SÜLEYMAN NAZİF’E GÖRE İRAN EDEBİYATININ EDEBİYATIMIZA TESİRİ

Anahtar kelimeler: Edebiyat, İran Edebiyatı, Süleyman Nazif.
Öze:
Türklerin İslam’ı kabul etmeleriyle birlikte İran Edebiyatının Türk Edebiyatına
büyük etkisi olmuştur. Türk şairler yüzyıllarca İranlı şairlerin etkisinde kalmışlar ve
İran Edebiyatından bir çok eseri Türkçe’ye tercüme etmişlerdir.
İki bölümden oluşan makalemizde Süleyman Nazif’in Edebiyat-ı Umumiye
Mecmuasında “İran Edebiyatının Edebiyatımıza Tesiri” başlığıyla yayımlanan
makalesi değerlendirilmiş ve ikinci kısımda bu makale Osmanlıca’dan yeni Türk
harflerine aktarılmış ve gerekli yerlerde dipnotlarla açıklamalar getirilmiştir.
The Influence of the Persian Literature on Our Literature in Suleyman
Nazif’s Opinion
Abstract
Key words: Literatür, Persıan literatür, Suleyman Nazif
The Persian Language had a great effect on the literature created by Turks after
they accepted Islam. Turkish poets have been affected by Persian poets for centuries
and they have transferred many words to our language.
In our article, we gave place to the views of Sulayman Nazif on this issue. Our
article is composed of two parts. In the first part, a general evaulation was made.
In the second part, Sulayman Nazif’s writings entitled “The Effect of Persian
Literature on Our Literature” written in the Otoman Turkish Language was given in the
New Turkish Language.
A. OSMANLILARA KADAR İSLAM SONRASI TÜRK EDEBİYATI TARİHİNE
GENEL BİR BAKIŞ
VII. Asırda Mekke’de neş’et eden İslam dini, önce Arap yarımadasında ve
Araplar arasında yayılmış, Hz. Ömer döneminde ise İran’ın fethiyle birlikte, Arap
olmayan unsurları da tabiiyeti altına almaya başlamıştı. Yüksek bir medeniyete sahip
olan İranlılar, İslam dinini kabul ettikten sonra, Arapça’yı uzun bir süre ikinci bir ana
dilleri gibi din, devlet, ilim, felsefe ve edebiyat dili olarak kullanmışlardır. İslam
sonrasında dinî terimlerle Arapça’nın Farsça üzerinde bir etkisi görülmesine rağmen,
Arapça’dan geçen kelime ve tabirlerle beraber eski itibarına kavuşan yeni Farsça bir
edebiyat dili hüviyetiyle ortaya çıkmıştır
1
. Farsça bu vasfıyla, sonraki dönemlerde hem

* C.Ü. İlahiyat Fakültesi
Cumhuriyet Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi Dergisi
Cilt: VIII / 1, s.159-201
HAZİRAN-2004, SİVAS
160 süleyman nazif’e göre iran edebiyatı
Arapça, hem de İslam’ı kabul eden diğer milletlerin dil ve edebiyatlarında etkisini
göstermiştir.
İranlılardan yaklaşık iki asır sonra, X. asrın başından itibaren İslam dinini kabul
eden Türkler, İslam dinini Araplardan daha çok İranlılardan öğrenmişlerdir. İslam’ı
kabul etmeleriyle birlikte yeni bir kültür ve medeniyet dairesine giren Türkler, bu yeni
dinin savunucusu olmuşlardır. İslam dini, Türklerin hayatında büyük bir değişim ve
gelişime, büyük ve köklü bir medeniyetin oluşumuna neden olmuştur. İlk Müslüman
Türk devletlerinden Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklular İslam öncesinde sahip
oldukları cengaverlik vasıflarını gazâ ruhuna dönüştürerek, İslam’ı hem kılıçlarıyla
hem de kalemleriyle müdafaa etmek için canla başla uğraşmışlardır.
Karahanlılar dönemi (840-1212), Türk kültür ve edebiyatı açısından özel bir
önem arz etmektedir. Türk İslam edebiyatının ilk mahsulleri bu dönemde ortaya
çıkmıştır. Bu dönemde yazılan eserler, Arapça ve Farsça’yla birlikte Uygur ve Arap
harfleriyle Türkçe olarak kaleme alınmış, hükümdarlar da emirname ve defterlerini
yine Uygur ve Arap harfleriyle Türkçe olarak yazdırmışlardır. Diğer Türk hükümdarları
gibi Karahanlı hükümdarları da sadece Türkçe yazan değil Arap ve Fars dilinde eser
veren şair ve edipleri de himaye etmişlerdir. Karahanlılar’dan günümüze intikal eden
en önemli eserlerden biri Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig adlı eseridir. Diğer bir
önemli eser ise, Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılan Divânu Lügâti’t-Türk’tür. Edip
Ahmed Yüknekî’nin Atabetü’l-Hakâyık’ı ile Ahmed Yesevî’nin Divân-ı Hikmet’i bu
dönemin olduğu kadar İslam sonrası Türk edebiyatının da en önemli eserleridir2
.
Farsça’yı resmi dil, Arapça’yı ilim dili olarak kullanan Gazneliler döneminde
(936-1187), saray, ordu ve halk arasında Türkçe konuşulmaktadır. Bu devletin en
büyük hükümdarı olan Gazneli Mahmut (ö.1031), bir taraftan Hindistan üzerine
seferler düzenlerken aynı zamanda şair, sanatçı ve ilim adamlarına büyük önem
vermiş, çok sayıda şair ve sanatçıyı sarayına davet ederek, eserler vermelerine
imkan sağlamıştır. Hindistan’la birlikte hemen bütün İran’ı egemenliği altına alan
Gazneli Sultan Mahmut ile takipçilerinin sarayları şair, bilgin ve sanatçıların sığındığı
bir yerdir3
. Sarayında 400 kadar şair bulundurduğu rivayet edilen Gazneli Mahmut, bu
özelliği nedeniyle edebiyatımızda cömertlik ve şairleri koruması yönüyle sıkça anılan
bir Türk hükümdarıdır. Bu tutumundan dolayı kendisine bir çok kitap sunulmuş olan
Sultan Mahmut, caizeyi ilk icad eden olarak da kabul edilir. Büyük bir bilgin olan
Bîrûnî, dönemin tarihçisi Utbî, Türk asıllı olmakla birlikte Farsça yazan Minuçehrî,
Ferrûhî gibi şairlerle beraber İran asıllı Escedî ve Senâî ile İslam sonrası Türk
edebiyatını derinden etkileyen ve İran edebiyatının şaheserlerinden biri olan
Şehnâme’nin yazarı Firdevsî de Gazneli sarayında yaşayan ve himaye gören
müelliflerdendir.
1040 yılında yapılan Dandanakan savaşıyla Gazneliler’i yenerek, Anadolu
Selçukluları ve Osmanlılar’la devam eden ve Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar uzanan
yeni bir devletin temelini atan Selçuklular (1038-1308) da bir yandan Anadolu’yu

1
Geniş bilgi için bkz. N. Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1987, I, 131-134. 2
Karahanlılar dönemi dil ve edebiyatı için bkz. H. İbrahim Şener, “Karahanlılarda Dil ve Edebiyat”, Türkler,
Ankara 2002, V, 784-792. 3
Bkz. Şerife Yağcı, “Ortaçağ Türk ve İran Edebi Metinlerinde Türk Kavramı”, Türkler, V, 917.
C.Ü. ilahiyat fakültesi dergisi, VIII/1, 2004 alim yıldız 161
Türklere yurt yaparlarken diğer taraftan sünnî İslâm anlayışını yaymak için çok sayıda
medreseler açarak, ilim, edebiyat ve sanata büyük hizmette bulunmuşlardır.
Gazneliler gibi resmi dil olarak Farsça’yı kabul eden Selçuklular, sultanlarının
ilim ve alimlere verdikleri önem sayesinde, hemen her sahada bilgin ve sanatçıların
yetişmesine zemin hazırlamışlardır. Cüveynî, Gazâlî, Pezdevî, Serahsî, Şehristânî,
Kadı Beyzâvî vb. gibi meşhur din bilginleri yanında Emir Muizzî, Enverî, Nizâmî ile
Anadolu sahasında eser veren Mevlânâ, Sultan Veled, Yunus Emre, Hoca Dehhânî
ve Gülşehrî gibi şairler Selçuklular döneminde yetişen önemli şahsiyetlerden
bazılarıdır
4
.
Karahanlı, Gazneli ve Selçuklular döneminde yetişen ve Arapça ya da Farsça
eser veren şair ve bilginlerden çoğu, eserlerini Türkçe yazmamış olsalar da, ırk
itibariyle Türk’türler. Künyelerine bakıldığında bu durum rahatlıkla görülecektir. Yine
bu devletlerin hakimiyet alanında yaşamış olan, Fars ve Arap diliyle eser veren müellif
ve sanatkarların eser vermeleri de Türk hükümdarları sayesinde olduğundan,
meydana getirilen eserleri, Türk İslam tarihinin ürünü olarak kabul etmek yanlış
olmayacaktır.
Türk edebiyatı asıl kimliğine Anadolu sahasında kavuşmuştur. XIV. yüzyılda
Anadolu’da meydana gelen siyasi gelişmelere paralel olarak Türk edebiyatında da
önemli gelişmeler görülmeye başlamıştır. Anadolu Selçuklu devletinin zayıflamasıyla
ortaya çıkan Beylikler döneminde, hükümdar ve beylerin Türkçe’den başka dilleri pek
iyi bilmemeleri sanat ve bilim adamlarını Türkçe eser vermeye zorlamıştır
5
. Türkçe
eser verilmesinin bir diğer nedeni tasavvuftur. Şairler, Türkçe konuşan halka tasavvufî
inançları ulaştırabilmek için Türkçe’yi kullanmanın zorunluluğunu hissetmişlerdir.
Beylikler döneminde yazılan eserlerden büyük bir kısmı Farsça ve Arapça’dan
tercüme edilen dinî ve tasavvufî eserler şeklindedir. XV. asra kadar Türkçe ile yazılan
eserlerde, diğer beyliklerle birlikte Germiyanoğlu Beyliği’nin özel bir yeri
bulunmaktadır. Örneğin, Anadolu sahasında Divan meydana getiren ilk şair olan
Ahmedî ile yine Divan edebiyatının ilk şairlerinden Şeyhî başlangıçta bu beyliğe bağlı
şairlerdendir. Osmanlı’nın güçlenerek Anadolu’daki diğer beylikleri sınırları içine
katmasıyla, Türkçe ve Türk edebiyatı yeni bir aşama kaydedecektir.
B. FARSÇA’NIN TÜRK EDEBİYATINA ETKİSİ
Bilindiği üzere, Anadolu coğrafyasında, batı tesirine girdiğimiz Tanzimat
dönemine kadar meydana getirilen edebiyata Divan Edebiyatı adı verilmektedir. Divan
edebiyatı kavramı, Arap ve Fars-özellikle Fars- edebiyatlarının geniş anlamıyla estetik
kaideleri üzerine kurulmuş edebiyatı içine almaktadır
6
. Giriş kısmında da kısaca
değindiğimiz gibi, İslam’ı kabul etmelerinden sonra içine girdikleri İslâm uygarlığı,
Türklerin toplum yapısını da etkilemiş; Arapça bilim, Farsça sanat ve kültür dili olarak
kullanılmaya başlanmıştır. İslam kültüründen beslenen bu edebiyat, kuruluş
aşamasında İran edebiyatını kendisine örnek kabul etmiştir. Bu örneklik Osmanlı’nın

4
Gazneli ve Selçuklular dönemi edebiyatı için bkz. Sadık Armutlu, “Gazneliler ve Selçuklular Döneminde
Edebî Gelenek”, Türkler, V, 872-879. 5
Mehmet Çavuşoğlu, “Divan Şiiri”, Türk Dili Türk Şiiri Özel Sayısı II (Divan Şiiri), Sayı: 415-417, TemmuzEylül
1986, s. 10. 6
Mehmet Çavuşoğlu, a.g.m., s. 1-2.
162 süleyman nazif’e göre iran edebiyatı
kuruluş devri ve daha sonraki dönemlerinde de zaman zaman artan ve azalan şekilde
devam etmiştir. Bununla birlikte, Türk yazar ve şairleri tamamıyla bu edebiyatı taklit
etmemişler, örnek olarak kabul ettikleri bu edebiyata kendi ruh ve zevklerini de
yansıtmışlardır. Eski edebiyatımız dil bakımından aralarında hiçbir yakınlık
bulunmayan, zaman itibariyle aynı çağ içinde muayyen fasılalarla teşekkül etmiş iki
edebiyatın Arap ve Fars edebiyatlarının kuvvetli tesirleri altında müşterek medeniyetin
son yaratıcı büyük halkası olarak teşekkül eder7
. Eski şiir Fars edebiyatından yalnız
kelime zevkini ve hayal sistemini almaz; onun yarı tarihi ve çok İslamlaşmış
mitolojisini, imparatorluğun şartları ve tarihi ile biraz daha genişleyen coğrafyasını da
alır
8
. Eski şiir İran ve Arap şiirinin dünyasına bağlıdır ve ancak şairin hususi hayatına
girdiği zaman bu umumi kültür dünyasından ayrılır
9
. Bu edebiyatın ana kaynağı din
olmasına karşın, ikinci dereceden kaynaklardan birisi de İran edebiyatıdır.
Türkler, kabul etmiş oldukları bu dini, Araplardan ziyade İranlılardan
öğrenmişler ve bu yeni dinle ilgili kelimeleri de yine Arapça’dan ziyade Farsça’dan
almışlardır. Örneğin Arapça “salat” yerine Farsça “namaz”; Arapça “vudû‘” yerine
Farsça “abdest”; “savm” yerine “oruç”; “müslim ya da mü’min” yerine “müselman /
müslüman”, “nebi ve resul” yerine “peyember / peygamber” vb. kelimeleri kullanmaya
başlamışlardır. Bunun dışında yeni dinlerinin etkisinde oluşturdukları edebiyatta da
Arapça değil Farsça etkili olmuştur. Bu durumun nedenleri üzerinde kısaca duralım.
Bunun nedenlerinden biri, Türklerin her ne kadar İranlılarla ortak bir coğrafya
üzerinde yaşamaları olsa da bir diğer ve belki daha da önemli nedeni, Farsça’nın,
Arapça’dan daha çok Türkçe’nin dil yapısına uygun olmasıdır. Farsça’nın Türk dili
üzerindeki etkisinin bir başka sebebi, Türklerin İslam dinini tasavvufî yorumuyla
almaları ve bu yorumun Fars diliyle yazılan eserlerle Türkler arasına girmiş olmasıdır.
Sadî (ö. 1292)10, Attar (ö. 1221), Hafız (ö. 1389)11 ve Mevlânâ (ö. 1273)’nın12 eserleri
bunda etkili olduğu gibi, Gazneliler döneminde yazılan Firdevsî’nin Şehnâme isimli
eserinin de etkisi büyüktür.
Aruz vezninin kullanılması da bir diğer nedendir. Türkler, din dilini olduğu gibi
aruz veznini de Araplardan değil, İranlılardan almışlardır. İslam sonrası yazılan
eserlerde aruzun Türkçe’de tam olarak uygulanamaması, zamanla Türk diline Farsça
ve Arapça’dan yeni kelimelerin girmesini de beraberinde getirmiştir.
Müslümanlığın kabulünden sonra da tarihî ve coğrafî nedenlerin yanı sıra ortak
dinin yarattığı kültür birliği, Türklerin İran edebiyatından daha çok etkilenmelerine
yardımcı olmuştur. Nasıl ki İslamî dönem İran şiiri Arap şiirini örnek alarak
başlamışsa, Türk şiiri de İran edebiyatını örnek alarak başlamış ve gelişmiştir13.
Soyca Türk olan Selçuklular, resmi yazışmalarında Farsça’yı kullandıkları gibi,
Anadolu Selçuklu devletinin enkazı üzerinde kurulmuş bulunan Osmanlı devleti de I.

7
A. Hamdi Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1988 (7. Baskı), s. 1. 8
A. Hamdi Tanpınar, a.g.e., s. 4. 9
A. Hamdi Tanpınar, a.g.e., s. 5. 10 Sâdî’nin Türk şairlere etkisi hk. bkz. Bekir Özcan, Sa‘dî ve Türk Edebiyatı’na Tesirleri, (yayınlanmamış
Doktora Tezi), İzmir 1985. 11 Hafız’ın tesirinde kalan Türk şairleri için bkz. Abdülkadir Karahan, Şirazlı Hafız ve Şiirlerinden Seçmeler,
Ankara 1988, s. 33-37. 12 Mevlanâ’nın kendisinden sonraki Türk şairlerine etkisi hk. bkz. Nezahat Öztekin, Mevlânâ’nın
Mesnevîsindeki Hikayelerin XIII-XV. Yüzyıl Anadolu Mesnevilerine Etkisi, İzmir 2000. 13 Mine Mengi, Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Tarihi-Metinler, Ankara 1997, s. 11.
C.Ü. ilahiyat fakültesi dergisi, VIII/1, 2004 alim yıldız 163
Murat dönemine kadar divan ve yazışmalarında resmi dil olarak Farsça’yı kullanmaya
devam etmişlerdir14.
Anadolu şairleri hemen her vesileyle, yazmış oldukları eserlerde İranlı şairleri
geçtiklerini söylemek durumunda olmuşlardır. Bu durum ilk divan şairlerinden
başlayarak Cumhuriyet dönemine kadar devam etmiştir. Örneğin, ilk divan
şairlerimizden Ahmedî, Farsça’dan tercüme ettiği Cemşîd ü Hurşid isimli
mesnevisinde, eserini tercüme ettiği İranlı şair Selman’ı mat ettiği gibi Attar ve
Sa‘dî’nin de defterlerini dürdüğünü şu şekilde ifade eder:

Sürer Attâr’a Sa‘dî’nün kelâmın Ahmedî k’anun
Kemâle ireli sözi kılupdur mât Selmân’ı
15
İskendernâme’sini tercüme ettiği Nizâmî’yi de geride bıraktığını şu şekilde
belirtir:
Nizâmî şi‘r’unudayd’Ahmedînün
İşitse şi‘ri nazmını Nizâmî
Bozayıdı nizâmını sözinün
İşitse Ahmedî nazmın Nizâmî16
Türk edebiyatı, XIV. asrın başından 1450 yılına kadar devam eden Teşekkül
Devresi’nde İran edebiyatından oldukça etkilenmiş, 1450-1600 yıllarını kapsayan
Klasik Dönem’de ise, bu etki nispeten azalmaya ve tersine dönmeye başlamıştır.
Fatih dönemiyle birlikte İstanbul gelişerek bir kültür merkezi haline gelmiştir.
Medreselerin, imparatorluğun geniş coğrafyasının Anadolu dışında bulunan Peşte,
Kahire ve Basra gibi kültür merkezlerine yayılması neticesi, Türk edebiyatının başka
diller konuşulan bölgelerde benimsenmesine yol açmıştır. Bu yüzyılda, bunun
meyveleri, Türkçe ile eser veren şahsiyetlerin görülmedik bir nispette artması ve
edebiyatımızın yeni ve parlak bir dönemini idrak etmesi suretiyle tecelli etmiştir17.
Farsça bir çok eseri bulunan Fuzûlî bile, Türkçe yazan ve “söz revişinde dür-feşân”
olan Rûmî şairlere öykünecektir.
Ne yazık ki bu durum çok fazla devam edememiş, 1700 yılından itibaren
başlayan Sebk-i Hindî üslubuyla İran şiiri tekrar Türk şiiri üzerindeki etkisini artırmıştır.
Bu dönemde, Türk şairlerinin XVI. yüzyıldan önce olduğu gibi, tekrar Farsça’dan hazır
kavramlar, uzun tamlamalar almaya başlamaları dili oldukça ağırlaştırmıştır. Bazı
şairler dile giren Farsça uzun tamlamalardan şikayetçi olmalarına rağmen, bu etkiden
de kurtulamamışlardır. Örneğin, dönemin en büyük şairi Şeyh Galip, Hüsn ü Aşk
mesnevîsinin başında, Nâbî’yi eleştirirken, dilin nasıl olması gerektiğini,

14 Bkz. Nasrullah Mubeşşir el-Tırâzî, “Örneklerle Fars ve Osmanlı Edebiyatları Arasında Etkileşim”, V.
Milletlerarası Türkoloji Kongresi, İstanbul 1985, s. 533. 15 Bkz. Yaşar Akdoğan, Ahmedî Dîvânından Seçmeler, Ankara 1988, s. 23. 16 Yaşar Akdoğan, a.g.e., s. 24. 17 Tahir Üzgör, Fehîm-i Kadîm, Hayatı, Sanatı, Dîvân’ı ve Metnin Bugünkü Türkçesi, Ankara 1991, s. 1.
164 süleyman nazif’e göre iran edebiyatı
Manzûme-i Fârisî-veş ebyât
Bi’l-cümle tetâbu‘-ı izâfât

İnşâya verir egerçi ziynet
Türkî söz içinde ayn-ı siklet
“Farsça’ya benzeyen uzun zincirleme tamlamalar nesirde süs olsa da Türkçe
şiire ağırlık verir” şeklinde ifade etmesine rağmen, sözlerinin tersini yapmış, bu
düşüncesini çok az şiirinde uygulayabilmiştir18.
Farsça, Tanzimat döneminde de etkisini sürdürmüştür. Leskofçalı Galip (ö.
1867), Ziya Paşa (ö. 1878), Namık Kemal (ö. 1888), Recaizade Ekrem (ö. 1911),
Abdulhak Hamid (ö. 1937) vb. gibi şairlerin şiirlerinde Farsça’nın etkisini görmek
mümkündür. Bu dönemde yaygınlaşmaya başlayan ve büyük halk topluluklarına
ulaşan gazeteler, halkın anlayabileceği tarzda dili sadeleştirmeye başlamasına
rağmen, Farsça’dan alınan yeni bir takım kelimeler ve Farsça’da bulunmayan bazı
terkiplerin de dilimize girmesine neden olmuştur. Osmanlı medreselerinde okutulduğu
gibi, bu dönemde açılan yeni okullarda da Farsça dersleri resmî müfredat
programlarında yer almış ve bu durum 1928 harf inkılabına kadar devam etmiştir19.

C. SONUÇ YERİNE
İran edebiyatının edebiyatımıza olan etkisi, çok derinlemesine incelenmesi
gereken, uzun bir süre ve büyük bir emek isteyen bir araştırmanın konusudur. Biz bu
çalışmamızda, bir sonraki kısımda metnini neşrettiğimiz, Süleyman Nazif’in “İran
Edebiyatı’nın Edebiyatımıza Tesiri” adıyla Edebiyât-ı Umûmiyye Mecmuası (1916-
1919)’nda on beş sayı yayınlanan yazısından yola çıkarak, yazının daha iyi
anlaşılmasına yönelik toparlayıcı ve özet bir bilgi vermeye çalıştık.
Süleyman Nazif bu yazısında, ilmi bir araştırma yönteminden ziyade, yılların
zihninde oluşturduğu bilgileri kaydetmiştir. Bu yazıyı kaleme alma nedenini şöyle izah
etmektedir:
Muârazayı pek ziyade seven bir muhibbim üslûb-ı ifâdemi tetkik ve tenkit ile
şerefyâb ederken, takdirden ziyade târîzi tazammun eden bir lisan ile, İran eş‘ârının
nesirlerimde tesir-i bârizini müşâhede ettiğini söylemiş ve hatta benim, bilmem ne
münâsebetle, kendisine olan bazı itirâfâtımı sened ittihaz etmişti 20.
Bu yazıda takip ettiği usulü de şu sözlerle belirtir:
On üç yaşımdan beri okuduğumu anlamaya ve anladığımı yazmaya çalışıyorum. Otuz
beş senelik hayât-ı tetebbu‘un efkârımda teressüp ettirdiği kanaatleri bir hasbihâl
suretinde huzzâr-ı fâzılaya bildirmek istiyorum. Sözlerimde bu müsâmere için
kitaplardan toplanmış mâlûmât ve emsile değil, senelerin idrak ve hissiyatıma hakikat
olarak kabul ettirmiş olduğu şeyler görünecektir21.

18 Haluk İpekten, Şeyh Gâlib, Hayatı Sanatı Eserleri, Ankara 1996, s. 28. 19 Geniş bilgi için bkz. Muhammed Emin Riyâhî, Osmanlı Topraklarında Fars Dili ve Edebiyatı, (çev. Mehmet
Kanar), İstanbul 1995, s. 247-260. 20 Bkz s. 385. (Verdiğimiz sayfa numaraları Edebiyât-ı Umumiyye Mecmuası’na göredir.) 21 Bkz. s. 385.
C.Ü. ilahiyat fakültesi dergisi, VIII/1, 2004 alim yıldız 165
Edebiyatımızın İran edebiyatını niçin taklit ettiği ve bu taklidin nasıl başladığını
izah ettikten sonra, İster beni fikdân-ı ilim, ister noksân-ı his ile itham etsinler, iddia ve
ısrar ederim ki, Türklerin edebiyatı ve hatta tarihi Osmanlılarla başlar22, ifadelerine yer
verir ve bu durumu açıklamaya çalışır. Ona göre Osmanlılardan önce Türk diliyle
yazılan eserler Türk edebiyatı sayılmayacağı gibi, bu eserlerin yazıldığı, hükümdarları
Türk olan coğrafya üzerinde hüküm süren Türk devletleri de Türk tarihinin başlangıcı
sayılamaz:
“Türklerin tarihi Osmanlılarla başlar” dedim. Evet, Gazneliler ve Selçuklularla
beraber büyük küçük diğer mülûk ve tevâif-i mülûk, Türk ırkına necâbet-bahş olsalar
bile, tarih-bahş olamazlar. Bugünkü sülâle-i Kaçariye İran huzurunda ne ise, o
hanedanlar da idare etmek istedikleri akvam karşısında o idiler. Bu Türkler, ya
Arapça, ya Acemce hükümet ettiler. Lehçe ve müessesât-ı resmiyyeleri bu iki
kavimden birisine ve bazen birlikte her ikisine merbut idi. Arapça ikram veya Acemce
idam ederlerdi23.
Âl-i Cengiz ile Timur’un tesis ettikleri devletlere gelince: Onların bizim Türklerle
münâsebet-i menfiyyesi müsbettir. Bundan başka birisi dinimin, diğeri devletimin
düşmanı idi24.
Osmanlılardan evvel vücûda getirilmiş olan mensur ve manzum bazı âsâr-ı
Türkiyye belki tarih ve ilm-i elsine meraklılarını müstefîd edebilir. Fakat rûh-ı millînin
âmâlini ve eşvâk ve ahzânını ihtivâ veya terennüm edebilmekten pek uzaktırlar 25.
Türk edebiyatının başlangıcını Osmanlı olarak kabul eden Süleyman Nazif26,
bu konuda farklı düşünen Namık Kemal’i eleştirir27.
Fatih Sultan Mehmet, II. Beyazıd ve Yavuz Sultan Selim gibi kudretli Osmanlı
sultanlarının İran şiirine hayranlıklarını izah ettikten sonra bu ve daha sonraki
padişahlar döneminde İran şiirinden etkilenen Türk şairlerinden ve bunların
şiirlerinden örnekler verir.
Abdülhak Hamid’e kadar Türk şiirinin, İran şiirinin beş asır gerisinden geldiğini
söyleyen Süleyman Nazif28, Sultan Abdülaziz döneminde şiirimizde şekil ve tasavvur
yönünden İran şiirinin etkisinden çıkmaya yönelik bir kıpırdanma olduğunu ifade
eder29.
Edebiyatımızın İran edebiyatını niçin ve nasıl taklide başladığı sorularına şöyle
cevap verir:
Lisanımız[a] Acemce’den ve Acemlere bîgâne olmayan Arapça’dan bir çok
kelimât dahil olduğu gibi, Fârisî ile Türkî’nin inşâ-yı nahvîsinde fevkalâde bir
müşâbehet ve karâbet mevcut idi. Bundan başka Acem’in edebiyatı da medeniyeti de
bize kıyas kabul etmeyecek derecede müterakkî bulunuyordu. Bu sebeple at
üstünden iner inmez kerbânsaray-ı İran’a mihmân olduk30.

22 Bkz. s. 402. 23 Bkz. s. 402. 24 Bkz. s. 402. 25 Bkz. s. 403. 26 Süleyman Nazif’in bu görüşlerinin bir eleştirisi için bkz. Adnan Karaismailoğlu, “İslamiyet Sonrasında İlk
Farsça Şiirlerde Türkler”, Türkler, s. 903-913. 27 Bkz. s. 418-419; s. 435-437 ve s. 454-456. 28 Bkz. s. 537. 29 Bkz. s. 551. 30 Bkz. s. 606.
166 süleyman nazif’e göre iran edebiyatı
Bu etkilenmede iki dil arasındaki yakınlığın da önemine temas eden Süleyman
Nazif, bu durumu “Lisanını bilen bir Türk, beş on günlük bir ikdâm ile zebân-ı
Fârisî’nin kavâidini ve birkaç aylık tetebbu‘ ile de edebiyatını öğrenebilir” sözleriyle
dile getirir31. İki dilin birbirine karışması o kadar derin olmuştur ki, “bir iki edat
değiştirilince Türkünki Acem, Aceminki Türk” oluvermektedir32.
Son yazısında İran edebiyatının bize verdiği zarar üzerinde duran yazar, bu
konuda şu ifadeleri kullanmaktadır.
Bize sarhoşluk, sevdaperestlik, medih ve senâda ifrat ile dalkavuklukta
mübâlağa gibi kabîhiyâtı Acem âsârı öğrettiğini iddia edenler bence haklı değildirler.
Her lisanda bu gibi şeyler az, çok bulunur. Hususiyle edebiyat, zamanın ma‘kes-i
mâhiyâtıdır. O kabâyih yanında telkîn-i fezâil edebilecek bir çok mehâsin-i Acem de
vardı. Niçin bunları küçük mikyasta, ötekileri büyük nispette aldık?.. Bunu kavmin
kendi seciyesinde aramak icap eder. Hayır, İran edebiyatının bize îka‘ ettiği zarar bu
değildir. Daha büyük ve ruhu kemiren bir zarara o yüzden dûçâr olduk: Dervişlik!..
“Fenâ fi’llah” nâmı altında ve Allah’ın istemediği bir yolda tevekkülden
başlayarak atâlette karar kılan ve nihayet ruhu öldüren bir hâlet-i maraziye, bize
Hindistan’dan Acemistan tarîkiyle intikal etti. Ve en uyanık şairlerimiz bile bunun
te’sîr-i meş’ûmundan kurtulamadılar 33.
Süleyman Nazif’in, “İran Edebiyatı’nın Edebiyatımıza Tesiri” isimli bu makalesi,
hemen her edebiyat tarihi kitabında bir şekilde üzerinde durulan bu konu üzerinde
yazılan derli toplu bir yazı olması yönüyle önemlidir. Yaklaşık bir asır önce yazılmış
olması nedeniyle, günümüzde ulaşılan yeni bilgilere göre bazı yanlışlıklar taşıması da
doğaldır. Ümit ve temennimiz, Latin harflerine çevirerek, gerekli gördüğümüz yerlerde
dipnotlar verdiğimiz bu makalenin saha ile ilgili yazı yazacaklara faydalı olabilmesidir.
İRAN EDEBİYATININ EDEBİYATIMIZA TESİRİ -I-34
Süleyman Nazif
(s. 385) “Cedd-i âlînin nâm-ı muazzamına nispetle mübâhî-yi diyâr-ı vatanda
bedâyi‘ ve irfânın hâmi-i münevveri devlet-meâb ve necâbet-penâh Abdülmecid
Efendi ibn-i Abdülaziz Han hazretlerinin hâk-i pây-i âlîlerine takdîme-i şükrân”.
Muârazayı pek ziyade seven bir muhibbim üslûb-ı ifâdemi tetkik ve tenkit ile
şerefyâb ederken, takdirden ziyade târîzi tazammun eden bir lisan ile, İran eş‘ârının
nesirlerimde tesir-i bârizini müşâhede ettiğini söylemiş ve hatta benim, bilmem ne
münâsebetle, kendisine olan bazı itirâfâtımı sened ittihaz etmişti. Ben bu iddiâdan -ki
hakîkat-ı mahza olmasını temenni ederim- fevkalâde memnun ve müftehir oldum.
Çünkü muhtelif derelerden, gelişi güzel toplanmış miyâh-ı serseriye benzettiğim
midâd-ı beyânıma, bu dostum gayet asil bir menba‘ tevcih etmek inâyetinde
bulunuyordu. Öyle bir menba‘ ki zülâl-i irfânını şark ve garbın binlerce tebâyi‘-i

31 Bkz. s. 606. 32 Bkz. s. 606. 33 Bkz. s. 792. 34 Süleyman Nazif, “İran Edebiyatının Edebiyatımıza Tesiri”, Edebiyât-ı Umûmiyye Mecmuası, 12 Kanun-ı
Sani 1918, II / 50-19, s. 385-387.
* Metinde yer alan Farsça şiirler tarafımızdan Türkçe tercümeleriyle ve şiir formuyla italik olarak verilmiştir.
Metin içerisinde bulunan [ ] kısımlar da yine tarafımızdan ilave edilmiştir. Bu vesile ile hazırladığımız metnin
tamamını okuma lütfunda bulunan Doç. Dr. Adem Ceyhan ile Farsça şiirlerin çevirisinde yardımına
başvurduğum Dr. Bekir Özcan’a teşekkürü bir borç bilirim.
C.Ü. ilahiyat fakültesi dergisi, VIII/1, 2004 alim yıldız 167
müsta‘iddesi bin seneden beri kana kana veya kanmaya kanmaya içmişler ve yine
tüketememişlerdir.
Mensî-i mâzînin zalâm-ı ibhâmında kalan o büyük edebiyatın bu gece ne
tarihçesini tanzim edeceğim, ne tesir-i cihan-şümûlünü izah. On üç yaşımdan beri
okuduğumu anlamaya ve anladığımı yazmaya çalışıyorum. Otuz beş senelik hayât-ı
tetebbu‘un efkârımda teressüp ettirdiği kanaatleri bir hasbihâl suretinde huzzâr-ı
fâzılaya bildirmek istiyorum. Sözlerimde bu müsâmere için kitaplardan toplanmış
mâlûmât ve emsile değil, senelerin idrak ve hissiyatıma hakikat olarak kabul ettirmiş
olduğu şeyler görünecektir.
Edebiyat-ı İrâniye hakkında mücmel, fakat esaslı mâlûmât istihsal etmek
isteyenlere bu vadide ciddî bir üstâd-ı mütebahhir olan Hüseyin Dâniş Bey’in
“Serâmedân-ı Sühan”ıyla “Tâlîm-i Lisân-ı Fârisî” ünvanı altında ahîren intişar eden
eserlerinin kısm-ı râbi‘ini bilhassa tavsiye ederim. Hüseyin Daniş Bey Îrânî bir
dûdmân-ı (s.386) necîbin İstanbul’da yetişmiş bir ferzend-i fezâil-nihâdı ve bu itibar ile
her iki diyâr-ı İslâm’ın pek kıymetli ve hayırlı evladıdır. Eser-i ahîrini mekâtib-i
sultâniyenin programı kadrosundan çıkararak daha ziyade tevsî‘ ile İran’ın mufassal
bir tarih-i edebiyatı şekline ifrağ etmesi pek ziyade arzu ve temenni olur.
Edebiyatımızın İran edebiyatını, fakat nâkıs ve perişan surette, taklit etmekle
başlamış olduğu herkese malumdur. Bu taklit niçin ve nasıl başladı?.. Başka bir
muktedâ bulamaz mı idik?.. İşte burada bu suallere cevap olabilecek birkaç söz
söylemek isterim:
Henüz târîhen tekzip edilemeyen bir iddiaya göre, kurûn-ı ûlâda şiir ve hikmet,
Hindistan’dan neş’et ederek bir çok yerlerde âvâre ve bî-karâr geşt ü güzâr ettikten
sonra, biri garbî, diğeri şarkî olmak üzere iki noktada temerküz etti. Merkez-i garbîsi
Yunan, merkez-i şarkîsi İran’dır. Kurûn-ı ûlânın birkaç asrını cezr ü medd-i
muhâsemât-ı bî-huzûr etmiş olan şu iki kavim arasında tesâvî-i mârifet olmasaydı, ara
sıra ne ketîbe-i Yunan, İran’ın kalb-gâhına sokulur, ne leşker-i İran Atina’nın
pîrâmenini sarar ve sarsardı. Her iki medeniyetin kendilerine mahsus olan dinlerini ref‘
ile teferruat ve zevâhirce farklı, fakat esasta müttehid bir din üzerinde tevhid veya
telif-i îtikat eden Hz. Musa’dır. Yunan, irfanını Hıristiyanlığa yâdigar etti, İran’ın
meâsirine de Müslümanlar vâris oldular.
İran’ın âsâr ve menkûlât-ı kadîmesinden tarihe pek az şey intikal etmiştir. Buna
sebep, o feyyâz, fakat bedbaht kişvere zaman zaman vâkî olan taarruzların huşûnet-i
gûnâgûnu oldu. İran-ı kadîmin büyük bir medeniyeti bulunduğu muhakkaktır. Zerdüşt
gibi bir şâri‘-i hakîm, yüksek bir medeniyete mâlik bir kavimden zuhûr edebilir.
Sâsânîler, İranîlerin mâlikâne-i mevcûdiyetini Araplara devrettikleri zaman, tâk-ı kisrâ
azametinde âbidât-ı eş‘ârın da bu muhallefât meyânında bulunması icap ederdi.
Süs ile süslemeden kapı duvar kırılmış
Acem büyüklerinin eserleri ortada
Böyle olmasaydı Firdevsî-i Tûsî, Fars-ı cedîdin ilk eser-

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar