MANU KANUNNAMESİ’NE GÖRE HİNDUİZM

T.C.
DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
FELSEFE VE DİN BİLİMLERİ ANABİLİM DALI
YÜKSEK LİSANS TEZİ
Prof. Dr. Ali İhsan YİTİK
2007

ii
YEMİN METNİ
Yüksek Lisans Tezi olarak sunduğum “ Manu Kanunnamesi’ne Göre
Hinduizm ” adlı çalışmanın, tarafımdan, bilimsel ahlak ve geleneklere aykırı
düşecek bir yardıma başvurmaksızın yazıldığını ve yararlandığım eserlerin
bibliyografyada gösterilenlerden oluştuğunu, bunlara atıf yapılarak yararlanılmış
olduğunu belirtir ve bunu onurumla doğrularım.
Tarih
..../..../.......
Adı SOYADI

İmza

iii
YÜKSEK LİSANS TEZ SINAV TUTANAĞI
Öğrencinin
Adı ve Soyadı : Emine ERSÖZ
Anabilim Dalı : Felsefe ve Din Bilimleri
Programı : Felsefe ve Din Bilimleri
Tez Konusu : Manu Kanunnamesi’ne Göre Hinduizm
Sınav Tarihi ve Saati :
Yukarıda kimlik bilgileri belirtilen öğrenci Sosyal Bilimler Enstitüsü’nün
…………………….. tarih ve ………. sayılı toplantısında oluşturulan jürimiz
tarafından Lisansüstü Yönetmeliği’nin 18. maddesi gereğince yüksek lisans tez
sınavına alınmıştır.
Adayın kişisel çalışmaya dayanan tezini ………. dakikalık süre içinde
savunmasından sonra jüri üyelerince gerek tez konusu gerekse tezin dayanağı olan
Anabilim dallarından sorulan sorulara verdiği cevaplar değerlendirilerek tezin,
BAŞARILI OLDUĞUNA Ο OY BİRLİĞİ Ο
DÜZELTİLMESİNE Ο* OY ÇOKLUĞU Ο
REDDİNE Ο**
ile karar verilmiştir.
Jüri teşkil edilmediği için sınav yapılamamıştır. Ο***
Öğrenci sınava gelmemiştir. Ο**
* Bu halde adaya 3 ay süre verilir.
** Bu halde adayın kaydı silinir.
*** Bu halde sınav için yeni bir tarih belirlenir.
Evet
Tez burs, ödül veya teşvik programlarına (Tüba, Fulbright vb.) aday olabilir. Ο
Tez mevcut hali ile basılabilir. Ο
Tez gözden geçirildikten sonra basılabilir. Ο
Tezin basımı gerekliliği yoktur. Ο

JÜRİ ÜYELERİ İMZA
…………………………… □ Başarılı □ Düzeltme □Red ……………...
………………………………□ Başarılı □ Düzeltme □Red ………..........
…………………………...…□ Başarılı □ Düzeltme □Red ……….…
iv
ÖZET
Yüksek Lisans Tezi
Manu Kanunnamesi’ne Göre Hinduizm
Emine ERSÖZ
Dokuz Eylül Üniversitesi
Sosyal Bilimleri Enstitüsü
Felsefe ve Din Bilimleri
Bu çalışmanın amacı Hindu kutsal metinlerinden Manu Kanunnamesi
çerçevesinde Hinduizm’in genel resmini çizmektir.
Eser kısaca bireyin dünya hayatını tanzim için kompoze edilmiştir.
Bunun yanı sıra Hinduizm’in ayırt edici uygulamalarından olan kast sistemi de
burada ayrıntılı biçimde ele alınır.

Çalışmanın giriş kısmında Hinduizm, kutsal metinleri, Manu
Kanunnamesi ve eserin önemi ile ilgili genel bilgiler verilmiştir. İlk bölümde
tanrı, yaratılış, kurban, kadın, helal-haram, günahlar ve kefaretleri, hayatın
dört evresi gibi konular hakkında Manusmriti’de yer aldığı şekliyle bilgiler
sunulmuştur. İkinci bölüm ise bu dindeki ve eserdeki yeri ve önemi nedeniyle
kast sistemine ayrılmıştır.

Çalışmanın sonunda Manu Kanunnamesi’nin ve Hinduizm’ in genel
değerlendirmesi yapılmıştır.
Anahtar kavramlar: Manusmriti, Hinduizm, kast, kadın, kurban, aşrama.

v
ABSTRACT
Master Thesis
Hinduism According to The Law of Manu
Emine ERSÖZ
Dokuz Eylül University
Institute of Social Sciences
Departmant of Philosophy and Sciences of Religion
The aim of the study is outline the Hinduism from the perspective of The
Law of Manu which is one of Hindu holy scriptures.
The text is precisely composed to regulate the life of individual in this
world. Additionally the cast system, which is from the distinctive applications of
Hinduism, is also handled in detail.
In the introduction part of the study, general information is given about
Hinduism, its holy scriptures, The Law of Manu and importance of the text. In
the first chapter the information about the subjects such as god, creation,
sacrifice, woman, permission-prohibition, crimes and restorations, four stages
of life and etc. is presented in the way it takes places in Manusmriti. Second
chapter is allocated to the cast system because of its place and importance in the
religion and the text.
At the end the general evaluation of the text and Hinduism is given.

Key words: Manusmriti, Hinduism, cast, women, sacrifice, aşrama.
vi
İÇİNDEKİLER
YEMİN METNİ...........................................................................................................ii
TUTANAK .................................................................................................................iii
ÖZET .......................................................................................................................... iv
ABSTRACT................................................................................................................. v
İÇİNDEKİLER ........................................................................................................... vi
KISALTMALAR.....................................................................................................viiii
GİRİŞ .......................................................................................................................... ix
1. ARAŞTIRMANIN AMACI, ÖNEMİ, KAPSAMI, YÖNTEMİ VE
GÜÇLÜKLERİ........................................................................................................ ix
1.1 Araştırmanın Amacı ve Önemi....................................................................... ix
1.2 Araştırmanın Yöntemi, Kapsamı ve Güçlükleri...........................................xiii
2. TEMEL ÖZELLİKLERİ BAKIMINDAN HİNDUİZM................................... xiv
3. HİNDU KUTSAL METİNLERİ .....................................................................xviii
4. MANUSMRİTİ (MANU KANUNNAMESİ) VE YAZARI ............................ xix
4.1. Eserin İçeriği ...........................................................................................xxviii
BİRİNCİ BÖLÜM
MANU KANUNNAMESİ’NDEKİ TEMEL DİNİ KONULAR
1.1. TANRI VE YARATILIŞ................................................................................... 1
1.2. KURBAN .......................................................................................................... 8
1.3. KADIN ............................................................................................................ 13
1.4. BAZI GÜNAHLAR VE KEFARETLER........................................................ 25
1.5. HELAL VE HARAM YİYECEKLER, TEMİZ VE PİS MADDELER ......... 34
1.5.1. Helal ve Haram Yiyecekler ....................................................................... 34
1.5.2. Dinen Temiz ve Pis Kabul Edilen Bazı Maddeler..................................... 41
1.6. AŞRAMA (HAYATIN EVRELERİ) .............................................................. 43
1.6.1.Öğrencilik Dönemi ..................................................................................... 45
vii
1.6.2. Aile Hayatı Dönemi................................................................................... 52
1.6.3. Münzevi Hayat Dönemi ............................................................................ 55
1.6.4. Çilecilik (Dilencilik) Dönemi.................................................................... 57
İKİNCİ BÖLÜM
MANU KANUNNAMESİ’NE GÖRE KAST SİSTEMİ
2.1. KAST............................................................................................................... 61
2.1.1. Kast Mensuplarının Ortak Yönleri ............................................................ 70
2.2. TEMEL KASTLAR......................................................................................... 75
2.2.1 Brahmanlar ................................................................................................. 76
2.2.2. Kşatriyalar ................................................................................................. 83
2.2.3. Vaisyalar.................................................................................................... 87
2.2.4. Sudralar...................................................................................................... 88
2.3. ARA KASTLAR ............................................................................................. 91
2.4. KAST DIŞI KABUL EDİLEN GRUP: PARYALAR..................................... 94
2.5. KASTIN KARMA VE TENASÜHLE İLİŞKİSİ............................................ 96
SONUÇ .................................................................................................................... 100
KAYNAKLAR ........................................................................................................ 107
viii
KISALTMALAR
Age. Adı geçen eser
Bkz. Bakınız
C. Cilt
Çev. Çeviren
MS. Manusmriti
S. Sayfa
S.B.E. Sacred Books of the East
Trans. Translated by
Vol. Volume
Yay. Yayınları
ix

GİRİŞ
1. ARAŞTIRMANIN AMACI, ÖNEMİ, KAPSAMI, YÖNTEMİ VE
GÜÇLÜKLERİ

1.1 Araştırmanın Amacı ve Önemi
Hinduizm’in tarihi M.Ö II. bin yılın ortalarına kadar götürülmektedir. Otuz beş
asırlık tarihiyle o, yaşayan dinler içinde en eski olanıdır. Hindistan nüfusunun %80’i,
dünya nüfusunun %12’si bu dine inanır. Yaklaşık 800 milyon mensubu ile Hinduizm
aynı zamanda yaşayan büyük dinlerden biridir. Aynı bölgede ortaya çıkan Budizm,
Caynizm, Sihizm gibi dinlerin kendi içinden teşekkül etmesi nedeniyle onun,
bölgedeki en etkili dini gelenek olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Hinduizm, daha ziyade Hindistan alt kıtasında yaygın olarak inanılan bir
dindir. Bugün Nepal ve Endonezya’nın bir bölümünde de Hindular yaşamaktadır.
Ancak Hindistan dışındaki Hinduların da bir şekilde Hint kökenli olması ve bu dinin
Hint kıtası ile sınırlı kalması Hinduizm’in etnik kökenli bir din olduğu sonucunu
doğurmaktadır.
1
Ancak günümüzde iletişim ve haberleşmenin artmasıyla dünya giderek
küçülmekte ve özünde misyoner bir yapıya sahip olmasa da Hinduizmle, en azından
onun felsefesine ait bazı düşüncelerle tanışan kişi sayısı her geçen gün artmaktadır.
Yeni dini oluşumların da etkisiyle, özellikle bu dinin temel öğretilerinden yoga ve
meditasyona olan ilgi Batı kanalıyla ülkemize gelmekte ve hem Batı’da hem de
ülkemizde giderek daha fazla ilgi görmektedir. Yoga yapanların çoğunun bunun uzak
doğu dinlerinde önemli bir ibadet olduğunu bilmeden yaptığını düşünürsek, birçok
kişinin aslında farkında olmadan bu dinlere ait fikirlerle temas ettiğini görürüz.
Dolayısıyla Hinduizm’in etnik görünümlü bir din olarak kalmaktan giderek
uzaklaştığını söylemek mümkündür.

1
Ali İhsan Yitik, Hint Dinleri, İzmir İlahiyat Vakfı Yayınları, İzmir 2005, s. 5.
x
Diğer yandan önceleri Hinduizm misyoner karakteri ağır basan bir din değilse
bile Hıristiyan misyonerlerine tepkinin de etkisiyle o, son yüzyılda kendini savunma
eğilimi göstermiş ve öğretilerini yayma girişimlerini hızlandırmıştır. Böylece daha
sonraları Hindu misyonerleri Avrupa ve Amerika’ya uzanmışlardır. Bu misyonerler
arasında Svami Vivekananda en meşhurlarındandır.
2
Dolayısıyla Hinduizm’i, etki
alanı sadece Hint kıtasıyla sınırlı bir din olarak düşünmek yanlış olacaktır. O, dini
öğretilerini modern zamanın şartlarına uyarlamak ve insanları günlük yaşamın
karmaşasından uzaklaştırıp ruhî sükûnete kavuşturacağını vaat etmek suretiyle her
geçen gün daha fazla ilgi gören bir dindir. Etki alanı giderek yaygınlaşan bir din
olarak Hinduizm’i doğru şekliyle anlamak kutsal metinlerine bakarak mümkün
olabilir. Hinduizm, onlarca ciltten oluşan kutsal kitaplarıyla dinler arasında kutsal
kitabı en fazla olan dindir. Manu Kanunnamesi Hinduizm’in sosyal ve pratikteki
yönüne doğrudan bir bakış açısı sunmaktadır. Başta Hinduizm’in sosyal hayata
bakışının ifadesi olan kast sistemi, sistemin karma ve tenasühle ilişkisi, kast
mensuplarının görevleri gibi konularda bizlere bilgi vermektedir. Bunun dışında
helal ve haram yiyecekler, kurbanlar, bir Hindu’nun yaşaması gerekli olan hayatın
dört evresi, uygun evlilik çeşitleri, iyi bir yöneticinin özellikleri, kadın’ın görevleri
gibi dinin uygulamaya yönelik birçok konusunda malumat sunmaktadır. Hinduizm’in
temel felsefesini, günlük hayattaki uygulamalarını ve onun bu dine inananların
hayatında nasıl karşılık bulduğunu anlamak açısından Manu Kanunnamesi çok
önemli bir kaynaktır. Eser söz konusu bu önemi nedeniyle çalışmamıza konu
olmuştur.
Hinduizm inananların hayatlarına doğrudan müdahale eden, hayatın her
alanında etkisi olan bir dindir. Günlük hayatın her anıyla ilişkili çok sayıdaki dini
ayinleri nedeniyle onu, dinden ziyade, bir hayat tarzı olarak tanımlayanlar dahi
vardır.3 Kişinin doğumuyla birlikte başlayan isim koyma, saç kesme gibi ayinler,
öğrencilik hayatına adım atacağı sırada buluğa giriş ayini ile devam eder. Kişi

2
Ekrem Sarıkçıoğlu, Din Fenomenolojisi, Isparta, 2002, s. 283. 3 The İllustrated Encyclopedia of Mankind, The Beliefs of Man, “Hinduism”, ed. Richard Carlisle,
Marshall Cavendısh Limited, London, 1978, Vol. 19, s. 2501.
xi
öğrencilik hayatından aile reisliği ya da dilencilik aşamasına geçeceği dönemlerde de
yine bir takım dini sorumlulukları yerine getirir. Hinduizm kişiden hayatını dinin
belirlediği dört evreye ayırmasını ve buna göre yaşamasını ister. Ayrıca doğuştan
mensubu bulunduğu kastın gereklerini en iyi şekilde yerine getirmesini ve içinde
bulunduğu konumu değiştirmeye çalışmaması gerektiğini söyler. Evlenirken başta
kast eşitliği gibi dinin belirlediği kriterlere uygun bir eş ve dinin uygun gördüğü bir
iş seçmelidir. Manu Kanunnamesi Hinduizm’in bu telkinlerinin en açık şekliyle yer
aldığı kutsal kitaplardan biridir.
Bugün Hindistan’da hâlâ uygulanan ve Hinduizm’in en özgün
uygulamalarından olan kast sistemi tarih boyunca var olmuş çeşitli toplumsal
tabakalaşma şekilleri içinde belki de en eski ve özgün olanıdır. Onu diğer toplumsal
sistemlerden ayıran özellik, varlığının ve gelişiminin büyük oranda dine
dayandırılmasıdır. Geçmişte var olan kölelik gibi sistemlerde toplum basit bir ayırım
ile hür ve köleler olarak ikiye ayrılır ve eğer efendisi isterse kişiyi özgür bırakabilirdi.
Kast sistemi ise çok daha karmaşıktır. Kişinin bu sistem içindeki yeri doğuştan bellidir
ve sonradan değiştirilemez. Ayrıca kastı kabul etmek ve gereğini yerine getirmek dini
bir zorunluluktur. Sisteme karşı çıkılması halinde uygulanacak sosyal ve dini
yaptırımlar mevcuttur. Denilebilir ki sistem kişinin kendisinden kurtulmak için
deneyebileceği bütün çıkış yollarını kapamıştır. Mensubunu kurallarına uymaya
mecbur kılmakta ve bulunduğu kast içine adeta hapsetmektedir. Böylece kast özellikle
alt sınıflar için önemli bir baskına dönüşmektedir. Bu durum tarih boyunca yaşanan,
kişinin din ile mantık kuralları arasında sıkışmasına dolayısıyla yaşadığı gerilime iyi
bir örnektir. Bu gerilimin çağımızda özellikle dindar bir Hindu için özgürlük ve eşitlik
söylemlerine paralel olarak gitgide artmaktadır. Ayrıca sistemin, Manusmriti’de yer
aldığı şekliyle bugün sosyal hayata bire bir uygulanması ciddi sorunlar doğuracaktır.
Çünkü eser, hayatın her alanında kast ayırımına göre şekillenen sosyal ilişkilerin
temelleri üzerinde bina edilmiş bir toplumu, ideal toplum olarak tasavvur etmektedir.
Kast sisteminin ortaya çıkardığı sorunları aşmak için sisteme karşı bir takım
faaliyetler yapılmıştır. Ancak hiçbiri kast sistemini tamamen değiştirmeyi ya da
ortadan kaldırmayı başaramamıştır. Zaten karşı hareketlerin birçoğu sistemi tamamen
ortadan kaldırmaktan ziyade değiştirmeye, özellikle de kilit noktası konumundaki
xii
karma inancını yeniden yorumlamaya yöneliktir. Bu girişimlerin varlığı, kast
sisteminin yarattığı problemlerin ve sıkıntıların bir göstergesidir. Manu Kanunnamesi
büyük oranda kast sistemi üzerinde durduğu için biz de araştırmamızın ikinci
bölümünü bu konuya ayırmayı uygun bulduk.
Tüm bunların yanında kast dışına itilen Hindular da önemli diğer bir
sorundur. Sistemin dışına itilen kimselerin tekrar geriye dönüşü mümkün değildir.
Bu da, hor görülen insan sayısının giderek artması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla
sistem için ciddi bir sorundur. Çünkü sayıları yüz milyonu bulan ve her gün artan bu
dışlanmış grubun sistemin ve onu destekleyen temel kaynaklardan olan Manusmriti
gibi eserlerin ciddi birer karşıtı olması kaçınılmazdır. Kast dışına itilen
küçümsenemeyecek sayıdaki bu grubun Manusmriti’de birçok yerde muhatap dahi
alınmaması başlı başına bir sorundur. İbadetler ve görevler anlatılırken hitap genelde
ilk üç kasttakileredir. Ayrıca hizmetçi sınıfı da kutsal metinlerde çoğu zaman
dışlanmaktadır. Bu ise, bu iki grubu oluşturan ve kendilerini mensubu olarak
gördükleri dinin kutsal kitabı tarafından dışlanan milyonlarca Hindu demektir. Bu da
yine ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bizim bu araştırmada amacımız Hinduizm’in tanrı, hayatın dört evresi,
günlük hayata dair bazı helal ve haramlar, kadın, kast ve bu kapsam içinde karma ve
reenkarnasyon gibi öğreti ve uygulamalarını Manu Kanunnamesi çerçevesinde ele
almaktır. Eserde yer aldığı şekliyle Hinduizm’in dünya görüşünü ve bugün birçok
sorunla karşı karşıya kalan kast sistemini Manu Kanunnamesi’nde yer alan orijinal
hali ile ortaya koymaya çalışmaktır. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi eser,
Hinduizm’e genel bir bakış açısı sunması açısından Hindu kutsal metinleri içinde
önemli bir yere sahiptir.
Giderek önem kazanan doğu dinleri ve bu çerçevede Hinduizm ile ilgili
batıda birçok araştırma yapılmıştır ve yapılmaya devam etmektedir. Ancak dilimizde
yeterli çalışmaya rastlanılmamaktadır. Dinler tarihi alanında batı dinleri ile ilgili
onlarca kaynak varken Hinduizm ile ilgili kaynaklar parmakla sayılacak kadar azdır.
xiii
Bu ise bu alanda araştırma yapmak isteyen kişiler için ciddi bir güçlüktür.
Hinduizm’in temel metinleri olan Vedalar'ın dahi dilimize çevrilmemiş olması bu
eksikliği açıkça ortaya koymaktadır. İşte bu nedenle biz bu alandaki boşluğun
doldurulması düşüncesiyle böyle bir konuyu ele alma gereği duyduk. Bu çalışmada
amacımız Hinduizm’in hayata bakışı ve pratikteki uygulamaları ile ilgili Manu
Kanunnamesi’ni esas alarak bilgi vermek ve böylece hem onun dünya görüşünü hem
de birinci kaynaklarından birini anlamaya çalışmaktır. Böylece alana mütevazi bir
katkı sağlamaktır.
1.2 Araştırmanın Yöntemi, Kapsamı ve Güçlükleri
Öncelikle temel kaynak olan Manu Kanunnamesi incelenmiş, bunun yanında
ilgili diğer bazı kaynaklar da taranmış ve eserde yer alan konulardan merkezi öneme
sahip olanlarla ilgili bilgiler ana başlıklar altında sunulmuştur.
Çalışmamızın giriş bölümünde öncelikle Hinduizm hakkında kısaca bilgi
verdik. Konumuz Manu Kanunnamesi’ne göre Hinduizm olduğu için Hinduizm’in
genel çerçevesini ortaya koymak, çalışmanın bir bütün teşkil etmesi açısından
önemliydi. Yine girişte Hindu kutsal metinleri hakkında genel bilgiler verdik.
Böylece Manusmriti’nin bu çok sayıdaki kutsal kitap arasında yerinin ve öneminin
ne olduğu daha iyi anlaşılabilecektir. Daha sonra mitolojik bir kişilik olarak Manu,
Manu Kanunnamesi’nin önemi ve eserin Avrupa’daki değeri hakkında genel bilgiler
vermeye çalıştık.
İlk olarak, çok açık olmayan ve zaman zaman ismi geçse de eserin genelinde
hâkim tek varlık olduğunu söyleyemeyeceğimiz tanrı kavramı üzerinde durduk.
Tanrı kavramıyla birlikte eserde oldukça mitolojik ve kapalı bir dille anlatılan
yaratılış hikâyesini ele aldık.
Manusmriti’nin iki ayrı bölümde ele aldığı helal ve haram yiyecekler, pis ve
temiz maddeler çok ayrıntılıdır. Amacımın Hinduizme ait bir ilmihal yazmak
xiv
değildir. Bu yüzden günahlar, kefaretleri, pis ve temiz maddeler arasından bazılarını
örnek olarak ele almakla yetindik.
Manu Kanunnamesi’nde çok ayrıntı sayılabilecek bilgiler bulunmaktadır. Bu
nedenle araştırmamızı eserde yer alan konuları belli ana başlıklar altında toplamak
suretiyle sınırlandırdık. Eserdeki tüm maddelerin üzerinde tek tek durmak
çalışmamızın sınırları içinde mümkün değildir. Bu yüzden eserdeki, Hinduizm’in
tanrı, varna, aşrama, helal-haram gibi ana konulardaki görüşlerini başlıklar altında
toplayarak açıklamaya ve eseri genel hatlarıyla araştırmamıza yansıtmaya çalıştık.
Araştırmanın güçlüklerinden biri kullanılan esas metin olan Manu
Kanunnamesi’nin Sanskritçeden İngilizceye yapılmış bir çeviri olmasıdır. En iyi
çevirinin dahi anlamın tamamını yansıtamayacağı düşünülürse, çeviriden çeviri
yapmanın zorluğu daha iyi anlaşılacaktır. İngilizce çeviride yer alan bazı kast
isimlerinin dilimize çevrilmesinin mümkün olmaması, bazı çevrilenlerin ise anlamsız
kalması
4
bu konudaki diğer bir sorundur. Ayrıca Hinduizm’in mistik ve felsefi yönü
sebebiyle bizlerin yabancısı olduğumuz bazı dini kavram ve terimlerin5
dilimize tam
anlamı ile çevrilmesi de mümkün değildir. Çalışmamıza Wendy Doniger ve Brian K.
Smith’in ortaklaşa yaptıkları çeviriyi esas almakla birlikte tercüme konusundaki bu
güçlükleri aşmak için, özellikle anlaşılması güç kısımlarda S.B.E serisinde yer alan
George Bühler’e ait çeviriden yararlandık ve iki metni karşılaştırarak en doğru
anlamı bulmaya çalıştık.

2. TEMEL ÖZELLİKLERİ BAKIMINDAN HİNDUİZM
Hinduizm, bugün daha çok Hindistan’da yaygın olarak inanılan, çok tanrılı,
bir peygamber ya da kurucusu olmayan, varlığını bir kutsal kitaba dayandırmayan bir
dindir.

4
“Videhan”, “şeker kamışı kaynatanlar”, “köpek pişirenler” gibi. 5 “Inner heat”, “ innate activities” gibi.
xv
Hinduizm’i İslam, Yahudilik, Hıristiyanlık gibi tanrı merkezli dinlerden
ayıran önemli hususlar bulunur ki, bu dinlerde hakikatlerin tanrı tarafından belli bir
zaman ve mekânda belli bir kişiye bildirildiği kabul edilirken, Hinduizm’de
hakikatlerin idraki ve ifadeye geçirilmesi birçok ferdin zihni katkısını içinde
barındıran yüzlerce yıllık tedrici bir sürecin neticesidir.6
Bu haliyle söz konusu üç
dinden oldukça farklı bir konumdadır.
Hinduizm’i incelemeye başlayanlar, bu dinde çok eski zamanlarda inmiş bir
vahiy, kurucu bir kişi arama eğilimindedir. Ancak bunların hiçbiri Hinduizm’de tam
anlamıyla mevcut değildir. Gerçi Manu Kanunnamesi’nin Manu’ya vahiy ile geldiği
yönünde rivayetler de bulunmaktadır. Bunun gibi Hinduizm’e ait bazı rivayetlerin
vahiy telakki edilebileceği fikrini Hinduizm’in bir fırkası kabul etse on tanesi
reddetmektedir. Şiva’nın eşine gönderdiği vahiy ve benzeri metinlerin ayinlerde
okunması ise bu metinlere gösterilen saygının ifadesinden başka bir şey değildir.
Hinduizme tabii, metafizik ve düşünce mahsulü bir din denmesinin nedeni işte
budur.7

Hinduizm günümüzde yaşayan dinlerin en eski tarihlisi olması itibari ile
dikkat çeker. Bilinen tarihi ile en geç MÖ II. bin yılın ortalarında Doğu Avrupa
steplerinden gelen Ariler önce kuzey-batı Hindistan’ı daha sonra bütün kuzey
Hindistan’ı işgal ettiler.8
Ayrıca Hinduizm’in en önemli ve eski metinleri olan
Vedalar’ın da en geç MÖ. 1500 yıllarında oluştuğu bilinmektedir. Bu da, Hinduizm’
in en az otuz beş asırlık bir tarihe sahip olduğunu kesin olarak ispat eder.
Arilerin Hindistan’ı işgali gerek Hinduizm’in oluşması, gerek kast sistemi
açısından çok önemlidir. Çünkü Hinduizm Ari din ve kültürünün yerli Dravidyen din

6
P.T. Raju, “Hindistan dinleri”, Asya Dinleri, çev. Abdullah Davudoğlu, İnkılâp yayınları, İstanbul,
2002, s. 25. 7
Raju, s. 27.
8
Yitik, Hint Dinleri, s. 4.
xvi
ve kültürü ile kaynaşması ile oluşmuş yeni bir dindir. Ancak yeterli yazılı kaynak ve
belge eksikliğinden dolayı Hinduizm’in ihtiva ettiği unsurlardan hangisinin Ari
dinine, hangisinin yerli kültüre ait olduğunu tespit ermek zordur.9
Hinduizm birçok
dinin etkisiyle oluştuğu için onun tek bir din olduğu konusunda dahi tartışmalar
vardır. Bazıları Hinduizm için bir dinler birliği demişlerdir. 10
Kast sistemi özünde Ari ırkın diğerlerine olan üstünlüğünü savunur ve bu
yönüyle Yahudiliğin üstün İsrail ırkı ideolojisine benzediği söylenebilir. Varna
öğretisine göre sadece ilk üç kast Ari ırkındandır. Hizmetçilerin oluşturduğu sudralar
ise Aryan kökenli değildir. Tamamen yabancı olarak ülkeye sonradan gelenler ise
hizmetçi sınıfından dahi aşağıdadır. Yani kast sistemi Aryanlar’ın ve beyaz
derililerin o dönemdeki kara derili yerli halktan üstünlüğü fikri üzerine inşa
edilmiştir. Manusmriti’deki şu ifade kast sisteminde Aryan ırkından olmayanlara
bakış açısının nasıl olduğu hakkında fikir vermektedir: “Anti-Aryan davranışları,
zalimlik, kabalık, dini ibadetleri yerine getirmede sürekli olarak eksiklik gösterme...
Bunlar bu dünyada kirli bir rahimden doğmuş olmanın en açık belirtileridir.”11 Yani
bir kimsenin anne ya da babasının aşağı kasttan olması o kişinin Aryan olmadığının
ve tüm kötü karakter özelliklerine sahip olabileceğinin bir göstergesidir.
Bugün en yaygın kullanımı ile bizim Hinduizm dediğimiz dinlerine Hindular
kendileri sanatana-dharma (ezeli ve ebedi yol) demektedirler. Hindu kelimesinin
kullanımında ise bir anlam karmaşası vardır. Müslüman denilince kimin kast
edildiğinin bilinmemesi İslam’la ilgili bir araştırma için nasıl bir sıkıntı
oluşturacaksa, Hindu kelimesinin anlamındaki bu karmaşa da Hinduizm’i ele alan bir
çalışma için böyle bir sorundur. Bu yüzden bu kelimenin kullanım şekilleri ile ilgili
kısaca bilgi vermek istedik.

9
Aynı yer. 10 Henry O. Thompson, World Religions in War and Peace, McFarland and Company, North
Carolina, 1988, s. 59. 11 MS, X, 58.
xvii
Hindu kelimesi farklı zamanlarda farklı anlamları ifade etmek için
kullanılmıştır. Geçmişte hatta bugün bile birçok insan Hindu kelimesini Hindistanlı
ile eş anlamlı olarak kullanmaktadır. Geçmişte bu kullanım doğru olabilirdi. Ancak
günümüz için Hindu kelimesinin Hindistanlı ile eş anlamlı kullanılması doğru bir
kullanım değildir. Çünkü bugün Hindistan’da kendini Hintli olarak tanımlamayan
birçok Müslüman, Budist, Caynist, Hıristiyan, ateist ve rasyonalist vardır.
Dolayısıyla Hindu kelimesini “Amerikan”, “İngiliz”, “Avustralyalı”, “Japon” gibi bir
sınıflama içinde kullanmak yanlış olacaktır. Zira Hindu olmayan pek çok Hindistanlı
olduğu gibi Hindistanlı olmayan pek çok Hindu da vardır. Sri Lanka ve Nepal’de
yaşayan Hindular gibi.12

Dini alanda ise Hindu kelimesi bazen Budist, Caynist ve Sihleri de içine
alacak şekilde çok geniş bir anlamda kullanılmaktadır. Oysa bu da doğru bir
kullanım değildir çünkü kelimenin anlamını çok fazla genişletmektedir. Eğer bu
varsayım doğru kabul edilirse Japonya’nın bir Hindu ülkesi olduğunu da kabul etmek
gerekir. Bu iki kullanımdan ilki Hinduizm’in felsefi yönünü yok saymaktadır. Diğer
yandan Budizm, Caynizm gibi dinler Vedalar’ın yanılmazlığı, kast sistemi gibi
Hinduizm’in temel inanç esası sayılacak öğretilerini reddederler. Dolayısıyla
kelimenin bu yönde kullanımı da yanlıştır.13
Hindu ve Hinduizm terimlerinin kullanımında karşılaşılan bu karmaşa daha
sonra ortadan kalkmıştır. Hindu olmayan yabancılar zamanla Hinduizm ismini
verdikleri bu tortudan, Budizm ve Caynizm’i ayırdılar. Hinduizm, Hindu-Ariler
tarafından yaşanıp şuur planına çıkarılan hayat tarzı olarak tasvir edilebilir.14
“Dünyanın en büyük dinlerinden birine işaret etmek için kullanılan Hinduizm
kelimesini, ancak, Hindu olduklarını iddia eden ve Hindu olarak tasnif edilmekten
rahatsız olmayan insanların dini olarak tanımlayabiliriz... Hindu kelimesini ilk
kullananlar, Hinduizm denilen doktrinleri geliştirip birleştiren Hindu-Ariler değildir.

12 Ramendra Nath, Why I Am Not a Hindu, Originally published by Bihar Rationalist Society (Bihar
Buddhiwadi Samaj), 1993, http://www.infidels.org/library/modern/ramendra_nath/hindu.html,
(10.04.07). 13 Aynı yer. 14 Raju, s. 23.
xviii
Bu insanlar kendilerine Ari, dinlerine de Ari yolu (Arya Dharma) diyorlardı... Kutsi
metinleri şekillenmeye başladığında, aynı Ariler, dinlerine bir de Vedacı yol ismini
taktılar. Sind bölgesini ele geçiren eski İranlılar Sindu kelimesini (İndus nehrinin
Sanskritçe ismi) Hindu biçiminde telaffuz ettiler ve kelimenin bu şekilde bozulması
Hindular, Hinduizm, İndus, Hindistan ve Hindistanlılar kelimelerinin doğmasına
neden oldu.”15
Kelimenin doğru olan ve dinler tarihinde de kullanılan karşılığına göre ise
Hindu, aynen Hıristiyanlık, Yahudilik, İslam, Budizm gibi müstakil bir din olan
Hinduizm’i benimseyen kişiler için kullanılan terimdir. Biz de çalışmamızda Hindu
kelimesini bu anlamıyla kullanacağız.
3. HİNDU KUTSAL METİNLERİ
Bilindiği gibi Hinduizm’in bir tek kutsal kitabı yoktur. Onun farklı
özellikleriyle ön plana çıkan çok sayıda kutsal kitabı vardır. Örneğin dinin en temel
eserleri kabul edilen Veda’lar, yağmur, rüzgâr, ateş, su gibi değişik tabiat güçlerinin
kişileştirilmesiyle ortaya çıkan tanrılara yazılmış ilahileri içerirken, Upanişadlar
insanın tanrıda yok olması, Brahman-Atman birliğini gerçekleştirmesi gibi felsefi ve
metafizik konular üzerinde durur. Bunun yanı sıra Mahabharata ve Ramayana
destanları ise kutsal metinlerde mecâzi veya metafizik boyutlarıyla işaret edilen
konuların ve yaşam modellerinin çeşitli kahramanlar aracılığıyla somutlaştırılması ve
davranış kalıbına dökülmesidir. Kanunname özelliği taşıyan Dharma Sastralar’a
gelince bunlar daha ziyade, toplumsal ilişkileri düzenleyen ve insanların uyması
gereken kuralları ve toplumsal yapıları açıklayan eserlerdir.
Bu çok sayıdaki kutsal kitap, kaynağının ilahi ya da insani oluşuna göre şruti
(işitilen) ve smriti (hatırlanan) olmak üzere iki gruba ayrılır. Şrutiler ilahi kaynaklı ve
yanılmaz otorite kabul edilen eserlerdir. Bu grup Vedalar, Upanişadlar, Brahmanalar
ve Aranyakalar’ı içeren yüzlerce kitaptan oluşan ve çoğu zaman sadece Vedalar

15 Aynı yer.
xix
olarak isimlendirilen eserleri kapsar. Bazense Veda kelimesi sadece en önemli metin
olan Rig Veda’yı ifade etmek için kullanılır. Vedalar Rig Veda, Sama Veda, Yajur
Veda ve Atharva Veda olmak üzere dört kitaptır. Gerçekte Hinduizm’in esas kaynağı
bu metinlerdir. Smritiler ise bunları açıklayan yardımcı metinlerdir. İkinci gruptaki
eserler şifahi olarak nakledilmiş ve zaman içinde şekillenerek oluşmuş kitaplardır.
Bunlar Hindu geleneğinin zaman içerisinde almış olduğu biçimlerin, kazanmış
olduğu anlamların ifadesi olan kitaplardır. Bu eserlerde Vedalarda yer alan
hakikatlerin açıklamaları vardır.16 Ancak bunlar da tanrısal niteliklere haiz kişiler
tarafından kaleme alınmış kabul edildikleri için şrutiler gibi kutsal kabul edilirler.
Bugün bu kitapların önemi ve değeri ile ilgili farklı görüşler vardır. Genel
olarak smritilerin ikinci otorite kaynağı kabul edilmekle birlikte, doğruya nasıl
ulaşılacağını daha iyi ve açık gösterdiği için daha önemli olduğunu söyleyenlerde
vardır. 17 Bu yaklaşımın en önemli nedenlerinden biri Hinduların kutsal kitap
konusundaki tavırlarıdır. Kastla ilgili kısıtlamalar nedeniyle Vedalar sadece belli bir
grubun ulaşabileceği kitaplardır. Smritiler ise herkesin daha rahat ulaşabileceği
metinler olması itibariyle halk tarafından daha fazla ilgi görmektedir. Nitekim
Mahatma Gandi gibi tanınmış dini ve siyasi bir lider bile şruti türündeki eserlerin
birinci el bilgisine sahip bulunmadığını ancak smriti içerisinde yer alan Gita’nın
ruhunu teselli ettiğini ve son nefesinde bile tek rehberi olacağını söyler.
4. MANUSMRİTİ (MANU KANUNNAMESİ) VE YAZARI
Manu Kanunnamesi Manu isimli zata atfedilir. Manu mitolojik olarak
Hinduların ve insan ırkının atası kabul edilen bir kraldır. Yani o bir nevi Hinduizm’in
Âdemi’dir.18 Diğer yandan eserin içinde Manu’dan “kendi kendine var olanın oğlu”
olarak da bahsedilir.19

16 D. S. Sarma, “The Nature and History of Hinduism”, The Religion of The Hindus, ed. by Kenneth
W. Morgan, Motilal Banarsidas, Delhi, 1953, s.7. 17 Hindu Sacred Books, http://hinduism.iskcon.com/tradition/1105.htm, (15.10.07). 18 The Laws Of Manu, trans. Wendy Doniger with Brian K. Smith, Penguin Books, New Delhi, 1991,
introduction bölümünden, s. xviii. 19 Bkz. MS, VI, 54.
xx
Manu Kanunnamesi onun dini konularda verdiği bilgilerden ibarettir. Aslında
eseri gerçekten yazan kişi Manu değildir. Eserin birden fazla yazarının olduğu ve
farklı bölümlerin farklı zamanlarda meydana getirildiği konusunda araştırmacılar
görüş birliği içindedirler. Ayrıca bu, metin içindeki bilgi ve hüküm çeşitliliğinden de
anlaşılmaktadır.20 Önemli olan Manusmriti’nin vahiy kaynaklı olup olmadığı
değildir. Eser üzerindeki tartışmalar daha çok onun tutarsız olup olmadığı, ahlaki,
dini ve hukuki değeri üzerinedir.
Manu, Sanskritçe düşünmek anlamına gelen man kelimesinden türetilmiştir.
Manu’dan aynı zamanda insan ırkının atası olan kişi, dünyanın yasa koyucusu olarak
da bahsedilmektedir.21 “Rivayetlere göre Manu ilk kanun yapıcıdır. İnsanı ortaya
çıkaran kişi olduğu da söylenir. Sanskritçe manava kelimesi gibi, İngilizce man
(insan) kelimesinin de kökü etimolojik açıdan Manu kelimesine kadar götürülebilir.
Manu kelimesi de man fiil kökünden türemiştir. Öyleyse insan etimolojik açıdan
düşünen bir varlık anlamına gelmektedir. Fakat Manu düşünme usullerinden ziyade
doğru davranış usulleri üzerine kafa yormuştur. Öyleyse Manu’nun halefi olarak
insanoğlu düşünen, ahlaki bir varlıktır.”22
Satapata Brahmana’da geçen şu hikâye bize, Manu’nun insanların atası kabul
edilmesi ile ilgili fikir vermektedir;
“Manu’ya ellerini yıkaması için su getirdiler, artık ellerin yıkanması için su
getirmenin alelade olması gibi. Yıkarken ellerine bir balık çıkageldi. Balık dile
gelerek ‘beni büyüt, seni kurtaracağım’ dedi. ‘Neden kurtaracaksın beni?’ ‘Bir sel
bütün mahlûkatı alıp götürecek. Ben seni o selden kurtaracağım.’ ‘Pekâlâ, ben seni
nasıl büyüteceğim?’ ‘Balığı balık yutar. Küçük kaldığımız sürece bizi bekleyen yok
oluştur. Beni önce bir kavanozun içinde tut. Büyüyünce bir göle, daha da büyüyünce
denize koy. Böylece tehlikeden uzak olayım.’ Balık kısa süre içinde tüm balıkların en
büyüğü (Caşa) haline geldi. Sonra Manu’ya ‘Sel, filan yıl gelip çatacak. Beni dinle,
bir gemi yap. Sel gelince ona bin. Ben seni sel sularından koruyacağım’ dedi. Böylece

20 MS, introduction, s. xIiv, xIvi. 21 John Dowson, A Classical Dictionary of Hindu Mythology and Religion, Rupa Paperback, New
Delhi, 1987, s.199. 22 Raju, s. 132.
xxi
Manu, besleyip büyüttüğü balığı denize attı. Balığın söylediği yıl gelince gemiyi yaptı.
Sel suları yükselince gemiye bindi. Balık yüzüp onun yanına geldi. Manu geminin
halatını balığın boynuzuna bağladı ve hızla Kuzey dağının oraya erişti. Balık o
zaman şöyle dedi: ‘Ben seni kurtardım. Gemiyi bir ağaca bağla ve dağın
tepesindeyken suların seni karaya oturtmasına müsaade etme. Sular çekildikçe sen de
yavaş yavaş aşağı inersin.’ O da tedricen aşağı indi. Sel bütün mahlûkatı alıp
götürdü. Geriye bir tek canlı olarak Manu kaldı. Evlat arzusuyla tapınıp kendini
cezalandırmaya başladı. Sonra pişmiş aştan bir adak hazırladı. Sulara adak olarak
tereyağı, ayran, kaymak ve lor sundu. Bir yıl içerisinde bu adaklardan bir kadın
yaratıldı. Kadın, üzerinden damlalar dökülür halde ayağa kalktı. Erimiş yağ onun
ayak izlerinde birikti. Manu evlat arzusuyla eşiyle birlikte tapınmaya ve kendini
cezalandırmaya devam etti. İşte o kadın vasıtasıyla Manu’dan bu ırk türedi. Bu,
Manu’nun ırkıdır. O kadın vasıtasıyla ne istediyse ona verildi.”23
Buradan da anlaşılmaktadır ki Manu sadece Manu Kanunnamesi’ni yazan kişi
değil, o aynı zamanda birçok dini inanç ve gelenekte var olan tufan inancının
başkahramanı ve insanoğlunun ilk atası\atalarının genel adıdır. Manu ifadesi bizdeki
insan kelimesinin Hint kültüründeki karşılığı olarak kabul edilebilir.
Bundan başka Manu’dan, Visnu Purana ve Mahabharata gibi kutsal
metinlerde de bahsedilir. O, Mahabharata’da, on tane çocuğu olan24, güçlü ve büyük
bir bilge, Vivasman’ın oğlu, şan ve şerefte Brahma’ya eşit25 bir kişi olarak
tanımlanır. Bunlar, Manu’nun eserde bahsedilen özelliklerinden sadece bazılarıdır.
Manu’yla ilgili Manu Kanunnamesi'nde yer alan ifadeler onun önemini ve
dindeki değerini göstermektedir: “Büyük bilgeler Manu’ya yaklaştı. Manu tek amaçlı
konsantrasyon halindeydi. Düzgün bir şekilde karşılıklı selamlaştılar. Ona şöyle
dediler; Efendim, lütfen bize dört sınıftaki insanların ve iki sınıf arasında doğmuş

23 The Satapatha Brahmana, Sacred Books of the East, trans. Julius Eggeling, 1882, v. 12, part I, 8/1-
10’dan derleme, http://www.sacred-texts.com/hin/sbr/sbe12/sbe1234.htm, (15.10.07). 24 Mahabharata, trans. Kisari Mohan Ganguli, 1883–1896, book 1, section LXXXV,
http://www.sacred-texts.com/hin/m01/m01076.htm, (16.10.07). 25 Mahabharata, book 3, section CLXXXVI, http://www.sacred-texts.com/hin/m03/m03186.htm,
(16.10.07).
xxii
olanların görevlerini tam anlamıyla ve sırasıyla anlatın. Çünkü siz gücü hayal
edilemeyen ve ölçülemeyen, ‘kendi kendine var olmuş’ tarafından yaratılan bütün
sistem içinde, neler yapılması gerektiğini en doğru şekilde bilen tek kişisiniz. Yüce
ruhlu bilgeler bunu sorduklarında, enerjisi sınırsız olan Manu onları şereflendirdi ve
sorularına yanıt verdi.”26
Bu ifadeler Manu’nun sıradan bir insanın ötesinde niteliklere sahip olduğunu
göstermektedir. Manu’ya verilen “bütün sistem içinde neler yapılması gerektiğini en
iyi şekilde bilen kişi olma” sıfatı nedeniyle, onun insanların atası olmasının yanı sıra,
adeta tanrısal gerçekliği insanlara en iyi şekilde iletecek kişi olarak Hıristiyanlık’taki
İsa ya da İslam kültüründeki peygamber rolünü üstlendiği şeklinde yorumlanabilir.
Manu’yla ilgili diğer bir nokta eserde sadece bir tane Manu’nun olmadığını
gösteren ifadelerin varlığıdır. Birinci bölümde yaratılan 10 büyük bilgenin diğer yedi
Manu’yu yarattığı geçmektedir.27 Yine ilerleyen kısımlarda 7 Manu’nun büyük tanrı
Brahma’dan yaratıldığı ve her birinin kendi neslini oluşturduğu, her birinin kendi
devrinde evreni, hareketli ve hareketsiz canlıları yaratarak onlara hükmettiği
söylenmektedir.28 Satapatha Brahmana’da sözü edilen Manu’nun, 7. Manu
Vayvasvata olduğu ifade edilir.29
Kutsal metinlerdeki açıklamalar dışında Manu’nun gerçekten yaşayıp
yaşamadığı ile ilgili somut herhangi bir bilgi ya da delil yoktur. Bu yüzden yaygın
inanç onun efsanevi bir kişilik olduğu şeklindedir.
Manu Kanunnamesi, Smriti literatürüne dâhil olan temel 18 Dharma
Sastra’dan biridir.30 Manusmriti, Vedalar gibi dinin en temel kaynaklarından biri
değildir. Tarihin hiçbir döneminde bütün Hindular Manusmriti’ye ya da başka bir
kanun kitabına tamamen inanmış ve kurallarını eksiksiz uygulamış değillerdir.31

26 MS, I, 1–4. 27 MS, I, 36. 28 MS, I, 61, 63. 29 J. Dowson, s. 199–200.
30 Manusmriti, http://en.wikipedia.org/wiki/Manusmriti, (16.10.07). 31 Manusmriti, http://www.experiencefestival.com/a/Manu_Smriti/id/514064, (16.10.07).
xxiii
Bununla birlikte eser daima gerek Hindular, gerek diğer din mensupları tarafından
üzerinde en fazla durulan ve önem verilen Hindu metinlerden biri olmuştur. Tüm
Dharma Sastralar bir yana klasik Hindu metinlerinde hiçbir Dharma Sastra
Manusmriti kadar sık zikredilmez. Dünyanın en uzun destanı olan Mahabharata’da,
Manu Kanunnamesi’nin büyük bölümü kahramanların ağızlarından aktarılır. Ancak
Manusmriti ya da Mahabharata’dan hangisinin ilk metin, hangisinin alıntı yapan
olduğunu tespit etmek mümkün değildir.32

Manu Kanunnamesi Hinduizm’in temel ahlak ve ibadet esaslarını içinde
barındıran kutsal kitaplarından biridir. Daha öncede ifade ettiğimiz gibi eserin birden
fazla yazarın farklı dönemlerde kaleme aldığı Kanunnamelerin bir toplamı olduğunu
söylemek mümkündür.
Eserin M.Ö. 200- M.S. 100 yıllarını kapsayan dönemde kompoze edildiği
sanılmaktadır. Bu tarih önemlidir. Çünkü bu tarih brahman geleneğinin Anti-Vedik
hareketler tarafından ciddi olarak tehdit edildiği dönemdir. Dolayısıyla gerek
Manusmriti gerek diğer Dharma Sastralar’da ortaya konan toplumsal düzen bu karşı
hareketlere bir tepki olarak düşünülebilir.33 Yani Manusmriti, Ortodoks Hindu
geleneğini ortaya koyan temel eserlerden biridir.
Manu Kanunnamesi’nin orijinal dili Sanskritçe’dir. Eser 2685 maddeden
oluşmaktadır. Dr. Surendra Kumar’a göre onun 1214 maddesi orijinaldir. Geri kalan
1471’i metne sonradan ilave edilmiştir.34
Eser çok çeşitli konuları ele alıyor görünmekle birlikte özünde Hindu yaşam
tarzı ve düşüncesini ortaya koyar. Çeşitli kastlardaki kişilerin yapması gereken ödev
ve sorumluluklardan bahsedilir. Erdemli bir kralın ülkesini nasıl yöneteceği, farklı
kastlardaki kadın ve erkeklerin nasıl davranması gerektiği, karı-kocanın vazifeleri,
hayat, ölüm, karma, yeniden doğuş, cinsel hayata ilişkin kurallar ve yasaklar gibi
günlük hayata dair ayrıntılar ele alınır. Eser, dünya hayatının nasıl olduğu ve nasıl

32 MS, introduction, s. xviii. 33 Manusmriti, http://en.wikipedia.org/wiki/Manusmriti, (16.10.07). 34 Manusmriti, http://en.wikipedia.org/wiki/Manusmriti, (16.10.07).
xxiv
olması gerektiğinin bir özeti mahiyetindedir. Manusmriti, Hinduizm’in hâkim
şeklinin temel ve önemli metinlerindendir. Dini ve İdeolojik seleflerine veya
rakiplerine karşı bir reaksiyon olarak ortaya çıkmıştır. Eser, diğer tüm metinlere göre
Hindu dinine ve sosyal yapısına bir bütün olarak bakmak ve bunları özetlemek
hususunda daha başarılıdır. Bu yönüyle Hindu aile yapısı, psikolojisi, beden kavramı,
cinsiyet, insanlar ve hayvanlar arası ilişkiler, paraya ve maddeye bakış açısı, siyaset,
hukuk, kast, temizlik ve kirlilik, ayinler, sosyal uygulamalar ve idealler, dünyadan
feragat, dünyevi amaçlar gibi konuları ele alacak olan hiç kimse, Manusmriti’yi
görmezden gelemez. 35
Manusmriti ne sadece bir hukuk kitabıdır ne de tamamen felsefi bir eserdir.
O, ameli konuları anlatırken Hinduizm’in temel felsefesini de ortaya koyar.
Manusmriti’ye ameli konular üzerinde durduğu için kanun ya da hukuk kitabı da
denmektedir. Ancak Manusmriti’de din ile kanunlar iç içe ve karmaşıktır. İkisinin net
ve kesin bir ayırımını yapmak zordur. Oysa eser, çok daha fazla saygı ve itibar görse
de, diğer bir Dharma Sastra olan Yajnavalkya Smriti’de din ve kanun bir birinden
çok daha net bir şekilde ayrılmıştır.36 Bazı hukukçular Manusmriti’nin bu durumunu
onun için bir dezavantaj olarak görmüşlerdir.

Eserin adı bir problemi de içinde barındırır. Çünkü eser “Manusmŗiti” ve
“Mānavadharmaśāstra” isimleriyle bilinir. Bunlardan ilki Hinduizm’in anahtar
kavramlarından olan dharma terimini kapsamazken ikincisi kapsar. Dharma din,
görev, kanun, doğru, adalet, uygulama, prensip kelimelerinin tamamının birleşimini
karşılayan çok kapsamlı bir kelimedir. İlk kullanımdaki smŗiti ise, śruti’nin aksine
geleneksel bir kutsal metne işaret eder. Śāstra kanun olarak çevrildiği gibi, aynı
zamanda öğreti, bilim, bilimsel inceleme olarak da çevrilmektedir. Ancak bu son
çeviri şifahi olarak aktarılan metinleri ifade eden śāstra ve smŗiti terimlerine yanlış
bir anlam yüklemektedir. Eserin isminin genel çevirisi “kanun” şeklindedir.37 W.
Doniger ve K. Smith “öğreti” başlığının, onun hâkim dini geleneğin temel
kaynaklarından olma fonksiyonunun yanında, bir felsefe kitabı ve kurallarını

35 MS, Introduction, s. xvi, xvii. 36 Justice Markandey Katju, “The Importance of Mıtakshara in the 21st Century”, http://www.ebcindia.com/lawyer/articles/2005_7_3.htm,
(16.10.07). 37 MS, Introduction, s. xvii.
xxv
karmaşık bir dünya görüşü üzerine oturtan bir din kitabı olması nedeniyle, metnin
neye tekabül ettiğini daha doğru karşılayacak bir kelime olduğunu söylemişlerdir.38
Ancak biz, eser, Kanunnameler olarak değerlendirilen Dharma Sastralar kategorisine
dâhil olduğu için, Kanunname başlığını tercih ediyoruz. Çevirmenler her ne kadar
öğreti kelimesinin metnin içeriğini daha doğru yansıttığını söyleseler bile, bu anlamı
direk karşılayabilecek “doctrine” ya da “teaching” kelimelerini değil, ilk olarak
hukuk ve kanun anlamına gelen “law” kelimesini başlık yapmayı tercih etmişlerdir.
Eser geleneksel Hindu düşüncesinde merkezi öneme sahip kast öğretisi için
temel kaynak olmuştur ve bu özelliğini devam ettirmektedir. Asırların geçmesiyle
onun dini gelenekteki merkezi önemini doğrularcasına 9 ayrı şerhi yapılmıştır.39
Batılı araştırmacılar hiçbir eserin Manusmriti kadar ünlü ve asırlarca
otoritesini devam ettiren temel kaynaklardan biri olmayı sürdürmeyi başaramadığını
söylerler.40 Manusmriti Avrupa dillerine çevrilen ilk Sanskrit eserlerdendir. Eser ilk
defa Kalküta’da 1794’te Modern Hindoloji’nin temelini atan William Jones
tarafından çevrildi. Hatta Jones’un Londra’daki Saint Paul Katedralinde bulunan
heykelinin bir elinde Manusmriti vardır. Jones’un çevirisi 1797’de Almancaya
çevrilmiş ve yayımlanmıştır. Daha sonra Fransızca, Almanca, Portekizce ve Rusça
dillerine yeni çevriler yapıldı. Eserin Max Müller tarafından düzenlenen Sacred
Books of the East (Doğunun Kutsal Kitapları) serisine dâhil edilişi Avrupalı
oryantalistlerin esere verdikleri önem ve değerin büyük bir göstergesidir. Eser
karşılaştırmalı hukuk alanında batılı araştırmacıların ilgisini çekmektedir. J. Duncan
M. Derrett’e göre eser kadim hukuk alanında dünyanın ilk eserlerindendir ve her
yönüyle Hammurabi Kanunları’ndan bile daha değerlidir.41
Bugün eserin faklı kişiler tarafından İngilizce’ye yapılmış birçok çevirisi
vardır. Bunların en bilineni Max Müller editörlüğünde hazırlanan (S.B.E) serisinde

38 MS, Introduction, s. xviii. 39 Aynı yer. 40 Moriz Winternitz, A History of Indian Literature, Vol. 2, part 2, Scientific Literature, trans.
Subhadra Jha, Delhi, 1967, s. 546; aktaran, W. Doniger ve B. K. Smith, MS, introduction, s. xviii. 41 J.D.M. Derrett, Manuśāstravivarana, vol. 2, Wiesbaden, 1975, introduction; aktaran, MS,
introduction, s. xix.
xxvi
George Bühler tarafından yapılan42 çeviridir. Biz çalışmamızı yaparken W. Doniger
ve B. K. Smith’in ortaklaşa yaptığı çeviriyi esas almakla birlikte gerekli gördükçe,
özellikle de anlaşılması zor kısımlarda Bühler’in tercümesinden de yararlandık.
Çalışmada esas kaynak olarak Bühler’inkini değil bu tercümeyi kullanmamızın
nedeni, çevirinin daha anlaşılır ve sade bir dille yapılmış olmasıdır. Bühler’in
tercümesinin 120 yıl önce yapıldığı düşünülürse bu durumun doğal olduğu anlaşılır.
Manusmriti’nin çevrilmesinden sonra Avrupa’daki ünü Hindoloji sınırından
öteye geçti.43 Nietzsche ona övgüler yağdırmıştır. Manusmriti’yi İncil’le
karşılaştırmış ve Hıristiyanlığı şöyle eleştirmiştir: “Hıristiyanlığın hasta evinden ve
zindan gibi atmosferinden, onun sağlıklı, yüksek ve geniş dünyasına gelen kimse
derin bir nefes alır. Manusmriti’yle karşılaştırıldığında Yeni Ahit ne kadar kötü, ne
kadar berbattır!”44
Diğer yandan O, eseri Hıristiyanlıkla karşılaştırdığında Manusmriti’nin de
yalan söylediğini ancak onun yalanlarının emir veren düşünür ve soyluların
(brahman ve kşatriyalar) halkı (ayak takımını) yönetmesi gibi iyi bir amaç için
söylendiğini ve önemli olanın niyetin iyiliği olduğunu söyler.45 Nietzsche İncil’i
eleştirirken Manusmriti’nin tam tersi bir duyguyla okunduğunu, karşılaştırılamaz
ölçüde ruhsal ve üstün bir eser olduğunu, kitabın ardında ve içinde, gerçek bir
felsefesi olduğunu söyler.46
Manu Kanunnamesi’nde birbirine zıt iki dünya görüşü vardır. Bunlardan biri
hayatta kalmak için kişinin her şeyi yapmasını ve yemek için öldürmesini mubah
görür. “Yaratılmışların efendisi bu âlemi hayat nefesine sahip olanları beslemek için
biçimlendirdi. Sabit veya hareketli her şey yaşayanlar için yemektir. Hareket
etmeyenler edenler için, köpek dişleri olmayanlar olanlar için, elleri olmayanlar

42 The Laws of Manu, tr. By George Bühler, Sacred Books of the East, 1886, vol. 25,
http://www.sacred-texts.com/hin/MS.htm, (18. 10. 07) 43 MS, İntroduction, s. xix. 44 Friedrich Nietzsche,Twilight of the Idols, ‘The “Improvers” of Mankind’, section 3,
http://www.praxeology.net/twilight3.htm, (18.10.07). 45 Friedrich Nietzsche, The Antichrist, s. 56–57,
http://www.corrupt.org/data/files/friedrich_nietzsche/etc/friedrich_niet...,
(17.10.07). 46 Aynı yer.
xxvii
olanlar için ve korkaklar cesurlar için birer yemdir.”47 Manusmriti’deki bu cümleler
dünya hayatını ve insan ilişkilerini, adeta hayvanlar âlemindeki besin zinciri gibi
tanımlamaktadır. Bu dünyadaki tüm varlıkları kabaca yiyenler ve onlara av olacaklar
şeklinde ikiye ayırmaktadır.
Diğer yandan Hinduizm’in Ahimsa anlayışı canlılara zarar vermeyi ve
öldürmeyi yasaklar. Manusmriti’deki bu iki zıt görüş aynı bölümde geçen, canlılara
zarar vermemeyi öğütleyen şu ifadelerde iyice açığa çıkmaktadır:“Bir kişi canlılara
(bağlamak ve öldürmek yoluyla) zarar vermek istemezse, herkes için en iyi olanı
yapmak isterse sonsuz bir güzelliği, mutluluğu tecrübe eder.”48 “Bir kişi kurban
hayvanını dini bir amaç dışında öldürürse, öldürdüğü hayvanın tüyleri sayısınca
yeniden doğmak suretiyle acı dolu ölümler yaşar.”49
Yemek için öldürmek ve vejetaryenlik konusundaki uyuşmazlık eserdeki
çelişkili konulardan göze en fazla çarpanıdır. Bazı araştırmacılar, eserdeki bu
zıtlıkları, metnin kendi içinde bir bütün olarak değerlendirilebilmesi önünde kesin bir
engel olarak görürken, diğerleri eserin ana bir felsefesi olduğunu ve görünüşteki bu
zıtlıkların özdeki birliğe zarar vermeyecek nitelikte olduğunu iddia eder. Bizim
kullandığımız metnin iki çevirmeni de eserdeki çelişkiler için bu farklı görüşleri
benimsediklerini eserin sunuş bölümünde belirtmişlerdir.50 Bu durumun,
kullandığımız çeviriyi, eseri tek bir kişinin bakış açısıyla ele alan diğer çevirilerden
daha üstün kıldığını düşünmekteyiz. Yine aynı nedenle bu çevirinin, eseri,
diğerlerine göre daha objektif değerlendirebileceğini tahmin ediyoruz.
Çevirmenlerden W. Doniger, eserin çelişkilerinden bahsederken bunların
çözümsüz olduğunu, ama mutlak şekilde uzlaşmaz olmadığını söyler. Ayrıca eserin
birden fazla kişi tarafından yazıldığının çok aşikâr olduğunu ve iki farklı metnin
birleştirildiğinin belli olduğu yerlerdeki pürüzleri gidermek için çok iyi bir editöre
ihtiyaç duyulduğunu söylerler. Diğer yandan B. Smith eserdeki çelişki ve

47 MS, V, 28, 29. 48 MS, V, 46. 49 MS, V, 38. 50 MS, introduction, s. xvi, xvii.
xxviii
tutarsızlıkların fikri bütünlüğü engellediğini ifade eder.51 Eseri okumaya başlamak
için baştan onun kendi içinde tutarlı olduğunu kabul etmek ve bize mantıksız
görünen konuların onlara nasıl anlamlı geldiğini anlamak için kültürü yeterince
bilmek gerektiğini, ancak esere kendi dünya görüşümüzle baktığımız anda onu yine
mantıksız bulacağımızı ifade ederler.52
Diğer yandan A. K. Ramanujan Manusmriti’nin ve diğer Hindu kutsal
metinlerinin tutarsız olduğu suçlamalarını kabul etmez ve eseri tikel değil tümel
değerlendirmek gerektiğini söyler.53
Walter Benjamin bir çevirinin eserin orijinaline benzemesi için sevgiyle
yapılmış olması gerektiğini söyler.54 Buna karşılık Manusmriti’nin çevirmenleri
eserin kadın ve dokunulmazlar konusunda söylediklerini sevgi ile çevirmenin
mümkün olmadığını, ama yinede esere ve paylaşmadıkları görüşlerine saygı duymak
gerektiğini, bunun Manusmriti’nin ahlaki dünyasına girmek için tek yol olduğunu
söylerler.55
Eser konsantrasyon halindeki Manu’ya gelen bilgelerin kendisine dört kast ve
ara kastlarda doğanların durumu ile ilgili soru sormasıyla başlar. Eserdeki bu ilk soru
içerikte ele alınan temel konunun kast olduğu konusunda ipucu vermektedir.
4.1. Eserin İçeriği
Manu Kanunnamesi on iki bölümden oluşmaktadır. Bölümlerin uzunlukları
birbirine eşit değildir. Çoğunlukla her bölüm bir konu üzerinde ağırlıkla durmakla
birlikte, sadece bir tek konuya da hasredilmemiştir.

51 MS, İntroduction, s. xIiv. 52 MS, İntroduction, s. xIvii, xIviii. 53 A. K. Ramanujan, Is there an Indian way of thinking? An informal essay, Contributions to İndian
Sociology, Vol. 23, No. 1, 1989, ss. 45–48; MS, introduction, s. xIvi. 54 Walter Benjamin, The Task of the Translator, trans. Harry Zoh, edited and with an introduction by
Hannah Arendt, New York, 1969, ss. 69–82; MS, introduction, s. xIix. 55 MS, İntroduction, s. xIix.
xxix
Birinci bölümde genel olarak tanrının âlemi, insanı, hayvanları, yeri ve göğü,
elementleri, kurbanı, tabiat güçlerini, Vedalar’ı, zamanı ve bölümlerini, kastları ve
her kast mensubunun sahip olacağı doğuştan özellikleri, tanrıları nasıl yarattığı
üzerinde durulur. Ancak birçok yerde tam olarak neyin kast edildiğini anlamak
mümkün değildir. Eserin ilk bölümü diğerlerine göre en soyut ve anlaşılması zor
kısmıdır. Bu bölüm 119 maddeden oluşmaktadır. Bu bölümde anlatılan konulardan
en önemli gördüğümüz, tanrının âlemi yaratışı konusunu çalışmamızın ilk
bölümünde ele aldık. Çünkü evrenin yaratılışı meselesi her dinin mutlaka açıklamaya
çalıştığı bir konudur. Ayrıca Manusmriti’deki yaratılış hikâyesi Ortadoğu dinlerinin
birbirine benzeyen hikâyelerinden oldukça farklıdır.
İkinci bölümde 249 maddeden oluşmaktadır. İlk olarak dinin kaynakları ve
bunlar içinde en önemlisi olan Vedaların öğrenilmesi ele alınmıştır. Daha sonra
Hindistan’ın kutsal coğrafyası anlatılır ve ilk üç kast mensubunun bu kutsal bölgeye
yerleşmek için elinden geleni yapması gerektiği ifade edilir.56 Hinduizm tam olarak
etnik bir din kabul edilmese bile özellikle Ganj ve çevresi olmak üzere Hindistan
kutsal bir coğrafya kabul edilir. Manusmriti’de bunu ispat edecek şekilde bu
bölgenin önemi üzerinde durur.
Kişilerin mensubu oldukları kastlara göre yapacağı önemli ayinler, kastlarına
göre giyecekleri elbiseler, almaları gereken isimler çok ayrıntılı bir biçimde
anlatılmıştır. Öyle ki kişilerin kastlarına göre hangi hayvanların postlarından
yapılacak giysileri, hangi ağaçlardan yapılan asaları, hangi bitkilerden yapılmış
kemerleri kullanmaları gerektiği dahi kast ayırımı noktasından hareketle ayrıntılı bir
şekilde anlatılır. Kişinin mensup olduğu kasta göre hangi parmaklarını kullanarak
yemek yemesi gerektiği bile eserde yer alır.
Yine burada bedensel arzuların neler olduğu ve bunların kontrol altına
alınması gerekliliği dile getirilir. Bu bölümde öğrencilik dönemindeki bir kişinin
yapması gerekenler üzerinde durulur. Veda öğrencisinin gurusunun yanında nasıl
davranması, nelerden kaçınması gerektiği; vedaları okuyan kişilerin üstünlüğü; anne,

56 MS, II, 17–24.
xxx
baba ve öğretmene saygı göstermenin gerekliliği; kişinin hediyeler yoluyla gurusunu
memnun etmesi gibi çeşitli konulardan bahsedilir.
Üçüncü bölümde ağırlıklı olarak, hayatın ikinci ve en önemli evresi kabul
edilen aile reisliği dönemindeki hayatın nasıl olması gerektiği açıklanır. Nasıl bir
kadınla evlenilmesi gerektiği üzerinde çok fazla durulur. Bunun bir nedeni özellikle
kastın eş seçiminde çok önemli bir ölçüt olmasıdır. Diğer bir nedense eserdeki,
erkeği üstün, kadını değersiz gören yaklaşımdır. Öyle ki, üstün olan erkek,
evlenirken kadına ait her ayrıntıyı değerlendirir ve buna göre karar verir. İsmi yıldız,
ırmak, dağ, kuş ismi olan, erkek kardeşi olmayan, saçı kızıl, dişleri büyük bir kadın
evlenilmek için uygun değildir ve bunlar uzak durulması gereken kadınlardandır.57
Eserde kadınlarla ilgili daha bir sürü ölçüt sıralanırken, erkekler için sadece aynı
kasttan olma şartının zikredilmesi, evlilikte erkeğin isteklerinin ön planda olduğu bir
anlayışın varlığına işaret eder.
Kastlar arası evliliğin yasak oluşu ve yapılması durumunda doğuracağı
olumsuz sonuçlar, sekiz evlilik çeşidi, kurban çeşitleri, ev sahipliği dönemindeki
kişinin atalara ya da rahiplere vermesi gereken hediyeler, dinen aşağı sayılan ve
ayinlere katılması yasak olan kişiler ve çeşitli günahlardan bahsedilir. Eserde
dışlanması gereken kişiler anlatılır. Ancak bahsedilen bu kişilerin bazılarının
gerçekten kötü olduğu düşünülebilecekken (hırsız, kumarbaz gibi); doktor, hayvan
eğitmeni, bir kısım hastalıkları olan ya da ticaret yapan kişiler58 gibi bazılarının
neden kötü kabul edildiği anlamak zordur. Bu bölüm 286 maddeden oluşmaktadır.
Dördüncü bölümde üst kastlardaki, ağırlıklı olarak da rahip kastındaki birinin
hangi meslekleri seçmesi ve nasıl yaşaması gerektiğinden bahsedilir. Meslek seçmek
de kişinin hayatın ikinci evresinde yapacağı işlerdendir. Dolayısıyla bu bölümde
ağırlıklı olarak hayatın bu safhasıyla ilişkilidir.
Kast sistemi soya dayanmakla birlikte, kişinin yaptığı meslek de kastını
gösteren önemli özelliklerdendir. Bu yüzden rahibin seçeceği meslek çok önemlidir.

57 Bkz. MS, III, 7, 9, 10. 58 MS, III, 161, 162, 180, 181.
xxxi
Günümüzde normal karşılanan hatta beğenilen bazı meslekler Hinduizm’in,
“canlılara zarar vermemek” gibi bazı prensiplerden dolayı kötü görülebilmektedir.
Bu yüzden Manu seçilmesi gereken meslekleri anlatmıştır. Bu bölümde kişilerin
kastlarına göre seçmeleri gereken işlerin nitelikleri; uygun olan ve olmayan yeme,
içme, boşaltım şekilleri; kadınlarla ve karısıyla sosyal ilişkilerinin niteliği ve
sınırlılıkları; hangi hayvanlarla yolculuk yapılacağı, şehirlerdeki yaşam şartları gibi
günlük hayata dair daha pek çok kural ve yasak açıklanmıştır. Ayrıca Vedaların
okunmasının yasak olduğu zamanlar ifade edilmiştir. Dördüncü bölüm 260
maddedir. Bu bölümden de yine kast sistemini ve rahipleri ele aldığımız bölümlerde
yararlandık.
Beşinci bölüm 169 maddedir ve diğer bölümlere oranla kısa sayılır. Burada
yenmesi yasak olan ve olmayan yiyecek ve hayvan çeşitleri ayrıntılı bir şekilde
anlatılır. Yasak yiyeceklerden özellikle et ve et yememenin yararları ayrıca ele alınır.
Yasak yiyeceklerin yenilmesi durumunda ödenmesi gereken kefaretler; doğum ve
ölüm gibi manevi kirlenmeye neden olan durumlar ve bunlardan temizlenme yolları;
temiz olan ve olmayan maddeler, pis maddelerden temizlenme yolları; kadınların
erkeklere bağımlı olması gerekliliği gibi çok çeşitli konular üzerinde durulur. Bu
bölüm Manusmriti’nin bir fıkıh kitabına en fazla benzediği kısmıdır. Eğer eserin
tamamı böyle bir içeriğe sahip olsaydı biz eser için Hinduizm’in amel kitabıdır
diyebilirdik. Hinduizm ve Manusmriti’nin amelî konulara, nesnelere ve canlılara
bakış açısını ortaya koyması açısından çalışmamızın bir bölümünü, beşinci kısmı
esas alarak bu konulara ayırdık.

Altıncı bölüm 97 maddedir ve eserin en kısa bölümüdür. Ağırlıklı olarak
kişinin aile hayatından sonra yaşaması tavsiye edilen hayatın üçüncü ve son
çeyrekleri olan orman hayatı ve asketizmle ilgilidir. Hayatın bu evrelerini yaşayan
kişilerin nasıl yaşaması ve dilenmesi gerektiği anlatılır. Bu kişilerin neler yiyip
içmesi, nasıl meditasyon ve nefes egzersizi yapacağı ve ölüm gibi konulardan
bahsedilir. Ayrıca bu bölümün sonunda da yine aile reisliği dönemindeki bir
kimsenin üstünlüğünden ve hayatın ikinci evresinden bahsedilir. Tezimizin, hayatın
xxxii
evrelerini (aşrama) ele aldığımız bölümünün, orman sakinleri ve çilecileri
anlattığımız kısımlarını, altıncı bölümü esas alarak oluşturduk.
Yedinci bölüm 226 maddeden oluşur. Bu kısımda ağırlıklı olarak ülke
yöneticisinin nasıl olması gerektiği üzerinde durulur. Yöneticinin dini önemi ve
değeri; onun, tanrının enkarnasyonu oluşu, adaleti, doğru ve yanlış cezalandırma
usulleri; iyi bir kralın nasıl olması gerektiği gibi konular ele alınır. Hükümdarın
hayatı, yemeği, dinlenmesi; krallığın korunması ve politik konulara değinilir. Ayrıca
rahiplerin korunması gerekliliği ve rahiplere hediye sunulmasından bahsedilir.
Bugün Hindistan krallıkla değil, parlamenter demokrasiyle yönetilmektedir.
Kişileri cezalandıracak olan da devlet yöneticileri değil mahkemelerdir. Dolayısıyla
bu bölümde anlatılan iyi bir kralın özellikleri, yönetimi, cezalandırma şekilleri gibi
konuların uygulanabilirliği yoktur. Bu yüzden gerek güncel değerden yoksun oluşu,
gerekse araştırma açısından merkezi bir öneme sahip olmayışı nedeniyle bu konuya
çalışmamızda yer vermedik.
Sekizinci kısım diğer bölümlere göre bir konu üzerinde yoğunlaşmadan,
muhtelif konuları bir arada ele alan bir bölümdür. Kralın hüküm vermesi, kadın ve
çocukların malları, bulunan ve kayıp mallar, borçlu ve alacaklıların durumu, yalancı
şahitlilik ve bu durumda verilecek ceza, başlık parası, resmi rahibe verilecek
kurbanlar, kusurlu ve geçersiz evlilikler, fiziksel saldırılar, trafik kazaları, kralın
doğru cezalandırma ve doğru vergi toplama şekli, hırsızlık ve cezası, şiddet, cinsel
yasaklar, kastlar arası cinsel ilişkinin yasaklığı ve bu durumda verilecek cezalar,
hizmetçi ve çiftçilerin görevleri, hatta vapur ve feribot ücretleri59 gibi ayrıntıya dair
birbiriyle ilgili ya da ilgisiz birçok konudan bahseder. Sekizinci bölüm 420
maddedir. Bu bölümün, çalışmamızda yer verdiğimiz ana konularla ilişkili olan
kısımlarından, gerekli gördükçe yararlandık.

59 Gerek kullandığımız çeviride, gerekse S.B.E. serisindeki G.Bühler’e ait çeviride o zamanlar insan
ve yük taşıdığı eserden anlaşılan deniz aracı Ferry şeklinde çevrilmiştir. Bu aracın mahiyetini
bilemiyoruz. Eserde bu konuda bir dipnot ya da açıklama yoktur. Ancak bu bölümün ilgili
kısımlarında (404–409) bu araçlarla sadece insan değil taşınacak at ya da yük arabalarından (cart)
ve durumuna göre bunlardan alınacak ücretlerden bahsedilmektedir. Bizde her iki çevirinin ortak
kullanımı olan ferry kelimesinin karşılığı olarak, her ne kadar o zamanki bir deniz aracı için uygun
bir kullanım olmasa da, vapur ya da feribot kelimesini kullanmak durumundayız.
xxxiii
Dokuzuncu bölüm ağırlıklı olarak kadınlardan bahseder. Kadınların
kocalarına bağımlı olması gerekliliği, bir babanın kızını nasıl evlendireceği, miras
paylaşımı, hükümdarın görevleri, vereceği bedeni ya da parasal cezalar, sudralar ve
vaisyaların görevlerinden bahsedilir. Dokuzuncu bölümden en fazla kadın konusunda
yararlandık. Eserin kadınlarla ilgili en dikkat çekici maddeleri bu bölümde yer
almaktadır. Yine bu bölümde sırf erkek çocuk doğurmak için kadınların anlaşmalı
olarak erkeklerle (akraba, özellikle de kayın birader) evlilik dışı tek seferlik
ilişkilerinden bahsedilir.60 Burada onaylanan durum, buna izin vermeyen, üç madde
sonrası (64.) ve eserin beşinci bölümündeki 161. madde ile çelişkilidir. Gerek kendi
içindeki çelişkileri, gerek kadın konusunda açıklamaları, dokuzuncu bölümü eseri
eleştirenler için hedef tahtası haline getirmektedir. Bu bölüm 336 maddedir.
Diğer tüm bölümlerde emir ya da yasaklar anlatılırken kast olgusuna sürekli
gönderme yapılır. Ancak onuncu bölüm neredeyse tamamen bu konudan bahseder.
Kast mensuplarının özellikle rahiplerin görevleri, evlilik yoluyla kastların karışması
sonucu ortaya çıkan yeni kastlar ve değerleri, dokunulmazların hangi şartlarda ve
nerelerde yaşaması gerektiği, yapmaları gereken işler, kasttan düşmeyi gerektirecek
evlilik türleri, rahiplere tanrının verdiği altı görev, kşatriya, vaisya ve sudraların
görevleri, satılması yasak olan maddeler, mal edinme yolları, rahiplerin aşağılık
kimselerden hediye kabul etmemesi gerekliliği gibi kast sistemine ait birçok konuya
değinilir. Bu bölümde ayrıca acıktığı için oğlunu yemeye kalkan Ajigarta, yine aynı
nedenle köpek eti yiyen Vāmadeva gibi mitolojik bilgelerin destansı birkaç
hikâyesine de yer verilerek zaruret durumlarında yasak olan maddelerin
yenilebileceği anlatılır. Kast ile ilgili en fazla bilginin yer aldığı bu kısımdan, kast
konusunda yararlandık. Bu bölüm 131 maddeden oluşmaktadır.
On birinci bölümün başında dilencilik yapan Veda öğrencisi, ateş kurbanı
gibi birkaç konudan bahsedildikten sonra bölümün devamı tamamen günah çeşitleri
ve bunların kefaretlerine ayrılmıştır. Bu bölümde günahlar büyük, küçük ve kasttan
atılmayı gerektirecek olanlar şeklinde kategorize edilmiştir. İçki içmek, altın çalmak,

60 MS, IX, 61.
xxxiv
kişinin gurusunun karısıyla birlikte olması, inek öldürmek, mastürbasyon, rahip
dışındaki adamları öldürmek, hayvan öldürmek, yasaklanmış yiyecekleri yemek,
hırsızlık, yasaklanmış kadınlarla birlikte olmak gibi suçların hangilerinin daha kötü
olduğu ve bunların kefaretleri ele alınmıştır. 266 maddeden oluşan bu bölümden de,
ele aldığı konuların önemi nedeniyle özellikle suçlar ve kefaretleri konusunda
yararlandık.
On ikinci bölüm eserin özeti niteliğindedir ve amellerin doğuracağı
sonuçlardan bahseder. Kişinin zihni ya da bedeniyle yaptığı ya da konuştuğu şeylerin
sonucu, işlenilen suçlara göre ruh göçünün nasıl olacağı, kişinin kendini bilmesi,
Vedaları bilmenin değeri, meditasyon gibi konular ele alınmıştır. Bu bölüm 126
maddedir.
Görüldüğü gibi Manusmriti’nin bazı bölümlerinde ağırlıklı olarak bir ya da
birkaç konudan bahsedilirken bazılarında bir biriyle ilgisi olmayan birçok konudan
bahsedilmiştir. Asli öneme sahip olmayan kısımlara ana konulardan bahsederken
örnek teşkil edeceği durumlarda zaman zaman yer vereceğiz. Ancak bu çalışmadaki
amacımız daha öncede bahsettiğimiz gibi Manu Kanunnamesi penceresinden
Hinduizm’e genel olarak bakmak ve eserde açıklanan Hinduizm’in temel
prensiplerini ortaya koymaktır. Yoksa Hinduizm’in bütün helal ve haramlarını
açıklayarak Hindu fıkhını bütün ayrıntılarıyla anlatmak, eserdeki anlaşılmaz ve
mitolojik tüm bölümlere yer vererek açıklamasını yapamayacağımız konularda kafa
karıştırmak, güncel değeri ya da asli önemi olmayan konulara da yer vererek
araştırmanın amacından sapıp bir çeviri haline getirilmesi değildir. Bu yüzden
içeriğin buna göre oluşturulmasına ve hem konunun ana noktalarıyla anlaşılmasına
imkân kılacak kadar kapsamlı, hem de gereksiz ve sıkıcı ayrıntılardan uzak kalacak
şekilde kısıtlı olmasına çalıştık.
Elbette Nietzsche gibi eserin arkasındaki felsefeyi derinlemesine ele almak,
eseri amaçları bakımından değerlendirmek, ya da diğer Hindu kutsal kitaplarla
karşılaştırmalı olarak tanımaya ve tanıtmaya çalışmak çok daha güzel olabilirdi.
Belki kaynak olarak kullandığımız eser Türkçe olsaydı bunu yapmak bir nebze olsun
xxxv
daha kolay olabilirdi. Ancak çeviriden çeviri yaparak anlamaya çalıştığımız eserin
fikri arka planını ve felsefi temellerini ortaya koymak şu an için oldukça zordur.

Aynı şekilde eserin tüm Hindu kutsal kitaplarıyla karşılaştırmalı olarak ele
alınması, özellikle de bu kitapların hacmi düşünülünce, böyle bir çalışmanın
kapsamını fazlasıyla aşacaktır. Bu yüzden çalışmamızı öncelikle Manusmriti’yi ve
onun temel öğretilerini, bu noktadan hareketle de Hinduizm’i anlamaya çalışmak
esası üzerine bina etmeye çalıştık.
1

BİRİNCİ BÖLÜM
MANU KANUNNAMESİ’NDEKİ TEMEL DİNİ KONULAR
1.1. TANRI VE YARATILIŞ
Manu Kanunnamesi’ndeki tanrı anlayışını ve yaratılışı açıklamadan önce,
önemi nedeniyle “Tanrı” kavramının Hinduizm’deki karşılığının nasıl olduğu ile
ilgili genel bilgiler vermek istiyoruz.

Hinduizm’de tanrı inancı diğer dinlerden farklıdır. Onun tanrı inancı da diğer
birçok inanç esası gibi zaman içinde şekillenmiş, değişmiş ve gelişmiştir.
Hinduizm’in tanrı anlayışını politeist, monoteist, monist, panteist, panenteist olarak
değerlendiren ve bunu da kutsal metinlerle temellendiren araştırmacılar vardır.
Çünkü bu dinin tanrı anlayışı tüm bu değerlendirmeleri mümkün kılabilecek nitelikte
esnektir.
Şunu belirtmek isteriz ki, tanrı konusunda Hinduizm’in farklı
değerlendirmeleri mümkün kılacak uygulama ve inançları Max Müller’in özellikle
bu din için kullanılacak olan yeni bir tanrı anlayışını ifade eden henoteizm ya da
kathenoteizm kavramını ortaya atmasına neden olmuştur. O, Hinduizm’in henoteist
olduğunu söyler. Bu, prensipte monoteizm uygulamada ise politeizmi ifade eder. Her
dönemde şartlar ve ihtiyaçlar doğrultusunda bir tanrı diğerlerine göre daha ön o plana
çıkmakta ve yüce tanrı kabul edilmektedir. Müller özellikle ilk Veda metinlerindeki
Hinduizm’i henoteist olarak tanımlar. Bu metinlerde farklı isimlerle anılan Agni
(ateş), Vayu (rüzgâr) , İndra (yağmur, fırtına, gök) gibi farklı kozmik prensipleri
temsil eden çok çeşitli tanrılar özelliklerine göre kendilerine ihtiyaç duyulan
zamanlarda yüce tanrı olarak kabul görmüşlerdir.61 Diğer yandan Vedalardaki,
tanrının özünde bir olduğu, azizlerin onu farklı isimlerle çağırdığı yönündeki

61 Ninian Smart, The Religious Experience of Mankind, The Fontana Library Theology and
Philosophy, London, 1971, s. 90.
2
ifadeleri de göz önüne alarak bu monist, monoteist ve politeist karışımı anlayışı
henoteizm olarak isimlendirmeye karar vermiştir.62
Genele bakıldığında Hinduizm politeist dinler içinde değerlendirilir. Ancak
onun tanrı konusuna yaklaşımı ve tanrıların önemi her çağda aynı olmamıştır. Bir
Hindu filozofu olan Şankara yüzeyde görünen bu çeşitliliğin aslında ruhsal ve yüce
bir birliğin ifade şekli olduğunu, söylemektedir.63
Gerçekte ne kadar tanrı vardır? Sorusuna Yajnavâlkya64 ilk sorulduğunda
“303 ve 3003” şeklinde cevap vermiş daha sonra soru tekrar soruldukça bu sayıyı
otuz üç, altı, üç, iki, bir buçuk ve en son bir olarak cevaplamıştır.65 Upanişadlar’da
geçen bu diyalog aslında Hinduizm’in tanrı konusuna bakış açısındaki karmaşaya iyi
bir örnektir. Yajnavalkya çok sayıdaki tanrıdan en son tek tanrıya inmiştir.
M.Ö 10. asra, Veda çağına baktığımızda tam bir, çok tanrılı din görürüz.
Veda metinlerinde Hindu tanrılarından Agni, İndra, Varuna, Vayu, Yama gibi
tanrılara methüsenalar vardır. Vedalarda geçen önemli tanrılardan Agni (ateş tanrısı),
İndra (savaş tanrısı ve yıldırım çaktıran tanrı), Varuna (gök ve suların tanrısı), Rudra
(cezalandırıcı tanrı) ve Savitri (harekete geçirici tanrı); her biri farklı bir yönü ile ön
plana çıkmaktadır.
Hinduizm’de panteist tanrı âlem anlayışını destekleyecek nitelikteki ifadeler
kutsal kitaplarda gayet açık bir şekilde yer almaktadır. Bhagavad Gita’da tanrı
Vişnu’nun avatarı olan Krişna bunu şöyle ifade etmiştir: “Kurban töreniyim ben,

62 Henotheism, http://en.wikipedia.org/wiki/Henotheism, (05.10.07). 63 Thompson, s. 60.
64 Vedik dönemde Hindistan’da yaşamış, efsanevi bir bilgedir. Hindu kutsal kitaplarından
Brihadaranya Upanişad ve Satapata Brahma’nın yazarı kabul edilir. Aynı zamanda Upanişadlar’ın
ana karakterlerinden biridir. Bkz. http://en.wikipedia.org/wiki/Yajnavalkya, (21.09.07). 65 Brihadaranyaka Upanishad, Part 3, chapter 9/1,
http://www.bharatadesam.com/spiritual/upanishads/brihadaranyaka_upanisha..., (21.09.07).
3
kurban da benim, sunulan adakta, yanan otta benim. Anılan benim, eriyen yağ da
benim, yakılan da benim yakan da benim.”66
Kurban töreninde kurban tanrıya sunulur ama aslında kurban eden de, edilen
de, kurbanın sunulduğu kişi de tanrının kendisidir. Dolayısıyla burada tanrısal ruhun
evrensel ruh ile iç içe olduğu fikri öne çıkmaktadır.
Vedalardaki tanrıların sonraki dönemlerde eski önemlerini kaybetmesiyle
Brahma, Vişnu, Şiva, Krişna gibi tanrılar daha çok önem kazandı. Bu tanrılardan ilk
üçü kendisine yüce tanrı olarak tapınanlar tarafından Hinduizm’in temel
mezheplerinin oluşumuna katkı sağlamıştır. Vişnuculukta Vişnu en önemli tanrıdır.
Vedalar döneminde O çok ön planda bir tanrı değilken kendi taraftarları tarafından
her şeyi yaratan ve her şeye gücü yeten yüce tanrı kabul edilir. Hatta Brahma ve Şiva
onun sayısız avatarlarından ikisidir. O insanlara olan merhameti ve sevgisi ile ön
plana çıkar. Yeryüzündeki iyileri korumak düzeni sağlamak için zaman zaman çeşitli
formlarda yeryüzüne iner.
Hinduizm’de avatara inancı da mevcuttur. Bazen tanrıların insan suretinde
yeryüzüne indiğine inanılır. Bunların en bilineni Krişna’dır. Mahabharata
destanlarında hikâyeleri anlatılan Rama ve Krişna, Vişnu’nun bilinen iki avatarıdır.67
Hinduizm’de önemli bir yere sahip olan Mahabharata’nın bir bölümünü teşkil eden
Bhagavad-Gita’da Krişna, Vişnu’nun dünyaya 8. ziyaretindeki avatarıdır. Eserde
geçen şu cümlelerde Krişna çağlar boyunca kendisine ihtiyaç doğduğu dönemlerde
farklı bedenlerde dünyaya geldiğine işaret etmektedir: “Gerçekteyse ben hiç
doğmadım ve ölmedim, bütün varlıkların yaratıcısı benim. Kendi özümü koruyarak
biçim aldım, ete kemiğe bürünüp buraya geldim. Ne zaman yolum tıkanır, kapanırsa,
sapıtanlar azıtanlar çoğalırsa, kimse yola girmez, yolu bulamazsa, ben de kendimi

66Bhagavad-Gita (Tanrının şarkısı), çev. Ömer Cemal Güngören, Yol Yayınları, İstanbul, 2001, XI,
s.16. 67 Yitik, Hint dinleri, s. 37.
4
işte böyle gösteririm. İyilik tohumları ekmek için, kötülüğü kökünden kesmek için,
kapalı yolu yeniden açmak için, zamanı gelince buraya inerim.”68
Genellikle erkek tanrıların ve dini figürlerde de erilliğin ön plana çıktığı bir
din için istisna sayılabilecek bir durum Saktizm gibi Hinduizm’in bazı
mezheplerinde, “Devi” gibi ana tanrıça karakterlerine ve feminen güçlere tapınmanın
varlığıdır. Tanrıçalar erkek tanrılara göre daha ön plandadır. 69
Bugün genel inanç Brahma’yı en yüce tanrı kabul eder. Ancak görüldüğü gibi
Hinduizm’deki sayısız tanrıyı sınıflamak oldukça güçtür. Çünkü genel inanç
Brahma’yı en büyük tanrı kabul ederken Vişnuculara göre Brahma Vişnu’nun
avatarıdır. Dolayısıyla Hinduizm’de tanrıların bir önem sırasına göre düzenli olarak
tasnif edilebilmesi zor görünmektedir.
Ancak tüm bu saydığımız ve Hinduizm’in çok tanrılı bir yapıya sahip
olduğunu gösteren delillerin yanında Rig Veda’da geçen “Aslında hakikat birdir.
Ancak azizler ondan Agni, Yama, Matarisvan gibi isimlerle bahsetmişlerdir”70
ifadesi, özünde tek ve yüce bir tanrıya inanıldığının delilidir. Hinduizm’i ve tanrı
inancını ele alırken bu ifade göz ardı edilmemelidir. Bu, Tanrı’nın özünde bir
olmakla birlikte farklı formlara büründüğünü gösterir.
“Kimisi de özveride bulunur, anlamlı adaklar sunar tapınır. Sezer benim
değişmeden değiştiğimi, hem birlik hem de çokluk olduğumu”71 Gita’daki bu cümle
kesrette vahdet, vahdette kesret fikrine işaret etmektedir. Bu ifadeler aynı zamanda
Tanrının farklı suretlerde görünmesine karşılık aslında bir tane olduğunu söyleyen
yukarıdaki Veda cümlesini de desteklemektedir. Görünüşteki çokluk, yüce ve
ölümsüz olan Tanrının farklı şekillere bürünmesinden ibarettir. Ancak bu ifadeler

68 Gita, IV, 6–8. 69 Shaktism, http://en.wikipedia.org/wiki/Shaktism, 21.09.07.
70 The Hymns of the Rgveda, trans. Ralph T. G. Griffith, ed. by. J. L. Shastri, Motilal Banarsidas,
Delhi, 1973, book 1, 164/46. 71 Gita, IX, 15.
5
Hinduizm’in çok geniş kutsal kitap külliyatı ve bu kutsal kitaplarda sürekli
vurgulanan çoklu tanrı fikri göz önüne alındığında kısıtlı sayılır.
Ayrıca Hinduizm’de çok sayıda tanrı olmasının yanında bu tanrıların veya
onların avatarları kabul edilen temsillerin putlarına tapınma da söz konusudur. Hatta
Gandi “Neden Hinduyum?” adlı yazısında kendisini Hindu kabul etmesinin
gerekçelerinden birini, putlara tapınmaya karşı çıkmaması olarak açıklamaktadır.
Dolayısıyla bu genel ve yaygın uygulamaları ve kutsal kitaptaki referansları göz
önüne alırsak Hinduizm’in tanrı anlayışının kısıtlı sayıdaki bu birkaç ifadeye binaen
tek tanrılı olarak değerlendirilmesinin zorlama bir iddia olacağı görülecektir.
Manu Kanunnamesi’nde genel olarak tanrı isimleri yer almaz. Tanrının
özellikleri ve mahiyeti de eserde çok fazla üzerinde durulan bir konu değildir. Bunun
nedeni eserin, tanrıdan ziyade, onun insanlardan yapmasını istediği davranışlar ve
günlük hayata dair meseleler üzerinde yoğunlaşmış olmasıdır.
Eserde tanrıdan daha çok yaratıkların efendisi (Lord of Creatures) şeklinde
bahsedilmektedir. Bunun yanında onun için sonsuz, sınırsız enerji sahibi, kendi
kendine var olan (Lord who is Self-existent), görünmeyen, duyularla bilinemeyen, zor
fark edilebilen, ilk sebep, gerçek olan ve olmayan her şeyin özü, büyük, efendi ya da
tanrı (The Lord) gibi muğlâk isim ve sıfatlar kullanılır.
Hinduizm’deki gibi Manusmriti’deki tanrı kavramını anlamak da güçtür.
Çünkü tanrıyı ve onun evreni yaratışını anlatan bölümler oldukça mitolojik ve üstü
kapalı anlatımlardır. Ayrıca bugün Brahma Hinduizm’de en yüce ve ulu tanrıdır.
Ancak Manusmriti’de yaratılış düzeni anlatılırken yukarıda özellik ve isimleri
sayılan tanrının, Brahma’yı nasıl yarattığı anlatılmaktadır. Dolayısıyla
Manusmriti’de anlatılan o büyük tanrıyı zaten milyonlarca tanrısı olan ve batılı
araştırmacılar tarafından da tam bir tasnifi yapılamayan Hinduizm’in karmaşık
tanrılar sıralamasında kesin bir yere oturtmak mümkün değildir. Ancak en yüce tanrı
Brahma’yı dahi yarattığı için Manusmriti’deki bu isimsiz tanrının her şeyin
üzerindeki en büyük tanrı ve mutlak hakikat olduğu şeklinde bir yorum yapabiliriz.
6
Manusmriti’de tanrı için her ne kadar duyularla algılanamaz dense de tanrı,
insan şeklinde bir organizmaya sahip olarak tasvir edilebilir. Tanrının tüm varlıkları
ve dört kast mensubu kişileri kendi vücudunun farklı bölümlerinden yarattığı şöyle
anlatılır: “Tanrı ağzından din adamlarını, kollarından yöneticileri, bacaklarından
halkı, ayaklarından hizmetçileri yarattı.”72 Yani insanlar aslında tanrıdan
yaratılmıştır. Aşağıdaki bölümlerde görülür ki tanrı sadece insanları değil tüm
varlıkları kendi bedeninden yaratmıştır. Bu yaratılış hikâyesi Hinduizm’deki
Brahman ile Atman bütünlüğü inancı ile uyuşmaktadır. Bu inanca göre bireysel öz
(Atman) ile tanrısal hakikat (Brahman) aslında birdir. Manusmriti’deki bu, tüm
varlıkların aslında tanrıdan yaratıldığı inancı, insan’ın özünün aslında tanrısal hakikat
ile ayrı değil aynı şey olduğu düşüncesini desteklemektedir. Bir Hindu’nun ulaşmak
istediği son nokta Nirvana’ya erişmek ve tanrısal gerçeklik içinde yok olmaktır.
Bunu tuzun suyun içinde eriyerek yok olması benzetmesiyle açıklayanlar vardır. İşte
kişinin aslında ilk sebebinin ve varlık kaynağının da tanrı olduğu ve kendi öz
gerçekliği ile tanrısal hakikatin bir olduğu fikri, Nirvana isteği ile uyuşmaktadır.
Manusmriti’ye bakıldığında tanrı bazen yüce ve aşkın, bazen yukarıdaki
ifadelerde olduğu gibi insana benzeyen, cisimleştirilmiş bir varlıktır. Ancak şunu
belirtmek isteriz ki eserde zaman zaman bahsedilmekle birlikte hâkim güç ve esas
hüküm verici olarak görülen bir tanrı yoktur. Örneğin eserde, günah işleyen bir
kimse için caydırıcı olarak tanrının ceza vereceği ya da yapılan bu işten
hoşlanmayacağı şeklinde bir uyarı yoktur. Kişilerin emredilenleri yapması ve
yasaklardan uzak durması için karma ve sonraki hayatta başına gelecek üzüntüler en
fazla kullanılan caydırıcıdır. Eserde belirgin bir tanrı sevgisi ya da korkusu
hissedilmez. Tanrıyla ilgili Manusmriti’deki belirgin tek hedef, kişinin ulaşmak
istediği nihai son ve hakikat olmasıdır. Ancak bu kavuşmanın sonucu ya da mahiyeti
nasıl olacaktır bunun açıklaması yoktur. Eserin amaçları ya da temel esasları arasında
tanrının rızasını kazanmaya çalışmak yer almaz. Manusmriti’de korku unsuru olarak
zaman zaman cehennemden bahsedilse de bu noktada kullanılan esas caydırıcı olarak
sonraki hayat ve karma görülür. Kişinin günah işlemesi sonucu tanrının sevgi ya da

72 MS, I, 31.
7
merhametinden uzaklaşması şeklinde bir caydırıcı da yoktur. Tanrıyla ilgili en
ayrıntılı bilgi onun eserin birinci bölümünde anlatılan evreni ve tüm varlıkları
yaratışı ile ilgili bölümdedir.
Büyük bilgeler Manu’ya kastlar ve görevleri ile ilgili soru sorduklarında,
Manu onlara önce tanrının âlemi nasıl yarattığını anlatır: “Dinleyin, bir zamanlar bu
evren karanlıktan yaratılmıştı. Hiçbir şey ayırt edilemiyordu ve mantık yürütme ya
da anlamayla bilinmesi imkânsızdı. Evren tamamen uykuda gibiydi. Daha sonra
kendi kendine var olan ve görünmez olan tanrı, evreni görünür kıldı. Enerjisini
büyük elementlere ve bütün nesnelere verdi. Her şeyi görünür hale getirdi ve
karanlığı dağıttı. O sadece duyusal güçlerin ötesindeki güçlerle kavranabilen, fark
edilmeyen, aşikâr olmayan, sonsuz olan, hayal edilemeyen ve bütün yaratıkların
kaynağı olan, gerçekten görünen tek varlıktır.”
73
Burada tanrı aşkın bir varlık olarak tanımlanmaktadır. O, duyu organlarıyla
algılanamayan, ebedi bir varlık olarak tasvir edilmektedir. Ancak aynı bölüm kendi
içinde çelişmekte ve tanrı için hem görünemeyen, hem de gerçekten görünebilen tek
varlık denilmektedir. Manusmriti’deki tanrının mahiyeti ile ilgili net bir şey
söylemek zordur. Tanrı bir yandan duyu ötesi, hayal edilemeyen, görünmez olarak
tanımlanırken diğer yandan onun evreni kendi vücudundan nasıl yarattığı şu şekilde
anlatılmaktadır: “Kendi vücudundan yaratmayı dilediği varlıklar için derin derin
düşündü; önce suları yaydı daha sonra kendi menisini suyun içine kattı. Bu meni
altın bir yumurtaya dönüştü. Bu yumurta güneş kadar parlaktı. Bütün insanların
büyükbabası olan Brahma bu yumurtadan doğdu. ‘Sular bu insandan doğdu’ dediler.
Gerçekten sular ilk insanın çocuklarıydılar... İlk sebep olan, görünmez ve sonsuz
olan, gerçek ve gerçek olmayanın özü olan (tanrı), bütün dünyada Brahma olarak
bilinen kişiyi yarattı.”74 Görüldüğü üzere burada masalsı ve mitolojik bir anlatım söz
konusudur. Tanrının menisinden bahsedilmesi, onun erkek olarak anlaşıldığını
göstermektedir. Hinduizm’de tanrıların çoğu erkektir. Bu yönüyle bu anlatım, genel
tanrı tasavvuru ile uyuşmaktadır. Diğer yandan anlatılanların tutarlı bir tasnifini
yapmak zordur. Çünkü ilk önce tanrının suyun içine menisini karıştırmasıyla bundan

73 MS, I, 5–7. 74 MS, I, 8–11.
8
Brahma’nın doğduğu söylenirken, akabinde sular ilk insanın çocuklarıydı denmesi
önceki sıralama ile çelişmektedir. Önce Brahma mı sudan yoksa sular mı
Brahma’dan yaratılmıştır? Bu tam anlaşılır değildir. Ayrıca burada Brahma için
insanların atası denilmektedir. Oysa genel inanç onun tanrı olduğu şeklindedir.
Tanrının yeri ve göğü yaratması ise yine aynı mitolojik üsluba uygundur:
“Tanrı bir yıl boyunca yumurtanın üzerinde oturdu ve daha sonra sadece düşünerek
yumurtayı ikiye böldü. Bu iki parçadan gökyüzünü ve yeryüzünü, ortada atmosferi,
sekiz ana yönü ve suların sonsuz mekânını yarattı.”75
Eserin birinci bölümünde yer alan, tanrıdan ve evreni yaratmasından
bahseden bu kısımlar dışında tanrı ve onun mahiyeti ile ilgili eserde fazla bir bilgi
yoktur. Zaten Manusmriti tanrıyı ve onun özelliklerini anlatmak derdinde de değildir.
Eser onun ne olduğundan ziyade ne istediği ile ilgilenmektedir. İlerleyen bölümlerde
de tanrıdan bahsedilse bile buralarda da onun kavrama ve duyularla
anlaşılamayacağını söylenmekte ve mahiyeti üzerinde durulmamaktadır.
1.2. KURBAN
Daima dinin temel ve en değerli ibadetlerinden sayılmıştır. Ancak çeşitli
dinlere göre mahiyet ve şekilleri farklıdır. Birine göre kurban sayılan diğerine göre
olmayabilir. Kan akıtılmadan yapılan kurbanlara “saçı” denilir.76 İnsan, hayvan, bitki
ya da özel bazı maddelerin kutsal bir güç için, dini bir amaçla öldürülmesi ya da
sunulması geleneği çok eski çağlardan beri var olagelmiştir. Ancak şekilleri, zamanı,
dindeki yeri ve önemi değişiklik göstermiştir. Eski çağlarda bu ibadet özellikle hasat
mevsimlerinde, bereket getirmesi amacıyla yapılmıştır.
Her dinde bazı ibadetler diğerlerinden daha fazla öne çıkmaktadır.
Hinduizm’de kurbanın en önemli ibadetlerden olduğunu söylemek yanlış
olmayacaktır.

75 MS, I, 12,13. 76 Sarıkçıoğlu, s. 141.
9
Rig Veda’nın son kitabında yer alan en önemli ilahilerden biri olan ilk insan
ilahisi (puruşa sukta) dünyanın, zamanın başlangıcında icra edilen büyük bir
kurbanla başladığını anlatır. Güçlü insan pruşa tanrılar tarafından kurban edilmiş ve
kendi parçalanmasını mistik olarak devam ettirerek vücudunun farklı kesimlerinden
toplumdaki temel dört sınıfta dâhil olmak üzere evrenin özellikleri meydana
gelmiştir. Bu ilahiye göre pruşa, bütün bu dünya, olmuş ve olacak olan her şeydir.
Bu olay Hinduizm’de o kadar önemli görülmüştür ki dünyanın kozmik bir insan
kurbanından yaratıldığı kabul edilmiştir.77 Manusmriti’ye göre insanları kendi
uzuvlarından yaratan kişinin tanrının bizzat kendisi olduğunu daha önce ifade
etmiştik.
Kurban Hinduların günlük hayatlarının ve ibadetlerinin ayrılmaz bir
parçasıdır. Vedaların emrettiği dini hayat kurbanlar etrafında toplanmış ve kurban
ibadeti dinin merkezine oturmuştur.78
Hinduizm’de kurban bazı dinlerdeki gibi yılın sadece belirli dönemlerinde
yapılan bir ibadet değildir. Ayrıca kurban deyince sadece kan akıtılan hayvan
kurbanı gelmez. Kurban günlük ibadetlerden biridir. Bir Hindu güne bir çeşit kurban
olan puca ayini ile başlar. Kanlı ve kansız kurban çeşitleri vardır. Bazen tanrılara
sadece bitki, çiçek ve meyve sunulur. Diğer yandan eski zamanlarda Hindistan’daki
Dravid kabileler birçoğunda hasat dönemlerinde insan kurban edildiğine dair deliller
vardır.79 Bengal’de bir Dravid kabilesi olan Khondlar arasında hasat dönemlerinde
gönüllü kişilerin kurban edilmesi 19. yüzyılın ortalarında dahi devam ediyordu.
Britanya hükümetinin bunu yasaklamasından sonra insan yerine keçi ve manda
kurban etmeye başlamışlardır.80
Hinduizm’in en temel ibadetlerinden olan kurban, Sutralar (M.Ö. 500 veya
400- M.Ö 200) döneminde önem kazanarak zamanla karmaşık hale geldi. Kurban

77 Ahmet Güç, Çeşitli Dinlerde ve İslam’da Kurban, Düşünce Kitabevi, İstanbul, 2003, s. 83. 78 Güç, s. 85–86.
79 Mircea Eliade, Dinler Tarihine Giriş, Kabalcı yayınları, İstanbul, 2003, s. 334. 80 Eliade, s. 335, 336.
10
törenlerinin el kitabı niteliğinde ki Kalpa Sutralar’da bu dönemde kompoze
edilmiştir.81
Hinduizm’de kurban kâinatın yaratıcı gücüdür. Başarılı olmak için tanrıların
bile kurban sunması gerekir. Bu yüzden brahmanlar kurban törenlerini yönettikleri
için sadece insanların değil tanrıların da efendisi sayılmışlardır. Rahipler tabiatüstü
güçleri vasıtasıyla dini merasim ve kurbanları kullanmak suretiyle kozmik olayları
kontrol edebileceklerini iddia etmişlerdir. Kurbanların brahmanlara emredilen tarzda
yapılırsa istenen sonucu vereceğini ileri sürmüşlerdir. Kurban evrenin düzende
kalması için gereklidir. Ayrıca kurbanın tanrıların öfkesini dindirdiğine inanılır.82

Hinduizm’de kurbanın üç sunuluş amacı vardır: Tanrıya hediye verip bunun
karşılığında nimet beklemek, suçlara karşılık kefaret olması ve kurban yemeğini
yemekle tanrıların faziletinin insanlara geçeceğine inanmak.83 Görüldüğü gibi
kurbanın amacının, tanrıya yakın olmak ve günahlara kefaret olması, dinlerde kurban
sunmanın genel amaçlarıyla uyuşmaktadır. Son amaç ise Hinduizm’de var olan,
yenilen maddelerin ruhu etkileyeceği inancından ileri gelmektedir. Aynı inanç manen
pis kimselerin hazırladıklarının yenilmemesi uygulamasında da görür.
Bu dinde tanrılara sunulan birçok bitki ya da hayvan kurban kabul edilir. At,
insan ve soma kurbanı gibi kurbanlar vardır. Manusmriti’de insan kurbanıyla ilgili
bir şey yer almaz ancak rahip öldürme günahının kefareti olarak kişinin kendini bir
rahip için feda edebileceği ifade edilir84. Bunu bir çeşit kurban olarak kabul edip
etmemek tartışmaya açık bir konudur. At kurbanı ise rahip öldüren birinin kefaret
olarak yapabileceklerinden biridir.85
Manu Kanunnamesi’nde kurbandan sıkça bahsedilmektedir. Manu’ya göre
kurban Veda okumaktan etrafa yiyecekler serpmeye86 kadar çok geniş bir yelpazeyi

81 Yitik, Hint Dinleri, s. 12. 82 Güç, ss. 87–94.
83 Güç, s. 93–94.
84 Bkz. MS, II, 81. 85 MS, II, 75. 86 MS, III, 75.
11
içine alır. Kurban evrenin düzeni, canlı ve cansız tüm varlıkların korunması için
gereklidir. Özellikle erkekler hayatlarının aile reisliği safhasında kurban törenlerinin
yöneticisidirler. Bu adakları yerine getirmek çok önemlidir. Aile reisinin yapması
gereken adaklar Manu şöyle anlatmıştır: “Ev sahibinin her gün icra etmesi gereken 5
büyük adak ayini vardır. Vedaları öğretme işi nihai gerçeklik olan varlık için, su
serpmek atalar için, ateşteki hediyeler tanrılar için, yiyecek takdimi görünmeyen
varlıklar için, misafirperverlikte insanlar için sunulan adaklardır... Tanrılara,
misafirlere, muhtaçlara, atalara ve kendine tövbe amaçlı hiçbir adakta bulunmayan
kişi sadece nefes alır, gerçekten yaşamaz. Bu beş kurban ‘ateşe sunulmayan’, ‘ateşe
sunulan’, ‘yerlere saçılarak adanan’, ‘rahiplere verilen’ ve ‘ yenilen’ adaklar olarak
bilinir. Ateşe sunulmayan adak Veda’nın nameli şekilde okunmasıdır. Ateşe sunulan,
adağın ateşe atılmasıdır. Saçılarak dağıtılan bedensiz ruhlara yapılan tövbe amaçlı
adaktır. Rahiplere yapılan adak, rahiplerin misafir olarak alınmasıdır. Yenilen ise
atalara sunulan tazeleyici içkidir.”87
Görüldüğü gibi Manusmriti’nin beş büyük kurban olarak tanımladıklarından
sadece ateşe sunulan adaklar ateşe bitki ya da hayvan sunulmasıyla yaygın kurban
anlayışına benzemektedir. Diğer beş kurbandan biri temel kutsal kitap olan Vedaları
okumak, diğeri bedensiz ruhlar olarak tanımlanan ve muhtemelen görünmeyen
manevi varlıklar için bazı gıdaların eve saçılması, bir diğeri rahipleri yedirip içirmek,
beşincisi ise atalar için içki sunmaktır. Bu önemli beş temel kurban Manusmriti’nin
ve Hinduizm’in alışılmışın dışındaki kurban anlayışını gözler önüne sermektedir.

Kurban dünyanın düzeninin ve hayatın devamının nedeni olarak
görülmektedir: “Ateşe düzenli bir şekilde adak atılması güneşi yaklaştırır. Yağmur
güneşten oluşturur. Yağmurdan yiyecek, yiyecekten nesiller oluşur.”88
Aile hayatı yaşayan kimsenin kurbanları yerine getirmesi manevi varlıklara
ve tanrılara karşı bir borçtur:“Bilgeler, atalar, tanrılar, vücutsuz ruhlar ve misafirler
aile reisinden bazı şeyler umar ki anlayışlı bir ev sahibi bunları yerine getirmelidir.
Ev sahibi bilgeleri veda okuyarak, tanrıları kuralına uygun ateş kurbanı sunarak,

87 MS, III, 69–74. 88 MS, III, 76.
12
ataları cenaze töreni yaparak, insanları yiyecek vererek, ruhani varlıkları da tövbe
amaçlı adak sunarak onurlandırmalıdır.”89
Kişi yiyecekleri evde sağa, sola, çeşitli yönlere saçarak tanrılara kurbanda
bulunmuş olur: “Bir rahip her gün bütün tanrılar için, kurallara uygun olarak
hazırlanmış yemek almalı ve onlara ikramda bulunmalıdır. Bu tanrılar şunlardır:
Önce Ateşe, sonra Soma’ya, sonra bu ikisine, sonra bütün tanrılara ve
Dhanvantari’ye, daha sonra yeni ay ve dolunay tanrıçalarına, daha sonra
Yaratılmışların Efendisine, yeryüzüne ve gökyüzüne, son olarak mükemmelleştirilmiş
adakların ateşine. Bağışlarını yaparken bütün ana yönlere doğru düzenli bir şekilde
dağıtmalıdır. Saat yönünde İndra’ya ölüme, suların efendisine ve görevlileriyle
beraber aya, bağış yapmalıdır. ‘Marutlara’ diyerek kapının önüne, ‘sulara’ diyerek
suyun içine, ‘ağaçların efendisine’ diyerek havaya bir porsiyon yemek bırakır. Evin
başında iyi şans tanrıçasına, sonunda cömert karanlık tanrıçasına, ortasında ise
nihai gerçek ve evin efendisine ikramda bulunur. Bütün tanrılara ikramda bulunmak
için yemeği havaya atar. Bir kısmını gündüz gezen ruhlar için bir kısmını da gece
gezenler için atar. Evin üst kısmında bütün yiyecekler ruhuna ikramda bulunur ve
kalanın tamamını güneye doğru atalar için fırlatır.”90
Kurban o kadar değerli bir ibadettir ki normalde günah olan hayvan öldürme,
kurban amacıyla yapıldığında takdir edilecek bir davranış olarak görülmektedir.
Dahası hem bu kişi hem de kurban olarak sunduğu hayvan sonraki hayatlarında daha
yüksek bir hayat seviyesinde doğarlar. “Kendi kendine var olan, kurban hayvanlarını
kurban için yarattı. Kurban bütün evrenin iyiliği içindir. Bu yüzden bir kurbanı
öldürmek, öldürmek (cinayet) sayılmaz. Bitkiler, kurban hayvanları, ağaçlar,
hayvanlar ve kurban için öldürülen kuşlar sonraki doğumlarında yüksek bir seviye
kazanırlar. Sadece şu durumlarda kurban hayvanları öldürülebilir: Bir kurban
esnasında bal karışımını bir misafire sunarken ve atalar için tören yapılırken.
Manu’nun söylediği budur. İki kere doğmuş, Vedaların anlamını bilen bir kimse

89 MS, III, 80, 81. 90 MS, III, 84-91’den derleme.
13
kurban hayvanlarını bu doğru amaçlar için incitirse hem kendi, hem hayvan varlığın
en son noktasına ulaşır.” 91
Denilebilir ki Manusmriti’ye göre kişinin kendisi için yaptığı bireysel ayin ve
meditasyonlar dışındaki ibadetlerin geniş bir kısmı kurban olarak değerlendirilir.
1.3. KADIN
Kadınlarla ilgili uygulamalar ve dinin kadına bakışı tarih boyunca toplumlara
ve şartlara göre değişiklik arz etmiştir. Ancak birçok dini gelenekte kadınlar genelde
ikincil bir konuma sahip olmuşlardır. Bu, gerek dinin kadına bakışı, gerekse kadının
dinde oynadığı aktif ve yapıcı rol için geçerlidir. Dinlerde kutsal kişiler, din
kurucuları, peygamberler ve tanrılar büyük oranda erkektir.

Hinduizm’in, kadın konusundaki tutum ve uygulamaları büyük oranda diğer
dinlerle benzerlik gösterir. Manusmriti, Hinduizm’de kadın konusunu ele alanlar için
vazgeçilmez bir kaynaktır. Çünkü sati, drahoma gibi uygulamaları nedeniyle
Hinduizm’in en fazla eleştirildiği konulardan olan kadınla ilgili yapılan eleştiriler de,
büyük oranda Manusmriti üzerinden, onun kadın konusundaki görüşleri esas alınarak
yapılmaktadır. Rig Veda’nın yanı sıra diğer Hindu kutsal metinlerinde de kadınlarla
ilgili olumsuz ifadeler yer almakla birlikte, gerek Manusmriti’de böyle ifadelerin
daha yoğun oluşu, gerekse bazı kısımlarda kadınlara eleştiri sınırının ötesinde ağır
ithamlarda bulunulması bu konuda eserin şimşekleri üzerine çekmesine neden
olmuştur. Bu yüzden Manusmriti, özellikle kadın konusunu ele almak isteyenler için
önemli ve vazgeçilmez bir kaynaktır.
Manusmriti’nin kadına bakış açısını iki boyutta ele almak mümkündür.
Bunlardan ilki eserde kadının daha çok ön planda olan yönünü teşkil eden, aile
içindeki “eş” pozisyonudur. Meselenin diğer boyutu ise kadının insan olarak değeri
ve bu anlamda erkeğe göre durumudur. Aslında bu iki durum birbirinin nedeni ve
sonucu gibidir. Kadına insan olarak değer verilmemesi onu evlilikte istediği kişiyi
seçemeyen, çocuk yaşta evlendirilen, evlendikten sonra her şeye rağmen mutlak

91 MS, V, 39–42.
14
itaate mecbur bırakılan ve kocası öldükten sonra tamamen yok sayılan bir pozisyona
itmektedir. Diğer yandan doğuştan kötü bir fıtrat üzerine yaratılan, erkek çocuğu
olmadığı zaman terk edilebilen ve kendisine kötü davranan kocasına bir tanrıya
hizmet eder gibi hizmet etmesi emredilen92 kadının insani yönüyle erkek karşısında
bir değerinin olması mümkün değildir.
Eserde kadınla ilgili kısımlar incelendiğinde kadına bakışın neredeyse
tamamen olumsuz olduğunu söylemek mümkündür. Her ne kadar birkaç yerde kadın
veya onun bedensel bazı unsurları temiz kabul edilen maddeler arasında sayılsa da,
bu ifadeler eserin kadına karşı olumsuz bakış açısını değiştirebilecek nitelik arz
etmez. Çünkü daha somut ve uygulamaya dönük ifadeler erkeğe, adetli karısıyla aynı
yatağa uzanmayı, beraber yemek yemeyi, hatta yemek yerken, hapşırırken, esnerken
ya da dinlenirken ona bakmasını yasaklamıştır.93 Dolayısıyla kadınla ilgili olumlu
ifadelerin pratiğe yönelik fazla bir değeri yoktur.

Manu Kanunnamesi’nde kadını ele alırken Hindistan’da asırlardır uygulanan
ve kaynağını dinden alan uygulamalardan bahsetmek ve bunların eserde ne şekilde
yer aldığını belirlemek, konuyu bir bütün olarak değerlendirmek açısından yararlı
olacaktır. Çünkü Hinduizm’de kadının durumu hem asırlar içinde başka din ve
toplumlarda görülmeyen farklı uygulamalar barındırması, hem de hızlı bir şekilde
değişmesi nedeniyle önemlidir. Diğer yandan Hindistan’da kadınla ilgili
uygulamaların tamamı birbiriyle ilişkilidir. Hiçbiri diğerlerinden bağımsız değildir.
Hepsi bir felsefenin, kadına bakış açısının doğurduğu farklı uygulamalardır. Şunu
söyleyebiliriz ki Hinduizm’in benimsediği bu uygulamalar ve kadını değersiz gören
düşünce yapısı Manusmriti’nin de bu konudaki temel felsefesini teşkil etmektedir.
Ayrıca bu olumsuz uygulamaların ve bakış açısının özellikle Manusmriti’den sonra
ortaçağ döneminde başlaması da önemlidir.

92 MS, V, 154. 93 MS, IV, 40, 43.
15
Bazı araştırmacılar Hinduizm’de antik dönemde (Vedik dönem) kadının
hayatın her alanında erkekle eşit olduğunu ve eğitim aldığını iddia etmektedirler.94
Hindistan’da kadınların durumu M.S. 500’den sonra smritiler (özellikle
Manusmŗiti) ve diğer kutsal metinlerin kadın haklarını ve özgürlüğünü kısıtlayıcı
buyruklarının etkisiyle kötüleşmeye başlamıştır.95 Bugün nadirde olsa hala var olan
çocuk evliliklerinin de Manusmriti’den sonraki dönemde, 6. yy.dan itibaren ortaya
çıktığı sanılmaktadır.96 Çünkü çocuk evliliklerini teşvik edecek nitelikteki ifadeler
Manusmriti’de açıkça yer almaktadır.97
Hinduizm’de ve Manusmriti’de kadının eş ve insan olarak erkek karşısındaki
durumuna baktığımızda, onun erkekle eşit konuma ve haklara sahip olmanın çok
uzağında kaldığını görürüz. Kadın erkekle eşit kabul edilmek şöyle dursun, insan
olarak dahi yeterli değeri görmez. Manusmriti’de kadın, erkeği memnun etmek için
yaratılmış, kötü özelliklere haiz, kendi başına iş yapamayan ve yapmaması gereken
bir varlık olarak karşımıza çıkar.
Hindistan’da kız evlat ve eş olarak değeri olmayan kadın için zorluklar
dünyaya gelmeden başlar. Çünkü birçok aile doğacak çocuklarını, kız olduğunu
öğrenince henüz dünyaya gelmeden öldürmektedir. Özellikle cinsiyet testlerinin
yaygınlaşması kız çocuklarının kürtajını daha fazla artırmıştır. Kız çocuklarının
aileleri tarafından istenmeyişinin nedeni kızların evlenirken erkek tarafına vermesi
gereken yüklü miktardaki çeyiz parasıdır. Drahoma denilen bu gelenek ülkemizde de
bazı bölgelerde halen uygulanan başlık parası uygulamasının tam aksine, kadının
evlenirken ödediği yüklü miktardaki paradır. Bu uygulama ailelerin kızları maddi bir
yük olarak görüp kurtulmaya çalışmasına neden olmaktadır. Kız kardeşi de Drahoma
nedeniyle öldürülen ve bu yüzden çok sarsılan yazar Sita Agarwal 1999’da yazdığı
“Genocide of Woman in Hinduism” (Hinduizm’de Kadın Soykırımı) isimli kitabında

94 R. C. Mishra, Women in İndia:Towards Gender Equality, New Delhi, 2006,
https://www.vedamsbooks.com/no43902.htm, (25.08.07). 95 Women in History, http://nrcw.nic.in/index2.asp?sublinkid=450, (25.08.07). 96 Jyotsna Kamat, “Status of Women in Medieval Karnataka”,
http://www.kamat.com/jyotsna/women.htm, (25.08.2007), last update 24.05.07. 97 Bkz. MS, IX, 90–94.
16
Sati’nin Hindu kutsal kitaplarında yer alan ve asırlarca uygulanan bir gelenek
olduğunu anlatmıştır. Brahmanların 20. yy boyunca tam 50 milyon kız çocuğunu
katlederek Yahudi soykırımından tam 10 kat daha büyük bir soykırım yaptıklarını
söyler.98
Manusmriti’de Drahomadan bahsedilmez. Ama kadının ve ailesinin, erkekten
ya da erkek tarafından para talep etmemesi gerektiği ısrarla vurgulanır. Hiçbir bilgili
baba kızını verirken, ne kadar az olursa olsun para almamalıdır. Para hırsı nedeniyle
bunu yapan kişi, bir kadın simsarı gibi kızını satmış olur99. Kıza ait eşyalardan veya
kıyafetlerden yararlanan akrabaları da cehenneme giderler.100
Eserde kadın tarafının para alması şiddetle kınanırken erkeklerin para alması
ile ilgili herhangi bir uyarı yoktur. Bu durum, o din ve toplum nazarında zaten pek
bir değeri olmayan kadınların evlenirken bir de üzerine para vermesinin,
drahoma’nın önünü dolaylı olarak açmaktadır denilebilir. Eserde erkek içinde bu
şekilde bir uyarı yer alsaydı belki durum daha farklı olabilirdi.
Hindistan’da kadınlarla ilgili uygulamalardan bir diğeri ve belki de en
korkuncu dul kadının kocasının cenazesiyle birlikte yakılarak öldürülmesi anlamına
gelen sati geleneğidir. Sati hem bu olaya, hem de kocasıyla birlikte yakılan kadına
verilen isimdir. Bu gelenek ortaçağda Hindu sosyal hayatının bir parçası haline
gelmişti. Dul kadın kendi rızasıyla canlı canlı yakılmayı kabul ettiğinde bu onun
kocasına bağlılığını ve erdemli olduğunu gösteriyordu. Her ne kadar sati gönüllülük
esasına dayansa da kadınların bazen buna zorlandıkları düşünülmektedir.101 Bir kadın
eşinin ölümünden sonra ne kadar acı çekip ölmek istese de bunun canlı yakılmak
suretiyle olması birçok insan için pek cazip bir seçenek olmayacaktır. Bu gerçek göz
önünde bulundurulursa varsayılan durumun mümkün olduğu yani kadınların bunu
yapmaya zorlanabilecekleri çok açıktır. Kadının yakılmayı kabul etmesi onun ölen

98 S.Agarwal, Genocide of Women in Hinduism, 1999,
http://web.archive.org/web/20010606091528/www.dalitstan.org/books/gowh/g...,
(25.08.07). 99 MS, III, 51. 100 MS, III, 52. 101 Women in India, http://en.wikipedia.org/wiki/women_in_India, (25.08.07).
17
kocasına olan bağlılığının ve sevgisinin en önemli göstergesidir. Ölümün meydana
getirdiği yıkımın sosyal ve dini baskı ile birleştiği göz önünde bulundurulursa bunu
gönüllü olarak kabul eden kadınların dahi, kendi iradeleriyle ve mantıklı karar
verdiklerini söylemek zordur.
İngiliz hükümeti bu geleneği 1829’da yasakladı. Bugün sati, büyük oranda
işlerliğini yitirse de yinede bazı kırsal bölgelerde hala uygulanmaktadır. Hindistan’ın
bağımsızlığını kazanmasından itibaren resmi olarak 40 sati olayı rapor edilmiştir.102
Sita Agarwal Sati’nin Hindu kutsal kitaplarında yer alan ve asırlarca
uygulanan bir gelenek olduğunu anlatmıştır.103 Geçekten de temel metinler olan
Vedalarda dahi kadınların kocalarından sonra kendilerini feda etmelerine yönelik
ifadeler vardır. Manu Kanunnamesi’nde ise kadınların yakılmasına açık bir atıf
yoktur. Ancak Manusmriti, kadının kocası öldükten sonra ona mutlaka bağlı
kalmasını, asla evlenmemesini emreder. “Evlilikle ilgili Veda metinlerinde, dullar
için evlenmek asla onaylanmaz. Dulların yeniden evlenmesi, evlilik kuralları içinde
yer almaz.”104
Yani Manusmriti, kadının ölen kocasının arkasından mutlak sadakatini esas
alır. Onun uygulamadan ayrıldığı nokta ise bu sadakat göstergesini öldürülmek
şeklinde tanımlanmamasıdır. Ölüm dışında kadını hayattan soyutlayıcı her türlü
tedbir eserde mevcuttur.
Kadının ölen kocasından çocuğu yoksa ve kadın çocuk hasreti çekiyor olsa
da, bu değişmez bir kuraldır. “Bir kadın, ölümünden sonra çocuk ve soy arzusu ile
kocasına ettiği yemini bozarsa bu dünyada aşağılanma ve hor görülmeyi hak eden
bir varlık olur. Ölüm sonrası hayatını da kaybetmiştir.”105 Yani Manusmriti yeniden
evlenen kadına ölüm sonrası verilecek cezanın ötesinde en etkili caydırıcılardan olan

102 Vimla Dang, “Feudal mindset still dogs women's struggle”, 1998- 06-19,
www.tribuneindia.com/50yrs/women.htm#1, (06.10.07). 103 Agarwal, age, http://web.archive.org/web/20010606091528/www.dalitstan.org/books/gowh/,
(25.08.2007). 104 MS, IX, 65. 105 MS, V, 161.
18
toplumsal baskı ve aşağılamanın önünü, sonuna kadar açmaktadır. Dahası ikinci bir
evlilik yapan kadının ya da kocası ölen bir kadınla evlenen adamın doğacak
çocuklarının da meşru kabul edilemeyeceğini söyler. “Başka bir adamdan (kocası
öldükten sonra evleneceği) ya da başka bir adamın karısı olmuş olan bir kadından
meşru bir nesil (evlat) meydana gelmez. Namuslu bir kadının ikinci bir kocası
olamaz.”106. Diğer bir ifadeyle ikinci bir kocası olan kadın namuslu, erdemli bir
kadın olamaz.
Kadının ölen kocasından sonra evlenme yasağı hala devam etmektedir.
Kadının daha üstün bir erkek için dahi kocasını bırakamayacağı söylenir. “Bir kadın
kendi değersiz (düşük kasttan)107 kocasını bırakıp, daha mükemmel bir adama (daha
yüksek bir kasttan) gitse, bu dünyada aşağılanmayı hak eden bir varlık haline gelir.
Onun için ‘önceden başka bir adama aitti’ denir. Kocasına vefasız (sadakatsiz) bir
kadın ikinci hayatında, dünyaya bir çakalın rahminden doğar. Hastalıklı ve şeytani
olan bu doğuştan dolayı işkence çeker.”108 Görüldüğü gibi ifadelerde kadının kocası
hayattayken mi yoksa öldükten sonra mı daha üstün bir adama gittiği
açıklanmamıştır. Ancak gerek kocası hayatta olan kadının bunu yapmasının zina
sayılacağı ve bunun zaten çok daha kötü bir fiil olması, gerek ifadenin öncesi ve
sonrasında dul kadının durumundan bahsedilmesi, burada koca öldükten sonra
yapılan evlilikten bahsedilme ihtimalini güçlendirmektedir. Dul kadın kocasına göre
çok daha iyi olsa ve kocası ölmüş olsa da başka bir adamla evlenemez. Bunu yaparsa
sonraki hayatında bir hayvan olarak doğup acı çekeceği belirtilerek fiilin ölüm
sonrası cezasına da işaret edilmektedir.
Diğer yandan Manusmriti kocasından sonra evlenmeyen ve nefsine de hâkim
olan bir kadının hem dünyada hem ölüm sonrasında mükâfatlandırılacağını söyler.
“Kocasına sadık, zihnine, konuşmalarına, vücuduna hâkim olan ve kendini

106 MS, V, 162. 107 Burada bahsi geçen üstünlükten kastın ne olduğu konusunda iki ayrı görüş olduğunu belirtmek
isteriz. S.B.E Serisi’nde çevirmen G. Bühler burada bahsedilen üstünlüğü direk olarak kast
üstünlüğü şeklinde çevirmiştir. Diğer yandan bizim kullandığımız çeviride ise çevirmenler Smith
ve Doniger ilgili bölümün 163. dipnotunda, kast üstünlüğünü ihtimallerden biri olarak
değerlendirirken burada bahsedilen üstünlüğün daha büyük bir ihtimalle kişisel meziyet ve
vasıflar olduğunu söylemişlerdir. Dolayısıyla iki ihtimalde mümkündür. 108 MS, V, 163, 164.
19
dizginleyen bir kadın kocasının öldükten sonraki dünyasına ulaşır ve iyi insanlar
onun için ‘erdemli, namuslu kadın’ derler. Zihnini, kalbini, konuşmalarını, vücudunu
dizginleyen, kendine hâkim olan kadın önce bu dünyada daha sonra ise (ölüm
sonrası) kocasının dünyasında ün ve şöhret kazanır.”109
Özetle kocası ölen bir kadın evlilik, aile ve çocukla ilgili her şeyi unutmalı ve
kocasına ettiği yeminini sürdürerek ölene kadar dul kalmalıdır. O, bunun yanı sıra
sosyal hayattan soyutlanmış, pasif bir hayatı, ömür boyu bir yas havası içinde
sürdürmelidir. Kısacası Manusmriti’de kadının bedenen kocasının cenaze ateşiyle
birlikte yakılmasına açık bir atıf olmamakla birlikte, ruhen adeta kocasıyla birlikte
ölmesi istenmektedir. Hâlbuki erkekler için yeniden evlenmeyle ilgili bir yasak söz
konusu değildir. Karısı ölen erkek evlenmek konusunda serbesttir. “Kendinden önce
ölmüş karısı için, en son ibadet olarak kurban ateşini yakan kişi yeniden
evlenebilir...”110
Hindistan’da 1860’dan itibaren yasaklanmış olsa da kırsal kesimlerde hala
var olan uygulamalardan biri de kız çocuklarının küçük yaşta evlendirilmesidir.111 Bu
uygulama geçmişte çok yaygındı. Kız çocukları ergenlik çağına girince
evlendiriliyordu. Çocuk yaştaki dullar saçları kazıtılmış bir şekilde toplumdan uzak,
tamamen yalnız yaşamaya mahkûm ediliyordu.112 Kız çocuklarının çok küçük yaşta
evlendirilmesi Manusmriti’nin desteklediği bir uygulamadır. Daha kötü olan ise
çocukların kendilerinden çok büyük erkeklerle evlendirilmesinin öğütlenmesidir.
“Bir kız ergenlik çağına geldikten sonra 3 yıl beklemeli bu sürenin sonunda bir koca
bulmalıdır.”113 “30 yaşındaki bir adam, kalbini büyüleyen 12 yaşında bir kızla, 24
yaşındaki bir adam da 8 yaşındaki bir kızla evlenmelidir. Eğer görevi ele alması
gerekiyorsa daha acelede evlenebilir.”114 Burada acele evlenmeyi gerektiren
durumun ne olduğundan bahsedilmemektedir. Ancak dikkat çeken hususlardan biri
söz konusu yaş olan 8 yaşının birçok kız çocuğu için ergenliğin dahi öncesi

109 MS, V, 165,166. 110 MS, V, 168. 111 İlgili haber için bkz.: Child marriages targeted in India,
http://news.bbc.co.uk/1/hi/world/south_asia/1617759.stm, (25.08.07). 112 Women in India, http://en.wikipedia.org/wiki/women_in_India, (25.08.07). 113 MS, IX, 90. 114 MS, IX, 94.
20
olduğudur. Eserde yaş konusuyla ilgili çelişkili ifadeler yer almaktadır. Bir yandan
bir kızın ergenlik çağından sonra üç yıl bekleyip evlenmesi öğütlenirken, diğer
yandan 8 yaşında kızların evlendirilmesinden bahsedilmektedir. Bu durumda
çocuğun beş yaşlarında ergenlik çağına girmesi gereklidir ki bu dünyanın hiçbir
yerinde söz konusu değildir. Bahsi geçen sekiz yaş bile çok sıcak iklimli bölgelerde
dahi birçok çocuk için ergenlik öncesi bir döneme isabet etmektedir.
Yaş konusunda dikkat çeken diğer bir husus eserde verilen örneklerde
erkeğin yaşının kızınkinin yaklaşık olarak üç katı olmasıdır. Buna göre yirmi beş
yaşındaki bir kızın yetmiş beş yaşındaki bir adamla evlenmesi gerekir ki otuzunu
geçen bir kadının bu durumda evlenecek bir adam bulması pek mümkün
görülmemektedir. Aynı şekilde gerektiğinde tavsiye edilen 30 ya da 24 yaşından
daha erken evlenebileceği konusunda izin verilen 18 yaşında bir erkek evlenmek ve
Manusmriti’nin yaş konusundaki tavsiyelerine uymak isterse altı yaşlarında bir
çocukla evlenmelidir. Bu da, eserde eşlerin yaşları konusunda verilen tavsiyelerin ne
kadar vahim olduğunu göstermektedir.
Dahası eserde kızların, aynı kasttan iyi bir talip olursa ve gerekirse uygun
yaşa gelmemiş dahi olsa babaları tarafından evlendirilmesi gerektiği belirtilir. Ancak
ergenliğe ulaşmış dahi olsa evlendirileceği kişi uygun değilse ölene kadar babasının
evinde kalması daha iyidir.115
Elbette Manusmriti’yi, yazıldığı dönemi göz önünde bulundurarak
değerlendirmek gerekir. Ancak bu, bahsedilen yaşların yinede çok küçük olduğu
gerçeğini değiştirmez. Ayrıca tüm yasaklamalara rağmen çocuk evliliklerinin bugün
dahi bazı yerlerde uygulandığını düşünürsek eserin sosyal hayat üzerindeki etkisinin
ne kadar geniş olduğunu anlayabiliriz.
Eserde kadınların evlenecekleri kişiyi kendilerinin seçmesi hoş karşılanmaz.
Sekiz evlilik çeşidi sayılır. Bunların en iyisi Brahma evliliğidir. Bu, bir adamın kızını
giydirip süsleyip onu, davet ettiği, tapınak kanunlarını bilen iyi karakterli birine

115 MS, IX, 88, 89.
21
hediye olarak vermesiyle gerçekleştirilen evliliktir.116 Bundan sonra gelen ikinci
faziletli evlilik türüyse kurban töreni sırasında töreni icra eden resmi rahibe kızını
hediye etmesiyle olur ki buna tanrılar kanunu (daiva) denir.117 Bir adam gücü
yettiğince malı kızın aile ya da akrabalarına vererek, onunla sırf kendisi istediği için
evlenirse buna şeytan kanunu (asura evliliği) denir.118 Ayrıca bir kız kendi istediği
kişi ile evlenirse ailesinin hediye olarak vereceği takılardan da mahrum kalır. Eğer
bunları alırsa hırsız sayılır.119 Eser kadınların kendilerinin değil ailelerinin istekleri
doğrultusunda özellikle de rahiplere verilmek suretiyle evlendirilmelerini tavsiye
eder. Kadın için en uygun evlilik, babasının ya da abisinin kendisi için uygun
gördüğü kişiyle yapılanıdır. “Babası ya da babasının izniyle abisi onu birine verirse
ölene kadar ona itaat etmeli, (kocası) öldükten sonra da ona ettiği yeminini
bozmamalıdır.” 120
Manusmriti’de kadın, erkek gibi özgür bir birey olarak değerlendirilmez.
Kadın mutlak surette erkeğin himayesine muhtaçtır. “Babası onu çocukken, kocası
gençken, oğlu da yaşlılığında korur. Kadın bağımsız olmak için uygun değildir.”121
Kadının özgürlüğünün kısıtlanması ve bir erkeğin himayesinde bulunması sadece
gençlik ya da çocukluk dönemiyle de sınırlı değildir. Yani yaşının büyümesi ya da
çocuklarının olması bile onu bağımsız olmak için yeterli kılmaz. Manusmriti’ye göre
bütün kadınlar doğumdan ölümüne kadar kendisinden büyük veya küçük bir erkeğin
denetiminde olmalıdır. Kadınların evlerinde dahi olsa hiçbir şeyi tek başına
yapmasına izin verilmez. “Küçük bir kızken, gençken, ya da yaşlılığında, bir kadın
kendi evinde dahi olsa hiçbir şeyi tamamen özgür olarak yapamaz. Bir kadın
çocukken babasının, evlenince kocasının, yaşlanıp kocası öldüğü zaman ise oğlunun
kontrolünde olmalıdır. Bağımsız olmamalıdır.”122
Bu ifadeler kadının erkeğin yanında özgür bir birey olarak herhangi bir
değeri olmadığını ve kaç yaşında olursa olsun, sırf kadın olduğu için daima

116 MS, III, 27. 117 MS, III, 28. 118 MS, III, 31. 119 MS, IX, 92. 120 MS, V, 151. 121 MS, IX, 3. 122 MS, V, 147, 148.
22
yönetilmeye muhtaç bir varlık olarak değerlendirildiğini ortaya koymaktadır. Üstelik
birçok kültür ve dinde var olan kadının erkeğe itaati sadece kocasıyla sınırlı
tutulmamış, kendi oğlu dahi ondan daha yetkin kılınmıştır.
Eser, kadını bu konumda sabit kılmak içinse ona, bağımsız kalmak için
uğraşmamasını, bunu yapmaya çalışmasının kendisine ve çevresindekilere büyük
zarar vereceğini belirtmiştir. “Kadın babasından, oğlundan ve kocasından bağımsız
olmaya ve ayrılmaya çalışmamalıdır. Bunu yapması hem kendi, hem de kocasının
ailesi için bir utanç ve rezilliktir.”123 Kadının bağımsız olmaması gerekliliği iki
farklı bölümde yaklaşık aynı ifadelerle tekrar edilmiştir. Bu konuda böylesine ısrar
edilmesinin nedenlerinden biri eserin kadınları kötü fıtratlı, korunmadığı takdirde
kötü yola düşmeye çok müsait, sadakatsiz, şehvet düşkünü varlıklar olarak ele
almasıdır.

Kadınları bozan altı şey sayılmaktadır ki bunların içinde gezmek ya da
uyumak gibi sıradan insani davranışlar vardır. “İçmek, kötü insanlarla arkadaşlık
etmek, kocalarından ayrı durmak, gezmek, uyumak124 ve diğer insanların evinde
kalmak kadınları bozan altı şeydir.”125 Eserin devamında yer alan ifadelerden,
kadınların neden ısrarla korunması ve özgür olmaması gerektiği anlaşılmaktadır.
Manusmriti, kadınların genel itibarla erkeklerden daha duygusal olduğu ve bunun
çoğunlukla cinsellikten önce geldiği gerçeğini göz ardı ederek tamamen farklı bir
yaklaşımla, erkekleri yoldan çıkmış karılarını tüm çabasını sarf ederek korumaya
çalışan, kadınları ise önü alınmaz boyuta ulaşmış cinsel istekleri nedeniyle kocalarını
aldatmak için fırsat kollayan varlıklar olarak tanımlamıştır. Öyle ki insan, eserdeki
bu ifadeleri okuduğu zaman sevgi, sadakat ve özverisine karşı gördüğü bu korkunç
muamele için erkeklere acıyacaktır. “Güzel görünüm onlar için önemli değildir.
Gençliğe de önem vermezler. “İşte bir erkek!” derler ve çirkin ya da yakışıklı,
onunla seks yaparlar. Değişken akılları (kararsızlıkları), doğuştan gelen
kalpsizlikleri ve hissizlikleriyle, fahişeler gibi erkeklerin arkasından koşan böyle

123 MS, V,149. 124 Çevirmenler Doniger ve Smith bu cümleyle ilgili dipnotta, uyumakla kast edilmek istenenin
muhtemelen yanlış zamanlarda ya da yanlış yerde, gün içinde ya da çok fazla uyumak olduğunu
söylemişlerdir. 125 MS, IX, 13.
23
kadınlar, kocası onu korumak için ne kadar uğraşsa da, kocalarına
sadakatsizdirler.”126 Burada dikkatimizi çeken husus, kadınların kötü özelliklerinin
doğuştan olduğunun söylenmesidir. Eğer kötülüğün doğuştan ve fıtrattan geldiğini
söyleyen bu ifadeler olmasaydı burada eleştirilenlerin sadece ahlaksız kadınlar
olduğu ve bu ifadelerin tüm kadınları içine almadığı düşünülebilirdi. Ancak sayılan
kötü özelliklerin kadınlarda doğuştan olduğunun söylenmesi, ifadeleri tüm kadınları
kapsar hale getirmektedir. Manusmriti’ye göre her kadın doğuştan kötüdür ya da en
azından kötülük tohumlarını içinde taşımaktadır. Bundan kurtulması mümkün
değildir. Kadına karşı bu yaklaşım özgür iradeyi tamamen yadsımaktadır.
Doğuştan kötü özelliklere sahip olmanın nedeni, tanrının kadınlar için
böylesini takdir etmiş olması şeklinde açıklanmaktadır. “Yaratıkların efendisi
tarafından doğuştan bu şekilde bir fıtrat üzerine yaratıldıkları için, bir adam onları
(kadın) korumak için elinden gelen tüm gayreti göstermelidir.”127 Manusmriti’nin
kadınlar için uygun gördüğü kötü özellikler yukarıda sayılan kalpsizlik ve
sadakatsizlikten ibaret değildir. “Yatak, koltuk ve mücevhere olan düşkünlük; şehvet,
öfke, hile, kötü fıtrat ve kötü davranış; Manu’nun kadınlar için tayin ettikleridir.”128
Burada yatak ve koltuğa olan sevgi eşya sevgisi midir yoksa yine aldatmaya ve
erkeklere olan düşkünlük müdür, bununla ilgili bir açıklama yapılmadığı için tam
olarak bilemiyoruz. Ancak açıkça anlaşılmaktadır ki kadının fıtratı kötü olduğu için,
kötülüğe bulaşması kolaydır. Bu yüzden kocasının onu daima koruması gerekir.
Elbette bu korumayı, kocasının kadını dışarıdan gelebilecek kötülüklerden koruması
şeklinde anlamak fazlasıyla iyi niyetli bir yaklaşım olacaktır. Zira buradaki bakış
açısına göre kötülük dışardan değil bizzat içerden gelmektedir. Kötü olan kadının
kendisi olduğuna göre erkeğin onu koruması da bu güvensizliğin gerektirdiği şekilde
olacaktır.
Manusmriti bu konuda erkeklere tavsiyeler vermekten de geri durmamıştır.
Ancak tavsiyeleri bu bakış açısından beklenmeyecek inceliktedir. Manu, kadınları
eve zorla kapatmayı tavsiye etmez. “Hiçbir erkek kadını güç kullanarak tamamen

126 MS, IX, 14, 15. 127 MS, IX, 16. 128 MS, IX, 17.
24
koruyamaz. Ancak şunları yaparak onu tam anlamıyla koruyabilir: Erkek, kadını
para biriktirip harcamakla, temizlikle, görevlerini yerine getirmekle, yemek
pişirmekle ve ev eşyalarına göz kulak olmakla meşgul etsin.”129 Yani erkeklere
yapılan tavsiye özetle karılarını baskıyla değil de özellikle ev işleriyle ve alışverişle
meşgul ederek evde tutmalarıdır. Diğer yandan bu ifadeler, eserde kadınların
savurgan olmamaları ve az harcamaları tavsiyesini veren ifadelerle tam olarak
örtüşmemektir. Sürekli para harcamakla meşgul edilmeye çalışılan bir kadının az
para harcaması zordur.
Manusmriti, en alt kastta olan köleleri ve kast dışı kabul edilen
dokunulmazları dini ayin ve ibadetlerden, kutsal kitaplara dokunmaktan ve onları
okumaktan men etmektedir. Aynı şekilde kadınlar da dinin bazı kurumlarından
dışlanmaktadır. Veda ilahilerinin okunduğu dini törenler erkekler için zorunlu iken,
kadınlar için uygulanmaz. Eserde Veda ilahilerinin okunduğu dini törenlerin, erkeksi
güçten ve Veda bilgisinden mahrum varlıklar olan kadınlar için yapılmayacağı,
bunun, dinin değişmez bir kuralı olduğu belirtilir.130
Manusmriti’nin kadına verdiği temel görev öncelikle kendini kocasına
adaması, daha sonra çocuk doğurması ve ev işleriyle meşgul olmasıdır. Kocaya itaat
tanrıya itaatle bir tutulmuştur. Manusmriti kadını erkek karşısında
pasifleştirmektedir. Kadından kocasına her durumda itaat istenirken adam karısı bazı
özelliklere sahip değilse onu bırakabilir, mirasına el koyabilir. Bir adam kendisinden
nefret eden karısına bir yıl tahammül göstermeli, bu süre sonunda onun malına el
koymalı ve kadınla birlikte yaşamaktan vazgeçerek ondan ayrılmalıdır. Kadın
kocasından bir hastalığı ya da kötü bir alışkanlığından dolayı nefret ediyorsa adam
onu mücevherlerinden ve kişisel mallarından mahrum ederek üç ay içinde terk
edebilir. Ancak kadın adamı deli, kast dışı ya da cinsel olarak yetersiz olduğu için
istemiyorsa o zaman kadın terk edilmez ve kendi parasından mahrum bırakılmaz. 131

129 MS, IX, 10, 11. 130 MS, IX, 18. 131 MS, IX, 77–79.
25
Manusmriti’ye göre bir adam karısında bazı olumsuz özellikleri görürse onun
yerine başka birini alabilir ya da üstüne yeniden evlenebilir. Bir kadın içki içiyor ve
dürüst davranmıyorsa; asi, hasta ya da öfkeliyse; para harcama hususunda savurgansa
her an başka bir kadınla değiştirilebilir (may be superseded). Kısır bir kadın 8,
çocuğu ölen 10, sadece kız doğuran 11 yıl içinde değiştirilebilir. Hoş olmayan şeyler
söyleyen bir kadının yerine derhal başka bir kadın alınır.132 Ancak kadın iyi huyluysa
ve hasta olduysa adamın yeniden evlenmesi ancak karısının buna izin vermesine
bağlanmıştır.133
Eserde kadınla ilgili genel yaklaşımın dışında olumlu ifadeler de vardır.
Kendisi için akrabalarının ya da ailesinin düğünde para ya da hediye talep etmediği
kadınların anlatıldığı paragrafın hemen ardında baba, erkek kardeş, koca ya da
enişteden kim iyi bir şans istiyorsa böyle bir kadına saygı duymalı ve onu
donatmalıdır denmektedir.134 Kadınların saygı gördüğü yerlerde tanrılar sevinir,
görmediği yerlerde bütün ayinler semeresiz kalır. Kadınının çok kötü durumda
olduğu aileler yakın zamanda yok olur, bunun aksi durumda ise çok başarılı olurlar.
Saygı görmeyen kadının beddua ettiği ev büyüyle, tamamen yok olur. Bu yüzden
başarılı olmak isteyen erkekler bu kadınlara festivallerde ve kutlamalarda takı, elbise
ve yiyecek alarak hürmet göstermelidir.135 Ayrıca Manusmriti’nin kadına verdiği
temel görev olan kocaya itaat ve çocuk doğurma işini tavsiye edilen şekilde yapan
kadınları över. Eserde, iyi şans tanrısı ile nesiller meydana getiren, evine göz kulak
olan ve saygıda kusur etmeyen bir kadın arasında fark olmadığı ifade edilmiştir.136
1.4. BAZI GÜNAHLAR VE KEFARETLER
Manusmriti bir Hindu’nun günlük hayata dair yapması uygun olan ve
olmayan şeyleri açıklamıştır. Eserin beşinci ve on birinci bölümünde yasak

132 MS, IX, 80, 81. 133 MS, IX, 82. 134 MS, III, 55. 135 MS, III, 56–59. 136 MS, IX, 26.
26
yiyecekler, bazı günahlar, bunların kefareti, temiz ve kirli kabul edilen maddelerden
ayrıntılı bir şekilde bahsedilir.
Manusmriti, günah kabul edilen ve kefaret ödenmesi gereken durumları:
kişinin yapması gerekeni yapmayıp, yapmaması gerekeni yapması ve dünyevi arzu
ve zevklerine düşkün olması şeklinde özetlemiştir. Ancak tüm dinlerde olduğu gibi
Hinduizmde büyük ve küçük günahlar vardır. “Açıklanan bir işi yapmayıp,
yapılmaması gereken bir işi yapan ve bedensel zevklerine düşkün olan kişi kefaretini
yerine getirmelidir.”137 Esere göre kişinin günah işlemesinin nedeni kaderi ya da
önce ki hayatında işlemiş olduğu günahlardır. “Kaderi sonucunda ya da önce ki
hayatında yaptığı bir işten dolayı kefaret ödemesi gereken iki kere doğmuş biri, bunu
yerine getirmeden iyi adamlarla ilişki kurmamalıdır.”138
İlerleyen bölümlerde bu günahlar büyük, küçük ve kasttan atılmayı
gerektirecekler şeklinde sınıflandırılmakta ve tek tek sayılmaktadır: “Bir rahibi
öldürmek, içki içmek, hırsızlık, gurunun karısıyla ilişki kurmak ve bunları yapanlarla
ilişki kurmaya devam etmek büyük (ölümcül) günahlar olarak adlandırılır”.139
Burada dikkat çeken husus neredeyse tüm dinlerde ortak yasak olan
öldürmek, sadece rahiplere yönelik olursa büyük günah sayılmaktadır. Bu da, diğer
kişilerin insani değerinin bir rahibinkiyle asla kıyaslanamayacağının delilidir. Rahip
dışında bir kimseyi öldürmek işlenen suç için hafifletici bir neden gibi
değerlendirilmektedir. Aynı şekilde Hinduizm’de zina da yasak olmakla birlikte
büyük günahların sayıldığı bu bölümde zina, gurunun karısıyla yapılan şeklinde
sınırlandırılmıştır. Bu fiil genel olarak kötü kabul edilmekle birlikte, gurunun
karısıyla olması çok daha kötü kabul edildiği için bu şekilde bir ifade kullanılmıştır.
Burada dikkatte değer diğer bir konu, günah işleyen kimselerle sosyal ilişkiye devam
etmekte büyük günah kabul edilmiştir. Günahkâr bir kimseye o din mensuplarının iyi
gözle bakmaması olağan bir durumdur. Ancak Manu, bu durumu büyük günahlar

137 MS, XI, 44. 138 MS, XI, 47. 139 MS, XI, 55.
27
arasına sokarak suç işleyen kimseleri yalnızlaştırmak suretiyle de
cezalandırmaktadır.
Büyük günahlara eşdeğer kabul edilen günahların bazıları Manusmriti’de şu
şekilde sıralanmıştır: “Birinin üstün olan doğumu hakkında yalan söylemek140, biri
hakkında hükümdara yalan söylemek (bir suçla ilgili) ve sürekli gurusunun canını
sıkmak, rahip öldürmeye eşdeğerdir.”141 Görüldüğü gibi kişinin doğuştan üstün olan
bir kimsenin bu üstünlüğü hakkında yalan söylemesi rahip öldürmek kadar büyük
günah kabul edilmiştir. Kast ayırımının ve bu ayırıma dikkat etmenin önemi bir kez
daha ortaya çıkmaktadır. Ayrıca guruya itaatin ne denli önemli olduğu da
anlaşılmaktadır.
“Veda çalışmayı sürdürmemek142, Veda’ ya küfretmek, yanlış kanıt vermek,
bir arkadaşını öldürmek, yenmemesi gereken ve hor görülen yiyecekleri yemek, içki
içme suçuna eşdeğerdir.” 143 Burada dikkat çeken nokta ise kişinin arkadaşını
öldürmesi rahip öldürmekten sonra ikinci derece kötü cinayet şekli olarak karşımıza
çıkmaktadır.
“Bir emaneti, adamı, atı, gümüşü, araziyi, elmas ya da başka bir değerli taşı
çalmak altın çalmaya144
eşdeğerdir.”145 Burada adam çalmakla kastedilen
muhtemelen insan kaçırmaktır.
“Kendisiyle aynı anneden doğan kız kardeşiyle, bir bakireyle, aşağı kasttan
bir kadınla, arkadaşının ya da oğlunun karısıyla cinsel ilişki kurması gurusunun
karısıyla birlikte olmaya eşdeğerdir.”146 Ensest ilişki tarih boyunca neredeyse tüm
toplumlarda her zaman tabu ve zinadan daha çirkin kabul edilmiştir. Burada ilginç

140 G. Bühler burada falsely, ifadesini eklemiştir. Bu, fiili yanlışlıkla işlemenin dahi ne kadar büyük
bir suç olduğunu göstermektedir. 141 MS, XI, 56. 142 Bühler bu kısmı, Vedaları unutmak şeklinde çevirmiştir. 143 MS, XI, 57. 144 Bühler, hırsızlığı, bir Brahman’ın altınını çalmak şeklinde sınırlandırmıştır. 145 MS, XI, 58. 146 MS, XI, 59.
28
olansa, Manusmriti’de, gurunun karısıyla ilişki kız kardeş ve gelinle birlikte
olmaktan daha kötü görülmüştür.
Sayılan bu büyük günahların yanında küçük günahların bazıları şunlardır:
“Bir ineği öldürmek, kurban sunmak için uygun olamayana kurban sunmak, evli
kadınla zina yapmak, kendini satmak (köle olarak), anne, baba ya da guruyu terk
etmek, Veda eğitimini ve evcil hayvanların kurban ateşini bırakmak”147
Görüldüğü gibi zinanın üçüncü derece kötü kabul edilen şekli evli kimseyle
yapılan zina olarak karşımıza çıkmaktadır.
“Bir erkek kardeşin abisinden önce evlenmesine izin veren, evlenen ve bu
durumdaki birine kız veren ya da onlar için kurban sunan kişi; bir bakireyi bozan,
tefeci, yeminini bozan, bir havuz, bahçe, kadın ya da çocuk satan kimse; kurallara
aykırı yaşayan, akrabasını terk eden, Veda’yı para için öğrenen ya da öğreten,
satılmaması gereken şeyleri satan kişiler küçük günah işlemiş olurlar.”148
Manusmriti’nin birçok konuda olduğu gibi kötülük ve günah konusunda da nasıl bir
ölçüte göre hareket ettiğini anlamak çok güçtür. Bir havuzu ya da bahçeyi satmak
(burada belirtilmemiş ama başkasına ait olduğu düşünülecek olsa dahi) bir insan ya
da çocuk satmaya eş değer kabul edilmiştir. Ayrıca daha önce bir bakireyle birlikte
olmak gurunun karısıyla ilişki günahına eşit kabul edilirken burada küçük günahlar
arasında sayılmaktadır.
“Büyük makineler yapmak, ilaç yapımında kullanılan bitkilere zarar vermek,
karısının parasıyla geçinmek, büyücülük; yakmak için yeşil ağaç kesmek, yasak
yiyecekleri yemek; kurban ateşinin yakılmasını ihmal etmek, borcunu ödemede
yanlışlık yapmak, kötü kitapları okumak, dans etmek ve şarkı söylemek; sarhoş bir
kadınla birlikte olmak, bir kadını, kşatriya, vaisya ya da sudra kastından birini
öldürmek ve ateistlik iddiasında bulunmak küçük günahlardandır”149

147 MS, XI, 60. 148 MS, XI, 61–63. 149 MS, XI, 64–67.
29
Zinaya bir kere daha değinilmiş ve sarhoş bir kadınla yapıldığında küçük
günah kabul edilmiştir. Öte yandan kast ve cinsiyet ayırımı yine ön olana çıkmakta
ve kadınlarla alt kast mensuplarını öldürmek küçük günah kabul edilmektedir. Büyük
makine yapmak neden günah kabul edilmektedir bununla ilgili herhangi bir açıklama
ise yapılmamaktadır.
Bazı günahları işlemenin cezası ise kasttan atılmaktır. Kasttan atılmak
manevi boyutunun yanında, dünyevi sonuç da doğurması açısından çok ciddi bir
cezadır. Bunu gerektirecek günahlar şunlardır:“Bir rahibin zarar görmesine neden
olmak, içki gibi koklanması yasak şeyleri koklamak, hilekârlık, bir adamla cinsel
birliktelik (eş cinsellik), kastı kaybetmeye neden olur.” 150 Kadınla zina duruma göre
büyük günah kabul edilirken eşcinsellik kasttan atılmayı gerektiren günahlardandır.
“ Eşek, at, deve, geyik, fil, keçi, koyun, balık, yılan ve manda öldürmek
kişinin karma kast seviyesine düşmesine neden olur.” 151 Manusmriti’de kadın ya da
aşağı kasttan birini öldürmek küçük günahlar arasında sayılırken hayvan öldürmenin
kastı kaybetmeyi gerektirmesi ilginçtir.
Diğer küçük günahlar şunlardır: “Küfreden (günahkâr) birinden hediye kabul
etmek, onunla alışveriş yapmak, kölelere köle olmak ve yalan söylemek fiilleri bu
suçları işleyen kimseyi iyiliğe layık olmayan (hediye kabul etmeyi hak etmeyen) biri
yapar. Solucan, tavşan, kuş öldürmek, içkiyle birlikte yemek yemek, meyve, odun
veya çiçek çalmak ve istikrarsızlık kirlenme nedenidir.”152
Hinduizm’de reenkarnasyon inancı sebebiyle günah işleyen kişilerin
cezalarının sadece bu hayatta değil sonraki hayatlarında da verileceğine
inanılmaktadır. Kişi önceki hayatında işlediği günahlarından dolayı şimdiki
hayatında ceza olarak kötü bir durumda yaratılmıştır. Bu hayatında yaptığı
kötülüklerden dolayı da sonraki hayatında kötü özelliklerle yaratılacaktır.

150 MS, XI, 68. 151 MS, XI, 69. 152 MS, XI, 70, 71.
30
Altın çalan biri ezilmiş tırnaklara, içki içen biri lekeli dişlere sahip olur.
Rahip katili olan biri verem yüzünden, gurusunun karısıyla birlikte olansa hastalıklı
bir cilt yüzünden acı çekecektir.153 İftira atan biri çürümüş bir burna, şekilsiz, bozuk
bir ağza sahip olur.154
Kişilere sonraki hayatlarında ceza olarak verilecek bazı engeller kişinin
işlediği suçun mahiyetine uygun olarak belirlenmiştir. Yemek çalan hazım sorunu
olan biri olarak, kelime çalan biri155 dilsiz, kıyafet çalan biri beyaz cüzamlı, at çalan
topal 156, lamba çalan kör, lambaları söndüren tek gözlü, sadist biri daima hasta ve
zina yapan kişi de romatizmalı olur.157
Manusmriti’de bedensel engelli kişiler hor görülmüş ve cenaze gibi bazı dini
törenlere katılmamaları gerektiği söylenmiştir. Çünkü Manu bu engelleri, kişinin
önceki hayatında yaptığı amellerin sonucu şeklinde açıklamaktadır: “Önceki
davranışlarının sonucunda zihinsel özürlü, dilsiz, kör sağır ve çirkin olarak doğarlar
ve iyi insanlar tarafından hor görülürler. Kişiler arınmak için kefaretlerini yerine
getirmelidir. Kefaretlerini yerine getirmedikleri suçlardan dolayı ayırt edici ve
onları lekeleyen bir işaretle doğarlar.” 158
Rahip sınıfından birini öldürme günahını silecek kefaretler Manusmriti’de
açıklanmıştır. Bir brahmanı öldürmek büyük günahlardan olduğu için cezası da
oldukça ağırdır. Kişinin kefaret olarak yapması gereken şeyler çoğunlukla zor
olmakla birlikte bazen de kendini ateşe atma örneğinde olduğu gibi ölüm ya da
ölümle sonuçlanabilecek ağır bedensel cezalar şeklinde olmaktadır. Kefaret olarak
birçok davranış sunulmuştur. Suçlu kişi bunlardan hangisini ya da hangilerini
yapması gerektiği belirtilmemiştir. Bu kefaretlerden bazıları şunlardır: “Rahip
öldüren biri ormanda bir kulübe inşa edip on iki yıl boyunca orda yaşamalı, yemek
için dilenmeli ve bir cesedin kafasını bayrak olarak kullanmalıdır ki arınabilsin.

153 MS, XI, 49. 154 MS, XI, 50. 155 Çevirmenler ilgili dipnotta kelime çalanın, izin verilmeden gizlice Vedaları dinleyip öğrenen kişi
olduğu açıklamasını getirilmiştir. 156 MS, XI, 51. 157 MS, XI, 52. 158 MS, XI, 53, 54.
31
Kendi isteğiyle kendini bilgili adamlara159 hedef yapsın ve önce başı olmak üzere
kendini üç defa yanan bir ateşin içine atsın.”160 Burada kullanılan, bir kafatasını
bayrak olarak kullanmak (using the skull of a coprse as his flag) ya da önce başı
olmak üzere kendini üç kez ateşe atmak (throw himself three times, head first, into a
blazing fire) nasıl olur anlamak biraz güçtür. Kişinin kafatasını kulübesinin girişine
asması onun diğer kimseler nazarında günah işlemiş bir kimse olduğunun bilinmesi
için olabilir. Kendini önce başından ateşe atması ise ayağa göre daha hassas ve ilk
bakışta görülecek yer olan yüzün yanması için ya da ateşe sokulunca yanacağından
kişinin ayağını geri çekmesinin kafaya göre daha kolay olmasından olabilir.
“Ya da kefaret olarak şunları yapsın: Bir at kurbanı gerçekleştirsin, bin mil
yürüsün, Vedalardan birini okusun, az yesin ve bedensel isteklerine (zevklerine)
hâkim olsun. Kefaret olarak sahip olduğu her şeyi, ya da geçinmek için yeterli malı,
ya da eşyalarıyla birlikte bir evi Vedaları bilen bir rahibe versin. Ya da kurban için
uygun olan bir yemeği yiyip Srasvati nehri boyunca akıntıya karşı yürüsün. Ya da
yemesini dizginledikten sonra tüm Vedaları üç kez okusun. İnekler ya da rahipler için
iyi şeyler yaparak bundan memnun olabilir. Ya da tereddüt etmeksizin hayatını bu
amaç uğrunda bir rahip için feda edebilir. Bu doğrultuda yemini korur, arınmış ve
konsantre olmuş bir zihinle on iki yıl geçirirse rahip öldürmenin günahından
kurtulur.”161
Dikkat çeken husus rahip öldürmenin kefaretleri olarak yapılacak fiillerin
birbiriyle eşit güçlükte olmayışıdır. Kişinin Vedaları okuması ya da at kurbanı
gerçekleştirmesi kendini bir rahip için öldürmek ya da on iki yıl boyunca ormanda
dilenci hayatı yaşamaktan çok daha zordur. Manusmriti’de günahlar gibi
kefaretlerinde sistematik ya da hiyerarşik bir düzeni yoktur. Aynı günah için biri
diğerine göre çok hafif ya da ağır kalacak, birbiriyle alakasız onlarca kefaret
sayılmıştır. Görüldüğü gibi bu kefaretlerin bazıları suçu işleyen kimsenin bedensel

159 Çevirmenler burada “bilgili adamları” (knowledgeable) ifadesinin iki anlama gelebileceğini
söylemişlerdir. Birincisi adamlar hedefteki adamın rahip öldüren biri olduğunu ve bir kefareti
yerine getirdiğini bilirler, ikincisi adamalar okçuluğu iyi bilmektedirler. G. Bühler ise birinci
anlamı esas almış ve adamın kendini hangi amaç için hedef yaptığını diğerlerinin bilmesi
şeklindeki çevirmiştir. 160 MS, XI, 73, 74. 161 MS, XI, 75–82.
32
acı çekmesine, bazısı malından vermesine, bazısıysa rahiplere fayda sağlanmasına
yöneliktir
Bu sayılanlar başka günahlar içinde gerçekleştirilebilecek ortak
kefaretlerdir:“ Aynı kurallar henüz tam belli olmamış bir embriyoyu (bir brahmana
ait), kurban töreni ile uğraşan bir vaisya ya da kşatriyayı, menstruasyon döneminden
sonra yıkanarak temizlenmiş bir kadını öldürenler içinde geçerlidir.”162 Diğer kast
mensupları ancak kurban töreni gibi dini bir ayin esnasında öldürüldüklerinde
Brahman kastına mensup bir cenin gibi işlem görmektedir. Aynı şekilde kadında
muayyen günlerinde pis sayıldığı için ancak temiz olduğu günlerde öldürülürse
karşısındaki için kefaret gerekmektedir.
“Yalan kanıt veren, inatla gurusuna karşı gelen, rehin olan bir malı çalan,
bir arkadaşını ya da karısını öldüren kimse için de uygulanabilir. Ancak bu
kefaretler iki kere doğmuş birini hatayla öldürenler içindir. Bir rahibi kasıtlı olarak
öldürmenin hiçbir kefareti yoktur.”163
Manusmriti’de bu kefaretlerin önce sadece rahip öldüren biri için olduğu
söylenmiştir. Ancak daha sonra vaisya ve kşatriyalar’ı, hatta doğmamış çocukları
öldürenleri de içine alacak şekilde sınırlar genişletilmiştir.
Diğer büyük günahlardan biri içki içmektir. Bu günahı işleyen birinin yerine
getirebileceği kefaretler gerçekten çok ağırdır. Bunlardan bazıları şunlardır: “ İçki
içen, kaynar içki içsin. Vücudu bununla yandığı zaman işlediği suçtan kurtulur.
Kaynar inek idrarı, süt, su, tereyağı ya da dışkıyı ölene dek içsin.”164 Görüldüğü gibi
bu cezalar kişiyi öldürmeye ya da öldürmekten daha beter etmeye yöneliktir.
İçki içmenin ölene kadar kaynar inek idrarı içmeye nispeten daha hafif
sayılabilecek başka kefaretleri de vardır:“Bir yıl boyunca günde bir defa olmak üzere
sabahları sadece pirinç yesin, akşamları kendi keçeleşmiş saçlarının yanında,

162 MS, XI, 88. 163 MS, XI, 89–90. 164 MS, XI, 91–92.
33
tamamen saçtan yapılmış bir gömlek (inek ya da at kılından) giysin... Bir içki
şişesini bayrak gibi sürekli taşısın.”165
İçki içmenin neden kötü olduğu ise; kişinin iradesini yok edip ve istenmedik
şeyleri yapmasına neden olması, onun rahiplikle ilgili üstün özelliklerini ortadan
kaldırmasıyla açıklanmıştır.“Sarhoş bir rahip içkinin etkisiyle pis şeylere bulaşabilir.
Hatta Vedaları okumada hataya düşebilir, yapmaması gereken bir şeyi yapabilir.
İçki ile birlikte (bir kere bile içmiş olsa) bedeninden rahiplikle ilgili özelliklerde akar
ve görünmez olur ve bir hizmetçiye dönüşür.”166
Üçüncü büyük günah olan altın çalmanın kefareti olarak yapılması gereken
davranışlardan bazıları şunlardır: “Altını (Bir brahmana ait) çalan bir rahip
yöneticiye gidip suçunu itiraf etmeli ve ‘beni cezalandır’ demelidir. Yönetici ona
kendisi vurmalı daha sonra onu bedensel bir cezayla cezalandırmalıdır. Hırsız
öldüğü zaman günahından da temizlenmiş olur. Bir rahip ancak pişmanlıkla
temizlenebilir. Altın çalan biri bu günahtan temizlenmek istiyorsa eski giysiler giyip
ormana gitmeli ve rahip öldüren birinin yapması gerekenleri yapmalıdır.”167 Bühler
burada bir rahibin temizlenme yolu için, dünya nimetlerinden uzak ve sade bir hayat
yaşamak anlamına gelecek austerities kelimesini kullanmıştır. Smith ve Doniger ise
“inner heat” kelimesini kullanmışlardır. Bu da bir rahibin ancak yüreğinde pişmanlık
duyarak günahından temizleneceği şeklinde bir anlama karşılık geliyor olabilir.
Manusmriti büyük günahların bazısına öyle cezalar vermektedir ki bu cezalar
kişileri önce süründürüp sonra öldürür. Örneğin büyük günahlardan sonuncusu olan
kişinin gurusunun karısıyla ilişkiye girmesi durumunda karşılaşacağı cezalar bu
cinstendir. Kişinin bazı yeminleri yerine getirmesi168 gibi daha hafif kefaretler de
olmakla birlikte çok ağır cezalar da mevcuttur: “Gurusunun karısıyla birlikte olan
kişi günahını itiraf edip kızgın demirden bir yatakta uyumalı ya da kadın şeklindeki
kor olmuş metal bir heykele sarılmalıdır. Böyle öldüğü zaman günahından

165 MS, XI, 93. 166 MS, XI, 97–98. 167 MS, XI, 100–102. 168 Bkz., MS, XI, 106, 107.
34
temizlenmiş olur. Cinsel organını kesmeli ve Ruin, (Nirriti169) bölgesinde böyle ölene
kadar yürümelidir.”170
Büyük günahların kefareti böyledir. Küçük günahların da kefaretleri eserde
açıklanmıştır. Ancak eserde, birçok günahtan ve her günah için çok sayıda kefaretten
bahsedildiği için bunların hepsine yer vermek konunun kapsamını aşacaktır.
1.5. HELAL VE HARAM YİYECEKLER, TEMİZ VE PİS MADDELER
1.5.1. Helal ve Haram Yiyecekler
Eserde yasak olduğu söylenilen yiyecekler Hindu olmayan biri için oldukça
sıradan sayılacak yiyeceklerdir. Bahsedilen bazı meyve ve bitki isimlerini ise
anlamak biraz güçtür. Bu çok uzun ve ayrıntılı listeyi, eserde Manu’nun oğlu olarak
tanıtılan Bhrgu kendisine soru sorulmasıyla açıklamıştır: “Bilgeler veda öğrenciliği
dönemini bitiren bir kimsenin görevlerini öğrendikten sonra yüce ruhlu, ateşte doğan
Bhrgu’ya sordular: “Vedaların öğretilerini bilen ve açıklandığı gibi kendi dini
görevlerini yerine getiren birini ölüm nasıl etkiler?” Manu’nun oğlu Bhrgu, dinin
ruhu olan kişi
171
, açıkladı: “Yaparlarsa rahipleri ölümün öldürmeye çalışacağı
(ömürlerinin kısalacağı) günahları dinleyin: Vedaları öğrenmede eksik davranmak,
uygun davranışı inkâr etmek, görevlerde dikkatsizlik ve yanlış yiyecekleri yemek;
bunları yaparlarsa, ölüm rahipleri öldürmeye çalışır. İki kere doğmuş bir adam
sarımsak, taze ve kuru soğan, mantar ve temiz olmayan yerde yetişen şeyleri
yememelidir. Ağaçların kırmızı özsuyu, bir ağacın kesilen yerinden gelen öz suyu,
yapışkanımsı meyveler ve yeni doğurmuş bir ineğin ilk sütünden kaçınmaya
çalışmalısın.”172 Eserin ilgili dipnotunda çevirmenler Smith ve Doniger burada
bahsedilen yapışkanımsı meyve/meyvelerin selu denen, bitkisi yapışkanımsı ve
mukuslu bir meyve olduğunu söylemişlerdir.

169 Bu bölge için Bühler Nirrit, Doniger ve Smith ise Ruin bölgesi demişlerdir. Ancak her iki çeviride
de buranın güneybatı bölgesinde bir yer olduğu ifade edilmiştir. 170 MS, XI, 104, 105. 171 “Who was the soul of religion”. 172 MS, V, 1–6.
35
Yasaklanan yiyecekleri yemek, Vedaları öğrenmede lakaytlıkla eşdeğer
görülmüş ve ölümcül günahlardan kabul edilmiştir. İlahi dinlere göre yasak olmayan
soğan, sarımsak mantar gibi bitkileri yemek Hinduizmde son derece kötüdür. Ancak
yasaklar bunlarla sınırlı değildir. Hindular ineği kutsal saydıkları için ondan elde
edilen süt, tereyağı gibi ürünler sıradan yiyecekler değildir. Ayrıca susam tohumunun
da özel bir yeri vardır. Bu yüzden bunların kullanımı ile ilgili çok ayrıntılı kurallar
vardır.
“Susam tohumuyla pirinç yemekten, un, tereyağı ve şekerden yapılmış
baharatlı bir kekten, pirinç, süt ve şekerden yapılmış kekten, eğer bu yiyecekler dini
bir amaçla hazırlanmamışsa sakınmalısın. Et kutsanmamışsa, ya da yemek tanrılara
sunak olarak hazırlanmamışsa bunlardan da kaçınmalısın. Doğumdan sonraki on
gün içinde bir ineğin, bir devenin ve tüm sert toynaklı hayvanların
173, dişi bir
koyunun, kızmış bir ineğin, ya da buzağısı ondan alınmış bir ineğin sütünden
kaçınmalısın.”174
Bundan sonraki bölümlerde yasak olmayan ve yenilebilecek yiyeceklerde
açıklanmıştır. Süt ürünü olmasına rağmen yoğurt yenmesi konusunda bir kısıtlama
yapılmamıştır. “Kadının sütünden, manda hariç ormanda yaşayan tüm vahşi
hayvanların sütünden175, ekşiyen ve mayalanan her türlü yiyecekten sakının. Ancak
mayalanan tüm yiyecekler içinde sadece yoğurt ve yoğurttan yapılan tüm yiyecekler
yenilebilir. Elverişli çiçek, bitki ya da köklerden alınan şeylerde yenilebilir.”176
Burada yoğurtla ilgili serbestlik yukarıdaki ifadelerle çelişkili görünmektedir.
Tereyağı da dolaylı olarak yoğurttan elde edilen bir maddedir ve burada yoğurttan
yapılan her şeyin yenilebileceği söylenirken yukarıda yasak maddeler arasında yer
almaktadır.
Daha sonraki kısımlarda yenilmesi yasak olan kuşlar açıklanmaktadır. Ancak
sayılan bazı kuş türlerini tam olarak tanımlamak mümkün değildir. Hayvanlar

173 Doniger ve Smith bunların at familyasına mensup olan hayvanlar olduğu notunu düşmüşlerdir. 174 MS, V, 7, 8. 175 Hindistan’da mandalar ormanda yaşamasına rağmen evcilleştirildiği için muhtemelen burada
istisna edilmiştir. 176 MS, V, 9, 10.
36
tanımlanırken bazen sert toynaklılar, ormanda yaşayanlar ya da etoburlar şeklinde
genel özelliklerine göre sınıflanırken, bazen tek tek türlerin isimleri söylenerek
açıklanmıştır: “Köylerde yaşayan tüm kuşları ve etobur kuşları yemekten sakının.
Özel olarak izin verilenler dışında177 çifte atan hayvanlardan ve küçük ispinozlardan,
serçe, suda yaşayan kuş (Aquatic bird), kaz, su kuşu (Waterbird), orman horozu,
turna kuşu, vahşi kuşlar, papağan, çekirge kuşu, gagalayan kuşlar, dalarak balık
avlayan kuşlar, zar (ağ) yiyen kuşlar (Web-footed birds), tırnaklarıyla tırmıklayan
kuşlar, kurutulmuş ya da bir kasaptan alınan etten sakının. Balıkçıldan ya da
turnadan, kuzgundan, dikkuyruktan (Wagtail), ya da balık yiyen hayvanlardan, gübre
yığan domuzlardan ve her tür balıktan sakının.”178 Görüldüğü gibi birçok kuş türünü
yemek yasaktır ve Manu bunları tek tek açıklamıştır. Bu kadar ayrıntılı açıklanması
kuş yemenin oldukça kötü bir fiil kabul edilmesinden kaynaklanıyor olabilir.
Dikkat çeken hususlardan biri balık yemenin genel olarak uygun
karşılanmamasıdır. Bunun nedeni balığın hem leş yemesi hem de kendi türünü, yani
balıkları da yiyen yamyam bir canlı olarak düşünülmesidir. Bu yüzden balık yiyen
hayvanları yemek de yasaklanmıştır. Ayrıca son madde ise balık yemenin diğer
hayvanları yemeye göre daha kötü olduğunu anlatmak için bir hayvanın etini yiyen
kimseye sadece “hayvan eti yemiş kimse” deneceğini, balık yiyene ise “tüm
hayvanların etini yemiş kişi” deneceği söylenmektedir. 179 Hayvan eti yemek genel
olarak kötü değerlendirilirken bu kural hayvan yiyen hayvanlara da uygulanmış ve
bu yüzden balık yemek diğerlerine göre daha kötü kabul edilmiştir.
Ancak devam eden kısımlarda bu genel balık yeme yasağından kırmızı balık,
çizgili balık, aslan yüzlü balık ve pullu balık gibi (Sheat fish, red fish, striped, lionfaced,
scaly fish.) bazı türler atalara ya da tanrılara adak olarak sunulma şartı ile
istisna edilmiştir. 180 Sayılan bu balık türlerinin tam olarak hangi hayvana işaret
ettiğini anlamaksa güçtür.

177 Doniger ve Smith özel iznin, at kurbanı esnasında kesilen atları yemek hususunda olduğunu
belirtmişlerdir. 178 MS, V, 11–14. 179 Bkz. MS, V, 15. 180 MS, V, 16.
37
Beş tırnaklı hayvanlarla ilgili hüküm şu şekildedir: “Beş pençeli hayvanları
kirpi, oklu kirpi, iguana, gergedan, kaplumbağa ve yaban tavşanı hariç yememelisin.
Deve hariç tek sıra dişi olan hayvanlar yenilebilir.”181
Eserde yenilmesi yasak olan hayvanlar sayılırken balık dışında neden yasak
oldukları açıklanmamıştır. Eserin devam eden kısımlarında yasaklanan gıdaları yiyen
kişilerin ödemesi gereken kefaretler anlatılmaktadır: “İki kere doğmuş biri bilerek
mantar, domuz, sarımsak, köy horozu, taze ya da kuru soğan yerse düşer.” 182 Burada
kastedilen düşmeyi Doniger ve Smith bu dünyada kişinin bulunduğu kasttan düşmesi
ya da sonraki dünyada cehenneme düşmesi olarak iki farklı şekilde yorumlamışlardır.
Bühler ise bunun kast dışına atılmak olduğunu ifade etmiştir.
Haram sayılan yiyecekleri bilerek ya da bilmeden yiyen kişiler bir
tutulmamıştır. Kasıtlı olarak yiyen kişiler kasttan düşme ya da cehenneme gitme
şeklinde ağır cezalara çarptırılırken bunu bilmeden yapan kişilerin ise kefaret olarak
bazı yeminleri gerçekleştirerek oruç tutması yeterli görülmektedir.183 Rahip
kastından birininse bilmeyerek özellikle de bilinçli olarak yediği yasak şeylerden
kendini arındırmak için yılda en az bir kere “acı” yeminini (painful vow)
gerçekleştirmesi istenmiştir.184 Yemin olarak çevrilen bu ayin, aslında bir çeşit
oruçtur. Kişi üç gün sadece sabah, üç gün sadece akşam yemek yedikten sonra, üç
gün kendisine ne verilirse sorgulamadan onu yemeli, sonraki üç günse hiç bir şey
yemeden oruç tutmalıdır.185

Ancak yiyecekler konusunda eserde bazen aşağıdaki gibi çelişkili ifadeler yer
almaktadır: “Yenmesine izin verilen ve hor görülmeyen her yiyecek, bütün bir gece
beklemiş olsa bile üzerine yağ eklendikten sonra yenilebilir. Aynı şekilde her hangi
bir adaktan kalanlar da yenilebilir.”186 Burada zaten yenilmesine izin verildiği
söylenen bir yiyeceğin üzerine yağ konulduktan sonra yenebileceği söylenmektedir.

181 MS, V, 17, 18. 182 MS, V, 19. 183 MS, V, 20. 184 MS, V,21. 185 “Krcchra” yemini için bkz. MS, XI, 212. 186 MS, V, 24.
38
Bu durumda yenilmesi “yasak olmayan şeyler yağsız yenilemeyecek mi?” şeklinde
bir soru ortaya çıkmaktadır.

Eserin genel yaklaşımı beklemiş yiyeceklerin yenmesinin hoş
karşılanmamasıdır. “İki kere doğmuş bir adam arpa ve buğdaydan yapılan her şeyi
yiyebilir. Ya da sütle pişirilen ve yağ eklenmeyen şeyleri yiyebilir. Bunlar uzun
zamandır bekliyor olsa da yiyebilir.”187 Dikkat çeken diğer bir husus bu ifadelerin
aynı bölümün onuncu maddesiyle tezat teşkil etmesidir. Burada arpa ve buğdaydan
yapılan her şeyi yemek dinen uygun görülürken önceki bölümde yoğurt dışında
mayalanan şeyleri yemek yasaklanmıştır. Oysa buğday özellikle de arpa
bekletildiğinde mayalanmaya müsait bitkilerdir ki burada bunların uzun zaman
beklemiş olsa dahi yenilebileceği söylenmektedir.
Hinduizme göre et yemek büyük günahlar arasında sayılır. Ancak bu durum
tanrılar ya da atalar için yapılan kurbanlar söz konusu olunca değişir. Kurban
ibadetinin Hinduizm’deki öneminden dolayı en yasak şeyler bile tanrılara kurban
olarak sunulunca temiz hatta kutsal kabul edilir. Daha önce birçok kuş türünü ve
orman hayvanının yenmesini yasaklayan Manu, rahiplerin onları ailelerini
geçindirmek ya da kurban olarak sunmak için yemelerine izin vermektedir. Hatta
eser, eski zamanlarda rahip ve yöneticilerin atalar için kurban sunduğu esnada
yenilen kurban ekmeklerin vahşi hayvanların ve kuşların etinden yapıldığını söyler.
188 Yani Manusmriti’den önceki dönemde kurban sunulan şeyleri yeme konusundaki
serbestliğin daha fazla olduğunu bizzat Manu kendisi söylemektedir. Eserde
yenilebilen ve yenilemeyen etler ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır. Dini amaçlar
dışında et yemenin kötülüğü sürekli vurgulanmaktadır. “ Kurban eti yemek doğrudur
(caiz).” Bu tanrıların kuralı olarak bilinir. Ancak bunu başka durumda yapmak
(kurban eti olmayan eti yemek) canavarların kanunu olarak bilinir.”189 “Ataları ve
tanrıları kutsadıktan sonra et yiyen, onu alan, hayvanı kendisi öldüren ya da
birinden böyle bir eti alan bir kimse kötü bir şey yapmış olmaz.”190

187 MS, V, 25. 188 MS, V, 22, 23. 189 MS, V, 31. 190 MS, V, 32.
39
Bazen et yemeye dini amaçlar dışında da, su serpilmek suretiyle kutsamış
olması, kişinin hayatının tehlikede olması, bir rahibin onu istemesi gibi bazı şartlara
bağlı olarak izin verilmiştir.191
Kişi kurallara karşı gelerek et yerse sonraki hayatında ettiğini bulacaktır:
“Kuralları bilen iki kere doğmuş bir adam çok zor durumda kalsa da kurallara karşı
gelerek et yememelidir. Bunu yaparsa ölümünden sonra çaresizce yediği o hayvanlar
tarafından yenilecektir.”192 Bu muhtemelen kişinin sonraki karmasında yediği
hayvandan daha güçsüz bir hayvan olarak yaratılması ve onun tarafından
avlanmasıyla olacaktır. Çünkü ilerleyen kısımlarda da yine hayvan yiyen kimsenin
öldükten sonraki hayatlarında alacağı cezalar anlatılmaktadır: “Kişi kurban
hayvanını dini amaç dışında öldürürse öldürdüğü hayvanın tüyleri sayısınca bu
dünyada acı dolu ölümler yaşar.”193
Daha önce belirtildiği gibi etin kurban eti olması dışında kutsanmış olması da
yenilebilmesini sağlar. “Bir rahip Veda ayetleriyle kutsanmamış bir kurbanın etini
yememelidir. Ancak dinin zorunlu kuralı gereğince veda ayetleri tarafından
kutsanmışsa yiyebilir.”194
Eser kurbanın evrenin iyiliği için gerekli olduğunu, bu yüzden kurban için
öldürülen hayvanın öldürülmüş sayılmayacağını ifade eder.195
Eserde kurban hayvanlarını bu amaçla öldürmek ve yemek günah ve
öldürmeden sayılmadığı
196 gibi bunu yapan kimsenin ve öldürdüğü hayvanın bu
kutsal amaçtan dolayı sonraki hayatlarında çok yüksek bir seviye kazanacağı ifade
edilmektedir.197

191 MS, V, 27. 192 MS, V, 32, 33. 193 MS, V, 38. 194 MS, V, 36. 195 MS, V, 39. 196 MS, V, 39. 197 MS, V, 42.
40
Eserin kendi içinde en fazla çeliştiği ya da öyle göründüğü konulardan biri bu
vejetaryenlik konusudur. Eserde hayvan öldürmenin ne kadar kötü olduğunu
gösteren şu maddeler yukarıda kurbanın faziletini anlatan kısımla arka arkayadır:
“Zevk için zararsız hayvanları öldüren biri ne hayatta ne öldükten sonra
mutluluğunu artıramaz. Fakat bir kişi canlılara (bağlamak ve öldürmek suretiyle)
zarar vermek istemezse, herkes için en iyi olanı yapmak isterse sonsuz bir zevki
tecrübe eder. Canlılara şiddet uygulamadan et alamazsın ve canlılar şiddet
uygulamak sana cenneti kazandırmaz. Bu yüzden et yememelisin. ”198
Dini amaçlar dışında et yemek o kadar kötü karşılanmıştır ki bunu yapanlar
için Manu “et yiyen canavarlar” gibi davranan kişi demiştir. Et yemeyen kimse ise
insanlar arasında sevilen bir kimse olur ve hastalıklarla acı çekmez. Sadece eti yiyen
değil, buna izin veren, hayvanı kesen, alan, satan, hazırlayan ve servis yapan herkes
katildir. 199
“Bu dünyada etini yediğim varlık, diğer dünyada beni yiyecek”. Bazılarına
göre et’e et denmesinin nedeni budur. Saskritçe et ‘mamsa’ demektir. Bu kelime ‘o’
anlamına gelen ‘sa’ kelimesi ile ‘beni yiyecek’ anlamına gelen ‘mam’ kelimesinin
birleşiminden oluşmaktadır.200 Yani et kelimesi kişinin bu dünyada etini yediği
hayvan tarafından diğer dünyada yenileceğini bildiren fonetik yapıdadır.
Görüldüğü gibi canlılara şiddet uygulamak ve hayvan eti yemek kesinlikle
yasaktır. Ancak bir kurban töreni ya da ayin söz konusu olduğu zaman her şey
değişmektedir. Böyle bir durumda bunun zalimlik olmadığı, hayvanın da kesen
kişinin de yüce mertebelere erişeceği söylenmekte ve kurban teşvik edilmektedir.
Üst kastlara mensup herkes hayvan eti yememek konusunda hemfikirdir.
Dana eti yemek tüm kastlar arasında sadece günah değil aynı zamanda tanrıya karşı
kesin bir saygısızlık kabul edilir. Eski dönemlerde tarlalarını süren, onlara süt veren
bu değerli hayvanların özellikle kıtlık dönemlerinde yok edilmesini engellemek için

198 MS, V, 45–48. 199 MS, V, 50,51. 200 http://www.iscowp.org/Prabhupada%20Quotes/Cow%20Slaughter%20Quotes.htm, (05.06.07).
41
konan bazı koruyucu kurallar zamanla gelişerek inek yemenin tamamen yasak,
ineklerin kutsal olduğu bir inanç formuna dönüşmüştür. İnek yemek sadece günah
değildir. Aynı zamanda tiksindiricidir. Biftek yiyen bir İngiliz’in yanında bir Hindu,
iştahla kaynamış sıçan yiyen Çinli’nin yanında bir İngiliz’in hissedeceği iğrenmenin
çok daha fazlasını hisseder.201
Her dinin kendine göre yasak yiyecekleri vardır. Hinduizm’de bu liste biraz
daha uzun ve ayrıntılı zaman zamanda anlaşılmaz ve kendi için de çelişkili
görünmektedir. Ancak bahsedilen bu yiyecekler için bir genelleme yapmak gerekirse
özellikle et (balık ve kuş etleri de dâhil) yemek hususundaki yasaklar üzerinde çok
daha ayrıntılı bir şekilde durulmuştur. Bitkilerden ise mantar, soğan ve sarımsak
yemenin yasaklığı tekrar edilmiştir.
1.5.2. Dinen Temiz ve Pis Kabul Edilen Bazı Maddeler
Manu normal hayatta insanların pis kabul edip iğreneceği bazı maddeleri pis
kabul ederken, bazen madden temiz sayılabilecek bazı maddeler de muhtemelen
manevi kirliliği olduğu düşünüldüğü için dinen pis kabul edilmiştir. Mesela madden
de pis kabul edilecek idrar, dışkı, ceset gibi maddelerin yanında normalde temiz
olabilecekken dini geleneğe göre pis kabul edilen varlıklarda vardır; menstruasyonlu
ya da düşük yapan kadın, kastından düşen bir kimse gibi...
Ölüm kesin olarak kirlilik nedenidir. Üstelik ölüye dokunmak da şart değildir.
Bir kimse öldüğü zaman akrabaları ve ailesi kirlenmiş sayılır. Ancak bu kirliliğin ne
kadar süreceği ile ilgili Manu da kesin bir ifade yoktur. Ölen bir çocuğun dişleri
henüz çıktıysa ya da saç kesim töreni yapıldıysa bütün akrabaları kirlenmiş kabul
edilir.202 Cesedin neden olduğu bu kirliliğin ne zaman son bulacağı ile ilgili ise 10, 3
veya 5 gün ya da ölünün kemikleri toplanana kadar şeklinde farklı süreler
verilmektedir.203

201 Monier Williams, Hinduism, London, 1925, s. 155–156. 202 MS, V, 58. 203 MS, V, 59.
42
Ölen bir çocuğun yaşı ne kadar büyükse meydana gelecek kirlilik ve gerekli
temizlenme süresi o kadar artar. Bu kirliliğin temizlenmesi içinse eğer çocuğun saç
kesim töreni gerçekleşmediyse bir gece, gerçekleştiyse üç gün geçmelidir.204
Ölümden sonraki temizlenme süresi ve şekli kişinin mensup olduğu kasta
göre değişmektedir. Doğuştan üstün ve temiz kabul edilen rahiplerin temizlenme
süresi daha kısadır: “Bir ölümün neden olduğu kirlilikten, bir brahman 10 gün, bir
kşatriya 12 gün, bir vaisya 15 gün ve bir sudra bir ay için de temizlenebilir.”205
Temizlenme şekilleri de her kast mensubunun kendi yapması gereken işe uygundur.
“Ölüm törenine katılarak kirlenen bir rahip suya, bir yönetici silahına ya da bindiği
hayvana, bir çiftçi kamçı ya da yulara, bir hizmetçi ise bastonuna dokunarak
temizlenebilir.”206
Sadece ölüm değil doğum da kirlilik nedenidir. Ancak bir doğumun yarattığı
kirlilikle ilgili Manu da arka arkaya gelen iki madde birbiriyle uyuşmamaktadır. İlk
olarak ölümün neden olduğu kirlilikle ilgili uygulamaların doğum için de aynen
geçerli olduğu söylenirken207, sonrasında ölümün kişinin akrabalarını da208
etkilediğini doğumun ise sadece anne ve babayı etkilediği söylenmektedir. 209
Kadının adetli olması ya da düşük yapması da kirlilik nedenidir.210 Adetli bir
kadın, dokunulmaz kastından olan ya da kendi kastından düşmüş bir kişi, yeni
doğum yapmış bir kadın, bir cesede dokunan ya da tüm bu maddelere dokunmuş bir
kişiye dokunan kişi kirlenmiştir ve temizlenmek için banyo yapması gerekir. 211
Gönüllü olarak bir cenazeyi takip eden kişi de kirlenmiş sayılır ve temizlenmek için
tüm elbiseleriyle yıkanmalı, ateşe dokunmalı ve tereyağı yemelidir.212

204 MS, V, 67. 205 MS, V, 83. 206 MS, V, 99. 207 MS, V, 61. 208 Kişiden yukarı ve aşağı doğru toplam yedi nesil kirlenmiş sayılır. 209 MS, V, 62. 210 MS, V, 66. 211 MS, V, 85. 212 MS, V, 103.
43
Kastların yaratılışı anlatılırken rahiplerin üstün olmasının nedeni olarak,
tanrının ağzından yaratılmaları ve ağzın en üst kısmında olduğu için vücudun en
temiz yeri olması gösterilmektedir. Bu, vücudun üstünü, altını pis kabul eden bakış
açısı Manusmriti’de yaygın bir yaklaşım tarzıdır. Eserde göbekten yukarıdaki
kısımların temiz, aşağısınınsa pis olduğu söylenmektedir.213
Esere göre pis maddeleri görmek bile kirlenmeye neden olabilir. Ağzını
çalkalamak suretiyle henüz yeni temizlenmiş bir rahip pis sayılan maddelerden birini
görürse temizlenmek için güneşe Veda ayetlerini okumalıdır.
214
İçki, irin, dışkı, idrar, kan ve salya215 pis; inek, at, toprak, ateş, rüzgâr216 ve
bir kadının ağzı
217 temiz kabul edilen maddelerden bazılarıdır. Manu da deri, ipek
gibi bazı maddelerden elbiselere, sıvı maddelerden, tencere, kepçe, çatal kaşık gibi
araç gereçlere kadar birçok eşyanın nasıl temizlenmesi gerektiği anlatılmıştır. Ancak
bunlar teferruata girdiği ve asli bir öneme sahip olmadığı için üzerinde durmuyoruz.
Her madde farklı şekilde temizlenir. “Organlar suyla, akıl doğruyla, yaşayan
bir varlığın ruhu öğrenme ve maneviyatla ve zekâ bilgiyle temizlenir.”218 Burada
yeniden anlaşılmaktadır ki pis olan sadece maddi şeyler değildir. Ruh, akıl ve zekâ
da kirlenebilir.
1.6. AŞRAMA (HAYATIN EVRELERİ)
Hinduizm’in en temel özelliklerinden biri kast diğeri ise bir Hindu’nun
hayatını dört temel döneme ayıran ashrama-dharma inancıdır. İki kere doğmuş her
Hindu’nun ruhi olarak olgunlaşabilmesi için bu evrelerden sırasıyla geçmesi gerekir.
Bu dönemler sırasıyla öğrencilik (Brahmacârin), aile hayatı (Grhastya), ormanda
geçirilen münzevi hayat (Vânaprastha) ve her şeyden el ayak çekilen dilencilik

213 MS, V, 132. 214 MS, V, 86. 215 MS, V, 123. 216 MS, V, 133. 217 MS, V, 130. 218 MS, V, 109.
44
(Sannyâsa) dönemidir. Bu inanç Hindu kutsal metinlerinden Upanişadlara
dayanmaktadır.219
Bu dönemlerden ilkinde kişi dini eğitimini alır. Aile hayatı döneminde evlenir
ve çoluk çocuğa karışır. Yaşı biraz ilerleyince -Manu’nun ifadesine göre torununun
torununu görünce- evini ve ailesini terk ederek ormanda riyazet hayatı yaşamaya
başlar. Dilencilik dönemi ise dünyaya ait her tür zevk ve malın reddedildiği
dönemdir. Tüm bu evreleri sırasıyla yerine getiren bir kimse nihai gerçeğe ulaşmaya
hazır hale gelebilir. “Veda’nın okunması, yeminler, ateşe ikram sunulması, üçlü
öğrenmenin tamamlanması (ilk üç Veda’nın öğrenilmesi), kurbanların verilmesi,
erkek evlatlar, büyük kurbanlar ve diğer kurbanlar sayesinde vücut büyük gerçeğe
hazır hale gelir.”220
Aşrama uygulaması kadınları, sudraları ve paryaları kapsamaz. Sadece ilk üç
kast mensubu için uygulanır. Kişinin bu evrelerden sırasıyla geçmesi onun ruhunun
kemale ermesi ve mutlak hakikate ulaşması için gereklidir. Ayrıca bu dönemler bir
merdivenin basamakları şeklinde düşünülecek olursa bunların sırasına uyulması çok
önemlidir. Kişi en üst basamağa çıkmak için önce en alttakinden başlamalı ve
sırasıyla basamakları çıkarak en yukarıya yükselmelidir.
Dinlerde ruhbanlık ya da bir kısım kimselerin kendine tamamen Tanrı’nın
yoluna adayarak dünyadan el etek çekmesi vardır. Hinduizm ise bunu inananlarının
sadece bir kısmından istemez. Her insanın sırasıyla din eğitimini alması, aile kurması
ve en sonunda kendini dünyadan tamamen çekerek münzevi bir hayat yaşamasını
istemektedir. Böylece Aşrama’nın, her insanın hayatının belli döneminde belli
tecrübeleri tatması ve her türlü insanî durumun dinin içine dâhil edilmesi noktasında
başarılı olduğunu söylemek mümkündür.

219 Ramendra Nath, Why I Am Not A Hindu,
http://www.infidels.org/library/modern/ramendra_nath/hindu.html, (10.04.07). 220 MS, II, 28.
45
1.6.1.Öğrencilik Dönemi
İlk üç kasta mensup Hindular için ergenlik töreninin yapılmasından sonra
öğrencilik dönemi başlar. Kişiler bu törenden önce herhangi bir kasta üye
sayılmazlar. Çocuk kabul edilirler. Kabul töreninin ne zaman yapılacağı kasta göre
değişir: "Üyeliğe kabul töreni bir rahibin embriyosunun ana rahmine düşüşünden
sekiz yıl sonra, bir kralın on bir yıl sonra, halktan bir insanınki on iki yıl sonra
yapılır. ”221
Bu törenden sonra kişi artık kastın üyesi olur. Evini terk eder ve kutsal
metinleri bir Brahminden öğrenir. Bu kimse onun gurusu, yani manevi rehberi ve
öğretmeni olur. “Bir öğrenciye yol gösteren, ona Vedayla birlikte ritüel metinlerini
ve gizli metinleri222 birlikte öğreten iki kere doğmuş bir adama öğretmen denir.”223
Bu dönem yaklaşık olarak 10–25 yaş arasını kapsar.224 Manu öğrencilik
döneminin süresini şöyle açıklamıştır: “Üç Veda’yı bir guruyla birlikte çalışma
yemini 36 yıl, ya da yarısı, ya da çeyreği, ya da görev bitene kadardır.”225
Çoğu dinde uygulama ve anlayış bakımından farklılık olmakla birlikte dini
eğitimde buna benzer bir talebe-hoca ilişkisi vardır. Ancak Hinduizm’de farklı olarak
vurgulanan nokta bu eğitimin belli yaşlar arasında, evlilikten önceki dönemde
yapılması zorunluluğudur. Ayrıca kişilerin bu evrelerden geçmesi önemli bir dini
gerekliliktir.
Manusmriti’de kişilerin öğrencilik hayatında yapması gereken ayin ve
ibadetler, gurusuyla ilişkisi, nelerden kaçınması, nasıl davranması gerektiği gibi
birçok konuya değinilmiştir. Bu dönem kişilerin dinin kaynağı olan Vedaları

221 MS, II, 36. 222 İbadet metinleri, daha ziyade kurban törenlerinin nasıl gerçekleştirileceğini anlatan Kalpasutralar,
gizli metinlerse Vedaların yorumu niteliğindeki Upanişadlar ve diğer kutsal kitaplardır. 223 MS, II, 140. 224 Yitik, Hint Dinleri, s. 18. 225 MS, III, 1.
46
öğrendiği dönemdir. Ayrıca öğrenci nefsi arzularını dizginlemeyi de öğrenir. Bu
dönemde öğrenciden beklenen özellikle cinsel ve dünyevi arzularından uzak kalarak
dini öğrenmesi, nefsini arındırması ve dini ayinleri yerine getirmesidir. Guru
öğrenciye önce dini ayinleri en uygun şekilde nasıl yerine getireceğini öğretir: “Bir
guru yeni başlayan bir öğrenciyi aldığında ona önce temizlenmeyi, ateşe yönelmeyi,
alacakaranlık törenini gerçekleştirmeyi öğretir.”226
Öğrenciyi eğitecek olan guru sıradan bir insan olmayıp, Vedaları iyi bilen biri
olmalıdır. Manusmriti’de Vedaları, iyi bilmeyenlerden, aşağı kasttakilerden ve nefsî
isteklerini dizginleme konusunda yeterli olmayan kişilerden öğrenmemek gerektiği
söylenmektedir. Bazı durumlarda buna izin verilse de gurunun Veda bilgisine sahip,
nefsini dizginlemiş bir Brahmin olması tercih edilmiştir. Manu şu maddelerde,
guruda aranan vasıflardan dini hassasiyet sahibi olmanın, dini iyi bilmekten daha
üstün olduğunu vurgular: “Nefsini dizginlemiş bir rahip tek bildiği güneş tanrısı
ayetleri olsa da, üç Veda’yı da bilen ancak nefsini dizginlememiş, her şeyi yiyen ve
satan (bu konuda dini hassasiyet göstermeyen) bir rahipten daha iyidir.”227
Ancak bazı durumlarda kişinin bu özelliklere tam olarak sahip olmayan
birinden de Vedaları öğrenmesine izin verilmiştir: “İnançlı biri, iyi şeyleri ve nihai
kanunu daha aşağı kasttaki birinden, mücevher ve kadınları kötü bir aileden bile
alabilir. Ambrosia228 zehirden, iyi öğüt bir çocuktan, iyi davranış bir düşmandan,
altın saf olmayan bir maddeden çıkarılabilir. Kadın, mücevher, bilgi, kanun,
temizlenme, iyi bir öğüt ve çeşitli mesleki beceriler herhangi birinden alınabilir
(öğrenilebilir). Çok zor durumlarda bir kişi Veda’yı rahip olmayan birinden
öğrenebilir. Onun arkasından gidip öğretimi devam ettiği sürece ona bir guruymuş
gibi itaat edebilir. Buna izin verilmiştir.”229 Ancak bir kimse nihai amacına ulaşmak
istiyorsa Vedaları bir rahipten, üstelik kutsal kitapları iyi bilen bir brahmandan
öğrenmelidir. “Ama bir öğrenci nihai varlık seviyesine ulaşmak istiyorsa rahip
olmayan ya da rahip olan, ancak Veda’yı tüm tamamlayıcı metinleriyle birlikte tam

226 MS, II, 69. 227 MS, II, 118. 228 Doniger ve Smith bunun çok lezzetli bir tür yiyecek olduğunu belirtmişlerdir. 229 MS, II, 238–241.
47
olarak bilmeyen bir rahiple ölene kadar kalmamalıdır.”230 Ayrıca buradan bir kişinin
ölene kadar bir Veda talebesi olarak gurusuyla birlikte yaşayabileceği anlamı
çıkmaktadır ki bu Manusmriti’nin genel yaklaşımına aykırıdır. Çünkü eserde istenen
kişinin hayatın her dönemini yaşamasıdır.
Guru öğrenciye dinî bazı kuralları ve en önemlisi Vedaları öğrettiği için çok
önemlidir ve öğrencinin ona çok büyük bir saygı göstermesi gerekir. Guru kişinin öz
babasından bile daha önemlidir. “Kişiye hayat veren babası ile ona Veda’yı veren
arasında “Veda’yı veren daha önemlidir.”
231 Sadece guruya değil gurunun eşine, oğluna,
gurusuna ve akrabalarına da çok büyük saygı göstermelidir.
Kişinin gurusunun yanında nasıl davranması gerektiği şöyle açıklanmaktadır:
“Gurusu tarafından emredildiğinde hatta emir olmasa bile bir rahip daima bütün
enerjisini Veda’yı öğrenmek ve öğretmeni için iyi olanı yapmak için harcamalıdır.
Daima eli çıplak232 davranışları erdemli, vücudu iyi örtülmüş olmalı, oturması
söylendiği zaman yüzü gurusuna dönük olarak oturmalıdır. Gurusundan
yanındayken daima ondan daha kötü yiyeceğe, elbiseye ve eşyaya sahip olmalıdır.
Ondan daha geç yatmalı, daha erken kalkmalıdır. Gurusuyla konuşurken veya onu
dinlerken, yatakta yatıyor, oturuyor, yemek yiyor ya da yüzü başka bir yöne dönük
olmalıdır. Guru otururken onu ayakta dinlemeli, gurusu ayaktaysa ona doğru
yürümeli, yolda karşılaşacakları zaman ona doğru gitmeli, gurusu koşarsa oda
arkasından koşmalıdır. Gurusunun yüzü başka yöne dönük olsa da öğrenci ona
dönerek durmalı, guru uzakta dursa da o onun yanına gitmeli, guru yatakta
uzanırken veya alçak bir yerde otururken o eğilmelidir. Her zaman gurusundan
alçak yerde oturmalıdır. Keyfine göre onun göz hizasında oturmamalıdır.”233
Kişi gurusuna sadece yanındayken değil yokken dahi saygı göstermelidir:
“Gurusu yokken bile onun adını tek başına anmamalıdır. Onun yürüyüşünü,
konuşmasını ya da hareketlerini taklit etmemelidir. İnsanlar gurusu hakkında kötü

230 MS, II, 242. 231 MS, II, 146. 232 Çevirmenler Doniger ve Smith ilgili dipnotta, bunun sağ eli ve sağ kolu kıyafetin dışında bırakacak
şekilde giyinmek olduğunu belirtmişlerdir. 233 MS, II, 191–198.
48
konuşurlarsa kulaklarını tıkamalı ya da oradan uzaklaşmalıdır. Eğer gurusu
hakkında kötü konuşursa eşek, onu kınarsa köpek, iyi bir yiyeceği ona vermeyip
kendi yerse kurtçuk, ona karşı kin beslerse böcek olur. Gurusu kızgınken ya da
yanında bir kadın varken onun yanına gitmemelidir. Arabada ya da bir yerde
otururken gurusunu görürse olduğu yerden kalkıp gurusuna selam vermelidir.”234
Kişinin gurusuna saygısı o kadar abartılıdır ki onun yanında otururken
rüzgârın geldiği yöne dahi dikkat etmesi gerekmektedir. “Gurusunun rüzgârının
olduğu tarafta ya da rüzgârın ona doğru gittiği tarafta oturmamalı, gurusunun
duyamayacağı bir şey söylememelidir. Gurusunun gurusuna da saygı göstermelidir.
Gurusunun izni olmadan kendi ailesinden saygıdeğer kişileri selamlamamalıdır.
Gurusu gibi öğretmen olan oğluna ve akrabalarına da elinden gelen en iyi şekilde
davranmalıdır. Gurunun Veda’yı öğreten oğlu çocukta olsa guru gibi saygı
görmelidir. Gurunun aynı sınıftan olan eşleri guru gibi saygı görmeli, aynı sınıftan
olmayanlara ise sadece ayağa kalkılarak saygı gösterilmelidir. Bir öğrenci tam 20
yaşına bastığında ve bu dünyadaki erdem ve ayıpları anladığında gurusunun genç
eşinin ayaklarına dokunmadan onu selamlamalıdır. ”235 görüldüğü üzre kişinin
guruya ve ailesine çok saygı göstermesi gerekir. Kişi küçükken gurusunun karısını
ayaklarını öperek selamlar. Ancak Manu kişinin belli bir yaşa geldikten sonra artık
bu selamlamayı ayaklarını öpmeden yapmasını istemektedir. Çünkü gurunun karısı
bir kimse için en büyük tabudur. En kötü ilişki çeşidi de gurunun karısıyla olandır.
Buna mahal vermemek için kişilerin belirli bir yaşa gelince gurusunun karısıyla
arasına mesafe koyması istenmektedir.
Sadece gurunun değil öğrencinin de bazı niteliklere sahip olması gerekir.
Vedaları, öğrenmeyi hak etmeyen birine öğretmemek gerekir. Bu konuda gerekli
şartların neler olduğunu Manu şöyle açıklamıştır: “Tıpkı iyi bir tohumun tuzlu
toprağa ekilmemesi gerektiği gibi öğrenmede dinin ya da kazancın ya da en azından
yeterli itaatin olmadığı yerde yapılmamalıdır.”236 Tohum ne kadar kaliteli ve değerli
olsa da ekildiği toprak tuzlu olunca verim sağlanamayacaktır. Gurunun, öğrettikleri

234 MS, II, 199–202. 235 MS, II, 203–212’den derlenme. 236 MS, II, 112.
49
ne kadar değerli olsa da, bunu hak etmeyen ya da yeterince idrak edemeyecek birine
verdiğinde fayda sağlayamayacaktır.
Kişinin böyle bir kimseyi eğitmesindense hiç eğitmemesi daha iyidir.
“Veda’yı yorumlayan biri için en kötü şartlar altında dahi olsa kıraç toprağa ekin
ekmektense bilgisi ile yalnız ölmesi daha iyidir. ‘Öğrenme’ bir rahibe gidip dedi ki:
Ben senin hazine sandığınım. Beni, benden yüz çevirene verme. Böylece ben en yiğit
bir güce ulaşayım. Beni kirlenmemiş, kendini dizginleyebilmiş, iffetli olan, dikkatsiz
olmayan ve bu hazineyi en iyi şekilde koruyacağını bildiğin rahibe anlat.”237
Öğrencilik dönemindeki biri Vedaları okur, az uyur, sabah ve akşam
alacakaranlığında gerekli ibadetlerini yapar ve nefsi isteklerini dizginlemeye çalışır.
Özellikle az uyumak ve güneş doğup batarken uyanık kalmak çok önemlidir. Bir
öğrencinin bu vakitlerde yapması gereken ibadetlerini yapmayıp uyuması durumunda
bunun kefaretini ödemesi gerekir: “Eğer o uyurken istemeden de olsa güneş onun
üzerine doğar ya da batarsa bir gün oruç tutup güneş için olan Veda mısralarını
usulünce okumalıdır.”238
Öğrencilik döneminde kişinin öğreneceği ve yapacağı en önemli şey bedensel
arzularına karşı koymayı ve onları dizginlemeyi başarmasıdır. Bunları kontrol altına
almadaki ölçüt şöyle anlatılmıştır: “Duyduğu, dokunduğu, gördüğü, tattığı veya
kokladığı şeyler karşısında ürpermeyen ve heyecanlanmayan bir adam duyusal
güçlerini kontrol altına almış biri olarak bilinmelidir. Bu duyusal güçlerin birinde
bile zaaf gösteren bir kişinin fikirleri su torbasından akan su gibi akıp gider. Zihin ve
kalple birlikte bütün bu duyusal güçleri kontrol altında tutan kişi bedenini
yıpratmadan tüm amaçlarına ulaşabilir. Sabah alacakaranlıkta ayakta durup güneşi
görene, akşam alacakaranlığında da oturarak yıldızları rahatça görene kadar güneş
tanrısı için Veda ilahilerini söylemelidir.” 239

237 MS, II, 113–115. 238 MS, II, 220. 239 MS, II, 98–101.
50
Kişinin bedensel istekleri dizginledikten sonra yapması gereken önemli
ayinler vardır. Vedaları okumak en önemli görevlerden biridir. Bu ayinleri
yapmayanların durumunu Manu şu şekilde açıklamaktadır: “Sabah ve akşam
görevlerini yerine getirmeyen biri adeta bir hizmetçi gibi iki kere doğmuşların
ayinlerinden dışlanmalıdır. Zorunlu ibadetlerini yapan bir adam ıssız bir yere gidip
tamamen yoğunlaşıp, kendisini dizginleyerek bir su kenarında güneş tanrısına
ayetleri (gayatri duası) okuyabilir.”240

Öğrencilik döneminde yapılması gereken diğer bazı görevler şunlardır:“ Yeni
başlayan iki kere doğuş bir adam eve dönüş zamanına kadar ateşe gaz dökmeli241,
dilenmeye gitmeli, yerde uyumalı, gurusu için iyi olan ne varsa onu yapmalıdır.”242

Veda öğrencilerinin en önemli özelliklerinden biri de yiyeceklerini dilenerek
bulmalarıdır. Dilenmeye önce yakın çevresinden başlar: “Önce annesinden veya kız
kardeşinden veya annesinin kız kardeşinden ya da bunlar gibi onu geri çevirmeyecek
bir kadından dilenir. Eğer dilencilikten yeterli yiyeceği kazanırsa, hile yapmadan
gurusunu bilgilendirir, ağzını yıkayarak temizlenir ve doğuya dönerek yemeğini
yer.” 243
Bir veda öğrencisinin kaçınması gereken durumlardan bazıları şunlardır:
“Bal, et, parfüm, kadın, çiçek, baharat ve canlılara zarar veren her türlü şeyden
sakınmalıdır. Vücudunu yağlamaktan, gözlerine makyaj yapmaktan, ayakkabı
giymekten ve şemsiye taşımaktan, arzu, öfke ve açgözlülükten, dans etmekten, şarkı
söylemek, müzik enstrümanı çalmaktan kaçınmalıdır. Kumar oynamaktan, grup
tartışmalarından, dedikodudan, yalandan, kadınlara bakmaktan ve dokunmaktan,
birine vurmaktan kaçınmalıdır. Daima yalnız uyumalı ve menisini
dökmemelidir çünkü meninin şehvetle akması yeminini bozar. Uykusunda istemeden

240 MS, II, 103, 104. 241 “Put fuel on the fire”. Bunun o dönemde nasıl yapıldığı ya da o zaman kullanılan yanıcı maddenin
ne olduğunu karışık bir konudur. Ancak muhtemelen yanıcı bir yağla ateşi kuvvetlendirmesi
kastedilmektedir. 242 MS, II, 108. 243 MS, II, 50, 51.
51
bu olacak olursa banyo yapmalı, güneşe tapmalı, ‘duyusal güçlerim bana geri
dönsün’ cümlesiyle başlayan veda ayetlerini üç kez nameli olarak okumalıdır.”244
Buradan hareketle Veda öğrencisinin kaçınması gereken durumları şu birkaç
ana başlık altında toplayabiliriz:
— Canlılara zarar verecek her tür davranış.
— Cinselliğin kullanılması ve cinselliği çağrıştıracak her tür fiil.
— Yalancılık, dedikoduculuk gibi kötü karakter özelliklerine sahip olmak.
— Şarkı, enstrüman gibi dünyevi eğlencelerle meşgul olamak.
— Gurusunu kızdıracak her tür davranış.
Gurusunun yanında Vedaları, nefsini dizginlemeyi, ibadetleri nasıl yapması
gerektiğini öğrenen bir öğrenci mezuniyet banyosunu yapar ve gurusundan izin
alarak hayatın ikinci evresi olan aile hayatı dönemine geçer. Yanından ayrılmadan
önce gurusunu nasıl memnun etmesi gerektiği Manu şöyle açıklamıştır:
“Bedeni tükenene kadar gurusuna itaat eden bir rahip doğrudan nihai
gerçekliğin mekânına gider. Kuralları bilen bir adam gurusuna hiçbir şey teklif
etmemelidir. Ancak ayrılmak için ondan izin alan ve mezuniyet banyosunu yapmak
üzere olan bir adam, elinden gelen en iyi hediyeyi gurusuna almalıdır. Gücüne göre
bir tarla, at, inek, altın, şemsiye, ayakkabı, tahıl, sebze, gurusunu memnun edebilir.
Gurusu öldüyse gurunun oğluna (eğer iyi özelliklere sahip biriyse) ,karısı ya da
birlikte yedikleri245 akrabasına aynı şekilde bakmalıdır. Bunların hiçbirini
bulamazsa gurusunun yerini, oturduğu yeri, işini üzerine alıp kurban ateşine
gayretle hizmet etmeli ve kendi bedenini olgunlaştırmalıdır. Bu şekilde davranan ve
yeminini bozmayan iffetli veda öğrencisi bir rahip yüce bir duruma erişir ve bu
dünyada tekrar doğmaz.”246 Yani bu dönemi emredildiği şekilde geçiren kimse,
doğum ölüm çarkından kurtularak nihai gerçeğe erişebilir.

244 MS, II, 177, 181. 245 “Co-feeding relative”. Doniger ve Smith bu akrabaların, cenaze merasimlerindeki yiyecekleri yiyen
kişiler arasından aynı dedeye sahip akrabalar olduğunu belirtmişlerdir. 246 MS, II, 244–249.
52
Manusmriti’de açıklandığı şekliyle öğrencilik hayatını tamamlayan kişi
gurusunu memnun ettikten sonra kendi hayatını ve ailesini kurmak üzere gurusunun
yanından ayrılır.
1.6.2. Aile Hayatı Dönemi
Bir gurunun yanında Vedaları ve ayinleri öğrenen iki kere doğmuş bir adam
hayatın ikinci evresi olan aile hayatı dönemine geçer. Bu döneme geçebilmek için
ölçüt Vedaları öğrenmektir: “İffetini koruyarak üç, ya da iki, ya da en azından bir
Veda’yı düzgün bir şekilde öğrenen bir öğrenci hayatının aile reisliği safhasına
geçmelidir.”247
Bu dönemde kişi kendine uygun, en önemlisi kendi kastından bir kadınla
evlenmelidir. Daha sonra çocukları, özellikle de oğulları olmalıdır. Baba aynı
zamanda evde her gün yapılan kurban törenlerinin de yöneticisidir. Aile hayatı
dönemi tüm dönemler içinde en önemli olanıdır. Manu da bunun nedeni şöyle
açıklanmıştır: “Yaşayan bütün varlıkların yaşam için havaya ihtiyaç duyması gibi
hayatın diğer safhalarındaki kişilerde aile reislerine güvenerek yaşamını sürdürür.
Hayatın diğer üç safhasındaki insanlar aile reisinin bilgisi ve yiyeceğiyle hayatta
kaldıklarından (desteklendiklerinden) hayatın ‘aile reisliği’ safhası en iyisidir.”248
Manusmriti’de erkek egemen bir anlayış söz konusudur. Bunun doğal sonucu
olarak hitap daha çok erkekleredir. Eserde bir erkeğin nasıl bir kadınla evlenmesi
konusunda tavsiyeler vardır. Bunun yanında kadınların nasıl erkeklerle evlenmesi
gerektiği ile ilgili pek bir şey yoktur. Bir erkeğin aile hayatı döneminde vereceği en
önemli karar olan kiminle evleneceği konusunda Manusmriti’nin erkelere tavsiyeleri
şöyledir: “Gurusundan izin aldıktan sonra banyosunu yapıp kurallara uygun olarak
eve dönüş ritüelini yerine getiren iki kere doğmuş bir adam kendi sınıfından doğru
özelliklere sahip bir kadınla evlenmelidir. İki kere doğmuş bir adama şöyle bir
kadınla evlenmesi tavsiye edilir: Anne ve baba tarafından akraba olmayan249, bakire

247 MS, III, 2. 248 MS, III, 77, 78. 249 Burada akrabalığın ölçütü yine “co-feeding relative”dir.
53
bir kadın. Bir adam bir kadınla evlenmeye karar verdiği zaman şu on özelliğe sahip
ailelerden, bu aileler inek, keçi, koyun, mal veya tahıl bakımından zengin olsalar
bile, kaçınmalıdır: Ayinleri terk eden, erkek evladı olmayan, Veda ilahilerini
okumayan, fazla tüylü, hemoroit, verem, hazım sorunu olan, epilepsi, beyaz ya da
siyah cüzamlı kişiler...”250
Bir erkeğin evleneceği kadında çok fazla özellik aranmaktadır. İsmi, fiziki
görünümü, ailesinin durumu gibi birçok konu kadının evlenilirken tercih edilip
edilmeyeceğini belirlemede etkilidir.
“Bir adam kızıl saçlı, fazladan bir kolu ya da bacağı olan, hastalıklı, vücudu
fazla tüylü ya da tüysüz, çok konuşan, soluk yüzlü bir kızla evlenmemelidir. Adı bir
takımyıldızı, ağaç, ırmak adı, ya da daha alt kasta ait bir isim, dağ, kuş, yılan adı
olan, bir hizmetçi ismi veya korkutucu bir ismi olan bir kadınla evlenilmez.”251
Elbette evlenilecek kadında aranan en önemli özellik kişinin kendi kastından
olmasıdır. Kişinin kendi kastı dışından evlenmesi tasvip edilmezken yine de bunu
yapacak olursa alt kasttan evleneceği kadın kendi kastındaki karısından sonra ikinci
karısı olabilir. Manu her kast için evliliğin nasıl olması gerektiğini şöyle açıklamıştır:
“Geleneğe göre hizmetçi sınıfından bir kadın ancak hizmetçi sınıfından bir adamın
karısı olabilir. Bir hizmetçi ve kendi sınıfından bir kadın, ikisi birlikte halktan birinin
(vaisyanın) karısı olabilir. Bu ikisi ve kendi sınıfından bir kadın, üçü, yönetici
sınıfından birinin (kşatriyanın) karıları olabilir. Bu üçü ve kendi sınıfından bir kadın
daha, dördü bir rahibin karıları olabilirler.”252 Yani bir sudra bir rahibin ancak
dördüncü karısı olabilmektedir.
Hayatın bu safhasında da kişinin evlilik, çocuk gibi dünyevi görevleri olsa da,
yerine getirmesi gereken dini sorumlulukları da vardır: “Hayatın bu safhasındaki bir
adam düzenli bir şekilde günlük bireysel Veda çalışmasıyla, ayrıca tanrılara ibadetle

250 MS, III, 4–7. 251 MS, III, 8, 9. 252 MS, III, 13.
54
uğraşmalıdır. Çünkü tanrılara ibadetle meşgul olan kişi bütün evreni, hareket eden
ve etmeyen her şeyi korur.”253
Eserde birkaç defa hayatın bu evresinin diğerlerine göre daha önemli olduğu
belirtilmektedir. Çünkü bu dönemdeki kişi toplumun verici/üretici kesimini
oluşturur. Öğrencilik ve dilencilik döneminde kişiler çalışmaz ve ihtiyaçlarını
dilenerek temin eder. İşte hayatın tek üretim ve çalışma safhasında olan aile reisleri
tanrılara, atalara, Veda öğrencilerine ve rahiplere bakmakla yükümlüdürler.
“Bilgeler, atalar, tanrılar, vücutsuz ruhlar ve misafirler aile reisinden bazı
şeyler umar. Anlayışlı bir ev sahibi bunları yerine getirmelidir. Ev sahibi, bilgeleri
Veda okuyarak; tanrıları kuralına uygun ateş kurbanı sunarak; ataları cenaze töreni
yaparak, insanları yiyecek vererek, bedensiz ruhları da tövbe amaçlı adak sunarak
onurlandırmalıdır.”254
Aile reisliği döneminde kişi Veda öğrencileri ve rahipler için elinden gelen
her türlü maddi yardımı yapmalıdır. Bu özelliğinden dolayı bu dönemde ki birinin
başkalarının yardımıyla geçinmesi büyük bir suçtur. “Aile reisliği dönemindeki aptal
biri başkalarının verdiği yemeklerle geçinirse ölümünden sonra ona yemek veren
kişilerin çiftlik hayvanı olur. Bir misafir kurban veren bir aile reisinin evine gün
batımında, uygun olan veya olmayan bir zamanda bile gelse asla geri çevrilmez
(yemek yemeden). Ev sahibi ona ikram etmiyorsa kendi de yememelidir. Misafire
saygı ve ikram ona zenginlik, ün, uzun ömür ve cenneti kazandırır.”255
Aile reisliği dönemindeki kimsenin cimrilik yapması ve hazır yiyen diğer
guruplara vermemesi Aşrama’nın işlerliğine zarar vereceği için büyük suçtur:
“Başkalarına vermeden ilk yiyen aptal kimse şunu bilmez ki kendisi akbaba ve
köpekler tarafından yenilecektir.”256

253 MS, III, 75. 254 MS, III, 80, 81. 255 MS, III, 104–106. 256 MS, III, 115.
55
Aile reisinden insanlara ikram etmesi istenmektedir. Ancak bu kimseler
sıradan kimseler olmamalıdır. Özellikle rahiplere ve Vedaları iyi bilen kimselere
ikram etmesi daha faziletlidir. Ev sahibinin ikramda bulunacağı kişinin Vedaları
bilen biri olmasının önemi Manusmriti’de açıkça ortaya konulmaktadır: “Rig Veda’yı
bilmeyen binlerce adam orada yemek yese, ona karşı Veda ayetlerini bilen bir kişi
bile olsa dinen onlardan daha erdemlidir (ona yedirmek daha iyidir).”257
Öğrencilik döneminde Vedaları hak etmeyene öğretmemek gerektiği gibi, bu
dönemde de ikramları hak etmeyene vermek yapılan emeğin boşa gitmesi demektir:
“Verimsiz toprağa ekilen tohum gibi Veda bilmeyen kimseye yapılan ikram verimsiz
olur.”258 Yani kişilerin dünya nimetlerini hak etmeleri için dinin kaynağı olan Veda
bilgisine sahip olmaları gerekmektedir.

Hayatının bu döneminde kişiden beklenen en önemli görevlerden biride
neslin devamını sağlamasıdır. Öğrencilik döneminde tabu olan cinsellik burada yasak
olmaktan çıkmaktadır. Kişinin hayatın sonraki dönemine geçmesindeki ölçütte
torunlarını görmesidir.
1.6.3. Münzevi Hayat Dönemi
Dini kurallara uygun bir evlilik yapan, çocukları olan iki kere doğmuş kişiler
hayatın üçüncü evresine geçerler. Bu dönemdeki kişi insanlardan uzak bir yerde,
nefsini dizginleyerek, yaşamasına yetecek asgari bazı eşyalarla yetinerek yaşar.
Genelde insanlardan uzak olmak için ormanlar tercih edilir.259 Kişinin en büyük
amaçlarından biri tıpkı öğrencilik döneminde olduğu gibi bedensel güçlerini kontrol
altına almaktır. Hayatın bu evresine yaşlanmaya başlanıp ve torunlar olunca
geçilmelidir. “ Kırıştığını ve saçlarının beyazlamaya başladığını gören ve torununu

257 MS, III, 131. 258 MS, III, 142. 259 Manusmriti bu dönemi ve bu dönemde ki kişileri anlatmak için “ormanda ikamet edenler” (forest
dwellwers) ifadesini kullanmıştır.
56
gören bir aile reisi ormana gitmelidir.”260 Aile reisliği dönemini bitiren kişi hayatın
bu aşamasına geçeceği zaman karısını oğullarına emanet ederek ailesini terk eder. Bu
geçiş adeta nefsin ölümünü simgeler. Bu yüzden evlerini terk edecek kişiler için
cenaze töreni gibi bir tören düzenlenir. Manusmriti’de münzevi hayat dönemindeki
kişinin neler yapması gerektiği şu şekilde anlatılmıştır: “Tüm yiyecekleri ve servetini
geride bırakıp, karısını oğluna emanet ederek ya da onu da alarak ormana gider.
Kurban ateşini ve kurban ateşi için gerekli aletleri yanına alarak nefsini dizginlemek
üzere ormana gider. Münzeviler için temiz sayılan çeşitli yemek, sebze, kök ya da
meyvelerden beş büyük kurbanı sunmalıdır. Bir hayvan postu giymeli, saç ve
sakalları keçeleşmiş, vücut tüyleri ve tırnakları kesilmemiş olmalıdır.”261
Çevirmenler kadının kocasıyla birlikte gitmesi konusunda iki ayrı görüş olduğunu
belirtmişlerdir. Bunlardan ilki adamın karısı gelmek istiyorsa onunla gelir, diğeri ise
karısı yaşlıysa yanında götürebilir şeklindedir. Ancak esas olan kişinin karısını
bırakarak yalnız gitmesidir.
Bu kimselerin yememesi gereken gıdalar şöyle açıklanmıştır: “Sabanla
sürülmüş bir tarlada yetişen ya da köyde yetişen yiyecekleri çok acıkmış olsa da
yememedir... Kendi kendine zamanla olgunlaşan ya da ateşte pişmiş yiyecekleri
yemelidir. Onları ezmek için taş ya da (bir havan gibi) kendi dişlerini
kullanmalıdır.”262 Buradan anlaşılmaktadır ki, bu kimselerin tarlalarda emek
harcanarak yetişmiş yiyeceklerle değil doğal ortamda yetişmiş bitkilerle beslenmesi,
bunları yine doğal yollarla hazırlayarak yemesi gerekir. Bu, zaten münzevi hayat
yaşadıklarından çok fazla eşyaları bulunmayan böyle kimseler için uygun bir
beslenme tarzıdır denilebilir.

Bu dönemdeki kişiden yapması istenen bazı şeyler ise gerçekten zordur.
Kişiden vücuduna acı çektirmek suretiyle kendini olgunlaştırması istenmektedir.
“Bütün gün yerde yuvarlanmalı, ayak parmaklarının üzerinde dikelmeli, oturarak ya

260 MS, VI, 2. 261 MS, VI, 2–6. 262 MS, VI, 16, 17.
57
da ayakta dinlenmelidir... Yazın kendini beş ateşle ısıtmalı
263
, çıplak tenle
musonlarda yaşamalı, kışın ıslak elbiseler giymeli ve yavaş yavaş içsel ateşini
(maneviyatını) artırmalıdır.”264
Münzevi hayat döneminde Hindular geçimlerini dilenerek sağlarlar:
“Geçinmek için asketik olan bir rahipten ya da aile reisinden ya da ormanda
yaşayan diğer iki kere doğmuş münzevilerden dilenmelidir.”265
Bu dönem aile reisliği ile dünyadan tamamen uzaklaşılan dilencilik dönemi
arasında adeta bir geçiş vazifesi görür. Böyle bir hayatın kaç yıl sürdürülmesi
gerektiği bilgisi eserde yoktur.
1.6.4. Çilecilik (Dilencilik) Dönemi
Hayatının üçüncü dönemini ormanda dünyevî isteklerden uzaklaşıp, nefsini
teskin etmeye çalışarak geçirmiş bir Hindu, hayatının en son döneminde dünyayı
tamamen terk eder. “Hayatının üçüncü dönemini ormanda geçiren kişi, dördüncü
döneminde tüm bağlarını koparıp bir asketik olarak, dolaşarak geçirmelidir.”266
Hindu çilecilere “yogi” ya da “saddhu” da denilmektedir. Kişi bedensel
güçlerini kontrol altında tutarak ilahi gerçekliğe erişebilir. Bu yüzden saddhular çok
az yer, çok eski kıyafetler giyinir, nefes alış verişlerini kontrol altında tutmaya çalışır
ve meditasyon yaparlar. Genelde saç ve sakallarını karışmış, yarı çıplak vaziyette
dolaşırlar. Canlılara zarar vermekten büyük bir özenle kaçınırlar. Dünyadan tamamen
koparak nihai gerçeğe ulaşmak için çalışan bu kimseler böylece, özgür hale
geleceklerine inanırlar.

263 Çevirmenler bunu şöyle açıklamışlardır: Çevresine dört yönde ateş yakar. Tepesinde de güneşle
beş ateş arasında olur. 264 MS, VI, 22, 23. 265 MS, VI, 27. 266 MS, VI, 33.
58
Ancak kişinin özgür hale gelebilmesi için hayatın diğer evrelerini kuralına
uygun olarak geçirmesi ve hayatın ikinci döneminde bahsettiğimiz bilgelere, atalara
ve tanrılara olan üç kurban borcunu ödemesi gereklidir.267 Kişi bu dönemlerden
sırasıyla geçmeden özgür olmaya kalkarsa hata eder. “Üç kurban borcunu ödeyen bir
adam kalbini ve zihnini özgürlük üzerine yoğunlaştırmalıdır. Ancak bu borçlarını
ödemeden özgürlüğün peşine düşerse dibe batar.268 Kurallara uygun olarak Vedaları
öğrenen, sonra oğullara sahip olan, elinden geldiği kadar kurbanlarını sunmaya
çalışan kişi aklını ve kalbini özgürlük üzerine yoğunlaştırabilir. Ancak Vedaları
öğrenmeden, yeni nesillere sahip olmadan ve kurban sunmadan özgürlüğü arayan
kimse dibe batar.”269
Bu dönemde çilecilerin yapmaları gereken en önemli işlerden biri de
tefekkürdür. Manu bu kimselere, insanların önceki hayatlarında yaptıkları işlerin ve
hataların sonucunda nasıl cehenneme gideceklerini, hastalıklar tarafından nasıl acı
çektiklerini, ruhun ayrı bir varlık olarak bedenden ayrılıp bir embriyoda ve yeni
rahimlerde nasıl milyonlarca defa yeniden doğduğunu düşünmelerini tavsiye eder.270
Çilecilerin sosyal bir ortamda bulunmasından ziyade yalnız yaşamaları ve
yalnız gezmeleri tavsiye edilmiştir. Yalnızlık kişinin meditasyon yapması ve tefekkür
etmesi için gereklidir. Sosyal bir ortam kişinin kendiyle baş başa kalmasını, tefekkür
etmesini ve bireysel ibadetlerini engelleyeceği için tavsiye edilmez. Ayrıca insanlarla
birlikte olmak insanlara bağlanmayı beraberinde getirir. Bu ise hayatın bu evresinde
istenmeyen bir durumdur: “ Her yere arkadaşsız yalnız gitmelidir. Başarıya ulaşmak
için bunu yapmalıdır. Çünkü yalnız bir kişi ne terk edebilir ne terk edilir. Münzevi
hayat yaşayan kişinin ateşi ve evi olmamalıdır. Ama yemek, sükûnet, kaygısızlık,
değişmezlik ve derin bir konsantrasyonu sağlamak için bir köye gitmelidir. Bir
kafatası, ağaç kökleri, eskimiş elbiseler, arkadaşsızlık ve her şeye karşı sessizlik

267 Bu kurbanlar için bkz. MS, IV, 257. 268 Çevirmenler burada, dibe batmanın, cehenneme gitmek ve kasttan düşmek şeklindeki iki
yorumundan, ikincisinin ifade edildiğini söylerler. 269 MS, VI, 35–37. 270 MS, VI, 61–63’ den derleme.
59
özgür bir kimsenin ayırt edici işaretleridir. Ne yaşamayı ne de ölmeyi istememeli, bir
hizmetçinin emir beklediği gibi doğru zamanın gelmesini beklemelidir.”271 Doniger
ve Smith burada kullanılan emir beklemek (order) kelimesini karşılayan “Nirdesa”
için ödeme günü (pay-day) şeklinde bir çeviri yapmanın da mümkün olduğunu
söylerler. Bu durumda kişi tavsiye edilenleri yaptıktan sonra bunların karşılığını
alacağı günün gelmesini beklemelidir anlamı da çıkar.
Hayatın her döneminde olduğu gibi güzel ahlak bu dönemde de çok önemli
ve vazgeçilmez özelliklerdendir: “Zor sözlere dayanmalı ve kimseyi hor
görmemelidir. Kendi bedeni uğruna kimseye düşman olmamalıdır. Kızgın bir
kimseye karşı kızgınlıkla cevap vermemeli, tehdit edildiği zamanda güzel bir şekilde
konuşmalıdır.”272
Bu kimselerin dünya malı namına sahip olacakları şeyler asgari seviyededir:
“…Bir kâse, bir asa ve bir su kabıyla daima dolaşmalı, kendini kontrol etmiş olmalı
ve yaşayan hiçbir canlıya zarar vermemelidir.”273
Yine Hinduizm’in önemli öğretilerinden olan canlılara zarar vermemek
hayatın bu evresinde de önemlidir: “Canlıları korumak için gece veya gündüz
yürürken toprağı sürekli kontrol etmelidir...”274
Bu kimseler geçimlerini dilenerek sağlarlar. Ancak bunu yaparken kanaatkâr
olmaları ve maddi nesnelere düşkün olmamaları istenmektedir. “Günde bir defa
dilenmeye gitmeli ve çok miktarda bir şey elde etmek için hevesli olmamalıdır.
Yemeğe düşkün olan bir asketik maddi nesnelere de düşkün olur.”275

271 MS, VI, 42–44. 272 MS, VI, 47, 48. 273 MS, VI, 52. 274 MS, VI, 68. 275 MS, VI, 55.
60
Kişi dünyevi nesnelere karşı ilgi ve istek duymaya başlarsa az yemek ve
yalnız kalmak suretiyle duyusal güçlerini yeniden kontrol altına almaya çalışmalıdır.
“Eğer dünyevi nesneler tarafından duyusal güçleri yoldan çıkartılmaya çalışıldıysa
az yemeli, yalnız kalmalı ve yalnız oturmalıdır. Duyusal güçlerine hâkim olma, arzu
ve nefreti yok etme ve canlılara zarar vermeme yoluyla kişi, nihai gerçeğe ulaşmaya
uygun hale gelir.”276
Manusmriti’deki şu madde kişilerin tanrıda yok olma seviyesine erişmek için
neler yapması gerektiğini özetler mahiyettedir: “Şiddetten uzaklık, duyusal güçlerden
bağımsız olmak, Vedik ibadetler ve şiddetli içsel ateşle (maneviyatla) kişi o
seviyeye(Nihai gerçeklik, tanrıya ulaşma) ulaşır.”277
Aşramanın üçüncü ve bu dönemleri birbirine benzemekle birlikte Orman
sakinliği dönemi her yönüyle daha hafiftir diyebiliriz. Ancak bu iki dönemin
özelliklerini şu başlıklar altında toplamak mümkündür.
— Nefse ve bedensel isteklere kesin olarak hâkim olmak. Bunun için
gerekirse bedene acı çektirecek tedbirler almak.( Saddhuların bazılarının
çivili tahtada uyumaları buna iyi bir örnek olsa gerek.)
— İnsanlardan uzakta ve yalnız yaşamak.
— Her türlü canlıya zarar vermekten azami kaçınmak.
— Dilenerek geçinmek.
— Dünyevi nesnelerden sadece yaşaması için zorunlu olanlarla yetinmek.
— Bedene ve kıyafetlere özen göstermeyerek saç sakal karışmış, pejmürde
bir vaziyette gezmek. Bu, dünyaya değer verilmediğinin bir göstergesi
olabilir.
— Az yemek, az uyumak. Buna karşı çok ibadet ve meditasyon yapmak.

276 MS, VI, 59, 60. 277 MS, VI, 75.
61
İKİNCİ BÖLÜM
MANU KANUNNAMESİ’NE GÖRE KAST SİSTEMİ
2.1. KAST
Kast kelimesi Portekizce casta kelimesinden türemiştir ve sandık, çekmece,
kabile, aşiret anlamlarına gelmektedir. Eski Hindistan’da bu kavramın yerine renk
anlamına gelen Varna terimi kullanılıyordu. Varna, ya da varnaşrama sistemin
Hinduizmde kullanılan orijinal karşılığıdır. Kast kelimesi ise bugün kullanılan
yaygın halidir. Manu Kanunnamesi’nin İngilizce çevirisinde kast kelimesi
kullanılmıştır.
Hinduların kendileri için “Vedaların takipçileri” anlamına gelen varnasrama
terimini kullanmaları kast sisteminin Hinduizm’deki yerini ve önemini anlamak
açısından çok önemlidir. Çünkü bu kelime kast anlamına gelen Varna kelimesini
içinde barındırır ve tam bir çeviri ile “dört kastı kabul eden” şeklinde çevrilir. 278 O
halde Hinduizm’de kastın iman için şart olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

“Kast” Hinduizm’de dinin ve özellikle Manu ve diğer bazı kutsal kitapların da
toplumda olmasını ve işlemesini istediği toplumsal tabakalaşma sisteminin adıdır. Bu
sistem dört temel kast, ara kastlar ve kast dışı paryalarla birlikte sayısız tabakalardan
oluşur. En üstte din adamlarının en altta ise sistemin içindekilere göre hizmetçilerin,
bir şekilde sistemin dışına itilmişleri de sayarsak paryaların oluşturduğu toplumsal
tabakalaşmanın adıdır kast. Aslında kast dışına itilen paryalar sistemin içinde kabul
edilmemekle birlikte yine de toplumdaki sınıflandırmanın en altında yer almaları
nedeniyle sistem değerlendirilirken tamamen görmezden gelinemeyecek bir gruptur.
Sistemde alttan üste doğru artan bir üstünlük ve mutlak bir boyun eğiş söz
konusudur.

278 Kürşat Demirci, Hinduizm’in Kutsal Metinleri Vedalar, İşaret Yayınları, İstanbul, 1991, s. 25.
62
“Kast” dinin emrettiği bu sınıflanmış sosyal sistemin genel adı olmakla
birlikte aynı zamanda sistemdeki her bir sosyal tabakaya verilen isimdir. Mesela din
adamları sınıfına mensup olanları ifade etmek için “rahip kastı” terimi
kullanılmaktadır. Ya da iki farklı kasttan kişinin yaptığı evlilikten doğan çocuğun
mensubu olacağı üçüncü ve yeni bir “kast” vardır. Yani hem sistemin genel adı hem
de sahip olduğu tabakalardan her birinin adı kasttır.
Kastın ne olduğunu anlatmak için M. Weber onun ne olmadığını anlatmıştır.
Onun kabile, esnaf teşkilatı veya lonca, statü grubu gibi sosyal oluşumlardan
hiçbiriyle tam olarak aynı olmadığını söylemiştir.
Örneğin kastın kabileden önemli bir farkı vardır. Kabilede geçim kaynağı
olacak yararlı her türlü iş yapılabilir. Bir kastta da farklı işleri yapan kişiler
bulunabilir. Ancak kişilerin yapacakları işler din tarafından belirlenmiştir. Aynı
şekilde bazı işler (dericilik yapmak gibi) din tarafından uygunsuz görülür ve
yapılması yasaktır. Kişilerin kastları ile meslekleri arasında sıkı bir ilişki söz
konusudur. Her kast için dinin belirlediği uygun meslekler vardır. Bugün bile meslek
değişimi bir kastın parçalanmasına neden olabilmektedir.279 Kabileler içinse böyle
bir mesleki zorunluluk söz konusu değildir.
Manusmriti’de kast şudur şeklinde sistemin belirgin bir tanımı yoktur.
Ancak eserden kişinin kastının anne ve babasınınkine göre belirlendiği anlaşılabilir.
Ebeveynlerinden ikisi aynı kasttan olan kimse direk o kasta mensup olarak doğar.
Ancak anne babadan birinin kastının farklı olması karma kastların oluşmasına neden
olur ki bu Manusmriti’nin hiç istemediği bir durumdur.
Eserde toplumun dört tabakadan oluştuğu ve beşinci bir kastın olmadığı yer
almakla birlikte kastlar arası evliliklerinden doğanların hangi kasta mensup
olacakları da yine anne ve babalarının kastlarına göre belirlenmiştir.

279 Max Weber, The Religion Of İndia, The Free Press of Glencoe, 1958, s. 31.
63
Kast sitemi Hinduizm’i diğer dinlerden ayıran, onun temel özelliklerinden
biridir. Bu sistem Hinduizm’ in sosyal hayata bakış açısının sonucudur. Buna göre
ideal bir toplumda dört temel kast vardır. Bunlar din adamları ve rahiplerin mensup
olduğu brahman, savaşçıların ve yöneticilerin kastı kşatriya, çiftçi esnaf ve
tüccarların kastı vaisya ve en aşağıda da hizmetçilerin kastı olan sudra’dır. Bunların
dışında birde kast dışı sayılan ve bugün sayıları yaklaşık yüz milyonu bulan paryalar
vardır. Manu Kanunnamesi'nde bu sınıflar ve her kast üyesinin uyması gereken
kurallar ve yapması yasak olan işler ayrıntılı bir biçimde anlatılmış.
Bu sınıflardan ilk üçü Aryan kökenli kabul edilirken sudralar Aryan kökenli
kabul edilmez. Dini gelenek Ari ırkına üstünlük atfetmektedir. Bu da, ilk üç kastın üstün
kabul edilme nedenlerinden biridir. Ayrıca sadece ilk üç kasttakiler iki kere doğmuş
(dwija) kabul edilirler. Manu bunu şöyle açıklamaktadır: “Din adamları, yöneticiler ve
tüccarlar bunlar iki kere doğmuş üç kasttır. Ama hizmetçi kastına mensup olanlara
sadece bir kere doğmuştur. Beşinci bir kast yoktur.”280
Manu Kanunnamesi’nde kişilerin yapması gereken ibadetler ya da işler
anlatılırken genelde hitap, bu iki kere doğmuşlaradır. Paryalar tamamen kast dışı
sayıldıkları için en ezilen, aşağılık grubu oluşturmaktaydı. Bunlar daha çok kendi
kastının gereklerini yerine getirmediği için kasttan atılan kişilerden oluşmaktadır.
Ancak paryalar sistemin dışına atıldıkları için Gita’da dört sınıf olduğu söylenirken
onlardan bahsedilmez. “Yapılan işlerin türüne göre. Toplum dörde ayrılır
bilirsin...”281. Daha ileri kısımlarda da üstünlük sırasına göre kast isimleri sıralanır
ancak paryalardan yine bahsedilmez:“Brahmanlar, kşatriyalar, vaisyalar…
Doğuştan aşağı sayılan sudralar… Baştan üç nitelikle ayrılırlar, buna göre yaşarlar
iş yaparlar.” 282
Aynı şekilde Manusmriti’de toplumun dört tabakadan oluştuğunu ifade eder.
Kişinin bu hayatında çalışarak daha üst bir kasta çıkabilmesi söz konusu değildir.
Eğer hayatını dinin uygun gördüğü bir şekilde yaşar ve kastının gereklerini eksiksiz

280 MS, X, 4. 281 Gita, IV, 13. 282 Gita, XVIII, 42.
64
olarak yerine getirebilirse ancak sonraki hayatında bir üst kasta geçebilir.283
Manusmriti’de karma, kast sisteminin en önemli dayanağı ve yaptırım kaynağı olarak
karşımıza çıkar. Eser, kastının gereklerini yerine getirmeyen kimselerin sonraki
hayatlarında bunun cezasını çekeceklerini söyler. Karmanın iyi olması dışında kast
yükselmesi söz konusu değildir.
Kast sistemi insanların sınıflandırıldığı ve rahipler hariç her sınıf
mensubunun bazı insanların doğuştan kendinden daha üstün olduğunu kabul etmek
durumunda kaldığı bir sistemdir. Bu açıdan bakınca insanların kast sistemini bu
kadar uzun asırlar boyunca nasıl kabul ettiklerini anlamak güçtür.
Manu kişilerin karakter özelliklerinin kötülüğünü kastına bağlar. Kişi aşağı
bir kasta mensupsa, fıtratında değiştiremeyeceği bir miktar kötülük mutlaka vardır.
“Kötü bir rahimden doğan ve anne ya da baba ya da her ikisinin karakterini taşıyan
bir çocuk kendi doğasını asla yok edemez. Öncü bir aileden gelse bile rahimlerin
karışması ile doğmuş bir adam bu karakteri biraz daha az ya da çok bir derecede
miras alır.”284
İlginç olan birçok insanın kast sistemini çok neşe ve arzuyla olmamakla
birlikte isteyerek ve inanarak kabul etmesidir.285 Kast sistemini insanların bu şekilde
kabullenmesinin temel nedenlerinden biri psikolojiktir. İnsan fıtratı gereği emir
almaktan ya da ikinci plana itilmekten hoşlanmaz. Bu sistemi zora sokmak için
yeterli bir neden gibi görünürken meseleye farklı bir boyuttan bakıldığında şunu
görürüz. Sistemde paryalar dışında her sınıfın kendinden daha aşağı olan bir sınıf
mutlaka vardır. Bir brahminden aşağı olduğunu düşünerek bu durumdan rahatsızlık
duyan bir kşatriya, bir vaisya ya da sudradan üstün olduğunu bilmektedir. Kast
mensubu insanlar da sadece kendilerinden yukarıdakilere bakarak üzülmez,
aşağıdakilere bakarak kendi üstünlüklerini görürler. Bu durum, kastın güçlü
kalmasını sağlayan nedenlerden biridir.

283 A. İhsan Yitik, Hint Kökenli Dinlerde Karma İnancının Tenasüh İnancıyla İlişkisi, Ruh ve Madde
Yayınları, İstanbul, 1996, (karma), s. 26. 284 MS, 59, 60. 285 Arvind Sharma, Hinduism for Our Times, Oxford University Press, Bombay, 1996, s. 42.
65
Diğer bir sebep ise Manu gibi dinde önemli yeri ve otoritesi olan kutsal
kitapların sistemin dini değerini ve önemini sürekli vurgulamasıdır.

Kast sisteminin tam olarak hangi tarihte ortaya çıktığı ve uygulanmaya
başlandığı net olarak bilinmemektedir. Eski Veda metinlerine bakıldığında bugün
Hinduizm’in karakteristiği kabul edilen kast sisteminden müstakil olarak
bahsedilmez. Ancak Rig Veda’nın son kısımlarında bir yerde dört kastın ismi
geçer.286 Burada, Manusmriti’deki, organizmanın her bölümünden bir kastın
yaratıldığı hikâyesi aynı şekilde yer alır. Ancak kşatriya kastı için Rajanya terimi
kullanılır.
Bu yüzden kast sistemini ilk Veda metinlerine dayandırmak biraz güçtür.
Ancak Veda çağı olarak bilinen Hinduizm’in en uzun ve önemli sürecinde bu dine ait
temel esaslar belirlenmiştir. Daha sonraki çağlar bu esasların sadece geliştirildiği
dönemlerdir.287
Ayrıca M.Ö 6.yy dolaylarında ortaya çıkan ve kendisi de bir kşatriya olan
Budda’nın kast sistemine ve ayinciliğe karşı çıkarak bireysel tecrübeye önem
verdiğini bilmekteyiz. Budizm ve Caynizm’in bu dönemde kast sistemine ve
rahiplerin otoritesine karşı ortaya çıkışı da, bu dönemlerde sistemin ve brahmanların
egemenliğinin göstergesidir. Dolayısıyla bu bilgiye dayanarak kast sisteminin en az
2500 yıllık bir tarihe sahip olduğunu kesin olarak söyleyebiliriz.
Tüm bunlar sistemin Manusmriti’nin çok öncesindeki bir dönemde ortaya
çıktığının ve temel uygulamalarıyla var olduğunun göstergeleridir. Ancak kast
sistemine ait en geniş ve ayrıntılı bilgiler Hindu kutsal metinlerinden Manu
Kanunnamesi’nde vardır. Manu Kanunnamesi’nin önemli bir kısmında kasttan ve tek
tek kast mensuplarının görevlerinden bahsedilmektedir. Eserin başında bilgeler
Manu’ ya gelerek kendilerine dört kast mensubunun ve iki sınıf arasında doğmuşların
görevlerini tam anlamıyla anlatmasını isterler.288 Manu da onlara cevap niteliğinde

286 A. Sharma, s. 29. 287 D. S. Sarma, s. 21. 288 MS, I, 1–2.
66
bilgiler verir. Eserdeki bilgiler sistemin bu tarihlerde artık en ayrıntılı ve kurumsal
şeklini almış olduğunu gösterecek nitelikte ayrıntılıdır. Böylece kast sistemi şuanda
da varlığını sürdüren toplumsal tabakalaşma modellerinin en eskisidir. Bu kadar uzun
bir tarihe sahip olması da onu önemli kılan ve asırlarca süren etkisini gösteren diğer
bir unsurdur.
Kast sistemini Arilerin Hindistan’a gelmesiyle oluşan basit bir toplumsal iş
bölümü olarak gören yaklaşım onun dini yönünü göz ardı etmektedir. Zira sistemin,
kişilerin en iyi oldukları meslekleri yapması fikri gibi iyi bir niyetle oraya çıktığını
söyleyen ve Radhakrişna gibi bu nedenle sistemi destekleyenler varsa da kişinin en
iyi yapabileceği işin babasının işi olduğunu iddia etmek yaşadığımız dönemde
gerçekçilikten oldukça uzak bir iddia olacaktır. Bugün okuma yazma dahi bilmeyen
basit bir çiftçinin çocuğunun çok önemli bir cerrah ya da iyi bir lider olabildiğini
görüyoruz. Bunun sayısız örnekleri vardır. Ayrıca bu inanç, kişinin eğitimi üzerinde
kalıtım dışındaki diğer önemli iki etken olan çevreyi ve bireysel farklılıkları göz ardı
etmektedir. Aynı ailenin iki çocuğundan biri diğerinden daha akıllı, yetenekli, zeki
olabilmektedir. Dolayısıyla sistemin ortaya çıkışını böyle bir olaya bağlayan bu
görüşler çok güçlü değildir.
Radhakrişna herkesin aynı yeteneğe sahip olmadığını, bir toplumda herkesin
baş olamayacağını, başların baş, ayakların ise ayak olarak kalması gerektiğini söyler.
Elbette kast sistemini kast ettiğini düşünmesek Radhakrişna’nın söylediklerinin
doğruluk payı vardır. Ancak göz ardı edilen nokta kişileri mensup oldukları kastlara
göre çok yetenekli, daha az, yeteneksiz gibi bir sınıflandırmanın içine sokacak nesnel
ölçütlerin olmaması ve uygulanmamasıdır. Mesela rahip kastından doğanların daha
iyi olduklarını, Kşatriyaların yönetim konusunda daha başarılı olduklarını söylemek
sadece bir iddia ve inanç olmanın ötesine geçemez. Hiç kimse kast mensuplarına
zekâ ya da yetenek testi uygulayarak onların ait oldukları kastın gerekliliklerine sahip
olup olmadığını ölçmemektedir. Bütün sudraların kötü karakterli ya da yeteneksiz
olduğunu ispat edecek hiçbir nesnel delil söz konusu değildir. Dolayısıyla bir
toplumda her işi yapacak insana ihtiyaç olduğunu söyleyip kast sistemini buna
dayanarak savunmak mantıklı bir yol olarak gözükmemektedir. Ancak Manu,
67
kişilerin özelliklerinin mutlaka mensubu oldukları kasta göre olacağını
vurgulamaktadır.
Gandi de kast sistemini bugün anlaşılan şekliyle olmamakla birlikte kabul
ettiğini söyler. Ona göre varnaşrama insanın doğasında mevcuttur ve Hinduizm onu
sadece bilime indirgemiş ve doğuma bağlamıştır. Kişinin varnasına bağlı
kalmamasının kalıtım yasasına karşı çıkmak olduğu genel inancına Gandi de katılır.
Ancak sayısız kastlara bölünme, öğreti sayesinde gerçekleşen haksız bir özgürlüktür.
Dört kast yeterlidir. Karma kastların bir arada oturup yemesinin kişinin doğuştan
getirdiği statüsüne zarar vereceği fikrini kabul etmez. 289
Kast sistemin ortaya çıkışı ile ilgili varsayımlardan biri onun çok erken
dönemlerde Hindistan’ a gelen göçmenlerle ortaya çıktığı üzerinedir. Ülkeye gelen
açık ten rengine sahip göçmenler ülkenin bir kısmında yaşayan koyu Afrikalılar
kadar siyah Negrito aborjinleriyle karşılaştılar. Daha sonra sudralar olarak
isimlendirilecek olan bu ilkel kabile mensupları ile evlilik yolu ile kaynaştılar.
Sonraki kuşaklarda da ırklar arası bu evliliklerin sürmesi ile açık renk olan kendi ten
renklerini zamanla kaybettiler. Hindistan’a daha sonra gelen göçmenler ise çiftçilik
ve toprakla uğraşan (vaisyalar) bu insanlardan daha açık tenli oldukları için
kendilerini onlardan daha üstün gördüler ve kanlarının onlarınkinden daha asil, temiz
olduğunu iddia ettiler. Bu temizliği ve kendi ırklarını saf olarak koruyabilmek için
kendilerini bu insanlardan soyutladılar. Temizliklerini korumanın en iyi yolunu, daha
aşağı gördükleri bu insanlarla evlilik konusunda katı yasaklar koymakta buldular.
Zamanla bu kısıtlamalar ve korunmacı yaklaşım gitgide daha fazla ayrıntılı hale
geldi. Aşağı kasttan bir insana dokunmak dahi kirlenmek için bir neden sayılmaya
başlandı. Böylece sadece aynı sınıftaki insanların beraber yemek yemesine ve
çalışmasına izin verildi. Aynı şekilde biri öldüğü zaman onun yanan küllerini de
sadece aynı sınıftan insanların taşımasına izin verildi. 290 Ancak kastların ortaya
çıkışı ile ilgili bu teori özellikle Brahman kastının nasıl ortaya çıktığı konusunda
yeterli açıklamayı yapamamaktadır.

289 Mahatma Gandhi, “Hinduism”, Essay and Reflections on His Life and Work, S. Radhakrishnan,
Jaico Publishing House, 1956, ss. 384–388. 290 M. Williams, Hinduism, s. 154–155.
68
Daha önce de söylediğimiz gibi karma, kast sistemi için anahtar
kavramlardan biri, hatta en önemlisidir. Manusmriti’de kasttan bahsederken karmaya
sürekli atıfta bulunur. Kastın karmaya dayanması, bu inancın henüz net bir şekilde
oluşmadığı Vedalar döneminde, sisteminin bugünkü hali ile var olmama ihtimalini
güçlendirmektedir. Samsara anlayışı da Veda metinlerinde yer almaz. Çünkü Veda
ilahilerindeki ahiret inancı, ruhun ölümsüz olduğu ve bu hayattan sonra cennet ya da
cehenneme gideceği şeklindedir. Ruhun ölümden sonraki durumu ile ilgili bu anlayış
Upanişadlar ve Brahmanalar döneminde samsara anlayışına dönüşmeye
başlamıştır.291 Upanişadlarda karma ve tenasüh inancı bir arada ele alınmış olmakla
birlikte vardır. Her iradi fiil mutlaka iyi veya kötü bir semere verecek ve tenasüh
çarkı da buna göre düzenlenecektir.292 Manu Kanunnamesi’nde ise kişilerin
yaptıkları işlerin nasıl bir karma doğuracağı ayrıntılı şekilde anlatılmıştır. Örneğin bir
brahmanı öldüren kimse, sonraki hayatlarında eşek, köpek, inek, kuş vb. gibi bir
hayvan ya da dokunulmaz olarak dünyaya gelecektir.293 Manusmriti’de verilen
cezalar ile ilgili dikkat çeken husus, kişinin işlediği suçun sonucu hem kendi kastına
hem zarar verdiği kişinin kastına göre değişmektedir. Bu da, adaletli bir
cezalandırma sistemini imkânsız kılmaktadır.
Manu açısından meseleye bakarsak kast sisteminin doğuşu evrenin
yaratılışına kadar götürülür. Kendisine kastlar hakkında soru sorulan Manu, evrenin,
her şeyin karanlık ve henüz hiçbir şeyin birbirinden ayrılmamış halinden başlayarak,
suların ayrılmasını daha sonra Brahma’nın, yer ve göğün, zihin ve kalbin, duyusal
güçlerin, canlı varlıkların, kurban ve üç Veda’nın, zaman, gök cisimleri ve doğuştan
aktivitelerin yaratılışını anlatır. 294 Daha sonra tanrının her kasta mensup insanları
farklı organlarından yaratığını söyler. Esasında üst kasttakilerin ve özellikle rahip
sınıfının üstünlüğü bu yaratıştan ileri gelmektedir. “Tanrı ağzından din adamlarını,
kollarından yöneticileri, bacaklarından halkı, ayaklarından hizmetçileri yarattı.”295
Manu Kanunnamesi’ndeki bu madde Hindu inancına göre kast sınıflarının

291 Yitik, Karma, 78. 292 Brihadaranyaka Upanişhad, IV, 4, 5. 293 MS, XII, 55. 294 MS, I, 5–28. 295 MS, I, 31.
69
başlangıcının insanın yaratılışına kadar gittiğini gösterir. Dahası bu sınıfların
olmasını isteyen kişi tanrının kendisidir. Böyle olmasını istediği için her kast
mensubunu değer ve önemine göre kendi vücudunun farklı bölgelerinden yaratmıştır.
Bu da kast sisteminin dini kökenin sağlamlığını göstermektedir. Ayrıca aynı
bölümün ilerleyen kısımlarında tanrının kadın ve erkeği, yedi Manu’yu, tanrıları,
cinleri, cadıları, hortlakları, hayvan türlerini, her kast mensubunun sahip olduğu
doğuştan aktiviteleri, dini olarak çağları yaratışı
296 anlatılır ve sonrasında şu madde
gelir: “Bütün bu yaratılışı korumak için parlak ağzından, kollarından, bacaklarından
ve ayaklarından doğanlar için ayrı ayrı doğuştan aktiviteler (fıtri özellikler)
yarattı.”297
Manusmriti’deki bu ifade göstermektedir ki tanrı insanları farklı sınıflardan
yaratmıştır çünkü bu mükemmel şekilde yarattığı tüm varlıkların düzeninin
korunması için şarttır. Bu düzenin sağlanması için farklı sınıflara mensup insanlar
yaratmakla kalmamış her sınıf mensubu için farklı “doğuştan aktiviteler” (innate
activities) yaratmıştır. Bu “doğuştan aktivite” terimi ile neyin kast edildiği net olarak
ortaya konmamakla birlikte aynı bölümdeki şu maddeler konu ile ilgili biraz daha net
bir fikir edinmemize yardımcı olmaktadır: “Tanrı her bir yaratığı en önce hangi
doğuştan aktiviteyle boyunduruk altına aldıysa, bu yaratık tekrar tekrar yaratılırken
kendi kendine bu aktiviteye bağlandı. Zararlı veya zararsız, kibar veya zalim, doğru
veya yanlış, dürüst veya yalancı, tanrı bir yaratığa yaratılışta hangi özelliği verdiyse,
o özellik o kişiye ait oldu. Mevsimler değişirlerken, kendilerine özgü ayırt edici
özelliklere sahip olurlarken, şekillendirilen varlıklar da kendi doğuştan özelliklerine
sahip olurlar” 298
“Doğuştan aktiviteler” ifadesi kast sistemini anlamak için gerekli anahtar
kavramlardan biridir. Çünkü bir Hindu’nun kendi kastının gereklerini yerine
getirmesinin zorunluluğu buradan gelmektedir. Kendi gerçekliğine ve doğumu ile
birlikte doğal bir mensubu haline geldiği kastının kurallarına uyması doğuştan
kendisine verilen fıtri bir zorunluluktur. Yukarıdaki ifadelerden anlaşıldığı kadarı ile

296 MS, I, 31–86. 297 MS, I, 87. 298 MS, I, 28–30.
70
Tanrı’nın her varlığa yaratılması ile verdiği bir takım doğuştan getirilen fıtri
özellikler vardır. Nasıl yaz mevsiminin karakteristiği sıcaklıksa, yaz mevsimi bu
özellik olmadan düşünülemezse ve yaz bitip yeniden geldiğinde yine aynı özellikleri
ile ortaya çıkıyorsa, kast mensuplarının da Tanrı tarafından verilmiş doğuştan
getirilen bir takım özellikleri vardır. Tıpkı yazın özelliğini soğuğa çeviremeyeceği
gibi insanın da Tanrı’nın kendisi için en başta biçtiği rolü kusursuz bir şekilde
benimseyip oynaması, bunu değiştirmek için uğraşmaması gerekmektedir. Kişinin
buna karşı çıkması ya da durumunu değiştirmeye kalkması adeta kendi gerçekliğine
karşı çıkmasıdır. Sadece bununla da kalmayıp evrenin ve yaratılışın düzenini
bozmaktır. İşte kast sisteminin uygulanma zorunluluğu buradan gelmektedir. Her
varlık için tanrının farklı “doğuştan aktiviteler” yaratması nedeniyle.
Manusmriti’ye göre kastların birbirine karışma nedenlerinde biri de kişilerin
kendi içsel aktivitelerini reddetmesidir. “Kastlar arası zina, kişinin kendi içsel
aktivitelerini reddetmesi ve bedensel zevkler yoluyla karma oğullar (karma kast
mensubu) doğar.”299 Yani kişinin başka kasttan birisi ile birlikte olması da, kendi
doğuştan özelliklerine karşı gelmektir ve bu da, toplumun düzenini bozacak bir unsur
olarak görülmektedir.
2.1.1. Kast Mensuplarının Ortak Yönleri
Aynı kasta mensup kişilerin ortak özellikleri vardır. Bu kimseler birbirleriyle
ilişki içindedirler. Bunların en başında aynı mesleği yapmak, birbirleriyle evlenmek
ve kendi aralarında yemek yemek gelir.
Kastlar özünde aynı işi yapan insanların oluşturduğu toplumsal sınıflardır.
Dinin her kast mensubu için belirlediği meslekler vardır ve kişinin bu mesleği
yapması onun için bir gerekliliktir. Kast sınıflarının toplumda yaptıkları işe göre
belirlendiği inancı Gita’da açıkça görülmektedir: “Yapılan işlerin türüne göre,
toplum dörde ayrılır bilirsin...” 300

299 MS, X, 24. 300 Gita, VI, 41, 42.
71
Bu yönüyle kastlar esnaf teşkilatlarına benzemektedir. Ancak şehirlerin
oluşumu esnasında özellikle Batı’da çok fazla yaygınlaşan bu örgütlenmelerle kast
arasında fark vardır ve kast sistemi Hindistan’da bu mesleki teşkilatlara göre çok
daha kapsamlı ve etkilidir. M. Weber’e göre diğer tüm oluşumlar ve esnaf teşkilatları
da kasttan doğmuştur. Hatta kast sistemi onları yaralayarak önemli konuma
gelmelerini engellemiştir. Kast sisteminin ruhu onlardan tamamen farklıdır.301
Manusmriti’de her konuda olduğu gibi meslek seçme konusunda da rahipler
diğer insanlardan daha imtiyazlıdırlar. Dinin onlardan beklediği en önemli iş
Vedaları öğrenmek ve öğretmektir; ancak rahipler bazı durumlarda başka kastlara ait
işleri de yapabilirler.302 Tabi diğer kastlar için rahiplerin işini yapmak söz konusu
değildir.
Kişiler mensubu oldukları kast için uygun olan işleri yapmalıdır. Daha üstün
kastlardan birine ait bir işi yapmaya çalışmak yanlıştır ve Manu yönetici kimse eliyle
bunun engellenmesini mümkün kılmıştır. “En alt kasttan olan bir adam hırs yoluyla
kendisinden daha üstün kişilere ait (onların doğuştan özelliklerine uygun olan) bir iş
yapıyorsa kral derhal onu kovmalı ve malına el koymalıdır.”303 Bu ifadeler
sudraların ya da paryaların mal güvenliğini neredeyse imkânsız kılmakta ve mal
ediniminde sosyal eşitsizliğin önünü açmaktadır.
Tanrı nasıl her kast mensubu için farklı doğuştan özellikler yarattıysa kişinin
yapacağı mesleği de bu fıtri özelliklerine uygun olarak seçmesi öğütlenmektedir.
“Birinin nitelikli olmasa bile kendi işi (kötü bir iş olsa da, ya da kişi o işi iyi
yapamasa da şeklinde iki farklı anlama gelebilir) başkasına ait olan iyi bitmiş bir
işten daha iyidir. Başkasına ait bir işi yapan kişi derhal kendi kastından düşer.”304

Ancak artık kast mensuplarının aynı işi yapma oranı eskiye oranla daha azdır.
Özellikle sanayi devrimi öncesinde meslek grupları sınırlı sayıdaydı ve insanların
farklı mesleklerden haberi yoktu. Herkes daha ziyade babası’nın işini

301 Weber, s. 33–34. 302 Bkz. MS, X, 81–83. 303 MS, X, 96. 304 MS, X, 97.
72
sürdürmekteydi. Bu yüzden kastlar aynı işi yapan insanların yoğun olduğu sosyal
sınıflardı. Kişilerin bağlı bulundukları kasta aykırı bir işi yapmaları çok rastlanan bir
durum değildi. Oysa sanayi devrimi ile birlikte mesleklerin çoğalması, iletişimin
artması, insanların farklı iş sahalarına yönelmeleri toplumdaki yatay ve dikey
hareketliliği artırdı. İnsanların babalarınınkinden farklı meslekleri icra etmeleri
birçok toplumda ciddi bir sorun olmayabilir. Ancak Hindistan gibi sosyal hayatın
kutsal otoriteyle sınıflandırıldığı bir toplumda bu, sadece dünyevi değil dini bir sorun
teşkil etmekteydi. Çünkü kast Hinduizm’in en karakteristik ve ayırt edici
özelliklerinden biridir. Ayrıca sadece geleneksel bir uygulama olmayıp kutsal
metinde de üzerinde önemle durulan bir konudur. Dolayısıyla, meslek seçimlerinin
farklılaşması ve insanların farklı mesleklere yönelmesi hem din için, hem de kutsal
kitabın kendisine söylediklerinin dışına çıkarak farklı arayışlara giren Hindu için
ciddi bir sorundur. Manusmriti, kişinin mensubu bulunduğu kastın gereklerini
mutlaka yerine getirmesini söylüyor, bunu yapmaması halinde ise kişiye hem kast
dışına itilmek, hem de sonraki hayatında daha aşağı bir kastta doğmak gibi ağır
yaptırımlar koyuyordu.
Kast mensupları aynı işi yapmak zorunda oldukları gibi kendi sınıfından
kişilerle yemek yerler. Kişinin farklı kastlardan birileriyle yemek yemesini din hoş
karşılamaz. Bu özellikle kendinden daha aşağı kasttan biriyle yemek yiyen üst kast
mensubu için daha da kötüdür. Çünkü alt kast mensuplarının kendilerini
kirleteceğine inanılır. Yasak olan sadece aşağı kasttan biriyle birlikte yemek değil,
aynı zamanda bu kişinin hazırladığı yemeği yemektir. Çünkü kişi kastı nedeniyle o
yemeği kirletmiştir ve üst kasttaki onu yerse kirlilik yemekten ona bulaşır.
Bu husus sadece bir uygunsuzluk değil, aynı zamanda tanrıya karşı işlenmiş
ciddi bir suç olarak görülür. Ancak bu konuda yemeğin sulu veya kuru oluşuna göre
ciddi farklar vardır. Sulu yemekleri, içinde kaynamamış pirinç ve Ghi olmayan
yemekleri tüm kastlar diğerlerinden ayrı olarak kendi aralarında yerler. Yemeden
önce ellerini, ayaklarını ve kıyafetlerinin bir bölümünü yıkarlar. Ancak içinde
yasaklanmamış her tür kuru gıdanın olacağı yiyecekler, meyveler, şekerlemeler ve
73
Ghi ile pişirilen şeyleri diğer kast mensuplarıyla beraber, ellerini ya da ayaklarını
yıkamadan da yiyebilirler.305
Sistemin böyle bir ayırım yapmasının nedenini Hinduların ruh ve madde
arasında kurduğu ilişkide aramak gerekir. Hindu filozofları maddenin aldatıcılığı ve
izafiliğini, ruh olmadan gerçek bir varlığının olmadığını kabul etmişlerdir. Çünkü ruh
gerçek olan tek varlıktır. Hindular cansız bir varlığın güçlü bir ruhi etki ile
canlanabileceğini ve böyle bir gücün kendileri üzerinde daha iyi olmalarını
sağlayacak gizemli bir etkisi olacağına inanırlar. Bu yüzden yedikleri yemeklerin ve
suyun dinen ve kimyasal olarak temiz olması çok önemlidir. Ortodoks her Hindu
kirli sudan özenle kaçınır. Çünkü dışarıdan ve içerinden -onunla yıkanırsa ya da
kanarak içerse-bunun ruhunu kirleteceğine inanır. Alt kasttan birinin verdiği su temiz
olsa da kirlilik taşır. Temiz dahi olsa alt kasttan ya da Avrupalı birinin dokunduğu bir
yemek kirlenmiş kabul edilir ve kişi bunu yediğinde üst kasttan gelen kanın temizliği
kirlenir. Karakteri bundan olumsuz etkilenir. Bu yemek onu hem bu dünyada hem de
sonraki hayatında etkileyecektir. Hatta alt kasttan kişinin yemeğe yanaşması,
hazırlandığı esnada gölgesinin yemeğin üzerine düşmesi bile yemeğin tamamını
uygunsuz ve yenilmez hale getirir.306 İşte yedikleri şeyin ruhlarını ve karakterlerini
etkileyip kirleteceğini düşünen Hindular alt kastlarla yemek yemekten kaçınırlar.
Onlara pis hatta murdar varlıklar muamelesi yaparlar. Hindular dinlerinin gereği
olduğu düşüncesiyle bu uygulamayı hala sürdürmektedirler.
Kastlar sosyal hayatın her alanında birbirlerinden sterilize edilmeye
çalışılmıştır. Durum böyle iken kastları birbirinden ayıracak en önemli faktör olan
sınıf içi evlilik elbette çok önemlidir. Kastların karışmasına neden olan en önemli
neden aslında farklı kasttan kişilerle evliliktir. Manusmriti’ye göre din bunu yasaklar.
Kişilerin kendi kastından kişilerle evlenmesi ısrarla vurgulanır. Çünkü kastlar arası
evlilik sınıfların karışmasına, karma sınıfların doğmasına ve toplumsal düzenin
bozulmasına neden olur. Üstelik kişinin farklı bir sınıftan evlenmesi kötü
duygularının ve bedensel arzularına karşı olan zayıflığının göstergesidir ve hiçbir

305 Williams, s. 156, 157. 306 Age, s. 157, 158.
74
masum yanı yoktur: “Kastlar arası zina, kişinin kendi içsel aktivitelerini reddetmesi
ve bedensel zevkler yoluyla karma oğullar doğar.”307
Manu Kanunnamesi’nde, kişinin kendi kastı dışında yaptığı her türlü evliliğin
kötü karşılandığı görülür. Ancak dikkat çeken önemli iki husustan biri kadının
kastının erkeğin kastından yüksek olduğu evlilik türleri308 ve bunlardan oluşan yeni
kastlar aksi duruma göre daha kötü kabul edilir. Kadının kastı erkeğe göre ne kadar
yüksek olursa bu evlilik o kadar kötü ve kabul edilemezdir. Böyle evliliklerden
doğanlar kast dışı kabul edilir: “Tüm kastlar arasında sadece erkeğin kadından daha
üst bir kasttan olduğu evliliklerden309 doğmuş çocuklar ya da aynı sınıftan olup
evlenene kadar bekâreti bozulmamış kadınlardan doğan çocuklar kastın üyesi kabul
edilirler.”310 Çünkü Hinduizm’de kast sistemi daha çok erkekleri dikkate alarak
düzenlenmiştir ve kadına pek önem verilmez. Bu yüzden erkeğin kendinden üst
kasttan bir kadınla evlenmesi çok kötü bir durumdur. Bunu kast isimlerinden
anlamak mümkündür. Kadının bir brahman, erkeğinse bir sudra olduğu evlilikten
oluşan yeni sınıf kastlar içerisinde en korkunç olanıdır ve bu kasta “vahşi”311 denir.
Diğer önemli husus ise kastlar arasında ki mesafe -sayı- ne kadar fazla olursa
oluşan yeni kastın dinen o kadar kötü görülmesidir. Bir brahmanın evlilik hususunda
ilk tercihi her zaman bir brahman olmalıdır. Ancak başka bir kasttan evlenecekse
öncelikle bir brahmanla evlendikten sonra bir kşatriyayla evlenebilir. Bu ikisi ile
evlendikten sonra üçüncü olarak bir vaisyayla evlenebilir. Bir sudra ise bir
brahmanın ancak dördüncü karısı olabilmektedir. Bu ifadeler eserin, birden fazla
evlilik yapılmasına izin verdiğini de göstermektedir. Ancak annesi alt kasttan olan
bir kimse hiçbir zaman anne ve babası aynı üst kasttan olan kimse gibi
olamayacaktır: “Kendisine çok yakın olan alt bir kasttan evlenen iki kere doğmuş bir

307 MS, X, 24. 308 MS’de “against the grain” şeklinde çevrilmiştir. Erkeğin karısından yüksek kasttan olduğu
evliliklere verilen genel isim ise “with the grain”dir. İlki yaklaşık olarak “tohuma karşı” şeklinde
bir anlama gelmektedir. İkincisini ise “tohum ile birlikte” şeklinde çevrilmektedir. Çocuk
babasının nesebi dikkate alınarak değerlendirildiği için babası yüksek kasttan ise onunla birlikte
aynı kastı paylaştığını ifade etmek için “tohum ile birlikte” denir. Diğer durumda ise çocuk daha
uygunsuz bir durumda doğmuştur ve bu durum “tohuma karşı” şeklinde ifade edilir. 309 “with the grain” olarak geçiyor. 310 MS, X, 5. 311 Sanskritçesi Chandala denen ve tüm kastlar içinde en kötüsü kabul edilen bu kast ismi, ingilizceye
fierce olarak çevrilmiştir.
75
adamın oğlu babasına yakındır ancak annesinin alt kasttan olmasından kaynaklanan
kusurundan dolayı hor görülürler.”312
“ Bu altı gruptan doğan ve anneleri babalarından çok az aşağıda (en fazla bir
kast aşağı) olan oğullar iki kere doğmuşların ibadetleri ile yükümlüdürler. Ancak
birden daha fazla sınıf farkı olanlar “aşağılanmışlardır” ve bir hizmetçi ile eşit
görevlere sahiptir.”313 Sadece iki kere doğmuşların sorumlu olduğu ayinleri
yapabilen bu altı sınıf şunlardır: bir rahibin kendi sınıfından ya da bir kşatriyayla
yaptığı evlilikten doğanların oluşturduğu iki sınıf, bir kşatriyanın kendi kastından ya
da bir vaisyayla yaptığı evlilikten doğan iki sınıf, bir vaisyanın kendi kastından ya da
bir sudradan olan çocuklarının oluşturduğu iki sınıf. Yani arada birden fazla kast
farkının olduğu, ya da anne ve babanın hizmetçi olduğu evliliklerden doğanlar
ayinlere katılamazlar.
Hinduizm’de kastlar arası evlilik yasaklanırken Manusmriti’de ara kastlarda
doğanlardan bahsedilir ve onların durumları açıklanır. Ara kastlar, farklı sınıfların
evliliğiyle oluşmaktadır. Yani kastlar arası evliliğin hepten engellenmesinin aslında
mümkün olmadığını kutsal kitapta biliyordu. Bu yüzden her ne kadar eserde en
istisna durumlarda dahi bir brahman kadının bir sudra erkekle evliliğinin görülmemiş
bir durum olduğunu söylense de, bu durumdaki bir evlilikten doğan kastın en aşağılık
sınıf (fierce) olduğu ifade edilmiştir. Bu ise böyle bir evliliğin söylendiği kadar
rastlanmadık bir durum olmadığını gösterir.
2.2. TEMEL KASTLAR

Bunlar Rig Veda’da ve Manusmriti’de, tanrının farklı uzuvlarından
yaratılışları anlatılan brahmanlar, kşatriyalar, vaisyalar ve sudralardan oluşan dört
temel kasttır. Bu sıralama aynı zamanda üstünlük sırasını da göstermektedir.

312 MS, X, 6. 313 MS, X, 41.
76
2.2.1 Brahmanlar
Brahmanlar Hindu kast sisteminin en üst tabakasını oluşturur. Onların kast
sisteminde ki yeri çok önemlidir. Brahmanlar olmasaydı kast sisteminin pek bir
önemi kalmazdı. Çünkü kast sistemi Brahmanlar ve onların mutlak üstünlüğü temeli
üzerine bina edilmiştir. Din koyduğu bu sistemde en üst tabakayı kendisine hizmet
edenlere ayırmıştır.
Manu, brahmanların üstünlüğünü sürekli ön plana çıkarır. Eser onlar için
adeta, diğer kast mensuplarını yönetecekleri ve kendilerine karşı çıktıklarında
kafalarına vurup susturabilecekleri kutsal bir tokmak gibi vazife görmüştür. Bu
yüzden Manusmriti, brahman otoritesi karşıtlarının en sevmediği eser olagelmiştir.
Bu kast rahip ve din adamlarının kastıdır. Hinduizm’de diğer dinlerde olduğu
gibi eğitim ile din adamı yetiştirme anlayışı yoktur. Bu kasta mensup olarak doğan bir
kimse istese de istemese de din adamlığı onun için en asli vazifedir. Gerçi ilk üç kasta
mensup herkes ve özellikle brahmanlar hayatlarının ilk dönemini öğrenci olarak bir
gurudan Veda eğitimi alarak geçirmelidir. Ancak din adamı olma görevi asında Tanrı
tarafından sadece brahmanlara verilmiş bir görevdir. Zaten bir brahmanın olduğu
yerde başka kasttan birisinin ayini yönetmesi dinen uygun değildir.
Brahmanlar diğer tüm kastlar üzerinde mutlak otorite ve üstünlüğe sahiptir. Bu
sadece dini bir üstünlük değil, özellikle günlük hayatta ve sistemin pratik
uygulamalarında fazlasıyla öne çıkan bir ayrıcalıktır. Diğer kast mensupları onlara
saygı göstermelidir. Bugün kast sistemine ve onun en temel öğretisi olan
brahmanların üstünlüğüne karşı çıkan birçok görüş vardır. “Ancak iddialara değil
günlük hayata bakıldığında bir rahibin aşağılanması, ayinlerdeki tartışmalı
mevzularda yaptıkları açıklamaların hiçbir şekilde otorite olarak görülmemesi, onun
tavsiyelerinin asla sorulmaması şeklinde bir uygulamanın olmadığı görülür.” 314

314 Weber, s. 29.
77
Hinduizm’de brahmanların diğer sınıflara üstünlüğü tartışmasızdır. Bunun
nedeni kutsal metinde bu üstünlüğün tartışmaya ve yoruma mahal bırakmayacak
kadar çok ve açıkça vurgulanmasıdır. Diğer taraftan bu kuralı bizzat Tanrı’nın
koymuş olması da insanların bunu kabul etmesinde önemli bir nedendir.
Rahip kastına mensup olanların neden üstün olduğu Manusmriti’de şu şekilde
açıklanmaktadır: “Bir insanın göbeğinden yukarısının daha temiz olduğu söylenir. Bu
yüzden ‘kendi kendine var olmuş olan’ın en temiz yeri ağzıdır. Kanunlara göre rahip
bütün yaratılmışların efendisidir. Çünkü o vücudun en üst parçasından yaratılmıştır,
en yaşlıdır ve Veda’nın devamını sağlar. ‘Kendi kendine var olmuş olan’, içsel ateşi
var ettiğinde, tanrılara ve atalara tekliflerini taşıması ve bütün yaratılmışları
koruması için rahibi ağzından yarattı. Hangi canlı ondan daha yücedir? Üç katlı
cennette yaşayan tanrılar ve atalar onun ağzı sayesinde onlara sunulan yiyecekleri
yiyebilirler.”315 Bu yemenin mahiyeti ya da nasıl olduğu ile ilgili bir bilgi burada
verilmemiştir. Ancak rahipler kurban törenlerini yönetirler ve bazı kurbanlar tanrılara
ve atalara yiyecek vs. sunulması şeklinde olur. O halde burada kast edilen
muhtemelen, rahibin tanrılara bu kurbanların ulaşması için yaptığı aracılık vazifesidir.
Bu ifadeler göstermektedir ki kastların üstünlük sıralamasının tanrının
yaratıldıkları organının vücudunun üst kısmına daha yakın olması ile doğrudan ilişkisi
vardır. En temiz ve vücudun en üst tarafında ki organlardan biri olan ağızdan
yaratılmaları rahipleri üstün kılmaktadır. Ancak tek neden ağzın vücudun üst
kısmındaki organlardan biri olması değildir. Zira gözler ya da kulaklar daha üsttedir.
Ancak ağız aynı zamanda tanrının diğer tanrılara ve atalara teklif sunması için
kullandığı organıdır ve rahibi ondan yaratmıştır. Ayrıca tanrı ve ataların kendilerine
sunulan yiyecekleri yiyebilmesi de yine tanrının ağzı sayesindedir.
Rahipler Vedaların, yani dinin en temel kaynağının devamını sağlarlar çünkü
tanrı bu en kutsal ve önemli görevi onlara vermiştir. Bu da onları üstün kılan önemli
bir nedendir. Ayrıca brahmanlar insanlar ile tanrılar arasında iletişimi sağlama işini

315 MS, I, 92–95.
78
elinde tutan sınıftır. Buradan hareketle Hinduizm’de onların, toplu bir şekilde adeta
peygamber gibi vazife gördüğü yorumunu yapabiliriz.
Rahiplerin üstünlükleri onlar için kutsal kitaplarda geçen güzel ifadelerle
sürekli desteklenmektedir. Gita’da onların özellikleri sayılırken adeta toplumdaki
milyonlarca insandan değil de olağanüstü varlıklardan bahsedilmektedir. “ Huzurlu,
dengeli, temiz çalışkan, ağırbaşlı, hoşgörülü, doğrudur. İnançlı, bilgili, aydındır
brahman, işleri de doğasına uygundur.” 316
Rahiplerin üstünlüğünü destekleyen ifadeler Manusmriti’de sürekli
geçmektedir. “Bir rahip her zaman diğerlerinden üstündür, onların efendisidir.
Çünkü o tabiatı itibari ile en iyi olandır ve nefsini dizginlemeye devam eder.
Dönüşümsel (transformative) ayinler nedeniyle de onlardan daha üstündür.”317
Burada rahiplerin ayinler konusundaki bazı ayrıcalıkları nedeniyle diğer sınıflardan
daha üstün olduğu söylenmektedir. Aslında bu ibadetler sadece Brahmanlar için değil
ilk üç kasttakiler için ortaktır.318 Ancak yapılan ibadetlerin nitelikleri üç kast
mensupları için farklı anlamlara sahiptir ve en değerli ayinler rahipler için
yapılanlardır. Bu ayinler kişinin doğumu ile başlayıp önemli olaylarda yapılan
törenlerdir. İlk üç kast mensuplarına özel yapılan bu ayinler; embriyo için (doğacak
çocuk için) ateşe kurban sunulması, doğum törenleri, törensel saç kesimi ve hasır
otundan kuşak bağlanmasıdır. Bunlar kişiyi rahmin ve tohumun günahlarından
kurtarır.319 Burada muhtemelen rahimden kasıt anne, tohumdan kasıt ise babadır. Kişi
için bu ayinlerin düzenlenmesi onu anne ve babasına ait günahlardan korur. İnsanın
doğum itibariyle alçak ya da yüksek bir konumda olacağına inanıldığına göre kişilerin
anne ya da babalarının günahlarını taşıyacaklarına inanılması da normal
görünmektedir. Yani kendisi için bu ayinlerin düzenlenmediği sudralar asla ilk üç
kasttakiler kadar temiz olamazlar.
“Yaşayanların en iyisi hayat nefesine sahip olanlardır. Hayat nefesine sahip
olanların en iyisi kendi aklıyla yaşayanlardır. Kendi aklıyla yaşayanların en iyisi

316 Gita, XVIII, 42. 317 MS, X, 3. 318 Bkz. MS, II, 26. 319 MS, II, 27.
79
insanlar (erkekler), insanların en iyisi de rahiplerdir.”320 Evrendeki bütün varlıklarla
karşılaştırıldığı zaman rahipler en üst sıradadır. Yalnız burada dikkat çeken diğer bir
husus, insanların erkeklerle kısıtlandırılmasıdır.
“Bir rahibin gerçek doğumu dinin ölümsüz fiziksel şeklidir; çünkü o din adına
doğmuştur ve en büyük gerçeklik ile bir olmaya uygundur.”321 Hinduizm’de
ulaşılması hedeflenen nihai son, kişinin doğum ölüm çarkı olan samsaradan kurtulup
tanrı ile bir olduğunu anlamasıdır. Kişi bu noktada gerçekte Brahman (Tanrı) ile
Atman’ın (kişinin kendi benliği) farklı iki şey olmadığını ve özünde bir olduğunu
anlar. Ancak bu seviyeye ulaşmak için ruh aslında acıdan başka bir şey olmayan
doğum ölüm döngüsünü yaşamak zorundadır. Yani bir Hindu’nun ulaşması gereken
nihai nokta aslında bir sonraki hayatında daha yüksek bir kastta ya da rahip olarak
doğmak değildir. Ulaşılmak istenen nihai hedef tanrıda yok olmak, yukarıdaki
maddenin ifadesi ile büyük gerçeklik ile bir olmaktır. Aşağılık bir sudranın, daha
kötüsü bir parya’nın hatta önceki karmasında işlediği suç nedeniyle bir hayvan ya da
cansız bir madde şeklinde dünyaya gelmekle cezalandırılan bir ruhun (bu inanç
Hinduizmde gerçekten mevcut olup sonraki hayatında kişinin başına gelebilecek en
büyük cezadır) bu yüce gerçeğe ulaşma şansı bir brahmanınkinden fazla olamaz. Bu
yüzden rahip kastından birinin Brahma’ya ulaşması daha uygundur.

Tanrıyı ifade eden Brahma ile rahip kastına işaret eden brahman ya da
brahmin kelimelerinin aynı kökten gelmesi onların kutsiyetinin bir başka
göstergesidir.
“Bir rahip doğduğu zaman bütün yaratıkların efendisi olarak dinin hazinesini
korumak için dünyanın zirvesinde doğar.”322 Burada dinin hazinesini korumak ile
ifade edilmek istenen öncelikle rahiplerin Veda’yı öğrenme ve öğretme yetkisini
elinde tutan sınıf olmasıdır. Daha önce Manu’ da geçen: “...Rahip bütün
yaratılmışların efendisidir. Çünkü o vücudun en üst parçasından yaratılmıştır, en
yaşlıdır ve Veda’nın devamını sağlar...” cümlesi de bunu desteklemektedir. Vedalar

320 MS, I, 96. 321 MS, I, 98. 322 MS, I, 99.
80
Hinduizm’in en temel kaynaklarıdır. Bu değerli hazineyi koruma görevi Brahmanlara
aittir.
Hinduizm’e göre dinin dört kaynağı vardır ve bunlardan ilki dolayısıyla en
önemlisi Vedalardır. Daha sonra Vedaları bilenlerin adet ve gelenekleri (vedaları
bilen ve öğretenler brahminler olduğuna göre dinin ikinci kaynağı da yine onlara
işaret etmektedir), sonra faziletli insanların davranışı ve en son insanlardan kendine
faydalı olanlardır.323 Dinin ilk kaynağı olan Vedaları açıklama görevi de rahiplere
verilmiştir. Vedaların dindeki sarsılmaz otoritesi onu öğreten rahiplerin de statüsünü
direk yükseltmektedir.
“Evrende ne varsa rahibindir ve o mükemmelliği ve üstünlüğü sebebiyle
bunların hepsini hak eder. Rahip sadece sahip olduklarını yer, giyer ve verir. Diğer
insanlar onun izniyle yiyebilir. Rahibin doğuştan aktivitesini ve diğer sınıflardaki
insanların doğuştan aktivitelerini ayırt etmek için bilge Manu bu öğretiyi yaptı.”324
Bu maddeler rahip sınıfının diğer sınıflara karşı olan üstünlüğünü çok açık bir
şekilde göstermektedir. Burada dikkat çeken husus insanları rahipler ve diğerleri
şeklinde ikiye ayıran bir yaklaşımın söz konusu olmasıdır. Bu da göstermektedir ki
rahipler kast sisteminin temelini oluşturur. Her ne kadar birçok kast ve alt kast söz
konusu ise de dinin bu konuda ki yaklaşımı aslında çok basittir; rahipler ve diğerleri...
Burada Manu’nun bu öğretiyi yani Manu Kanunnamesi’ni yapmasının nedeni de
rahibin özellikleriyle diğer insanların özellikleri arasındaki farkların ortaya konması
olarak ifade edilmiştir. Bu madde daha önce belirttiğimiz, rahiplerin eseri otorite
kaynağı olarak kullandığı açıklamasını desteklemektedir. Eserin devamında
Manu’nun yaptığı bu öğretiyi öğrenme gerekliliği ve bunu yapan bir rahibin
kazanacağı büyük mükâfatlar anlatılmaktadır: “Öğrenmiş bir rahip onu dikkatle
okumalı ve öğrencilerine anlatmalıdır. Bu öğretiyi çalışan ve yeminini yerine getirmiş
olan bir rahip, zihin ve kalp, konuşma ve vücuttan doğan geçmiş hareketlerinin

323 MS, II, 6. 324 MS, I, 100–102.
81
etkilerini eksikleriyle kirletmez. Geçmişten ve gelecekten 7’şer nesli arındırır ve tek
başına bütün yeryüzünü hak eder.””325
Diğer sınıflar tarafından rahiplere, dinin onlara verdiği üstünlük nedeniyle
hürmet gösterilmesi gereklidir. Bu yapılırsa iyi kabul edilip yerine getirilmediğinde
önemsenmeyecek basit bir durum değildir. Kutsal metin Manusmriti’de kişilerin
rahipleri mutlaka memnun etmesi gerektiği açıkça ifade edilmektedir. “Bir rahip bir
yere misafir olur da memnun ayrılmazsa ev sahibi 5 kurbanı yerine getiren, çok fakir
biri de olsa, rahip o evin iyi işler yapma kredisini alır.”326 Bu ifade kişinin rahibe
karşı elinden gelen tüm izzeti ikramı göstermesi gerektiğini açıkça belirtir. Eğer rahip
memnun ayrılmazsa kişinin yaptığı ve yapacağı iyi işler boşa gider. Burada adeta
rahibin memnun edilmesi tanrının memnun edilmesi ile eşdeğer tutulmuştur. Çünkü o
memnun edilmezse kişinin aslında tanrı için sunduğu kurbanlar boşa gidecektir. Hatta
sadece yaptığı değil, yapacağı ibadetlerin de boşa gitme ihtimali vardır.
Hinduizm’de brahmanlar mutlak üstün olmakla birlikte bu kast mensuplarının
hepsi birbirine eşit değildir. Manusmriti’de birçok yerde Veda’yı öğrenen ve dini
sorumluluklarını yerine getiren rahipler övülürken bunu yapmayanlar uyarılmış bazen
alt bir kasta düşmekle tehdit edilmişlerdir. Brahmanların üstünlük derecelerinin neye
göre belirlendiğini şu maddeler açıklamaktadır: “Rahipler içinde eğitimli olanlar,
eğitimliler arasında zorunluluklarını anlayanlar, zorunluluklarını anlayanlar
arasında onları yerine getirenler, onlar arsında da Veda’yı bilenler en iyileridir.” 327
Tanrının rahipleri diğer kastlara efendi yapmasının temel nedeni onların Hindu
dininin temel kaynağı olan Vedaları öğrenmek ve öğretmek yetkisini ellerinde
bulundurmasıdır. Bunu yapmak onlar için aynı zamanda yerine getirilmesi gereken
bir görevdir. “İki kere doğmuş kişiler (ilk üç kasttakiler), Veda’ya çalışmalıdırlar.
Ancak din adamları sınıfındakiler aynı zamanda onu açıklayabilmelidirler. Bu
abartısız bir görevdir.”328 “Geçim kaynağı olarak silah ve mermi taşımak yönetici
sınıfı için (aynı zamanda savaşçılar), ticaret, çiftlik hayvancılığı ve çiftçilik ise çiftçi

325 MS, I, 103–105. 326 MS, III, 100. 327 MS, I, 97. 328 MS, X, 1.
82
kastı içindir. Ancak rahiplerin görevi Veda’yı okumak, ezberlemek ve kurban
sunmaktır.”329
Manusmriti’de rahiplere verilen altı kısım görev şöyle sıralanmaktadır:
“Yüksek seviyede doğan bir rahip için altı doğuştan aktivite; Veda’yı öğrenmek,
Veda’yı ezberlemek, kendileri için kurban sunmak, başkaları için kurban sunmak,
temiz bir adamdan hediye kabul etmek.”330 Manusmriti burada, rahiplerin görevlerini
kısa ve öz bir şekilde anlatmıştır. Rahiplerin yapması gereken tüm işler aslında din
ile ilgilidir. Bu maddede de kastın kesin ve katı ayırımcılığı kendini hemen
hissettirmektedir. Aşağı kastların bir kısmı pis ve dokunulmaz (untouchible) kabul
edilir ve rahiplerin böyle kişilerden hediye dahi kabul etmemesi gerekir.
Dinin rahiplere Vedaları öğrenmekten sonra verdiği diğer önemli görev
kurban ayinlerini yönetmektir. Her dinde bazı ibadetler daha fazla ön plana çıkabilir.
Kurban sunmak ise Hinduizm’in en önemli ibadetlerindendir. Vedaları okuma ve
öğretme konusunda diğer kastlara olan üstünlüklerinin yanında rahipler din ayinlerini
ve kurban törenlerini de yönetirler. “Kurbanların titiz bir şekilde icra edilmesinin
büyük büyüsel bir değeri olduğuna inanılan bir çağda, rahiplerin en üstün ve her
istediğini yapacak güçte olmaları kaçınılmazdır.”
331 Böylece brahmanlar kutsal
kitaptan sonra ayinleri de tekellerine almışlardır. Zaten “din” olarak tanımlanan bir
hareketi din yapan en önemli unsurlardan ikisi kutsal metinlerle, ibadet ve ayinlerdir.
Bunları elinde tutan sınıf brahmanlar olunca onların dinin hazinesini koruyan kişiler
olarak tanımlanıp, bu sistemde din tarafından kendilerine en üstün yerin verilmesi
normaldir.
Onlara verilen diğer önemli dini görev ise hediye kabul etmektir. Ancak bu
hediyeler dinin temiz saydığı kişilerden kabul edilebilir. Aslında bu işleri yapmak
brahmanlara tanrının yüklediği bir yüktür. Ancak bir brahman kendi içsel
aktivitelerine uygun davranarak bunları yerine getirmelidir. “Rahipler için öğretme ve
öğrenme, kendileri ve başkaları için fedakârlık yapma, alma ve verme özelliklerini

329 MS, X, 79. 330 MS, X, 75. 331 D. S. Sarma, s. 21.
83
yarattı.’332 Görüldüğü gibi rahibe verilen tüm bu görevler kutsal kitap Manusmriti’de
“fedakârlık” olarak nitelendirilmektedir.
Brahman kastından bir kişi için en iyi meslek Vedalara çalışmak ve öğretmek
olsa da diğer kastlara göre meslek seçimi konusunda daha fazla seçeneğe sahiptirler.
“Kendi doğuştan aktivitesine uygun bir iş yapamayan rahip kastından biri bu
durumda en yakın kast olan kşatriya kastına ait bir iş yapabilir. Peki ya bu işleri de
yapma imkânı yoksa? Bu durumda vaisyalara ait olan ticaret ve çiftçilik işlerini
yapabilir. Ancak vaisyalara ait bir işle yaşamını sürdüren bir brahman ya da
kşatriya özellikle tarla ekmekten kaçınmalıdır. Bu iş şiddet içerir ve başkalarına
bağımlıdır.”333

Görüldüğü gibi bir rahibin ticaret yapması ya da yönetici olması onun fıtratına
(doğuştan aktivitelerine) aykırıdır ama istisnai durumlarda buna izin verilir. Ancak
brahman kendisi için belirlenen meslekten başka bir mesleği seçerken yine de
sıralamaya dikkat etmeli ve önce kşatriyalara ait bir işi denemeli ancak o olmazsa
vaisyalara ait bazı işlerle yönelmelidir. Çiftçiliğin şiddet içermesinin nedeni ise
birçok canlıya ve böceğe zarar verebilme ihtimalidir. Bu ise Hinduizm’deki Ahimsa
prensibine aykırıdır. Bu yüzden rahiplerin tarla sürmekten uzak durmaları gerekir.
2.2.2. Kşatriyalar
Bu kast savaşçıların ve yöneticilerin kastıdır. Üstünlük bakımından
brahmanlardan sonra ikinci sıradadır. Brahmanlar ve vaisyalarla birlikte iki kere
doğmuş kastlardan biri kabul edilir. Bu kast mensuplarının en temel görevi gerekli
durumlarda savaşmak ve yönetim işlerini düzgün bir şekilde yerine getirmektir. Tanrı
kştriyaları kollarından yaratmıştır. Bu yüzden daha aşağıdaki kast mensupları onlara
saygı duymak zorundadır. Elbette onlarda kendilerinden daha üstün olan brahmanlara
saygı duymak zorundadırlar. Manusmriti’de dinin kşatriyalardan beklediği temel
görevler şu şekilde anlatılmaktadır: “Yönetimi altındakileri korumak, vermek,

332 MS, I, 88. 333 MS, X, 81–84.
84
kurbanların yerine getirilmesini sağlamak, inceleme yapmak, dünyevi nesnelere
bağımlı olmamak da yöneticilerin özellikleridir.”334
Nasıl tanrı bir brahmana yaratılış görevi olarak din işlerini yerine getirmeyi
vermişse bir kşatriyada doğuştan bir yönetici ve askerdir. İnsanları idare etmek ve
savaşmak onun doğasında vardır. Ondan beklenen kendi doğasına uygun olarak bunu
en iyi şekilde yerine getirmesidir.
Kşatriya sınıfı Hinduizm açısından önemli bir sınıftır. Hinduların en fazla
rağbet gören kutsal kitaplarından Mahabharata’nın bir bölümü olan Bhagavad-Gita,
kşatriya kastından olan Arjuna’nın tanrı Krişna ile olan diyaloğundan ibarettir.
Arjuna Panduoğulları soyundan ve hükümdar ailesinden, aynı zamanda Kşatriya
kastına mensup soylu bir kimsedir. Taht kavgası nedeniyle Kuruoğullarıyla, Kuru
ovasında yapacakları savaşa Arjuna, arabacı şekline bürünen, aslında tanrı Vişnu’nun
bir avatarı olan Krişna’yla gelir. Ancak Arjuna tam okunu atacağı ve savaşa
başlayacağı sırada düşman ordusunda olan, savaşıp öldürmek zorunda kalacağı
kişilerin akrabaları, sevdiği hocaları, arkadaşları ve sevdiği kişiler olduğunu görür.
Diğer yanda kendi ordusu da sevdiği kişilerden oluşmaktadır. Birbirini öldürmek için
karşı karşıya gelen bu iki orduyu görünce Arjuna savaşmak istemez. Krişna ise
tanrının bir kşatriya olarak ona verdiği görevin savaşmak olduğunu söyler ve ağlayan
Arjuna’ya, karmayı ve savaşmasını zorunlu kılan diğer temel Hindu felsefesini
anlatır. Krişna Arjuna’yı savaşa ikna etmek için ona şunları söyler:
“ Sen kendi töreni unutma sakın, orta yerde kararsız kalmayasın.
Unutma sen soylu bir savaşçısın, töreye uymalı savaşmalısın.
Savaş çıkınca savaşa katılan, er meydanına çıkan bir savaşçı
Sevinçten göklere uçar Arjuna, göğün kapıları açılır ona.
Sen savaşçı töresine uymazsan, savaşman gerekirken savaşmazsan
Töreyi bozar, ününü yitirirsin, üstelik suçlu sayılır ezilirsin.
Hiç kimsenin yüzüne bakamazsın, herkes seni arkandan çekiştirir.
Onurlu bir savaşçıya aşağılanmak ölümden bin kat daha ağır gelir.”335

334 MS, I, 89. 335 Gita, II, 31–34.
85
Burada aslında Krişna, sadece kşatriyalar açısından değil genel olarak
değerlendirildiğinde kişinin kendi kastına karşı gelmesinin ve başka kasta ait işlerle
uğraşmasının ne kadar yanlış olduğunu ifade etmektedir.
“Herkes kendi doğasına göre yaşar, bilgelerde doğaya uygun davranır
Kendi doğana böyle karşı çıkmanın, kendini sıkmanın ne gereği var?
Başkasının açık olan yolundan değil, çıkmaz da olsa kendi yolundan yürü
Kendi yoluna baş koyman daha iyidir, başkasının yolu sana göre değildir.”336
Kastına ve doğasına uygun olarak Arjuna’nın savaşması gerekmektedir.
Hindu inancına göre kişilerin doğuştan gelen özelliklerine karşı çıkmaları, kendileri
için zorluktur. Arjuna’nın yolu bellidir ve affetmek, savaşmamak gibi seçenekler
onun için daha kolay görünse de onun doğası gereği seçmesi gereken yol
savaşmaktır.
“Beni değil de kendini dinlersen, ne olursa olsun savaşmam dersen
Büyük bir yanlış yapmış olursun, kendi yasana da karşı gelirsin
Doğuştan bellidir senin yolun, yasan, şaşırıp da kendi yasana uymaman
Gereken işleri yapmak istememen, ne demek! İstemesen de yapacaksın!”337
Eserin sonlarına doğru Krişna artık Arjuna’nın savaşmasının zorunluluğunu
biraz daha katı bir şekilde belirtmektedir. Kast sisteminde kişi istese de istemese de
kastının gereklerini yerine getirmelidir. Arjuna’nın kendi doğasına aykırı olarak
savaşmak istememesini tanrı Krişna bilgisizlik olarak nitelendirmektedir:
“ Beni dikkatle dinledin mi Arjuna, söylediklerimi iyi anladın mı?
Ey varlıklı kişi kendine geldin mi? Yanılgı, bilgisizlik sona erdi mi?”
Sonunda Arjuna içine düştüğü yanılgıdan kurtularak savaşır. Elbette Hindular
için çok önemli olan bu eserin dini düşünceye uygun olarak mutlu son denilebilecek
bir şekilde bitmesi gayet normaldir.

336Gita, III, 33, 35. 337 Gita, VXIII, 72.
86
Diğer yandan Krişna’nın ikna için kullandığı diğer bir gerekçe ise ölen ya da
öldürülen kişilerin yeniden dünyaya geleceğidir. Bu da kastla karma arasındaki sıkı
ilişkiyi bir kez daha vurgulamaktadır;
“ Doğumdan sonra ölüm gelir bu gerçek, ölümden sonra doğum olur bu kesin.
Demek ki olağan bu geliş gidiş, kendini bunun için üzmemelisin.”338

Samsara ve sürekli olarak dünyaya yeniden geliş olacağı için Arjuna’nın
görevini yapması ve öldürülecek kişiler için üzülmemesi gerekir. Yani bir kşatriya
savaşırken ve öldürürken asla tereddüte düşmemelidir.
Burada Gita’nın üzerinde bu kadar fazla durmamızın nedeni onun Hindu
kutsal metinleri içinde en fazla tanınan ve sevileni diyebileceğimiz çok popüler bir
eser olması ve eserin ana konusunun kşatriyaların özellikleri ve buna karşı
çıkılmasının yanlışlığı üzerine kurulmasıdır. Kşatriyalar ve onların görevlerinin
anlaşılması açısından Gita çok önemli bir eserdir.
Manusmriti kşatriyaların görevlerine vergi toplamayı da dahil eder ve
bunların miktarlarını da belirtir: “Bir kşatriyanın kendi esas görevi fetih ve zaferdir.
Bir meydan okuma karşısında sırtını dönüp gidemez. Eğer kudreti ile onu (halkı)
koruduysa ondan şu vergileri toplayabilir: 1/8, ya da 1/12, ya da en azından birkaç
penny (Scratch-penny) tohum vergisi. Hizmetçiler, zanaatkârlar, ustalar kendi içsel
aktivitelerine göre ona hizmet vermelidir.”339 Manusmriti’de kşatriyaların
görevlerini yerine getirdikleri takdirde halktan vergi toplayabilecekleri ifade
edilmektedir. Bu durumda sadece sudraların değil vaisyaların da onlara hizmet
etmesi gerektiği söylenmektedir.

338 Gita, II, 27. 339 MS, X, 119, 120.
87
2.2.3. Vaisyalar
Bu sınıf çiftçi, esnaf ve tüccarların kastıdır. Yani halk tabir edilen toplumun
geniş tabakasını oluşturan, geçimini ticaret, hayvancılık ya da topraktan kazanan
insanların kastıdır. Bazı toplumlarda emekçi tabir denilen ve daha çok kas gücü ile
para kazanan kişilerdir. Tanrı onları bacaklarından yaratmıştır. Brahman ve
kşatriyaların altında sudraların üstünde bir konuma sahiptirler. Bu kişilerin dini görevi
kurban törenleri için gerekli olan hayvanları beslemektir. Yapacakları işler de buna
uygundur. Kutsal metinler vaisyaların yapacakları işleri çiftçilik, satıcılık ve çobanlık
olarak özetlemiştir.340 Bu kast mensupları da brahmanlar ve kşatriyalar gibi iki kere
doğmuş kabul edilirler. Ayrıca diğer iki kast gibi Vedaları okuma hakları da vardır.
Manusmriti’de kişilerin yapmaları ve yapmamaları gereken işler söylenirken hitap iki
kere doğmuşlaradır. Yani vaisya, dinin emirlerini bildirdiği son kasttır. Üstün kabul
edilen sınıfların sonuncusudur. Daha aşağıdakiler kutsal metinlerin çoğu yerinde
muhatap dahi kabul edilmezler.
Ancak yine de vaisyalar hizmetçi kastına yakınlıkları nedeniyle diğer iki kast
kadar değerli kabul edilmezler ve bazı yerlerde üstün kastlar olarak sadece ilk iki
kasttan bahsedilir. Bunun nedenlerinden biri yaptıkları iştir. Onların doğuştan
aktivitesine uygun iş olarak din, çiftçiliği belirlese de bu yaptıkları işin aslında şiddet
içerdiği gerçeğini değiştirmez. “ Bazı insanlar çiftçiliğin erdemli bir iş olduğunu
düşünebilir ama iyi insanlar tarafından hor görülmelidir. Çünkü demir veya tahta
pulluklarla toprak ve içinde yaşayan canlılar zarar görebilir.”341 Burada aslında
vaisyaların yaptıkları işin iyi karşılanmadığı açıkça ifade edilmiştir.
Vaisyaların çiftçilik yapmasına izin verilmiştir ancak bu sınırsız bir izin
değildir. Hinduizm kurban dini olduğu için bu dinde sıradan bazı bitki veya
maddelerin farklı önemleri olabilmektedir. Mesela vaisyaların susam yetiştirmelerine
ve satmalarına ancak dini amaçlar için kullanılmak üzere izin verilir. Susam

340 Bkz. Gita, XVIII, 44, MS, X, 81, 82. 341 MS, X, 84.
88
tohumunun kullanılacağı alanlar da kısıtlıdır. Aksinin yapması durumunda kişiyi
sonraki karmasında hayvan olmak gibi çok ağır bir ceza beklemektedir. “Bir çiftçi
kendisi yetiştirirse ve yanında uzun süre saklamazsa istediği kadar susam tohumunu
satabilir (ancak dini amaçlarla). Eğer susam tohumlarını yemek, merhem yapmak,
hediye olarak sunmak dışında bir şey için kullanırsa sonraki hayatında solucana
dönüşür ve ataları ile birlikte köpek dışkısına batırılır.” 342
2.2.4. Sudralar
Sudralar kast sisteminin en alt tabakasını oluşturur. Bu sınıf hizmetçilerin
kastıdır. Bu sınıf diğer tüm kast mensuplarından aşağıdadır. Tanrının ayaklarından
yaratıldıkları için değersizdirler. En temel görevleri diğer sınıflara özellikle din
adamlarına hizmet etmektir. “Geçinmek için bir yol arayan hizmetçi kendisini bir
kşatriya ya da zengin bir vaisya (çiftçi) için yararlı hale getirebilir. Bir hizmetçi cennet
ya da her iki dünya için (hem bu dünyada hem de cennette mutlu olmak için) kendisini
bir rahip için yararlı hale getirmelidir. Sadece bir rahibe hizmet etmek bir hizmetçi için
tavsiye edilen en iyi doğuştan görevdir (tabiatına en uygun iş). Bunun dışında yaptığı
herhangi başka bir iş ona yarar (verim) sağlamaz.”343 Hizmetçi rahibe hizmet ederken,
onun ve ailesinin verdiği artıklarla hayatını sürdürür. “Ona kendi yediklerinden kalan
artıkları, kendi eskiyen kıyafetlerini, tohumların içinden bozuk olanları ve eskimiş ev
eşyalarını vermelidirler.”344

Bir sudraya ancak çok istisnai durumlarda başka kasta ait bir işi yapması
konusunda izin verilir. “Bir sudra iki kere doğmuşlara hizmet etmeyi beceremiyorsa ve
karısını ya da oğlunu kaybetmek üzere ise bir işçinin işini (işçinin doğasına uygun işi)
yaparak yaşamını sürdürebilir.”345
Hizmetçiler için ideal olan para biriktirmeden yaşamalarına yetecek kadar
malla geçinmeleridir. Aslında fakirlik, esas görevi rahiplere hizmet etmek olarak tayin
edilmiş bir sınıf için gayet normal bir vasıftır. Çünkü mal biriktirmek çok çalışmayı

342 MS, X, 90, 91. 343 MS, X, 121–123. 344 MS, X, 124. 345 MS, X, 99.
89
gerektirir. Üstelik yapılan, para getirecek bir iş olmalıdır. Bu ise, rahiplere hizmet
etmeyi engelleyecektir. Bu yüzden Manusmriti mal biriktirmeyi sudralara
yasaklamıştır. “Bir hizmetçi bunu yapacak gücü (imkânı) olsa bile mal biriktirip
zengin olmamalıdır. Onun zengin olması rahipleri kızdırır.”346

Sudralar sosyal hayatta dışlanan bir guruptur. Dinen pis kabul edildikleri için
onlarla evlenmek ve birlikte yemek yemek yasaktır. Maruz kaldıkları dışlanma
bununla da sınırlı değildir. Dokundukları şeyleri de pislettiklerine inanılır.
“Bir rahibin cenazesi kendi kastından birileri orada bulunurken bir hizmetçi
tarafından götürülmemelidir. Yakılmış bir sunu bir hizmetçinin dokunmasıyla
kirlenmiştir ve cennete ulaşmaz.”347
Sudralar hem maddi dünyadan hem dini alandan sürekli dışlanmaktadır. İnsan
olarak da pek bir değerleri yoktur. Diğer kimseler onları istedikleri gibi hizmetlerinde
kullanabilirler.

“Bir rahip, hırs ve iktidar arzusuyla, iki kere doğmuş ve dini ayinleri yapılmış
bir kimseye isteği dışında hizmetçilerin yaptığı işleri yaptırırsa yönetici tarafından
600 peni ödemekle cezalandırılmalıdır. Ancak bir hizmetçiyi satın almış olsa da
olmasa da bu işlere koşabilir. Çünkü ‘kendi kendine var olan’ onu, rahiplere köle
olsun diye yaratmıştır. Efendisi tarafından azat edilse de bir hizmetçi kölelikten asla
kurtulamaz. Bu onun için yaratılıştan gelen bir durumken (innate in him) ondan bunu
(hizmetçilik fıtratını) kim alabilir?”348
Bu ifadeler sudraların diğer guruplar tarafından ezilmesini sonuna kadar
mümkün kılar, hatta teşvik eder niteliktedir. Sudralar sadece sosyal hayatta aşağı
olmakla kalmazlar. Dini ayinlerden de dışlanırlar. Vedaları okumalarına izin
verilmez. Ancak onların Smriti denilen ve destanlar, kanunnameler ve kahramanlık

346 MS, X, 129. 347 MS, V, 104. 348 MS, VIII, 412–414.
90
hikâyelerinden oluşan kitapları okumasına izin verilir. Böylece Vedaların öğretilerini
dolaylı olarak öğrenebileceklerdir.
Ancak yine de kral Katayevema (M.S. 8–10 asırlarda yaşamış meşhur bir
yorumcu) gibi birçok sudra büyük bilgin olmuştur. Suta (Büyük kâhinlere ders veren
destansı bir şahsiyet) ve Vidura (Mahabharata’da, destansı bir şahsiyet) gibi bazıları
brahminlere dahi ilahi öğretebilecek seviyeye ulaşmıştır. Manusmriti’nin bu konuda
söyledikleri bugün pek uygulanmamaktadır. Bugün eğitim kurumlarında sadece
Sudralar değil, eğer isterlerse Müslüman ve Hıristiyan çocuklar dahi Vedalar’ı
okuyabilmektedirler.349
Diğer üç sınıf iki kere doğmuş (dwija) kabul edilir ancak sudralar böyle
değildir. Bunun nedeni bazı dini ayinlerin sadece ilk üç kasttakilere özel olmasıdır.
Hindular talebelik hayatına adım atmadan önce, sadece ilk üç kasttakiler için buluğ
merasimi düzenlemektedirler. Bu tören birçok dini gelenekte mevcuttur.
“Giriş töreni bir delikanlıyı cemaatin sorumlu üyesi olma durumuna
yükseltmektedir. Cemaate yeni giren kişi sadece yetişkinlerin davranışlarını, teknik ve
müesseselerini öğrenmez, aynı zamanda kabilenin mitolojilerini, kutsal geleneklerini,
tanrılarının isimlerini, onların işlerinin hikâyesini de öğrenir... Birçok durumda,
erginlik törenleri, sembolik bir dirilmeye müteakip bir ölümü, cemaate yeni alınan
üyenin ölümü olarak yorumlanmıştır... Giriş ölümü ya cehenneme iniş yahut
‘Anneden dönüş’ ve dirilme olarak anlaşılmış, bazen de ‘yeniden doğuş’ olarak
yorumlanmıştır.”350
Dini geleneklerdeki giriş törenlerinin özellikleri, Hinduizm’in erginlik töreni
ve bu törenin fonksiyonu ile genel olarak örtüşmektedir. Hinduizm’de erginlik töreni
buradaki genel anlayışlardan ikincisi ile daha fazla uyuşmaktadır. Yani tören kişinin
ölümü değil ikinci doğumu kabul edilir. İlk doğumu annesinden olan ilk üç kasttaki
kişiler bu ikinci dini doğumla sudralardan yüksek bir statü kazanırlar. Bu kabule

349 Raju, s. 35. 350 Mircea Eliade, Dinin Anlamı Ve Sosyal Fonksiyonu, çev. Mehmet Aydın, Din Bilimleri Yay.
Konya, 1995, s. 128,129.
91
Brahma-karya’ya upanayada, yani Brahman (yüce varlık) hayatına kabul adı verilir.
Kabul töreninden önce bunların sadece çocuk olduğu ve hiçbir kastlarının olmadığı
kabul edilir. Kabul töreni ile birlikte biyolojik doğumlarından sonra bir kere daha
doğdukları kabul edilir ve bu yüzden bu kimselere iki kere doğmuş denilir.351 Bu
merasimler sudralar için yapılmadığından sudralar iki kere doğmuş sayılmazlar.
“Bir hizmetçi kendisinin düşmesine neden olacak bir suçu işleyemez. O hiçbir
dönüşümsel ayini (iki kere doğmuşlara özel) hak etmez, layık değildir. Hiçbir görevi
(dini görevler) yapmaya yetkisi yoktur, görev yapması ona yasaklanmıştır.”352 Ancak
bunun hemen akabinde bazı şartlara bağlı olarak Vedaları okumak dışındaki ayinleri
yapmalarına izin verilmiştir: “Ancak Vedaları okumanın haricinde diğer görevleri
yapmak isteyen, görevin ne olduğunu bilen ve onu iyi adamlar (üst kastlar) gibi iyi
yapmaya çalışan bir kimse lekelenmemiştir, methedilmiştir.” 353
Manusmriti’de ibadetlerle ilgili birçok hitap sadece iki kere doğmuşlaradır.
Dolayısıyla sudralar benimsedikleri din tarafından dini ayin ve ibadetlerden
dışlanmaktadırlar. Ancak Manu bazen onlara da diğer kast mensuplarıyla beraber dini
kuralları ve görevleri bildirmiştir. “Manu der ki, az ve öz olarak şiddete karşı olmak,
doğruluk, çalmamak, arınmak, bedensel istekleri yok etmek, dört kastın da
görevidir.”354
2.3. ARA KASTLAR
Her ne kadar kastlar arası evlilik yasaklanmış olsa da bunun tamamen
engellenmesi söz konusu olamaz. Kastlar arası evlilik yapan kimselerden doğan
çocuklar anne ve babalarının kastlarına göre yeni bir kast oluştururlar. Karma
kastların oluşma nedenini Manusmriti şöyle anlatmaktadır: “Kastlar arası zina,

351 Raju, s. 146. 352 MS, X, 126. 353 MS, X, 127. 354 MS, X, 63.
92
kişinin kendi içsel aktivitelerini reddetmesi ve bedensel zevkler yoluyla karma oğullar
doğar”355
Yeni kasttaki kişi başka kasttan biriyle evlenerek yeni bir kastın daha
oluşmasına neden olur. Bu da gösteriyor ki ara kastların durumu oldukça karmaşıktır.
Kastlar arası evliliklerin giderek daha da karmaşıklaşarak arttığını düşünürsek ara
kastların tamamını saymanın ve açıklamanın zorluğu ortaya çıkacaktır. Manusmriti’de
onlarca değişik isimde ara kasttan bahsedilir. Bunlardan özellikle annenin babadan
yüksek kasttan olduğu evliliklerden oluşan kastlar daha da kötü karşılanmaktadır.
“Kendisine çok yakın olan alt bir kasttan evlenen iki kere doğmuş bir adamın
oğlu babasına yakındır ancak annesinin alt kasttan olmasından kaynaklanan
kusurundan dolayı hor görülürler.”356
Ayrıca kastlara verilen isimler Türkçe’ye çevrildiğinde çok ilginç kast isimleri
ortaya çıkmaktadır. Bazılarını ise dilimize çevirmek mümkün değildir. Amacımız
Manusmriti’deki ara kastların tamamını saymak değil konu hakkında genel bir bilgi
vermektir. Bu yüzden bütün bu kastları saymayı gerekli görmüyoruz.
Ara kastlardan erkeğin kastının kadınınkinden yüksek olduğu evliliklerle
oluşanlar şöyledir: “Bir rahip erkekle bir çiftçinin kızından doğan oğlun kastına
“annesinin artığı” denir. Bir rahip, hizmetçinin kızıyla evlenirse oğul “avcı” (hunter)
kastından olur, buna aynı zamanda “kurtarılmış bir ceset” (saving-corpse) denilir.
Yönetici sınıfından bir erkekle hizmetçi sınıfından bir kadının çocuğu olursa hem bir
yönetici hem de bir hizmetçinin tabiatına mensup olur. Davranışları ve eğlencesinde
acımasız olur ve “korkunç” (dreaded) olarak adlandırılır. Bir rahibin kendisinden
aşağı olan üç kasttan bir kadından yaptığı oğul, bir yöneticinin kendisinden aşağı iki
kasttan bir kadından yaptığı oğul, bir çiftçinin kendisinden bir kast aşağı olan bir
kadınla yaptığı evlilikten olan oğul, bunların altısı da kast dışıdır.”357

355 MS, X, 24. 356 MS, X, 6. 357 MS, X, 8–10.
93
Görüldüğü gibi erkeğin kendisinden bir kast dahi olsa daha düşük kasttan bir
kadınla evlenmesinden gelecek nesil burada kast dışı olarak nitelendirilmiştir. Oysa
daha önce geçen kısımlarda358 yüksek kasttaki erkeklerin kendisininkinden bir aşağı
sınıftaki bir kadınla yaptığı evlilikten doğan altı sınıf, kast üyesi olarak tanımlamıştır.
Bu da eserin kendi içinde çeliştiği noktalardan biridir. Dikkat çeken diğer bir husus bu
ifadelerde erkeğin kastı söylenmekte kadının kastı ise babasınınki söylenerek ifade
edilmektedir. Bir rahip erkekle bir çiftçinin evliliği değil, çiftçinin kızının evliliği
şeklinde anlaşılması güç bir kullanım söz konusudur. Bunun nedeni, eserde erkeğin
çocuk üzerindeki etkisinin kadınınkinden daha baskın kabul edilmesi nedeniyle,
kadının babasının kastı içinde değerlendirilmesi olabilir.
Kadının daha üst kasttan olduğu durum diğerine kıyasla çok daha kötü
görülmektedir. Kadının erkekten üstün olduğu kastlar şöyledir: “Yönetici sınıfından
bir adamla rahip kastından bir kadının oğlu olursa ‘arabacı’ (charioteer) kastına
mensup olur. Yönetici ve rahip sınıfından kadınlarla çiftçi sınıfından bir erkekten
olacak oğulların kastları sırasıyla ‘Magadhan’ ve ‘Videhan’ kastlarıdır.
359 Hizmetçi
sınıfından bir erkeğin işçi, yönetici ya da rahip sınıfından evliliğiyle olan oğulların
kastları sırasıyla ‘uygunsuz’ (unfit), ‘oymacı’ (carvar) ve insanlar için en kötüsü olup
dokunulmaz olan ‘vahşi’ (fierce) kastlarıdır.”360
Burada da ifade edildiği gibi ara kastlar içinde en korkunç olanı erkeğin en
aşağı kast olduğu sudra ile kadının en yüksek kasttan olduğu brahman arasında
yapılan evlilikten doğan çocukların kastıdır. Erkeğin alt kasttan olmasının bu kadar
olumsuz karşılanmasının nedenini Hinduizm’deki erkek egemen anlayışta aramak
gerekir.
Bunlar dört temel kastın kendi içinde yaptığı evliliklerle oluşan ara kastlardır.
Manusmriti’de bunun yanında bu ara kastlardan doğanların birbirleriyle yapacakları
evliliklerden doğacak üçüncü derece karma kastlardan da bahsedilir. Ancak bunların

358 MS, X, 5. Bkz, 2.1.1. Kast Mensuplarının Ortak Yönü, s. 78. 359 İlgili dipnotta çevirmenler Magandan ve Videhan’ın Ganj bölgesinde antik dönemde yaşamış
krallar olduğu ifade edilmiştir. 360 MS, X, 11,12.
94
hepsini saymak çok fazla ayrıntıya girmek olacağı gibi konuya önemli bir katkı da
sağlamayacaktır.
Ara kastlarda doğanlara ve yaptıkları işlere Manusmriti’nin bakış açısı
şöyledir:
“Kast dışı doğanlar kendi içsel aktivitelerine uygun işlerle yaşamlarını
sürdürmelidir. Bu işler iki kere doğmuşlar tarafından aşağılanır, küfredilirler:
‘Arabacı’ kastından olanlar atları ve arabaları yönetmekle, ‘annesinin artığı’
kastından olanlar medikal şifalarla, ‘videhan’ kastındakiler kadınlar için bir şeyler
yaparak, ‘magadhan’ kastındakiler ticaretle, ‘avcı’ kastındakiler balık avlayarak,
‘uyumsuz’ kastındakiler marangozlukla, ‘tombul’, ‘andhran’, ‘adı çıkmış’ (notorious),
‘dalgıç kuşu’ kastından olanlar ormanda yaşayan hayvanları avlayıp kesmekle,
‘oymacı’, ‘korkunç’, ‘kabile’ kastından olanlar çukurlarda yaşayan hayvanları
yakalayıp öldürmekle, ‘senin utancın’ kastındakiler deri işinde çalışarak, ‘saz kamışı’
(reed-worker) kastından olanlar davul çalarak hayatlarını sürdürmelidirler. Bu
kastlardakiler tepelere, ağaçlara ve ölü yakma topraklarına yakın yerlerde
yaşamalıdırlar. Böylece tanınabilirler ve kendi içsel aktivitelerine uygun işi
yapabilirler.”361
2.4. KAST DIŞI KABUL EDİLEN GRUP: PARYALAR
Mensubu bulunduğu kastın gereklerini yerine getirmemek, bazı günahları
işlemek, anne babasının kastlarının uygunsuzluğu ya da anne babanın da kast dışı
olması gibi nedenlerle kişiler kasttan atılır ya da kast dışı doğarlar. Yani kişi dört
kasttan birine mensup iken sosyal olarak “dokunulmaz” ilan edilir. Bu kimselere
parya ya da özellikle sonradan Hıristiyanlığı seçenlerine dalit de denmektedir. Bu
kimseler sudralardan dahi daha aşağı ve pis kabul edilir. Bugün Hindistan’da
milyonlarca dalit vardır. Daha önce kefaretler konusunda ele aldığımız gibi
Manusmriti’de bazı günahları işleyen kimselerin kasttan düşeceği ifade edilir. 362

361 MS, X, 46–50. 362 Bu günahlar için bkz. Bölüm 1,4, Bazı Günahlar ve Kefaretleri, s. 28.
95
Paryalar dokunulmaz kabul edilir ve diğer guruplar tarafından dışlanır. Kişiler
onlarla her türlü soysal ilişki kurmaktan uzak durur. Manusmriti’de karma kastlar
anlatılırken Chandala kastının dokunulmaz olduğu söylenir. Dokunulmazlara dinin
bakışı gerçekten çok kötüdür. İnsan olarak hiçbir değerleri yoktur. Onlarla ilgili
Manusmriti’de olumlu tek bir ifade bulmak mümkün değildir. Bu kimselerin cenaze ve
idam işleriyle uğraşmaları beklenir. Sosyal hayattan dışlanarak ayrı köylerde
yaşamaları, kötü giyinmeleri ve fakir olmaları istenir: “Ancak dokunulmaz olan ‘vahşi’
(chandala) kastındakilerin ve ‘köpek pişiren’ kastındakilerin ikametleri köyün dışında
olmalıdır. Atılmış kâseler kullanmalılar, köpekler ve eşekler onlar için zenginlik
sayılmalıdır. Elbiseleri ölü elbisesi gibi olmalı yemekleri kırık tabaklar içinde olmalı,
süsleri siyah demirle olmalı ve devamlı surette gezinmelidirler.”363
Bu kimselere yapılan en kötü muamelelerden biri ise diğer insanlar tarafından
mutlak surette dışlanmalarının istenmesidir: “Dini görevlerini yerine getiren bir kişi
onlarla iletişim kurmamalı, işini ve evliliğini başka birileriyle yapmalıdır.”364
Manu onların istedikleri yere gitmelerine izin vermez ve bunu bazen belli
saatlere bazense yöneticinin iznine bağlar. Ayrıca bu kimselerin onları tanımayan diğer
kimseler tarafından da kolaylıkla tanınıp buna göre bir muamele görmeleri için
kimliklerini açığa çıkaracak bir takım işaretler takmaları istenir. “…Şehir ya da
köylerde geceleyin yürümelerine izin verilmemelidir. Gündüzleri işlerini yapmak için
bir yere gidebilirler. Yöneticinin belirlediği bir takım tanıtıcı işaretleri üzerlerinde
taşımaları (kıyafetlerinde bir işaret ya da vücutlarında damga olması şeklinde olabilir),
akrabası olmayan (tanımadıkları kimselerin) ölülerin cenaze işlerini yapmaları gerekir.
Bunlar belirlenmiş kurallardır.”365
Bu kimselerden kimsenin hoşuna gitmeyecek işlerden biri olan sahipsiz
cenazelerin işlerini ve idam mahkûmlarının infazlarını gerçekleştirerek cellâtlık
yapmaları istenmektedir. “Bunlar kral’ın emri ile öğretiye uygun bir şekilde idam

363 MS, X, 51, 52. 364 MS, X, 53. 365 MS, X, 54, 55.
96
mahkûmlarının infazlarını gerçekleştirmeli, infaz ettikleri bu kişilerin kıyafet, yatak ve
süs eşyalarını kendileri için almalıdırlar.”366

Hemen belirtmek isteriz ki Manusmriti’de dikkat çeken hususlardan biri
dokunulmazlardan bahseden bu maddelerde dahi onların direk bir hitaba muhatap
olmamalarıdır. Hitap, diğer insanların bu kimselerle iletişime geçmemesi yönünde
yüksek kastlara ve onlara nasıl muamele edeceğinden bahsedilen yöneticileredir.
Dalitler bugün Hinduizm’in en fazla eleştiri aldığı noktalardan biridir.
Hinduizm’in inek kültü, puta tapma hatta kast gibi birçok temel inancını kabul eden
Gandi, dokunulmazlar konusunda farklı düşünmektedir: “Din anlayışım bu olduğu
için hiçbir zaman kendimi dokunulmazlık anlayışıyla uzlaştıramadım. Bunu her
zaman bir ur olarak düşündüm. Onun asırlardan beri devam edip geldiği doğrudur
ancak günümüze ulaşan pek çok kötü uygulama da böyledir... Dokunulmazlık akla,
merhamet, sevgi ve şefkat duygularına aykırıdır. İnek ibadetini tesis eden bir din,
insanoğlunun kaba ve gayri insani boykotuna izin veremez, rıza gösteremez...
Hindular soylu dinlerini dokunulmazlık lekesiyle rezil etmeyi sürdürdükleri sürece
hiçbir zaman özgürlüğe layık olamayacak ve onu elde edemeyeceklerdir. Ben
Hinduizm’i hayatın kendisinden daha değerli bulduğum için söz konusu leke benim
için hoş görülemez bir yüktür. Haydi, ırkımızın beşte birine kendimizle eşit mevki
vermeyerek dinimizi rezil etmeyelim.” 367
2.5. Kastın Karma ve Tenasühle İlişkisi
Bazı farklılıklar göstermekle birlikte bütün dinlerde bir kurtuluş ya da
kurtarıcı düşüncesi vardır. Kurtuluş düşüncesi Hint kökenli dinlerde oldukça farklı
biçimler kazanmaktadır. Hintliler dünyevî ıstırabı karma ve ruh göçü çerçevesinde
kavrama ve açıklama eğilimindedir.368

366 MS, X, 56. 367 Gandhi, Hinduism, ss. 384–388. 368 Joachim Wach, Dinler Tarihi, çev. Fuat Aydın, Ataç Yayınları, İstanbul, 2004, 282.
97
Hinduizm’in temel inanç esaslarından biri de karma ve tenasüh (ruh göçü)
inancıdır. Karma Sanskritçe yapmak, ortaya koymak, hareket etmek anlamlarına
gelen Kri kökünden gelir.369 Fert tarafından işlenen iradi fiillerin-ister bir ibadet ister
sıradan bir davranış olsun- zorunlu olarak mahiyetine uygun, iyi veya kötü sonuçlar
doğurmasıdır.370 Karma ruhun bir sonraki bedene girmesini ve bunun mahiyetini
düzenleyen yasanın adıdır. O bir sebep sonuç zinciridir. Kişinin yaptığı davranışların
ve bu hayatında ki karmasının sonraki hayatını ve sonraki hayatındaki karmasını
belirlediğine inanılır. Karma geçmiş, şimdiki ve gelecek hayat arasında bir bağdır.
Tenasüh ise beden öldükten sonra ruhun başka bir bedenle yeniden dünyaya
geldiği inancı olarak özetlenebilir. Gita’da Krişna bu durumu gayet basite
indirgeyerek şu şekilde anlatmaktadır: “Nasıl atarsak eski elbiselerimizi, giymek
istersek daha yenilerini, O’da soyunur yıpranmış bedenlerden, benimser başkalarını
yenilerini.”371
Bu inanca göre beden adeta ruhu taşıyan bir elbise askısı olarak
görülmektedir. Nasıl ki askı üzerindeki elbiseyi sahiplenemez ve onun geçici
olduğunu bilir, zamanı gelince yeni bir elbiseyi üzerinde misafir ederse, ruhta zamanı
gelince üzerinde taşıdığı bedenden sıyrılarak başka bir bedende ikamet eder. Bu
böylece devam eder.
Gita’da bir Kşatriya olduğu halde savaşmaktan kaçınan Arjuna’yı, Krişna
karma ile ikna etmeye çalışır. Çünkü ölen insanlar dünyaya yeniden geleceklerdir.
Arjuna’nın onlar için üzülerek savaşmaktan kaçınması gereksizdir. Kişi doğduğu
kastın gereklerini çok iyi bir şekilde yerine getirirse bir sonraki hayatında daha üst
bir kastta doğabilmektedir. Kast sisteminde yükselmenin tek yolu budur. Ancak
bunun çok kolay olmadığını Gita’da Krişna şöyle anlatır:
“İyi yolda ilerlemişse o bu yerde, yıllar süren bir aradan sonra bile
Bir gün çok iyi ve uygun bir çevrede, kaldığı yerden yola koyulur yine

369 Yitik, Karma, s. 41. 370 Yitik, Karma, s. 52. 371 Gita, II, 22.
98
Ya da belki gene doğar bu kişi, gerçeğe yönelmişlerin evinde
Ancak düşmek öyle uygun bir yere, yeryüzünde nasip olmaz herkese” 372
Birûni tenasühün Hinduizm’deki yerine ve önemine şu şekilde işaret
etmektedir: “ Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammet onun peygamberidir demek
İslam, teslis Hıristiyanlık, cumartesi gününe saygı Yahudiler için ne ise, ruh göçüde
Hinduizm için odur. Hindularda buna inanmayanı Hindu kabul etmezler.” 373
Birûni’ye göre insanların doğuştan eşit olduğunu üstünlük derecesinin ancak
Allah’a yakınlık ve takva derecesine göre değiştiğine inanan İslam dini ile onları
sınıflara ayırıp doğuştan üstünlük ya da alçaklık atfeden Hinduizm’in uzlaşması
önünde çok büyük bir engel olarak görür. Yazarın ona itirazı ise karma ile kast
arasındaki ilişkiyi kuramadığı yönündedir. Karma kişinin önceki hayatında ne kadar
iyi bir insan ve dindar oluşuna göre sonraki hayatında dünyaya ne ya da kim
olacağını belirler. Doğuştan geldiği sanılan bu üstünlük durumu aslında önceki
hayatın bir sonucudur. Dolayısıyla Hinduizm’de de üstünlük aslında dindar ve iyi bir
insan olmak ile ilişkilidir. Karma inancı sayesinde kişinin şuanda yaşadığı hayatı ve
çektiği sıkıntıları açıklamak kolaylaşacaktır. Çünkü görünüşe göre o, bütün dinler
için büyük ve aşılmaz bir problem olan teodiseye mantıklı ve kabul edilebilir bir
açıklama getirmeye çalışmıştır.
Ancak burada yazara ve karmanın kötülük problemini tamamen ortadan
kaldırdığını iddia eden görüşe yöneltilebilecek eleştiri karmanın en başta neye göre
belirlendiğidir. Bu nokta karmayı teodiseye deva olarak gören yaklaşımın zayıf
noktasıdır. Kişiler şuan ki hayatlarını önceki hayatlarındaki karmanın sonucuna göre
yaşıyorlarsa ilk karma neye göre belirlenmiştir? Karma şuan ki eşitsizliği
açıklayabilse bile ilk baştaki eşitsizliği açıklayamamaktadır. Karma ve tenasühün
akli ispatı mümkün olmamasına rağmen bütün Hindular bu inancı
benimsemektedirler.

372 Gita, VI, 41, 42. 373 A. Sharma, s. 42.
99
Kast sistemin işlemesini sağlayan psikolojik temelinin yanında, onun esas
dayanağı dinidir. Bu da kast sisteminin karma-reenkarnasyon inancı ile olan ilişkisi
ile ilgilidir.
Hinduların kast sistemini katı kurallarına rağmen benimsemelerinin altında
yatan gerçek neden karma ve tenasüh inancına olan kesin imanlarıdır. Kişiler içinde
bulundukları kasttan, onun kurallarından, kısaca sahip oldukları hayattan memnun
olmasalar bile bu durumun önceki hayatlarında işledikleri suçların bir sonucu
olduğunu düşünerek kastlarını kabullenmektedirler. Dahası karma ve kast insanların
elini kolunu bağlayarak onları içinde doğarak tabi üyesi oldukları hayat tarzına ve
onun kurallarına çaresizce uymaya mahkûm etmektedirler. Çünkü kasta karşı
çıkmanın cezası dünyevi bir şey değildir. Sistemin kurallarını yerine getirmeyen
Hindu o karşı çıktığı sistemin daha alt bir tabakasında doğmakla tehdit edilmektedir.
Aynı şekilde daha üst bir kasta çıkmak isteyen kişinin de yapabileceği tek şey
mevcudun en iyi şekilde muhafazasını sağlamaktır.
Manusmriti kastın gereklerinin yerine getirilmesini isterken sürekli karmaya
gönderme yapar ve kurallara uymayan kimsenin sonraki hayatında bunun cezasını
çekeceğini söyler. Eserde hiçbir yerde kasta aykırı davranan kimse tanrının
sevgisinden uzaklaşmak gibi bir şeyle tehdit edilmez. Yapılan uyarılar daima
karmaya dayandırılır.
Karma ve tenasüh’ e olan inanç Hint düşünce dünyasında bu kadar sağlam ve
köklü olmasaydı şüphesiz kast sistemi uzun asırlar boyu yaşama imkânı
bulmayacaktı. En azından insanlar üzerinde bu kadar güçlü bir etkiye sahip
olamayacağı kesindir. Ama insanların yeniden doğacaklarına ve bunun şuan ki
kastının gereklerini en iyi şekilde yerine getirmesine göre olacağına inanan çoğu
Hindu kastını kabul etme eğilimindedir. Bu sebeple karma ve tenasüh fikrinin
olmadığı dönemde Hint kast sisteminin en azından bugünkü hali ile var olma ihtimali
düşüktür.
100
SONUÇ
Bizim bu araştırmayı yaparken amacımız Hinduizm’in temel kaynaklarından
biri olan Manusmriti’yi ele almak, böylece Hinduizm’i de tanımaktı. Hinduizm’i
genel olarak tanıtma noktasında Manusmriti’nin çok yararlı bir eser olduğunu
gördük. Çünkü Manusmriti âlemin yaratılışından tanrıya, Hindu sosyal hayatının en
önemli kurumu sayılabilecek kast sisteminden günlük helal ve haramlara, hayatın
evrelerinden, temiz ve pis maddelere kadar dinin insana, topluma, evrene ve
maddeye bakış açısını yansıtacak birçok konuyu ele almaktadır.
Hinduizm’in yazılı bir amentüsü, kurucu ya da peygamberi yoktur. Bu din,
belli bir kutsal kitap ve peygamber üzerine yoğunlaşmaz. Ortak kabul edilen inanç
esasları vardır ancak bunlar çok farklı biçimlerde yorumlanmaktadır. Diğer yandan
yazılı olarak ifade edilmese dahi, en azından bu din mensupları tarafından Hindu
olarak tanımlanabilmek için bazı temel öğretileri kabul etmek gerekir. Nitekim Gandi
gibi bazıları Hindu sayılabilmek için gerekli olduğunu düşündükleri inanç esaslarını
belirtmişlerdir.
Neredeyse her Hindu’nun en önemli kabullerinden biri Vedaların önemi ve
doğruluğudur. Bu eserleri sudra ve paryaların okumasına kesinlikle izin verilmez.
Manusmriti Vedaları dinin ilk kaynağı olarak sunmuş ve öğrenilmesine çok büyük
bir önem vermiştir. Hayatın, gençlik dönemini kapsayan öğrencilik evresinde kişiden
beklenen en önemli görev, dinin diğer esaslarının yanında bu metinleri öğrenmesidir.
Vedaları okumak ilk üç kastın ortak göreviyken rahipler onları aynı zamanda
ezberlemeli ve öğretmelidirler. Tanrının onlara verdiği en önemli görev bu metinleri
öğrenmek ve öğretmek, Vedaların okunduğu kurban törenlerini yönetmektir.
Brahmanların otoritelerinin en önemli kaynağı dinin bu en temel metinlerini öğretme
ve açıklama yetkisini ellerinde bulundurmalarıdır. Onlar Vedaları öğrendikleri zaman
dinin en önemli hazinesini koruyan kimseler olarak övülürken, bu konuda gevşeklik
gösterdiklerinde değerlerini kaybetmekte ve eser tarafından tenkit edilmektedirler.
Yani brahmanların doğuştan getirdikleri üstünlüklerini devam ettirmeleri, Vedaları
101
bilmelerine bağılıdır diyebiliriz. Manusmriti’ye göre tüm brahmanlar içinde en
faziletli olanlar Vedaları bilenlerden.
Vedaları unutmak ya da onlara kötü söz söylemek günah kabul edilmiştir.
Evlenilecek kadının ailesinin Vedaları usulüne uygun olarak okuyup okumadığına
bakılmalıdır. Dolayısıyla bu eserleri okumak dindarlığın en önemli
göstergelerindendir. Bu eserler, Tanrının âlemi var ederken ilk yarattığı şeyler
arasındadır. Dolayısıyla Manusmriti onların kutsallığına metafizik bir dayanak
oluşturmak istemiştir. Hinduizm’in bu temel metinlerini okumak Manusmriti’de
üzerinde en fazla durulan ibadetlerden biridir.
Gandi kasta inandığı için kendini Hindu olarak tanımlamaktadır. Gerçekten
de bir kimsenin Hindu olarak tanımlanabilmesi için kast sistemini az ya da çok
kabullenmiş olması gerekmektedir. Dindeki bu önemli yerine rağmen Manusmriti ve
Hinduizm’in en fazla eleştirildiği noktalardan biri yine kasttır. Daha öncede ifade
ettiğimiz gibi bu dinin ortak inançlarının kişilerin nazarında bulduğu karşılıklar
birbirinden farklıdır. Gandi gibi önemli bir dini lider dahi, bir yandan kastı kabul
edişini Hindu olmasının göstergesi sayarken, diğer yandan sistemin bir parçası olan
dokunulmazların varlığını ve gördükleri muameleyi din için alçaltıcı bulduğunu
söyler.
Elbette sistemi tamamen ya da kısmen eleştiren tek kişi Gandi değildidir.
Kast sistemi ülkemizde olmasa da Batı’da ve Hindistan’da hala tartışılan konulardan
biridir. Bunun en önemli nedenlerinden biri sistemin, özgünlüğünün yanı sıra, tüm
eleştirilere ve değiştirme çabalarına rağmen etkisinin hala hissedilir olmasıdır.
Dalitler ve feministler sistemle ciddi bir savaş halindedir. Batılı veya Hint kökenli
olup özellikle alt sınıflardan ve dalitlerden olan araştırmacılar da sistemi eleştirmeyi
sürdürmektedirler.
Manusmriti, varna öğretisine tartışmaya mahal vermeyecek kadar büyük bir
önem vermektedir. O, kast konusundaki ayırımı sürekli öne çıkaran bir kitap olarak
bu eleştirirlerden nasibini fazlasıyla almaktadır.
102
Eserde kast ayırımına ve gerekliliğine sürekli vurgu yapılmıştır. Kişilerin
isimleri, işleri, eşleri, arkadaşları, sosyal ve dini hayata dair neredeyse her şeyleri
kastlarına uygun olmalıdır. Kişilerin kastına göre hangi eliyle, hatta elinin hangi
parmağıyla nasıl yemesi gerektiği dahi eserde yer bulmuş konulardandır Bu, eserin
teferruat sayılabilecek konularda bile bu ayırıma ne derece önem verdiğini
göstermektedir. Diğer yandan bu ayırımcılık o kadar yoğundur ki, yiyecekleri de
etkilemiştir. Aşağı kastların ve paryaların dokundukları ve pişirdikleri yemekler
temiz dahi olsa dinen pis kabul edilmiştir. Bu da eserin, hayatın her alanında
birbirinden soyutlanmış sınıflı bir toplum oluşturmak istediğini gösterir.
Sürekli onların önemi ve değeri vurgulandığından Manu, özellikle
Brahmanların otoritelerini dayandırdıkları en temel eserlerden olagelmiştir. Kasttan
bahsedilmeyen kısımlarda dahi devamlı iki kere doğmuşlara hitap edilmesi, eseri kast
sisteminin en temel dini kaynaklarından biri haline getirmiştir.
Aslında eserde âlemin ve kast mensupların tanrıdan yaratılışının
anlatılmasının amacı dahi, kast sistemine metafizik bir temel bulma çabasıdır. Çünkü
eser bireysel ve toplumsal kurtuluşu kast gereklerinin yerine getirilmesine
bağlamıştır.
Eser kişilerin işledikleri suçlara kastlarına göre ceza vermektedir. Aynı
şekilde bir kimsenin zarar verdiği kişinin kastı da alacağı cezayı belirlemede önemli
bir etkendir. Dolayısıyla Manusmriti’nin sunduğu hukuk ve adalet anlayışı, herkesi
kanun önünde eşit kabul eden günümüz seküler hukukuyla çelişmektedir.
Eserde kast bağlamında ele alınan ve Hinduizm’in temel inanç esaslarından
sayabileceğimiz diğer bir öğreti karma ve reenkarnasyondur. Biz burada karmayı bir
felsefe olarak değil, insan sorumlulukları açısından değerlendirdik. Çünkü
Manusmriti karma ve reenkarnasyonu kast sorumluluklarının yerine getirilmesinin
gerekçeleri olarak ele almıştır. Kişiler kastlarının sorumluluklarını yerine getirirlerse
sonraki hayatlarında daha yüksek bir sınıfta doğarlar. Aynı şekilde kurallara
103
uymamak bir sonraki hayatta daha aşağı bir varlık seviyesinde dünyaya gelmeye
neden olur. Dolayısıyla bu iki kavram kast kurallarına uymanın en önemli dini
gerekçeleri olarak sunulmaktadır.
Hinduizm’in en temel karakteristiklerinden biri şüphesiz ineklere atfedilen
kutsiyettir. Bu anlayış bugün dahi devam etmekte, hatta Hinduizm denilince birçok
kişinin aklına ilk olarak bu uygulama gelmektedir. Gandi neden Hindu olduğunu
açıkladığı eserinde inekleri kutsal kabul ettiğini ve Müslüman toplumun Hindularla
barışmak istiyorsa inek katlinden vazgeçmesini söyler. İneklerin kutsallığı ve önemi
tartışmasızdır. Manusmriti bu dinin en önemli yasaklarından olan inek yemekten
bahsetmez ancak inek ve onunla ilişkili maddeler eserde yer bulur. İneğin sütü,
peyniri hatta dışkısı bile önemlidir. İçki içmek suçunun cezası bunların kaynar olarak
içilmesidir. İnekten elde edilen maddelerin yenilmesi ve kullanımı da belli şartlara
bağlanmıştır.
Manusmriti, Hinduizm’in hem toplumsal hem de bireysel yönü itibariyle
araştırmaya değer dikkat çekici uygulamalarından olan aşrama hakkında da bilgiler
sunmaktadır. Bu öğreti, insanın hayatında dini eğitim almasını, evlenerek neslin
devamına katkı sağlamasını, çalışarak rahiplere ve Veda öğrencilerine sadaka
vermesini ve en sonunda kendini dünyadan soyutlayarak Tanrı’ya ulaşmaya
çalışmasını hedefler. Bu düzenlemenin aslında son derece faydacı bir mantıkla
yapıldığını söylemeliyiz. Manusmriti ideal bir insan hayatının dört evre olması
gerektiğini belirtir. Herkes hayatın ilk evresinde Vedalara çalışmalıdır. Dolayısıyla
çocukluktan gençliğe kadar yıllarını dini eğitime adayan kişinin dindar bir kimse
olması hedeflenmiştir. Daha sonda kişinin aile hayatına geçerek neslin devamı için
özellikle erkek evlatlar yetiştirmesi istenir. Hayatın ilk döneminde kullanılmayan
cinsellik bu dönemde önemli bir amacı yerine getirmek için yasak olmaktan
çıkmıştır. Ayrıca bu evredeki kişi çalışmalı ve Hinduizm’in planladığı toplumsal
düzende yiyici konumda olan rahipleri ve Veda öğrencilerini beslemelidir. Bu
görevlerini yerine getirdikten sonra yaşlanan ve emeklilik dönemine gelen kişinin
verimi düşecektir. İşte din, kişinin maddi olarak yararının biteceği ya da azalacağı
dönem gelince ondan artık sadece kendisiyle meşgul olmasını ve dünyevi her şeyi
104
terk etmesini ister. Dolayısıyla aşrama insanın ve hayatın her dönemini din içinde
değerlendirme ve din için faydalı kılma çabasının sonucudur.
Manusmriti’nin kadına verdiği asli görev kocasını mutlu etmek ve neslin
devamını sağlamaktır. Diğer yandan eserin bu hususta en fazla karşı çıktığı durum
ise kadınların bağımsız hareket etmeleri ve kendi başlarına karar vermeleridir. Eserin
kadın hakları açısından olumsuz değerlendirilmesinin tek nedeni kadına verdiği asli
görevin iyi bir ev hanımlığı olması değildir. Manusmriti erkekleri erdemli, kadınları
ise cinsel arzularıyla onları yoldan çıkarmaya çalışan varlıklar olarak ele almaktadır.
Manusmriti her insanda var olan iyilik ve kötülük yapma potansiyelini iki cins için
eşit görmemiş, kadınları kötülüğe meyilli olarak tanımlamıştır.
Eser kadına mutlak olarak bir erkeğin himayesinde olmayı ve ona itaat etmeyi
emreder. Kızlar için küçük yaşta evliliklerin tavsiye edilmesi de bu genel yaklaşımı
destekleyecek niteliktedir. Henüz kendi bağımsız kişiliği oluşmadan, babasının
himayesinden yine onun belirlediği kocasının himayesine verilerek evlendirilen bir
kızın, dinin emrine göre davranıp kocasına bir tanrı gibi itaat ve hizmet etmesi daha
kolay olacaktır. Eser kadınların bireysel ve erkekten bağımsız karar almasını
engellemek için bunun dinen kötülüğünü önemle vurgulamıştır.
Özellikle dullara bakış açısı, çocuk evliliklerini desteklemesi ve kadınları
kötülüğe meyilli olarak tanımlaması nedeniyle Manusmriti, başta kadın hakları
savunucuları ve feministler olmak üzere geniş bir toplum kesimi tarafından şiddetle
eleştirilmektedir.
Hinduizm bazı konularda çok fazla eleştirilse bile, farklı öğretileri vasıtasıyla
insanların ilgilisini çekmektedir. Hinduizm’in, önemli uygulamalarından olan
meditasyona ilgi her geçen gün artmaktadır. Günümüz toplumunda özellikle çalışan
insanların giderek daha stresli bir hale gelmesi Hint dinlerindeki yoga ve
meditasyonu insanlar için çekici kılmaktadır. Kişiler yoga yaparak üzüntülerinden
kurtulmaya ve ruhlarını dinginleştirmeye çalışmakta böylece Hinduizm bazı
fikirlerini farklı din mensuplarına da ulaştırmaktadır. Aynı şekilde Hinduizm’de
105
önemli bir yeri olan reenkarnasyon inancı da, giderek daha fazla kişi tarafından
benimsenmektedir. Öyle ki İslam, Hıristiyanlık gibi dinlerin özünde böyle bir inanç
olmamakla birlikte bu dinlere mensup insanlar da reenkarnasyon inancına ilgi
göstermektedir. Kişilerin günlük konuşmalarında çoğu zaman ciddi anlamda
söylenmese dahi önceki hayat ve reenkarnasyona dair diyaloglar geçmektedir. Oysa
50 yıl öncesine bakıldığında böyle bir şey söz konusu değildi. Aynı şekilde başta
televizyon olmak üzere iletişim araçları ve yayınları da, eskiye oranla yoğun bir
şekilde reenkarnasyona atıf yapmaktadır. İnsanların birçoğu ruh göçüne belki ciddi
olarak inanmasa dahi, onun günlük konuşmalarda giderek artan bir şekilde yer
bulması, kişilerin bunu en azından itikatlarını sarsacak kadar ters bir inanç olarak
görmediklerini göstermektedir. Reenkarnasyon inancı ülkemizde en yaygın din olan
İslam’ın hesap, ceza-mükâfat, ruhun ebedi olmayışı gibi konulardaki inancı
nedeniyle, özüne aykırı olduğu halde, bu durum ülkemiz için de geçerlidir.
Manusmriti’nin birbiriyle çelişen noktaları vardır. Örneğin kastlar arası
evliliklerden doğanlar bir yerde kast dışı olarak nitelendirilirken diğer yandan bu
guruplara kast isimleri verilmektedir. Başka bir yerde bir rahiple hizmetçinin
evlenmesinin görülmedik bir şey olduğu söylenirken eser bu evlilikler sonucunda
oluşacak kastları ve onların durumlarını ele alıp anlatmaktadır. Bu da gösteriyor ki
Manu zamanında, belki de kastın en etkili dönemlerinde dahi kastlar arası evlilik
yasağı bir şekilde çiğnenmekteydi. Eserin bu yaklaşımının nedeni ise evliliğe insani
ve duygusal boyutunu tamamen göz ardı ederek sadece dini bir kurum olarak
bakmasıdır. Bunu, evlilik türleri sayılırken en kutsal evliliklerin dini amaçlarla ve
rahiplerle yapılanlar olup, kötü kabul edilenlerin ise kişilerin sadece istedikleri için
yaptıkları evlilikler olduğu örneğinde açık bir şekilde görmek mümkündür. Bu da
gösteriyor ki Manusmriti’deki bazı yasaklar gerçeklikten kopukluğu nedeniyle yüzde
yüz uygulanamamaktadır.
Eserin çelişkili noktalarının olduğu bir gerçektir ancak özellikle bazı konulara
bakış açısı bizim dünya görüşümüze aykırı olsa dahi kendi içinde bir bütünlük arz
etmektedir. Örneğin kast konusunda eser en iyi toplumu dört sınıftan oluşan, her
grubun kendi arasında sosyal ve dini ilişkiler kurduğu ve bireyin yapacağı işin
106
doğuştan belli olduğu bir toplum şeklinde düşünmektedir. Böyle bir toplum düzenli,
kimlerin baş kimlerin ayak olacağının belli olduğu, din adamlarının en üstte
bulunduğu bir yapıda olacaktır.
Diğer yandan eser aile içinde herkesin konumunun belli olmasını
istemektedir. Bu amacını gerçekleştirmek içinse kadınları erkeklere bağımlı ve itaate
mecbur kılarak meydana gelebilecek tartışma ve düzensizlikleri baştan engellemeye
çalışmaktadır. Diğer taraftan dullara yaklaşımını bu bakış açısı içinde
değerlendirmek biraz daha güçtür.
Eserin gerek diğer konularda gerek kast ile ilgili olarak söylediklerinin bugün
tam olarak uygulanması mümkün görülmemektedir. Mesela esere göre kadın ne
kadar kötü olsa da kocasına itaatten vazgeçmemelidir. Bu ise esere göre kadınlar için
boşanmanın olmaması demektir. Oysa günümüz hukuku kadınlara bu hakkı
vermektedir. Manusmriti hizmetçilerin mal sahibi olmasını hoş görmez. Oysa bu
konuda artık resmi bir engel yoktur. Diğer yandan Hindistan’da alt kastlar özelikle
sudralar ticaret hayatında önemli yerlerde bulunabilmektedirler. Elbette bu eserin
etkisinin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Ancak tüm dünyada
etkili olan sekülerleşme ve realizmden özelliklede bu aşırı uygulamalarını göz
önünde bulundurursak Hinduizm’in uzak kalması mümkün görünmemektedir.

107
KAYNAKLAR

AGARWAL, Sita, Genocide of Woman in Hinduism, Sudrastan Books, Jabalpur,
1999,
http://web.archive.org/web/20010606091528/www.dalitstan.org/books/gowh/,
25.08.2007
Bhagavad-Gita (Tanrının şarkısı), çev. Ömer Cemal GÜNGÖREN, Yol Yayınları,
İstanbul, 2001
Brihadaranyaka Upanishad,
http://www.bharatadesam.com/spiritual/upanishads/brihadaranyaka_upanishad.
php
CARLISLE, Richard (ed.), The İllustrated Encyclopedia of Mankind, The Beliefs of
Man, “Hinduism”, Marshall Cavendısh Limited, London, 1978.
Child marriages targeted in India,
http://news.bbc.co.uk/1/hi/world/south_asia/1617759.stm, 24. October. 2002,
25.08.07
COOMARASWAMY, Ananda, Hinduizm Ve Budizm, çev. İsmail Taşpınar, Kaknüs,
2000
DANG, Vimla, “Feudal mindset still dogs women's struggle”, 1998- 06-19,
www.tribuneindia.com/50yrs/women.htm#1, 06.10.07
DEMİRCİ, Kürşat, Hinduizm’in Kutsal Metinleri Vedalar, İşaret Yayınları, İstanbul,
1991.
DOWSON, John, A Classical Dictionary of Hindu Mythology and Religion,
Geography, History, and Literature, New Delhi, 1987
ELİADE, Mircea, Dinin Anlamı Ve Sosyal Fonksiyonu, çev. Mehmet Aydın, Din
Bilimleri Yay., Konya, 1995
108
— Dinler Tarihine Giriş, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2003
GANDHİ, Mahatma, “Hinduism”, Essay and Reflections on His Life and Work, S.
Radhakrishnan, Jaico Publishing House, 1956
Henotheism, http://en.wikipedia.org/wiki/Henotheism, 05.10.07.
The Hymns of the Rgveda, trans. Ralph T. G. Griffith, ed. by. J. L. Shastri, Motilal
Banarsidas, Delhi, 1973
KAMAT, Jyotsna, “Status of Women in Medieval Karnataka”,
http://www.kamat.com/jyotsna/women.htm, 25.08.2007, last update 24.05.2007
KATJU, Justice Markandey, “The Importance of Mıtakshara ın the 21st Century”,
http://www.ebc-india.com/lawyer/articles/2005_7_3.htm, 16.10.07
The Laws Of Manu, tr. By Wendy DONIGER With Brian K. SMITH, Penguin
Books, New Delhi, 1991
The Laws of Manu, tr. By George Bühler, Sacred Books of the East, 1886, vol 25,
http://www.sacred-texts.com/hin/manu.htm
Mahabharata, tr. by Kisari Mohan Ganguli, 1883–1896, http://www.sacredtexts.com/hin/m01/m01076.htm

Manusmriti, http://en.wikipedia.org/wiki/Manusmriti, 16.10.07.
Manusmriti, http://www.experiencefestival.com/a/Manu_Smriti/id/514064, 16.10.07
MISHRA, R. C. , Women in İndia:Towards Gender Equality, New Delhi,
2006, http://en.wikipedia.org/wiki/women_in_India, ISBN 81-7273-306-2,
25.08.07
NATH Ramendra, Why I Am Not A Hindu,
http://www.infidels.org/library/modern/ramendra_nath/hindu.html
109
NİETZSCHE, Friedrich, The Antichrist,
http://www.corrupt.org/data/files/friedrich_nietzsche/etc/friedrich_niet...,
17.10.07
— Twilight of the Idols, ‘The “Improvers” of Mankind’,
http://www.praxeology.net/twilight3.htm, 18.10.07
RAJU, P.T., “Hindistan Dinleri”, Asya Dinleri, çev. Abdullah Davudoğlu, , İnkılâp
yayınları, İstanbul, 2002.
SARIKÇIOĞLU, Ekrem, Din Fenomenolojisi, SDÜ basımevi, Isparta, 2002.
SARMA, D.S., Hint Dini Tarihine Giriş, çev. Fuat Aydın, Ataç Yay., İstanbul, 2005.
—“The Nature and History of Hinduism”, The Religion of The Hindus, ed. by
Kenneth W. Morgan, Motilal Banarsidas, Delhi, 1953
The Satapatha Brahmana, Sacred Books of the East, tr. by Julius Eggeling, 1882,
http://www.sacred-texts.com/hin/sbr/sbe12/sbe1234.htm,
Shaktism, http://en.wikipedia.org/wiki/Shaktism,21.09.07.
SHARMA, Arvind, Hinduism for Our Times, Oxford University Press, Bombay,
1996.
SMART Ninian, The Religious Experience of Mankind, The Fontana Library
Theology and Philosophy, London, 1971.
THOMPSON O. Henry, World Religions in War and Peace, McFarland and
Company, North Carolina, 1988.
VARANNE Jean, Hinduizm, Din Fenomeni, çev. Mehmet Aydın, Din Bilimleri
Yayınları, Konya, 2000.
WACH, Joachim, Dinler Tarihi, çev. Fuat Aydın, Ataç Yayınları, İstanbul, 2004.
WEBER, Max, The Religion Of İndia, the free press of glencoe, 1958.
WİLLİAMS, Monier, Hinduism, London,1925.
Women in India, http://en.wikipedia.org/wiki/women_in_India, 25.08.2007
110
Women in History, http://nrcw.nic.in/index2.asp?sublinkid=450, 25.08.2007
Yajnavalkya, http://en.wikipedia.org/wiki/Yajnavalkya, 21.09.07
YİTİK Ali İhsan, Hint Dinleri, İzmir İlahiyat Vakfı Yayınları, İzmir, 2005.
— Hint Kökenli Dinlerde Karma İnancının Tenasüh İnancıyla İlişkisi, Ruh ve
Madde Yayınları, İstanbul, 1996
— Hz. Meryem ve Efes, Tibyan Yayıncılık, İzmir, 2001

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar