FUZÛLÎ LEYLÂ ve MECNÛN

©
T. C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI
KÜTÜPHANELER VE YAYIMLAR GENEL MÜDÜRLÜĞÜ
3130
KÜLTÜR ESERLERİ
413
ISBN 978-975-17-3345-0
www.kulturturizm.gov.tr
e-posta: yayimlar@kulturturizm.gov.tr
Bu kitap internet ortamında ilk kez yayımlanmaktadır.
Fuzulî ve Leylâ vü Mecnûn’u
Gerek edebî tesirinin devamlılığı ve genişliği gerekse şiirinin sanat değeri
bakımından bütün bir Türk edebiyatının en büyük şairi sayılmaya hakkı ile lâyık olan
Fuzulî, Azerî ve Osmanlı edebiyatlarının müşterek bir simasıdır. Klasik Türk edebiyatının
tesirleri hâlâ günümüze kadar uzanan, bu gün dahi okunup sevilen büyük lirik şairi
Fuzulî’nin hayatı hakkındaki bilgiler oldukça sınırlıdır.
Fuzulî’nin doğum yeri ve tarihi hususunda değişik rivayetler ve ihtimaller ileri
sürülmüştür. Bütün bunlar arasında, 1480 yılı civarında Kerbelâ’da doğmuş olabileceği
ihtimali daha güçlü görünmektedir. Babası Süleyman’ın Hile müftülüğünde bulunduğu;
öğreniminin bir krısmını babasından aldıktan sonra Rahmetullah adında bir hocadan ders
gördüğü, edebî ilimleri de şair Habibî’den okuduğu; hocası Rahmetullah’ın kızına âşık
olarak onunla evlendiği ve bu aşk ile şiire başladığı, onun hayatına ait kanıtlanamamış
rivayetlerdendir. Kültürlü bir aileden geldiği muhakkak olan Fuzulî, gençliğinde çok iyi bir
eğitim görmüştür. Bu eğitimi esnasında Arapça ve Farsçayı, ana dili Türkçenin yanında, bu
dillerde eserler vücuda getirecek derecede kuvvetle öğrendiği anlaşılmaktadır. Fuzulî de,
Türkçe Divanına yazdığı mukaddimede “Epey bir zaman hayatını aklî ve naklî ilimleri
kazanmaya, ömrünü hikemî ve hendesî bilgiler edinmeye harcadığını, sonra tefsir ve hadis
ilimleri ile meşgul olduğunu” bildirmektedir. Farsça Divanına yazdığı diğer bir
mukaddimede de ilim ve kültüre karşı duyduğu derin alâkanın, tabiatındaki kuvvetli şiir
sevgisini frenlediğini zikreder. Onun şiirleri ilmî malumatının ne kadar geniş olduğunu
gösterdiği gibi, muhtelif konularda kaleme aldığı eserlerinden de felsefe, tıp, tasavvuf ve
dinî ilimlerde derin bir vukufa sahip olduğu anlaşılmaktadır.
Safevî İmparatorluğunun ilk hükümdarı Şah İsmail (1487-1524) Bağdad’ı aldığı
zaman (1508), Fuzulî, itibarlı genç bir şairdi. Şah iki sene sonra Özbek Hanı Şeybek’i
yendiği zaman Fuzulî, ona ilk mesnevisi olan Beng ü Bâde’yi takdim etti. Fuzulî, bu
eserinde, kendisi de güçlü bir şair olan Şah İsmail (Hatayî)’e hayranlıkr ve takdir
duygularını ifade etmekten geri durmamıştır. Daha sonra Safevîler’in Bağdad valilerinden
İbrahim Han Musullu’nun Kerbelâ ve Necef’i ziyareti sırasında onunla da danışma fırsatı
bulan şairimiz, İbrahim Han Musullu ile birlikte Bağdad’a gitmiş ve bu zata iki kaside ve
bir terci’-bend yazmıştır.
Kanunî Sultan Süleyman’ın Bağdad’a girmesi (1534) üzerine, başta
Geldi bürc-i evliyâya padişâh-ı nâm-dâr
tarih mısraını ihtiva eden kaside olmak üzere beş kaside ile onu tebrik etmiştir. Bağdad’ın
bu yeni fatihinin etrafında bulunan zevat için de değişik zamanlarda methiyeler kaleme
almıştır. Bu kişiler arasında Sadrazam İbrahim Paşa, Kazasker Kadir Çelebi ve Nişancı
Celalzâde Mustafa Çelebi de bulunmaktadır. Fuzulî, ayrıca, Bağdad seferine iştirak etmiş
bulunan Osmanlı şairlerinden Hayalî ve Taşlıcalı Yahya Beğlerle de tanışma fırsatını
bulmuştur. Padişah’ın daha Bağdad’da bulunduğu zaman, Fuzulî’ye evkaf gelirinden aylık
bağlanması kararlaştırılmış, günde dokuz akçeden ibaret olan maaşını almakta bir hayli
zorlanan şair bunun üzerine Nişancı Celalzâde’ye Şikâyetnâme adındaki meşhur
mektubunu göndermiştir.
Fuzulî, Musul Mirlivası Ahmed Bey, Ayas Paşa, Kadı Alâeddin ve Şehzâde
Bayezid ile de mektuplaşmıştır. Bunlardan başka Bağdad valilerinden Üveys, Cafer, Ayas
ve Mehmed Paşalar ve Bağdad Kadısı Fuzeyl Efendi övgüsünde kasideler yazmıştır. Bütün
bu tanıdığı Osmanlı ricali arasında bilhassa Bağdad Valisi Ayas Paşa’nın teveccühünü ve
muhabbetini kazanmıştır.
En mühim eserlerinden bir kısmını Osmanlı idaresinde yazan Fuzulî, bu arada Leylî
vü Mecnun’u Bağdad valilerinden Üveys Paşa’ya; Hadîkadü’s-süedâ’sını ise yine Bağdad
valilerinden Mehmed Paşa’ya ithaf etmiştir.
Fuzulî, 1556 yılında Irak’ta çıkan büyük bir veba salgını sonucunda hayata
gözlerini yummuştur. Vefatının nerede olduğu hususu tartışmalı ise de en kuvvetli ihtimal
Kerbelâ’da olduğudur.
Fuzulî’nin ailesi hakkında; Fazlî Çelebi adında bir oğlu olduğu, bu şahsın da babası
gibi şiirle iştigal ettiği bilgisinden başka herhangi ciddi bir malumata sahip değiliz.
Fuzulî, üç dilde (Türkçe, Farsça, Arapça) eser veren bir sanatkârımızdır. 465
beyitten ibaret olan arapça şiirleri bir kenara bırakılacak olursa, o, eserlerinin büyükçe bir
kısmını türkçe ve kısmen de farsça kaleme almıştır.
Fuzulî’nin eserlerinin sayısı, toplam olarak 15’i bulmaktadır. Böylelikle o, Türk
edebiyatında en çok eser veren sanatkarlarımız arasındaz yer almaktadır. Fuzulî’nin
manzum mensur eserlerini şöylece sıralamak mümkündür: 1. Arapça Divan, 2. Farsça
Divan, 3. Türkçe Divan, 4. Leylî vü Mecnun, 5. Hadîkatü’s-süedâ, 6. Beng ü Bâde, 7. Heft
Câm, 8. Rind ü Zâhid, 9. Hüsn ü Aşk (veya Sıhhat ü Maraz), 10. Tevrcüme-i Hadîs-i
erbain, 11. Risâle-i Muammeyât, 12. Matlau’l-i’tikâd, 13. Enîsü’l-kalb, 14. Türkçe
mektuplar, 15. Sohbetü’l-esmâr.
Fuzulî’ye asıl şöhretini kazandıran, Türkçe Divan’ı ile Leylâ ve Mecnûn
mesnevisidir. Sadece Fuzulî’nin değil, bütün Türk edebiyatının en büyük şaheserlerinden
biri olan Leylâ ve Mecnun, kendinden önce ve sonra yazılan bu mevzua ait eserler
içerisinde gerçekten hususî bir ehemmiyete sahiptir.
Kaynak itibarıyla Arap geleneğine bağlı olan, Arap edebiyatında çöl hayatı
içerisinde doğmuş tarihî bir aşk özelliği ile ve bedevî geleneklerine uygun bir şekilde yer
alan Leylâ ve Mecnûn temi, Arap toplumundan daha ziyade İran ve Türk edebiyatlarında
işlenmiştir. Arapçada gerçekçi bir aşk hikayesi hüviyeti ile ortaya çıkan bu serüven,
Farsçada, bu dilin edebiyata bahşettiği olağan üstü imkânlar ve yetiştirdiği dahi sanatkârlar
sayesinde edebî ve estetik plânda geniş gelişmeler göstermiş; mecazî aşktan ilahî aşka
doğru yükselerek cihanşümul bir hüviyete bürünmüştür. Türk edebiyatçıları da İran’dan
aldıkları bu aşk hikayesini daha derinleştirmişler, ona Türk dilinin imkânları ve tasavvufî
inceliklerle ayrı bir kimlik kazandırmışlardır.
Leylâ ve Mecnun temi, Fuzulî’den önce İran edebiyatında başta Nizamî, Hüsrev-i
Dihlevî, Abdurrahman-ı Camî gili dahi sanatkârlar ve Hilâlî, Hatifî, Mektebî, Süheylî gibi
büyük şairler tarafından işlenmiştir.
Türk dilinde Leylâ ve Mecnun mesnevisi yazanlar arasında ismi tespit edilen şairler
şunlardır: Şahidî, Nevayî, Bihişti, Hamdullah Hamdî, Ahmed-i Rıdvan, Kadimî, Sevdayî,
Hakirî, Fuzulî, Lârendeli Hamdî, Halife, Atayî, Faizî, Örfî, Andelîb ve Nâkâm.
Bazı araştırıcılar, Fuzulî’nin İran şairi Nizamî-i Gencevî’yi taklit ve tercüme
etmekten ileri gitmediğini söylemektedirler. Bu haksz ve acele verilmiş bir hükümdür.
Edebiyat Fakültesi eski hocalarından merhum Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan’ın bu mesele
etrafında yapmış olduğu doktora tezi (İslâm Edebiyatında Leylâ ve Mecnun Mesnevîsi)
Fuzulî’nin Leylâ ve Mecnun’u yazarken Nizamî’den ziyade Hatifî’yi takip etmiş olduğunu,
fakat getirdiği birtakım yenilikler ve kazandırdığı bazı hususiyetlerle, bu eserde tamamıyla
kendi şahsiyetini konuşturduğunu ortaya koymuştur. Fuzulî, kendinden önce Leylâ ve
Mecnun mesnevisi kaleme alan büyük ustaların yolunda gitmiş; fakat his, heyecan, ince ve
zengin hayaller, üslup ve ifadede orijinallik ve hususiyetle mecazî aşktan ilahî aşka geçiş;
geçici bağlılıklardan kurtulup ebedî ve ölmez aşk vadisinde yol alış bakımlarından onun
Leylâ ve Mecnun’u bütün benzerlerini geride bırakmıştır.
Hiç şüphe yok ki; Leylâ ve Mecnûn konusunda yazılmış mesnevilerin en eşsiz
örneği Fuzulî’nin eseridir. Türk edebiyatının en büyük şaheserlerinden biri olan Fuzulî’nin
Leylâ ve Mecnun’u, üslup ve ifade özelliği, bir çöl menkıbesini tasavvufun, duyguları
coşturan ve insan ruhunu kanatlandıran açılımları ile yoğurup bambaşka bir güzellikle
takdim ederken beşerî özü korumasındaki başarısı ve insanı gerçekten etkileyen samimiyeti
ile bütün dünya edebiyatlarının şaheserleri arasında ilk sırada yer almayı hak etmiştir
denebilir.
Bütün hayatı boyunca, melankolik duyguların gelişmesine çok uygun bir mekan
durumundaki Irak-ı Arab’dan hiç ayrılmayan, sürekli olarak dünyanın bütün gamları ve
meşakkatlerine gönüllü talip olma halini yaşayan şair, bu ruh hali ile, basit bir aşk
serüvenini, dünyanın en etkili duygu ve ıstırap anıtına dönüştürmeyi başarmıştır.
Fuzulî’nin bu eseri, Leylâ ve Mecnun hikayesinin geleneksel kalıpları içerisinde
vahdetivücut (varlığın birliği) akidesini ve plâtonik aşk anlayışını yansıtacak tarzda kaleme
alınmış; bununla birlikte, satırları ve beyitleri arasında bütün yanları ile beşerî hayatın,
insanî ilişkilerin en canlı tezahürlerini sergileme başarısını göstermiştir.
Fuzulî, eserinde bu hususa temas etmekte ve niyetinin, “önceki üstatların açtığı
nazım ve sanat vadisinde yürümek ve kendisinde bulunduğuna inanılan güzel söz söyleme
kabiliyeti ile dünyaya gizli bir hazine çıkarmak; Acemlerde çokça rastlanan Leylâ ve
Mecnun hikayesini yeniden yazıp, böylelikle eski bir bahçeyi tazelemek” olduğunu açıkça
ifade etmektedir.
Denebilir ki; Fuzulî, özellikle tasavvufun âlem ve insan telakkisini mecaz yolu ile
anlatmak için eserini kaleme almamış; fakat şairimiz Mecnun ve Leylâ adındaki iki âşık
arasında geçen bu dramatik aşk, ayrılık, ıstırap ve çile dolu maceranın, tasavvuftaki asıl
vatandan (vahdet) kopuşu ve gurbete (kesret âlemi) düşüşü (seyr-i nüzul) ve bu andan
itibaren, ayrı düşülen varlığa (Allah’a) ulaşma (fenafillah) yolunda (seyr-i urûc) duyulan
iştiyak ve hasreti (aşk-ı hakikî), bu uğurda verilen nefsî mücahedeyi ve çekilen sıkıntıları
ifade eden “devir nazariyesi” yaklaşımına çok uygun düşmesi sebebiyle bu formu seçmiş
ve böylelikle eser, gerçek hayatın insan ruhunu yakan tezahürleri ile varlığın tasavvufî
yorumunu birlikte yansıtacak şekilde bu dâhi sanatkârın estetik heyecanlarla zenginleşmiş
ruhunun bahçesinde nadide bir çiçek gibi açmıştır.
Osmanlıların Bağdad Valisi Üveys Paşa’ya ithaf edilen ve 1535’te tamamlanan
Leylâ ve Mecnun’un Divan ile birlikte veya müstakil olarak birçok yazma nüshası
mevcuttur. Yurt içinde ve dışında defalarca basılan bu eser, Almanca, İngilizce ve Rusça
gibi dillere de tercüme edilmiştir.
KAYNAKÇA
Nihad Sami Banarlı, Resimli Tür Edebiyatı Tarihi, C.I., İstanbul, 1971.
Muhammet Nur Doğan, Fuzulî’nin Poetikası, İstanbul 1997.
Muhammet Nur Doğan, Fuzulî, Leylâ ve Mecnun, İstanbul 2000.
Sabir Eliyef, Mehemmed Fuzulî- Leylî vü Mecnun, Baku, 1991.
İbrahim Hakkı (Erzurumlu), Mârifetnâme, Osmanlıcadan sadeleştiren: Faruk
Meyan, İstanbul 1980.
Abdülkadir Karahan, Eski Türk Edebiyatı İncelemeleri, İstanbul 1980,
Vasfi Mahir Kocatürk, Fuzulî-Leylâ ve Mecnu (Çeviri), İstanbul 1943.
M. Fuad Köprülü, “Fuzulî”, İslam Ansiklopedisi, C.IV, s.686-699, İstanbul.
Külliat-ı Divan-ı Fuzulî, Ahter Matbaası, İstanbul 1308.
Agâh Sırrı Levend, Divan Edebiyatı-Kelimeler ve Remizler, Mazmunlar ve
Mefhumlar, İstanbul 1984.
Necmettin Halil Onan, Fuzulî, Leylâ ile Mecun, İstanbul 1956.
Süleymn Nazif, Fuzulî, İstanbul 1343.
Ali Nihad Tarlan, İslâm Edebiyatında Leylâ ve Mecnun Mesnevîsi, Edebiyat Fakültesi
Doktora Tezi, No.1, İstanbul 1922.

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar