli için, çünkü [apaçık içeni kınayıp cezalandırıyorlar.] (s. 114)

مولانا:
«معذور دارم خلق را گر منکرند از عشق ما»
آه ليک خود معذور را کی باشد اقبال و سنا (23)
Halk aşkımı hoş görmüyor, beni kınıyorsa mazur görürüm; fakat ah, özürlü kişi nerden devlete erişir, nasıl olur da aydınlığa kavuşur. (I, 41)

حافظ:
ای که دايم بخويش مغروری «گر ترا عشق نيست معذوری» (494)
Ey daima kendisini beğenen, mağrur olup duran kişi, sende aşk yoksa mazursun. (s. 450)

مولانا:
حبذا دريای عمر بيغمی کو بود زو «هفت دريا شبنمی» (مثنوی 5/389)
Ne hoştur gamsız ömür denizi; yedi deniz de o denizden bir çiy tanesidir ancak. (Mesnevi, V, 68; b. 389)

حافظ:
گريهء حافظ چه سنجد پيش استغنای عشق
کاندرين دريا نمايد «هفت دريا شبنمی» (432)
Aşk istiğnasına karşı Hafız'ın [gözyaşının] ne değeri var ki? Bu deniz, öyle bir deniz ki burada yedi derya bile çiğ tanesi [gibi ehemmiyetsiz] görünmekte! (s. 481)

مولانا:
گفت که ای «سر خدا» روی به هرکس منما
شکر خدا کرد و ثنا بهر لقای دل من
گفتم خود آن نشود عشق تو پنهان نشود
چيست که آن پرده شود پيش صفای دل من (1814)
Tanrı sırlarını herkese gösterme dedi, gönlümle buluştuğu için Tanrı'ya hamdetti, şükürler olsun dedi.
İşte bu olmaz, aşkın gizli kalmaz; gönlümün arılığına perde olabilecek nedir ki dedim. (VII, 207)

حافظ:
«سر خدا» که عارف سالک به کس نگفت
در حيرتم که باده فروش از کجا شنيد (205)
Ârif yolcu, Tanrı sırrını kimseciklere söylemedi. Böyle olduğu halde şaşırıyorum, şarap satan bunu nereden duydu? (s. 188)

مولانا:
در پردهء خاک ای جان عيشيست به پنهانی
و اندر «تتق غيبی» صد يوسف کنعانی (2573)
A benim canım, [toprak] perdesi ardında gizli bir işret, gizli bir âlem var; gayb perdesi ardında yüzlerce Yûsuf-ı Ken'an var. (II, 243)

حافظ:
سرّ خدا که در «تتق غيب» منزويست مستانه اش نقاب ز رخسار بر کشيم (330)
Gayp perdesi altına gizlenmiş kaza sırrının yüzündeki örtüyü de sarhoşça çekip açalım. (s. 319)

Neşr-i Dâniş'in bu sayısında, hakkında bir makale yazılmış olan “bûy-i cân” tabiri, Mevlânâ'nın şiirlerinde de geçmektedir:

مولانا:
«بوی جان» هر نفسی از لب من می آيد
تا شکايت نکند جان که ز جانان دورم (1629)
[Ner nefeste, dudağımdan can kokusu geliyor. Can, canandan ayrıyım diye sakın şikayet etmesin.] [5]

حافظ:
نام من رفتست روزی بر لب جانان به سهو
اهل دل را «بوی جان» می آيد از نامم هنوز (266)
Bir gün sevgili, nasılsa yanılmış da adımı anmış. O günden beri adımdan gönül ehlince can kokusu geliyor. (s. 162)

«بوی جان» از لب خندان قدح می شنوم
بشنو ای خواجه اگر زآنکه مشامی داری (447)
Kadehin gülümseyen dudağından can kokusunu alıyorum, koku alacak burnun varsa sen de duy hocam! (s. 236)

* Tercümesini sunduğumuz Farsça makalenin künyesi şöyledir: “Hem-suhenî-yi Hâfız ve Mevlânâ”, Neşr-i Dâniş, Yıl:2, Sayı: 3 (1368 hş./1989). Farsça beyitlerin yazımı konusundaki yardımlarından dolayı Dr. İbrahim Kunt beye teşekkür ederim.
* Selçuk Ün. Fen-Edebiyat Fakültesi.

[1] Söz konusu bildiri, İran Büyükelçiliği Kültür Müsteşarlığı ve Ankara Üniversitesi'nce müşterek olarak 8-9 Aralık 1988 tarihlerinde Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde gerçekleştirilen “Hafız'ı Anma Semineri”nde sunulmuştur. Sayın Abdülkerim Surûş müteakip günlerde (12-14 Aralık 1988) Konya'da Selçuk Üniversitesi'nce düzenlenen III. Millî Mevlâna Kongresi'ne katılmıştı. Bahis konusu olan tebliğin tercümesi bu kongrenin tebliğleri arasında yayınlanmıştır. (Bkz. III. Millî Mevlâna Kongresi-Tebliğler, Konya, 1989, s. 189-203) Bu tercümede Mevlâna ve Hafız'dan nakledilen beyitlerin yerlerinin gösterilmemesi ve çevirilerinin verilmemesi, ayrıca mütercimin Türkçe'yi iyi bilmemesi nedeniyle makaleden istifade imkânı sınırlıdır. (Mütercim)
[2] Her iki şairde görülen müşterek veya benzer ibareler, yazar tarafından tırnak içerisinde gösterilmiştir. Makalede Hafız'dan alınan beyitlerin yerleri verilmemiştir. Bu beyitlerin ait oldukları gazellerin numaraları, tarafımızdan şu esere göre sunulmuştur: Dîvân-ı Hâfız, nşr. A. Kazvînî-K. Ganî, Tahran, 1373 hş. Beyitlerin tercümelerinde ise merhum Abdülbaki Gölpınarlı'nın tercümeleri esas alınmış; cilt ve sayfa numaraları şu baskılara göre verilmiştir: Dîvân-ı Kebîr, I-VII, Ankara, 1992 (KB yay.); Mesnevî ve Şerhi, I-VI, İst., 1985 (MEGSB yay.); Hafız Divanı, İst., 1985 (MEGSB yay.). Bu eserlerde bulunmayan beyitlerin tercümeleri, lüzumlu görülen ilâveler ve değişiklikler, ayrıca tercümede olup da metinde bulunmayan yerler, köşeli parantez içinde sunulmuştur. (Müt.)
[3] Bu beyit, Kazvînî neşrinde ek olarak dipnotta verilmiştir; Gölpınarlı tercümesinde (s.336-337) ise mevcut değildir.

[4] Bu beyit, Gölpınarlı tercümesinde (VII, 506) yoktur.
[5] Bu beyit, Gölpınarlı tercümesinde (s.VII, 340) yoktur. Ayrıca yazarın “bûy-i cân”a örnek olarak Dîvân-ı Kebîr'den verdiği (436 nolu gazelin) ikinci beyti şöyledir: گفتا که خواندت اینجا گفتم که «بوی جانت» گفتا که بود همره گفتم خیالت ای شه . Beytin kâfiyesindeki “bûy-i cânet” terkibi, “bûy-i câmet” olmalıdır. Nitekim tercümesinde de (I,243) “kadehinin kokusu” şeklinde yer almıştır. Gazelin kafiyeleri“gulâmet, selâmet, kıyâmet” şeklinde devam etmektedir. Farsça metindeki yanlışlığın, sehven buraya taşınmış olduğu anlaşılmaktadır. (Müt.)

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar