KLASİK ŞİİRİN MERKEZİ OLARAK İSTANBUL

1
bilig-13/Bahar’2000
Gazi Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanı
ÖZET
Kültür ve sanatın gelişip serpilme noktaları bütün dünyada
şehirler olmuştur. Bu yüzden şehir ve kültür birbiriyle yakın
ilişki içinde olan kelimelerdir. Türk bilim, sanat ve kültür tarihi
de benzer bir gelişmişlik gösterir. Türk şehrinin en
karakteristik örneklerinden biri olan İstanbul, aynı zamanda
bize özgü sanatların da en çok yansıma imkânı bulduğu yöredir.
Bu makalede tamamen bir şehir edebiyatı özelliği gösteren
Divan edebiyatı ve divan şairleri göz önünde tutularak klasik
şiir, İstanbul ilişkisi gözler önüne serilmeye çalışılacaktır.
Anahtar Kelimeler:
Şehir ve Kültür, Klasik Şiir, Matbaa, İstanbul.
2
bilig-13/Bahar’2000
GİRİŞ
Yapısı gereği toplu yaşamak ihtiyacı içinde olan
insanoğlu, bunun sonucu olarak da çok eski tarihlerden
beri bu şekilde yaşayabileceği merkezler oluşturmuş,
bunları zamanla köy, kasaba ve şehirlere
dönüştürmüştür. Bu yerleşim alanlarının bir kısmı
zamanla yönetim merkezi haline dönüşmüş, bir kısmı da
daha az ehemmiyet taşıyan mekânlar olarak
hayatiyetlerini sürdürmüştür. Giderek uygarlıkların
ortaya çıkmasıyla birlikte özellikle şehirler, bu
uygarlıkların sergilendiği mekânlar olarak dikkat
çekmiş, bundan dolayı da doğu ve batı dillerinin pek
çoğunda “medeniyet” kelimesiyle “şehir” kelimesi
aynı anlamda kullanılır olmuştur. İslâm kültüründeki
“medine” ve “medeniyet”, bunun en tipik örneklerinden
biridir.
Şehir ve kültür, birbiriyle en çok yanyana
düşünülecek iki kelimedir. Çünkü kültürün üretildiği
merkezler hemen daima şehirler olmuştur. Burada
şehirle yönetim merkezi arasındaki ilişkiden de hemen
söz etmek gerekir. Çünkü şehir kelimesinin bir anlamı
da yönetim merkezi demektir. En önemli şehirlerin
aynı zamanda yönetim merkezleri olduğu düşünülecek
olursa, bunda şaşılacak bir yan bulunmayacaktır.
Bizim siyaset ve kültür tarihimize bakacak olursak
IX. asra kadar Ötüken, Hoço ve Turfan şehirlerinin bu
manada merkezler olduğu ortaya çıkar. X-XI. asırlarda
Kaşgar ve Balasagun'un bu nitelikleri taşıyan şehirler
olduğunu görüyoruz. XIII. yüzyıla kadar Doğu
Türklüğü ve Türkçesi çerçevesinde teşekkül eden bu
tür merkezler, bu tarihten itibaren batı Türklüğü için
de yapılanmaya başlayacaktır. Nitekim XIII. yüzyılda
Harezm, XV. yüzyılda Herat, Semerkant ve Buhara bu
coğrafyanın merkezleri iken batı Türklüğü için de artık
Bağdat, Diyarbakır, Gence, Tebriz, Konya, Bursa,
Edirne ve İstanbul gibi ilâve merkezler ortaya
çıkmaya başlar. Bu merkezlerin özellikle kültürel
bakımdan ortaya çıkışını sağlayan bir takım alt yapı,
yani eğitim kurumları
vardı. Başlangıçta bir usta-çırak ilişkisi
çerçevesinde devam eden eğitim, öğretim faaliyeti,
Özellikle islâm uygarlığı çerçevesi içinde kurumlaştı.
Bu kurumların başlıcalarını medreseler, tekkeler ve
askerî eğitim merkezleri olarak tanımlamak mümkün.
Buna, dolaylı bir eğitim merkezi görevi üstlenen
çarşıları da eklemek gerekir. Bu özellikleri taşıyan
şehirlerin oluşumunda kuşkusuz bir takım etkiler amil
olmaktadır. Elbette bunların başında da coğrafî
özellikler yer alır. Çünkü şehirler çeşitli etkiler altında
kurulur ve gelişirler. Bunların bir kısmı
medeniyetlerin kendilerine olan ihtiyaçları
doğrultusunda önem kazanır ya da önemlerini
yitirirlerken bir diğer bölüğü de olağanüstü coğrafî
konumları, belli yol güzergâhlarının üzerinde
bulunması gibi başka bazı faktörlerin etkisiyle bu
konumlarını sürekli muhafaza ederler. Asya ile
Avrupa'nın birleştiği noktada önemli bir ekonomi,
ticaret, endüstri, kültür ve turizm merkezi olan
İstanbul, bu ikinci gurubun en karakteristik
örneklerinden biridir. Bu önemli özelliğinden dolayı da
çok erken dönemlerden beri bütün uygarlıkların önem
vermek zorunda oldukları çok mühim merkezlerden
biri olma vasfını korumuştur. Hatta İstanbul için bu
tarz şehirlerin en önde gelen örneğidir denebilir.
Modern şehir tanımlarıyla söylemek gerekirse
İstanbul, bir metropol değil, megapoldür. Bu anlamda
şehir, kuşkusuz farklı dönemlerde değişik görüntüler
sergilese de çevresindeki bin kilometrelik alanın her
bakımdan cazibe merkezidir. Gerçekten de tarih
sahnesine çıktığı andan itibaren hangi uygarlığa bağlı
olursa olsun o daima hem o ülkenin hem de bütün
dünyanın gözbebeği şehirlerden biri olmuştur. İslâm
dünyasının merkezi olduğu andan itibaren kendisine
verilen isimler yeni sakinlerinin de onu nasıl
gördüğünü göstermesi bakımından ilginçtir ve bu
adlar şehrin konumunu gösteren anahtar kelimelerdir:
Ümmü'd-dünya, Der-Saadet, Der-i Devlet, Asttane-i
Saadet ve Dârü's-saltana .
İstanbul'un siyaset, ekonomi ve kültür tarihi
3
bakımından bu tartışılmaz konumu, tabiatıyla pek
çok farklı bakış açısı ile gündeme getirilebilir. Hatta
bunlardan, örneğin kültürel konumu da ayrı ayrı
değerlendirme noktalarıyla ele alınıp şehrin bu
özelliği gözler önüne serilebilir. Ben bu izahatı, onun
klasik edebiyata ve bu edebiyatı meydana getiren
klasik şairlere yaptığı katkı noktasından dile getirmek
istiyorum.
Bilindiği gibi Divan edebiyatı bir şehir edebiyatıdır.
Dolayısıyle gelişip serpileceği nokta, şehir vasfı
kazanmış ortamlardır. Bu yüzdendir ki bu edebiyat
mensuplarının çoğu şehirlerde doğup büyümüş, en
azından eğitimlerini şehirlerde tamamlamışlardır.
Klasik edebiyat mensuplarının doğum yerleri
açısından yapılacak bir değerlendirmede İstanbul'un
ağırlıklı bir yer alacağı tabiîdir. Konuyla ilgili
tarafımızdan yapılan bir araştırma, talimin edildiği gibi
bu şehir doğumlu şairlerin öne çıktıklarım ortaya
koymaktadır. Osmanlı coğrafyası içinde doğan şairler
doğum yerlerine göre sıralandıklarında şöyle bir
tablo ile karşılaşmaktayız: İstanbul: 609; Bursa: 156;
Edirne: 150; Konya: 69; Diyarbakır:40; Kastamonu:
36; Bağdat: 35; Gelibolu: 30; Bosna: 26; Antep: 26;
Kütahya: 24; Serez: 21; Manisa: 20; Vardar Yenicesi:
20; Bolu: 19; İsparta: 19; Üsküp: 17; Amasya: 18;
Aydın: 17; Manastır: 17; Ankara: 16; Erzurum: 16;
Filibe: 16; Selanik: 16; Sofya: 16; Trabzon: 15;
Tokat: 14; Belgrad: 11; îznik: 11; Kayseri: 11
(İsen, 97; 64).
Bu tablo bize divanı şaMerinin doğum yerleri
bakımından İstanbul'un rakipsiz bir konumda olduğunu
açıkça göstermektedir. Dikkati çeken bir başka husus,
İstanbul'u takibeden diğer şehirlerin de daha önce
siyasî merkez olmalarıdır. Bu tablo da açıkça
göstermektedir ki kültürel çalışmalar siyasî çalışmaları
belli bir mesafeden izlemekte ve her ikisi arasında
yakın bir ilişki bulunmaktadır.
Doğum yerinin ötesinde yetişme ortamları göz
önüne alınacak olsa İstanbul'un konumu daha da
önem kazanacaktır. Kaynaklar açıklıkla
ifade etmektedir ki pek çok şair eğitim ve
öğretimlerim tamamlamak için çok önemli bir cazibe
merkezi olan İstanbul'a gelmekteydiler. Osmanlı
devletinde gelişen bilim ve kültür hayatında devrin
idare sistemiyle birlikte genişleyip büyüyen başlıca
kuruluşlar arasmda medreselere özellikle yer vermek
gerekir. Fatih'in, İstanbul'u her yönden İslâm
dünyasının merkezi yapma aızusu sonucu bu şehirde
yaptırdığı büyük medrese ve onu izleyen padişahların
kurduğu çeşitli medreseler, bilim ve kültür hayatının
ağırlık noktasını taşranın uzak ve dağınık şehirlerinden
alarak birkaç büyük meıkeze taşıdı. Bu yüzdendir ki
kendisinde yetenek görülen hemen herkes özellikle
yüksek öğıetim seviyesindeki öğrenim hayatım büyük
ölçüde İstanbul'da tamamlamış, bu da klasik edebiyat
mensuplarınm büyük ölçüde İstanbul doğumlu
olmasalar da bu şehrin atmosferi içinde yetişmelerim
sağlamıştır.
DevMerinin kültürel hayatına istikamet veren
büyük şairlerin istihdam merkezi olarak düşünülecek
olursa İstanbul'un Klasik edebiyat açısından önemi
daha da artacaktır. Çünkü devletin hangi şehrinde
olursa olsun kendisinde yetenek görülen bilim adamı
ve sanatçı derhal başkente ulaştalmakta ve orada
kendisine sanatım rahatça icra edeceği ortam
hazırlanmaktadır. Bu uygulama İstanbul'dan önce
başkent olarak Edirne'de başlamış olmakla birlikte
(ipekten, 96;25) asıl İstanbul'da önem kazanmıştır.
Çünkü Divan edebiyatının gerçek gelişmesi fetihten
sonra İstanbul'da olmuştur. Daha çok Fatih Sultan
Mehmed ve veziri Mahmud Paşa ile ivme kazanan bu
uygulama sonucunda Fatih'in çevresinde 185 şairin
toplandığı bilinmektedir. Bu uygulama hükümdarların
şahsiyetleri ile değişen derecelerde olmakla birlikte
Osmanlı devleti boyunca devam etmiştir. Hatta bunlara
Fatih ve Yavuz devirlerinde olduğu gibi ülke dışından
da -bir kısmı zorunlu- aydın göçü katılmıştır. Klasik
edebiyat çerçevesinde taşralı, ama İstanbul'un
imkânlarıyla kültür hayatımıza katkı sağlamış
bilig-13/Bahar '2000
4
bilig-13/Bahar’2000
büyük şairler olarak dikkati çeken önemli isimler
Necâtî Bey, Zâtî, Hayâlî, Gelibolulu Alî, Nâbî ve
Nef'î'dir. Bu listeye binlerce isim ilâve etmek
mümkündür.
Matbaa kullanılmaya başlanıncaya kadar kitaplar
elle çoğaltılır ve okuyacakların hizmetine bu şekilde
sunulurdu. Matbaa bizim toplumumuzda
yaygınlaşıncaya kadar yazılan kitapların istinsah
merkezlerine bir göz atılsa bu eserlerin büyük
çoğunluğunun yine şehir vasfı kazanmış kültür
merkezlerinde gerçekleştirildiği görülecektir.
Elimizde bu konuyla ilgili ayrıntılı bir araştırma
bulunmamakla birlikte rahatlıkla bu manada da
İstanbul'un en ön sırada yer alacağını söylemek
mümkündür. Çünkü biliyoruz ki başta Bâyezid Camii
çevresi olmak üzere İstanbul'da belli yerlerde
müstensihler için çalışma merkezleri bulunmaktaydı.
Hatta bu işin fiyatlandırma politikası ile ilgili elimizde
bilgiler bulunduğu gibi (Cumhur, 82;30), şehirdeki
hattat sayısını tahmin etmemize yarayan toplumsal
olaylarla alâkalı bilgiler de kaynaklarca ifade
edilmektedir. Nitekim matbaanın Osmanlı toplumuna
geç girişinin sebeplerinden biri olarak da şehir
nüfusunun önemli bölümünü teşkil eden hattat
ailelerinin geçinemeyecekleri iddiası ileri sürülmüştür.
Bütün bu bilgiler bize kitabın, tabiî burada klasik
kültürün örnekleri olan divan ve mesnevilerin
çoğaltılma noktasında da İstanbul'un çok önemli bir
merkez olduğunu göstermektedir.
İstinsah bahsinde ifade edildiği gibi kültürel
merkezleri aynı zamanda kitap üretim merkezleri
olarak da tanımlamak mümkündür. Peki kitabın elle
çoğaltılmaktan vazgeçilip basılmaya başladığı
merkezler açısından böyle bir değerlendirme
yapılacak olsa karşımıza nasıl bir tablo çıkar? Bir
başka deyişle matbaalar da aynı şekilde şehir ve kültür
ilişkisinin bir başka göstergesi olarak
değerlendirilebilir mi? Kuşkusuz evet. Peki böyle bir
tabloda İstanbul'un konumu ne olur? Ben bu soruya
da, yine Klasik edebiyat açısından
cevap aramaya çalışacağım. Türk dünyasında basılan
divanları esas alarak İstanbul için böyle bir
değerlendirme yapmak istiyorum.
Bilindiği gibi matbaa bizim toplumumuza icad
edildikten epey sonra girdi. Ben, çok tartışılmış bu
geç gelişin sebepleri üzerinde yukarıda kısmen
durdum. Şunu belirtelim ki matbaa, toplumumuza
girdikten sonra süratle yaygınlaşmıştır. Matbaalar,
başlangıçta siyasî merkez olan İstanbul'dan başlayarak
taşranın önemli kültür merkezlerine kuruldu. O zaman
böyle bir değerlendirmede İstanbul daha da ön plana
çıkmaktadır.
Türk dünyasında basılan eserlerin niteliği ve
niceliği konusunda elimizde ayrıntılı bir araştırma
yok. Bulak için yapılan böyle bir değerlendirmede
askerlik, edebiyat ve dinî eserlerin ön plana çıktığı
görülmüştür (Aynur,90;43). Şiire gösterilen özel
alâkadan dolayı edebî eserlerden de en çok divanların
basıldığı tahmin edilebilir. Bununla birlikte
Müteferrika baskıları arasında divan
bulunmamaktadır. Osmanlı coğrafyasında basılan ilk
Türkçe divan, 1244 (1828) tarihini taşıyor. Bu eser,
Dârü't-tıbâa'da, yani Bulak'ta basılan Fuzûlî divanıdır.
Osmanlı coğrafyası dışında da ilk basılan divan, yine
aynı yılda Tebriz'de basılan Fuzûlî divanıdır. Türkçe
divanlar içinde yaklaşık yüz baskıyla en çok basılan
divan olan Fuzûlî'nin bu ölümsüz eserinin, hem
Osmanlı coğrafyasında hem de bu coğrafyanın
dışındaki Türk dünyasında türün ilk basılan örneği
olması dikkat çekicidir. Bu demektir ki divanlarla
ilgili olarak hangi kıstası ele alırsak alalım, Fuzûlî
divanı karşımıza hep ilk örnek olarak çıkmaktadır.
Şairlerin doğum yeri açısından Osmanlı
coğrafyasına baktığımız gibi basılan divanlar
açısından bütün Türk dünyasına bir göz attığımızda
İstanbul'un rakipsiz bir şekilde öne çıktığı
görülecektir. 1828 ile 1996 yılları arasında İstanbul'da
toplam 391 divan basılmıştır. Bu eserlerin yıllara göre
dağılımı da şöyledir: 1244, 1254, 1256, 1266, 1269,
1271, 1274, 1276, 1279, 1281,
5
bilig-13/Bahar’2000
1285, 1295, 1306, 1312, 1313, 1314, 1317, 1324,
1326, 1331, 1332, 1333,1334, 1339 yıllarında birer
divan basılırken; 1259, 1260, 1261, 1263, 1272,
1273, 1275, 1278, 1283, 1292, 1294, 1297, 1300,
1301, 1305, 1307, 1309, 1310, 1311, 1315, 1316,
1320, 1334, 1335, 1339, 1340, 1341 yıllarında ikişer;
1262, 1267,
1293, 1298, 1302, 1304, 1342, 1337, 1347 yılları
içinde ise üçer divan basılmıştır. 1268, 1286, 1296,
1299, 1303, 1322, 1325, 1338 yılları içinde dört; 1258,
1308, 1327, 1328, 1329 yılları içinde beş; 1318
yılında altı; 1284, 1288 yıllarında yedi; 1257, 1287,
1289 yıllarında sekiz; 1291 yılında on bir; 1290
yılında on üç; 1264 yılında ise yirmi iki divan
basılmıştır. 1924'ten sonra bir ara durma noktasına
gelen divan basımları, 1928 yılında eski harfli olarak
üç adet basıldıktan sonra yeni harflerle basılmaya
başlanmış ve ilk yeni harfli divan olarak Yusuf
Ziya'nın hazırladığı Nedim Divanı, Suhulet
Kitabevi'nden çıkmıştır.
Yeni harfli divanlar, 1932, 1934, 1935, 1939, 1949,
1953, 1954, 1955, 1957, 1987, 1991, 1994 yıllarında
birer adet; 1935, 1937, 1942, 1943, 1946, 1947, 1950,
1951, 1956, 1958, 1960, 1965, 1967, 1968, 1970,
1971, 1983, 1992, 1995 yıllarında iki adet; 1944,
1945, 1948, 1959, 1961, 1963, 1966, 1976, 1980,
1982, 1986, 1988, 1993 yıllarında üçer adet; 1972,
1974, 1979, 1985, 1990 yılında dörder adet; 1935
yılında beş; 1981 yılında da altı adet basılmıştır. Bu
baskıların on beş adedi de tarihsizdir.
Basılı divanlar açısından değerlendirildiğinde
İstanbul'u izleyen ikinci merkez Tebriz'dir. 1244
(1828) ile 1374 (1954) yılları arasında bu şehirde 99
adet divan basılmıştır. Kuşkusuz bu sayı bizim
ulaşabildiğimiz eserlerden oluşmaktadır. Türkçe
divanların en çok basıldığı üçüncü merkez, Türkiye
Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara'dır. 1958-1996 yılları
arasında Ankara'da toplam 97 dîvan basılmıştır ki
bunların büyük çoğunluğu Kültür Bakanlığı yayınıdır.
Sıralamada
dördüncü sıra, Azarbeycan'ın başşehri Bakü'nündür.
1902 ile 1993 yılları arasında bu şehirde toplam 67
divan basılmıştır. Türkçe divanların baskı esasına göre
beşinci sırayı Özbekistan'ın başkenti Taşkent
almaktadır. Taşkent'te ilk divan baskıları 1300 (1883)
yılında karşımıza çıkmaktadır. 1980'li yıllara
gelinceye kadar basılan divan sayısı toplam 46'dır,
Altıncı sırayı Bulak oluşturmaktadır. Bulak'ta 1828
ile 1868 yılları arasında, yani kırk yıl içinde toplam 31
divan basılmıştır. (Aynur, 90;43)
Divan basılan kültür merkezleri bu şehirlerden
sonra daha küçük rakamlarla karşımıza
çıkmaktadırlar. Bundan dolayıdır ki geri kalan
merkezler bu yazının konusu dışındadır.
Kitapların toplanıp okuyucunun hizmetine
sunulduğu merkez olan kütüphanecilik tarihi açısından
ele alındığında da yine İstanbul rakipsiz konumdadır.
Konuyla ilgili yapılmış araştırmalara göz atıldığında
İstanbul'un hem kütüphanecilik hem de özellikle
divan ve mesneviler açısından ne denli önemli bir
merkez olduğu kolayca ortaya çıkmaktadır. (Erünsal,
91) Başta Süleymaniye Kütüphanesi olmak üzere
İstanbul kütüphaneleri binlerce klasik metni içinde
barındıran dünyanın en zengin merkezleridir. (Tuman,
1961; Komisyon, 1964)
İstanbul, klasik kültür açısından yapılan bu değişik
değerlendirmeler sonucunda hep başka kültür
merkezlerinin çok farklı biçimde önünde yer aldı.
Bütün bu yaklaşımlar şehrin kültür tarihimiz açısından
önemini tartışmasız biçimde gözler önüne
sermektedir. Geçmişe yönelik bu değerlendirme
bugün için de benzer kıstaslar kullanılarak tekrarlansa
kanımca sonuç değişmeyecektir. Dahası şu bile
söylenebilir; hem dün hem de bugün İstanbul
dışındaki şehirlerde var olan kültürel hareketler
aslında İstanbul'un yansımalarıdır ve asıl güç merkezi,
hem tarihte hem de günümüzde İstanbul'dur.
6
bilig-13/Bahar’2000
KAYNAKLAR
AYNUR, Hatice (1990), Bulak Matbaasında Basılan
Türkçe Divanlar, Journal of Turkish Studies,
Volume 14, s.43.
CUMBUR, Müjgan (1982), Gelibolulu Alî, Menakıb-ı
Hünerveran Ankara, 164 s.
ERÜNSAL, İsmail E. (1991), Türk Kütüphaneleri
Tarihi II, Ankara.
İPEKTEN, Haluk (1996), Divan Edebiyatında Edebi
Muhitler, İstanbul, 271 s.
İSEN, Mustafa (1997), Osmanlı Kültür Coğrafyasına
Bakış, Ötelerden Bir Ses, Ankara, 581 s.
İSEN, Mustafa (1997 Kasım-Aralık), Divan
Baskılarına Göre Son Dönem Kültür
Merkezlerimiz, Türkiye Günlüğü, s.48.
KOMİSYON, (1964,3c), İstanbul Kütüphaneleri
Türkçe Yazma Divanlar Kataloğu,
İstanbul.
TUMAN, Nail (1961), İstanbul Kütüphaneleri
Türkçe Hamseler Kataloğu, İstanbul.
7
bilig-13/Bahar’2000
ISTANBUL,
CENTER OF CLASSICAL POETRY
Prof. Dr. Mustafa İSEN
Gazi University, Faculty of Science and Arts
ABSTRACT
All over the world cities have been centers where culture
and arts were born and developed. For that reason “city” and
“culture” are closely related terms. The history of Turkish
sciences, arts and culture also supports this fact. Istanbul, which
is one of the most representative samples of Turkish cities, is
also the place where arts particular to us are reflected. In this
article, the relationship between classical poetry and Istanbul
will be studied with specific reference to Divan poetry, which is
a typical city literature and Divan poets.
Key Words:
City and Culture, Classical Poetry, Print House, Istanbul.
8
bilig-13/Bahar’2000
9
bilig-13/Bahar’2000
CİHÂNŞÂH ve TÜRKÇE ŞİİRLERİ
Doç.Dr. Muhsin MACİT
Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi
ÖZET
Karakoyunlu Cihânşâh hükümdar şairlerdendir. Türkçe ve
Farsça şiirlerini bir Divânda toplamıştır. Ünlü sufi-şair Molla
Camî'nin (ö. 1492} takdirini kazanmıştır. Divânı'nın dört
yazma nüshası günümüze kadar ulaşmıştır. Türkçe şiirlerinde
Seyyid Nesi mî'nin tesiri açıkça görülür. Bu yüzden bazı
şiirleri Nesimî'ninkilerle karışmıştır.
Anahtar Kelimeler:
Karakoyunlular, Cihânşâh, Hakîkî, Türkçe Şiir, Nesîmî
10
bilig-13/Bahar’2000
GİRİŞ
Ortaçağ İslâm dünyasında sanat, siyasal iktidarın
merkezi olan saray etrafında yahut merkezin taşradaki
temsilcileri konumundaki bürokratların himayesinde
gelişmiştir. Hükümdarlar sanatkârları himaye etmekle
kalmayıp aynı zamanda sanatı icrâ eden kişiler
olmuşlardır. Savaş meydanlarında elde ettikleri
başarıları, oluşturdukları edebî ve kültürel muhitlerde
pekiştirmişlerdir (İsen, 1997: 285). Bu geleneği
sürdüren hükümdarlardan biri de Karakoyunlu
Cihânşâh'tır.
CÎHÂNŞAH KİMDİR?
Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf'un dördüncü
oğludur. Doğum tarihi ve yeri konusunda farklı
rivayetler vardır. Türkiye'deki yayınlarda Cihânşâh'ın
1405 yılında Mardin'de dünyaya geldiği ifade
edilmesine karşın (Yınanç, 1945:173 ), Azerbaycanlı
bilim adamları Eliyar Seferli ve Halil Yusifli, 1397'de
Hoy'da dünyaya geldiğini yazarlar (Seferli, 1993: 88).
Cevad Heyet de Hakîkî'nin yetmiş yıl yaşadığını
söyleyerek 1397 yılında dünyaya geldiğini zımnen
kabullenmiş görünür (Heyet,1376:58). Kardeşleriyle
ve aynı coğrafyada hüküm süren diğer aşiretlerle
sürdürdüğü mücadele sonucunda Karakoyunlu
hükümdarı olur. Ülkesine ülkeler katar. Fakat bu
coğrafyada istikrarı sağlayamaz. 1467 yılında Bingöl
yakınlarında Uzun Hasan'ın askerleri tarafından
öldürülür. Onun ölümünden sonra Karakoyunluların
yıldızı sönmeye başlar.
Cihânşâh hükümdarlığı döneminde (1438-1467),
sadece devletinin sınırlarını Herat'a kadar
genişletmekle kalmaz; aynı zamanda sret ve
manâya ait sırları söze dönüştürür. O, iki dilli bir
şairdir. Hakîkî mahlâsıyla Farsça ve Türkçe şiirler
söyler. Köprülü 1942 yılında İslâm Ansiklopedisi'ne
yazdığı Azeri maddesinde Cihânşâh'ın şairliğine dair
eski kaynaklarda tekrar edilen malûmatı değerlendirir
(Köprülü, 1989: 39-40).
Cihânşâh'ın şiirleri üzerine ilk çalışmayı yapan V.
Minorsky, ben gazellerin gerçek müellifi kendisi
miydi, yoksa himayesindeki biri mi onun İmzasını
atmıştır şeklinde bir soru ortaya atmaya eğilimliyim,
diyerek bir faraziye ileri sürer (Minorsky, 1954:169).
Bilindiği gibi Divân tertip eden tek hükümdar,
Cihânşâh değildir. Hatta, yalnız şiir değil diğer sanat
dallarında da üstat kabul edilen devlet adamları
yetişmiştir. Ayrıca Minorsky, Cihânşâh'ın
himayesinde bulunan şairlerden Mevlânâ Tûsî'ye
işaret eder (Minorsky, 1954: 169). Köprülü de
Cihânşâh devrinde büyük bir medenî faaliyet gösteren
Karakoyunlu sarayı etrafında Türkçe yazan bir takım
şairlerin toplandığı kolayca tahmin olunabilir,
demektedir (Köprülü, 1989:40). Fakat, Mevlânâ
Tûsî'nin Türkçe şiir söylediğine dair herhangi bir
bilgiye sahip değiliz. Cihânşâh'ın, daha sağ iken,
Divân tertip ettiği ve şiirlerini büyük mutasavvıf
Molla Câmî'ye (ö.1492) gönderdiği, Câmî'nin
Münşeât'ında bulunan, aşağıda tercümesini
verdiğimiz, şiirden anlaşılmaktadır (Hikmet, 1991:54-
56).
Cihan padişahı Cihanşâh'a
Saki! İçinde cihanı gösteren o kadehi ver ! O
kadeh ki varlığı unutturur, sarhoşluğu artırır.
Ver ki sarhoşlukla şu varlıktan sıyrılalım, aşk ile
mest olmuş gönüllerin sırrına erelim.
Mutrıb! O gönül okşayıcı nağmeleri çal. Çal da
gönül perdesinde inlesin.
Sevinç ve teşekkürlerle dedikodu perdesi
arkasından ilham perileri yüz göstersinler!
Cennet gülistanından, sesi kesilmiş bir bülbülün
yuvasına bir gül geldi.
Cömertlik yağmuru ve kerem bulutlarıyla kara
toprak bengisuya kavuştu.
Taze bir feyzin esrar denizinden, kıyılardaki
susamış dudaklar suya kavuştu.
Sözün kısası, ilim sığınağı ve irfan yuvası olan
Şah'ın ilham hazinesinden;
11
bilig-13/Bahar’2000
İçi mücevher hokkasını andıran gerçek incilerle
dolu mübarek bir kitap geldi.
Onda: gazeller, mesneviler, sûret ve manâya ait
sırlar var.
Her gazelin ilk beytinden ezel sabahı müjdelerinin
nurları parlamada.
Hele son beyitlerine ne diyelim? Her birinde
sonsuz feyzin kaynağı fışkırmada.
Mecaz ülkesinin sûret âşıkı şairlerine hakîkî şahın
belirtileri göründü.
Mesnevide sözün hakkını vermiş, eski nükteler
onun kaleminde yenilik rengi almıştır.
Kitapların anası olan Kuran'ın esrarını anlatmak
hususunda her mısraı bir kapı açmıştır.
Bu ne güzel, ne çekici, ne yürek ferahlatıcı kitap
ki Attar'ın ruhu ondan ıtır sürünüyor.
O mesnevinin kokusu Mevlânâ'nın gönlüne
sirayet ediyor sanki.
İçinde esrarla açılmış nice güller var ki, ona
Gülşen-i râz desek yaraşır.
O şiirin mertebesi o kadar yüce ki bizim
vasfımızın kemendi ona nasıl erişebilir?
Şahın şiirleri onun arı gönlünden sanki yüce
üstatlarımız olan Tanrı erlerinin gönlüne akmıştır.
Bu nükte onun tam kanıtı olmuştur. Nasıl ki
şahların sözü, sözlerin şahıdır, derler.
Ben şahın sözlerinin vasfında âcizim. Hatıram
onun medhine nasıl yol bulabilir?
Yarasada göz nuru yoktur ki, yeryüzünde güneşin
aksine bakabilsin.
Göz ona bakmaya nasıl güç yetirebilir? Gökteki
güneşe kim bakabilir?
Câmî ağzını kapa. Burada (bu şahın vasfında)
sözün yeri pek dardır.
Son sözü dua ile kesmek eski bir töredir. Sen de
sözünü şahın duasıyla bitir.
Tanrı’nın feyiz ve hayat saçan cömertliği, nesilleri
devam ettirdikçe;
Şahın temiz kalbi de sırlar hazinesi olsun, gönlüne
feyiz kapısı açılsın.
Dünya fermanına, cihan muradına uygun gelsin.
Duacısı bütün insanlar ve melekler olsun.
CİHÂNŞÂH (HAKÎKÎ) DİVANI
Hakîkî Divânı'nın bilinen yazma nüshaları şu
kütüphanelerde bulunmaktadır.
1. British Museum Or. 9493.
2. Erivan Elyazmaları Enstitüsü (Matenadaran)No.
?
3. Süleymaniye Kütüphanesi Fatih Kısmı
No.3808.
4. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya
Fakültesi Kütüphanesi Elyazmaları Bölümü İsmail
Saib No. 1.2221
Hakîkî Divânı'nın British Museum'daki nüshası
üzerinde çalışma yapan Minorsky ve daha sonra
Londra nüshasıyla Erivan nüshasını karşılaştırarak
Hakîkî Divânı'nı neşreden Azerbaycanlı bilim
adamları, Câmî'nin yukarıdaki şiirinde geçen mesnevi
ifadesinden hareketle, haklı olarak söz konusu
nüshanın eksik olabileceği ihtimalini belirtmişlerdir
(Minorsky, 1954: 280; Rahimov, 1986:4). Gerçekten
de bu nüshalar eksiktir. Süleymaniye nüshasının
başında aruzun fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün kalıbıyla
yazılmış 32 mesnevi vardır. Dolayısıyla şairin Farsça
ve Türkçe şiirlerini ihtiva eden bu nüsha, mevcut
nüshaların en mükemmeli sayılabilir.
Hakîkî Divânı'nın Londra nüshasından ilk kez
E.Edwards söz eder (Minorsky, 1954:154). Daha
sonra Minorsky bu nüshayı inceleyerek bilim alemine
tanıtır. Bu makale uzun süre Hakîkî'nin şiiri hakkında
yayınlanmış tek kaynak hüviyetini korur (Mmorsky,
1954:153-180). 1966 yılında Latif Hüseyinzâde,
Hakîkî Divânı'nın Erivan Elyazmalar Enstitüsü'nde
bulunan başka bir nüshasını tespit ederek yayınlar
(Hakîkî, Şiirler, Erivan 1966). Daha sonra Latif
Hüseyinzâ-
12
bilig-13/Bahar’2000
de'nin de aralarında bulunduğu Azerbaycanlı bilim
adamları Ebulfez Rahimov ve Mail Aliyev, bu iki
nüshayı karşılaştırarak şairin Türkçe gazel ve
tuyuglarını yayınlarlar (Cahanşah Hakîkî-Seçilmiş
Eserleri, Bakü 1986). Bu eserin başında Cihânşâh
kısaca tanıtılmış, metinler kril harfleriyle verildikten
sonra kitabın sonuna da lügatçe eklenmiştir. Nüsha
farkları gösterilmemiştir. Hakîkî Divânı'nın
Türkiye'deki kütüphanelerde bulunan iki nüshası ise
Jale Demirci tarafından tanıtılmıştır (Demirci,
1997:127-134.) Jale Demirci'nin bu yazısında Divânın
Erivan nüshasından ve Bakü neşrinden hiç söz
edilmemektedir.
CİHÂNŞÂH'IN TÜRKÇE ŞİİRLERİ
Biz bu çalışmayı yaparken eserin British Museum
ve Süleymaniye nüshalarını karşılaştırdık. Bakü
neşrinden de yararlandık. Bu iki nüshadaki şiirlerin
sayısı, sırası; gazellerin beyit sayıları ve imlâ
özellikleri farklı nüshalardan istinsah edildiklerini
göstermektedir. Divânın Bakü neşrinden elde
ettiğimiz ipuçlarından Erivan nüshasının da farklı bir
koldan geldiği anlaşılmaktadır. Erivan nüshasını
henüz temin edemedik. Ankara nüshası ise eksik bir
nüshadır. Bizim tespitlerimize göre Londra
nüshasında, Minorsky'nin söylediği ve Jale
Demirci'nin de tekrarladığı gibi Farsça gazel sayısı
105 değil 113'tür. Türkçe gazel sayısı 87 değil 92'dir.
Tuyug sayısı 32 değil 33'tür. Süleymaniye nüshasında
ise Farsça gazel sayısı 109, Türkçe gazel sayısı ise
94'tür. Bu nüshada 29 tuyug vardır. Biri mükerrer
olduğu için 28 tuyugdan söz edebiliriz. Divânın Bakü
neşrinde Londra nüshasında bulunmayan iki gazel
(G.12, 64.) ve bir tuyug (T.34) yer alır. Bunlar Erivan
nüshasından alınmış olmalıdır. Bu gazellerin biri
Süleymaniye nüshasında da mevcuttur (G.63). Londra
nüshasında bulunan bir gazel (L. v.51b) Süleymaniye
nüshasında yoktur. Aynı şekilde Süleymaniye
nüshasında bulunan üç gazel (S. G.45,63,64) Londra
nüshasında bulunmamaktadır. Kaynaklarda,
Cihânşâh'ın oğlu
Pir Budak'a yazdığı mesnevi şeklindeki bir mektubu
ve Pir Budak'ın cevap olarak yazdığı iddia edilen bir
mesnevi nakledilir (Nizâmî-i Bâharzi, 1371:139-140).
Bu mesnevi yukarıda zikredilen nüshalarda
bulunmamaktadır. Cihânşâh kaside söylememiştir.
Edebiyatımızda genel olarak kaside nazım şekliyle
söylenen tevhid, münacât ve naat konulu şiirleri,
Hakîkî mesnevi ve gazel nazım şekliyle söylemeyi
tercih etmiştir. Şairin kaside söylememesini hükümdar
olmasının yanı sıra Azeri sahasının bu döneme kadar
devam eden bir özelliğinin sonucu olarak
değerlendirmek gerekir.
Süleymaniye (S) ve Londra (L) nüshaları ile Bakü
(B) neşrini karşılaştırarak ortaya koyduğumuz metne
göre; şairin 32 Farsça mesnevisi, 114 Farsça gazeli, 96
Türkçe gazeli ve 34 tuyugu vardır. Bir gazelinde (S.
v.93b) mahlâs kullanmamıştır. Hakîkî Divânı'nda
bulunan 96 gazelin 66'sı kelime ve kelime grubu
seviyesinde rediflidir. Şairin 34 tuyugu vardır. Bu
tuyugları, Minorsky ve Jale Demirci rübai
sanmışlardır (Minorsky, 1954: 168; Demirci,
1997:129-230). Hatta Minorsky, şairin tuyuglarını,
rübai sanarak eleştirir: Hakîkî' nin rübaileri tuhaftır.
Farsça rübailerin aksine olarak onlar tek
kafiyelidirler ve onlar klasik hecez kalıbı yerine remel
bahrindendirler (Minorsky, 1954:168).
Hakîkî, Türkçe şiirlerinde, aruzun 7 bahrinden 10
kalıbı kullanmıştır. Farsça mesnevilerinde de remel
bahrinin fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün kalıbını kullandığını
daha önce ifade etmiştik. Tuyuglarında da aynı kalıbı
kullanır. Şairin bu tutumu, Arapça ve Farsça'dan
dilimize giren kelimelerin vezin endişesinden
kaynaklanan bir sonuç olmadığına dair kanaatimizi
desteklemektedir. Şairin vezin konusundaki tercihleri
Türk şiirinin genel çizgisine uygundur. Türkçe
gazellerinde remel bahrinin, Türk şiirinde en çok
kullanılan, fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün kalıbını
tercih etmiştir. İkinci olarak, şiirimizde kullanım oranı
bakımından dördüncü sırada yer alan mu-
13
bilig-13/Bahar’2000
zari bahrinden mef'ûlü fâ'ilâtü mefâ'îlü fâ'ilün kalıbını
kullanmıştır (İsen, 1997:447). O sadece Farsça
yazdığı şiirlerde değil, Türkçe manzumelerinde de
aruzu ustalıkla kullanır. Kadı Burhaneddin'in
şiirlerinde görülen imâleler Hakîkî'nin
şiirlerinde görülmez. Türkçe şiirlerinde kullanılan
aruz kalıpları şunlardır:
Bahirler Kalıplar Şiir Sayısı
Hezec Mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün 3
Mef ûlü mefâ'ilün fe'ûlün 2
Recez Müfte'ilün mefâ'ilün müfte'ilün mefâ'ilün 5
Remel Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün 30
Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün 1 + Tuyuglar
Fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün 4
Münserih Müfte'ilün fâ'ilün müfte'ilün fâ'ilün 1
Muzari Mef'ûlü fâ'ilâtü mefâ'îlü fâ'ilün 26
Müctess Mefâ'ilün fe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilün 23
Kâmil Mütefâ'ilün fe'ûlün mütefâ'ilün fe'ûlün 1
+ ______
96+34
Hakîkî'nin Türkçe gazellerinde dikkati çeken bir
başka önemli husus, 3 gazelin ve 1 tuyugun birkaç
kelime ve mısra farkıyla Nesîmî Divânı'nda da yer
almış olmasıdır (Ayan, 1990:110, 123, 211, 401).
Fakat, burada başka ilgi çekici bir durum ortaya
çıkmaktadır, Hüseyin Ayan neşrinde bulunan bu
şiirler Cihangir Kahramanof’un Nesîmî Divânı
neşrinde yoktur. Aynı şekilde Cihangir Kahramanof
neşrinde bulunan bazı şiirler Hüseyin Ayan ve Hamid
Araslı neşirlerinde bulunmamaktadır. Hamid Araslı ve
Cihangir Kahramanof neşirlerinde bulunduğu halde
Hüseyin Ayan neşrinde bulunmayan aşağıda
matlalarını verdiğimiz bazı şiirler Hakîkî Divânı'nın
Süleymaniye ve Londra nüshalarında vardır. Bu
durum, Nesîmî Divânı'nın mevcut neşirleri arasında
önemli farklılıkların olduğunu göstermektedir. Ayrıca,
Anadolu sahasında yetişmiş bazı şairlerin, meselâ
Şeyhî'nin divânlarında Nesîmî Divânı'nda da bulunan
şiirlerle karşılaşmaktayız (Macit, 1996: 37 ). Sözünü
ettiğimiz bu durumun aydınlatılmasını şimdilik
erteleyerek Hakîkî ve Nesîmî Divânlarında bulunan
şiirlerin kime ait olabileceği üzerinde duralım. Aşağıda
matlalarını verdiğimiz bu gazellerle ilk mısralarını
iktibas ettiğimiz tuyuglar Hakîkî'nin mi yoksa
Nesîmî'nin midir?
14
bilig-13/Bahar’2000
I. Gazeller
1. Ey hat ü hâliñ kelâmullah hem ümmü'l-kitâb
Hasretinden dîde-t 'uşşâk olmuşdur gark-âb
S 72a L46a H.Arash, s.493
2. Ey ruhuñ gül-zâr-ı cennet saçlarıñ reyhânıdur
Vey dudağın âb-ı hayvân cân anun hayrânıdur
S 75a L 52a H. Araslı, s.260
3. Ey melek-simâ ne cânsan vech-i rahmân
sendedür
Mushaf-ı hakdur cemâliñ şerh-i burhân
sendedür
S 75a L52b C.Kahramanof, III, s.229
4. Bu ne hüsn-i cân-fezâdır kim ana nazîr yohdur
Kim anun kimi cihânda dahi dil-pezîr yohdur
S 76a L 49b C.Kahramanof, C, s.46
5. Ey hatın seb'a'l-mesânî vey lebüñ mâ-i tahûr
Vey cemâlin pertevinden ser-be-ser 'âlemde nûr
S 78b L49b H.Araslı s.507, H.Ayan, s. 123
6. Boyundur sidre vü tubâ dudağın âb-ı
hayvândur
Anun mâhiyyet-i zevkin ne bilsün ol ki
hayvândur
S 79a L 50a H. Araslı, s. 206, H.Ayan, s.110
7. Tebârekallah hüsn ü cemâl böyle gerek
Bu hüsn ü sûrete hem hatt u hâl böyle gerek
S 82b L 58b C. .Kahramanof, III, s. 66.
8. Dağılmış âfitâb üzre nikâb-ı 'anber-efşânıñ
Mu'attar kılmış âfâkı meşâmı ol perişânıñ
S 85a L 59b C. Kahramanof, III, s.264
9. Lem'a-i nûr-ı tecelli âfitâbıdur yüzüñ
Leyletü'1-isrâ saçıñ zıll-ı hicâbıdur yüzüñ
S 85a L6la CKahramanof, III, s. 261
10. Gel gel ki nûr-ı dîde cemâlindedür seniñ
Devr-i kamerde fitne hilâlindedür seniñ
S 86a L 58a H.Ayan, s.211
11. Dilberâ 'ışkun yolunda nâle-i zâr etmişem
Cennet-i vaslundan ayru terk-i diyâr etmişem
S 90a L65b C Kahramanof, III, s.78
12. Yâriñ gerek ki mihr-i ruhı dil-pezîr ola
Tâ hüsn-i hulk içinde cihâna emîr ola
S 96a L 73b C Kahramanof, III, s.303
13. Cemâliñ ravza-i rızvân degül mi
Dudağın çeşme-i hayvân degül mi
S 102b L75a H.Arash, s.101, C
Kahramanof, III, s.149
II. Tuyuglar
1. Ey melek mülkünde hüsnün âfitâb
S 104 a L 80b H. Araslı, s. 576
2. Ey visâliñ ravza-i rızvânımız
S 104a L8la C Kahramanof, III, s.172, H.Ayan,
s. 401
3. Kevseriñ âbı lebin 'aynında sâf
S 105a L 81b H. Araslı, s.590
15
bilig-13/Bahar’2000
Belirtildiği gibi Hakîkî Divânı'nın elimize ulaşan
en eski tarihli nüshası (879/1474-1475) şairin
ölümünden yedi veya sekiz yıl sonra istinsah edilen
Erivan nüshasıdır (Rahimov, s.4). Nesîmî Divânı'nın
bu tarihten önce istinsah edilen ve elimize ulaşan
nüshası yoktur. Ayrıca bu iki şairin şiirlerini üslûp
bakımından ayırt etmek oldukça güçtür. Çünkü,
Hakîkî'yi etkileyen şairlerin başında Nesîmî gelir. Bu
şiirlerin bir kısmını nazire geleneğinin bir sonucu
olarak değerlendirsek bile tamamını bu çerçeve içinde
değerlendirmek imkânsızdır.
Cihânşâh'ın şiirlerine bakıldığında hurûfîlikten
gelen teşbih, mecaz ve istiarelerden büyük ölçüde
istifade ettiği hatta hurûfîliği benimsemiş olduğu
anlaşılır. Fakat, onun şiirlerinde hurûfîlik, yalnızca
harflerle ilgili sırlar değil, özellikle Hallâc-ı Mansur
tarzı panteist mistik düşünce şeklinde görülür. Bu
eğilimine rağmen, hurufîlerin tarihinde karşılaştıkları
en büyük katliamı 1441 yılında Cihânşâh yapmıştır
(Yınanç, 1945:175). Fadl'ın kızı ve Yusuf adlı bir
hurufî, Karakoyunlu Cihânşâh zamanında
(Ö.872I1467) Tebriz'de, hurûfîlerle bir kıyam
tertiplemiş, kıyam bastırılmış, Fadl'ın kızı, beşyüze
yakın hurûfî ile tutulup öldürülmüş, cesetleri
yakılmıştı (Gölpınarlı, 1989:27). Abdülbaki
Gölpınarlı kıyam tarihiyle ilgili bir kayıt düşmezken
Ahmet Yaşar Ocak ona atfen şu ifadeyi
kullanmaktadır. 1467'de ise Karakoyunlu hükümdarı
Cihânşâh'a karşı bizzat Fazlullah'ın kızının başını
çektiği bir isyan hareketi şiddetle bastırılmış ve
kendisi beşyüz kadar taraftarıyla yakalanıp idam
edilerek cesetleri yakılmıştı (Ocak, 1998:132).
Görüldüğü gibi yukarıdaki ifadelerden hurûfflerin
ayaklanmasıyla ilgili olarak iki farklı tarih ortaya
çıkmaktadır. Bu, Abdülbaki Gölpınarlı'nın eserinde
Cihânşâh'ın parantez içinde verilen ölüm tarihinin
(1467), Ocak tarafından söz konusu katliamın tarihi
sanılmış olmasından kaynaklanmaktadır.
Cihânşâh'ın şiirlerinde hurûfîlik eğilimi
görünmesine karşın böyle bir katliamı gerçekleştirmiş
olması bir tezat gibi algılanabilir. Fakat onun siyasî
hayatına bakıldığında buna benzer başka örnekler de
görülebilir. Meselâ, onun Safevi şeyhi Cüneyd'e karşı
sergilediği tutumla şiîliğe temayül ettiğine dair
iddiaları telif etmek zordur. Gerek Cihânşâh'ın
şiirlerinden gerekse hakkında bilgi veren tarihçilerin
anlattıklarından sünni İslâm anlayışının dışına çıktığı
ve şiîliğe temayül ettiği anlaşılmaktadır. Cihânşâh'ın
gönderdiği hediyeleri aldığına dair bir mektup yazan
Câmî'nin, Tanrı Hazret-i Ali'nin âşikâr olan feyiz ve
iktidarıyla gücünü kat kat artırsın, şeklindeki duası da
onun ehl-i beyt muhabbetine dolaylı bir atıf sayılabilir
(Hikmet, 1991:56). Fakat, aynı Cihânşâh, Safevi şeyhi
Cüneyd'i, etrafında toplanan müritlerin çokluğundan
rahatsızlık duyarak Şeyh Cafer'in de yardımlarıyla
Erdebil Tekkesi'nden uzaklaştırır (Hınz, 1992:15-16).
Muhtemelen 1448 yılında Şeyh Cüneyd Erdebil'i terk
eder. Anadolu ve Suriye'de on bir yıl faaliyet
gösterdikten sonra Akkoyunlularla olan ilişkilerini
akrabalık bağlarıyla pekiştirerek Erdebil'e döner. Bu
duruma Cihânşâh'ın seyirci kalması mümkün değildir.
Nitekim 1459 yılında, müritlerini etrafına toplayarak
henüz müslüman olmamış Çerkezler üstüne gaza
düzenleyen Cüneyd, Kafkas dağlarından inerek
Karasu vadisinde Şirvanşah Halil'le çarpışır. Bu
çarpışmada Cüneyd öldürülür (1460). (Hınz, 1992:34-
35; Mazzaouı, 1972: 78). Bu çarpışmada Şirvanşah
Halil'e yardım edenler, Taha Akyol'un ifade ettiği gibi
Akkoyunlu değil, Karakoyunlu askerleridir (Akyol,
1999:60). Cihânşâh'ın hurûfîleri katletmesi ve
Cüneyd' e karşı tutumu tezat gibi görünse de aslında
bu durum, Türk tarihinde örneklerine çok sık
rastladığımız, egemenlik ve devlet anlayışının bir
sonucu olarak değerlendirilmelidir.
16
bilig-13/Bahar’2000
SONUÇ
Cihânşâh'ın tarihî kişiliği şairliğini gölgede bırakmıştır.
Nitekim onun şiirleri de kişiliğinin izah edilmesinde tarihî
vesika olarak değerlendirilmiştir. Minorsky Cihânşâh
Divânı'nı daha çok ehl-i Hak mezhebi üzerindeki
araştırmaları çerçevesinde incelemiştir. Gerçi o, Cihânşâh'ın
şiirlerini orijinallikten uzak ve sıkıcı bulur (Minorsky,
1954:167). Yazar bu şiirlerdeki Hakîkî mahlâsı yerine,
vezin bakımından tamamen uyum gösteren Nesîmî
mahlâsıyla karşılaşmış olsaydı, herhalde bu kadar rahat ve
sert yargılarda bulunamazdı. Çünkü, karşılaştığımız metinlerdeki
mahlâs veya isimler bizi olumlu/olumsuz düzeyde
şartlandırır. Eleştirinin bu sübjektif yanını akılda tutarak
Cihânşâh'ın şiirlerini incelemek gerekir. En azından 13
gazel ve 3 tuyugnun Nesîmî'nin şiirlerinden ayırt
edilemeyecek nitelikte ve Molla Camî gibi büyük bir
ustanın takdirini kazanmış olmasından ötürü Hakîkî'nin
şiirlerini yeniden değerlendirebiliriz. Onun şair kimliğini
tam olarak ortaya koyabilmek için, bu tasvirî çalışmanın
ardından, Mollâ Câmî’nin sûret ve manâya ait sırlar diye
nitelendirdiği Farsça şiirlerini de dikkate alarak tahlilî
çalışmalar yapmak gerekir.
17
bilig-13/Bahar’2000
KAYNAKLAR
AKYOL, Taha (1999), Osmanlı'da ve İran'da
Mezhep ve Devlet, İstanbul.
ARASLI, Hamid (1973), Nesîmî, Seçilmiş
Eserleri, Bakü.
AYAN, Hüseyin (1990), Nesîmî Divânı, Ankara.
DEMİRCİ, Jale (Ankara 1997), Cihânşâh (Hakikî)
Divânı'nın İki Yeni Nüshası, DTCF Türkoloji
Dergisi, C.XII, 1, s. 127-134.
GÖLPINARLI, Abdülbaki (1989), Hurufilik
Metinleri Kataloğu, İkinci Baskı, Ankara.
HEYET, Cevad (1376), Azerbaycan Edebiyat
Tarihine Bir Bahış, Tahran.
HİKMET, ALİ ASGAR (1991), Molla Cami, Çev.
M. Nuri Gencosman, İstanbul.
HİNZ, Walther (1992), Uzun Hasan ve Şeyh
Cüneyd, Çev. Tevfik Bıyıklıoğlu, İkinci Baskı,
Ankara.
HÜSEYİNZÂDE, Latif (1966), Hakîkî, Şiirler,
Erivan.
İSEN, Mustafa (1997), Ötelerden Bir Ses, Divân
Edebiyatı ve Balkanlarda Türk Edebiyatı
Üzerine Makaleler, Ankara.
KAHRAMANOF, Cihangir (1973), Nesîmî,
Eserleri, III C, Bakü.
KÖPRÜLÜ, M.Fuat (1989), Azeri, Edebiyat
Araştırmaları, İstanbul.
MACİT, Muhsin (1996), Divân Şiirinde Ahenk
Unsurları, Ankara.
MAZZAOUI, Michel M. (1972), The Origins of the
Safawids, Wiesbaden.
MİNORSKY, Vladimir (1982), Jıhan-Shah Qa-raQoyunlu
and His Poetry, Bulletin of the
School of Oriental and African Studies
University of London, 1954. Bu makale
Medieval Iran and Its Neigbours, Preface by
C.E. Boswerth, London, s.271-293, adlı eser
içinde yer almaktadır. Türkçe tercümesi Mine
Erol tarafından yapılmıştır. Karakoyunlu Cihan
Şah ve Şiirleri, Selçuklu Araştırmaları
Dergisi, II (1970), s. 153-180. Bu çalışmayı
yaparken makalenin tercümesinden yararlandık.
NİZÂMÎ-İ BÂHARZÎ (1371), Makâmât-ı Câmî,
Haz. Necip Mayii Herâvî, Tahran.
OCAK, Ahmet Yaşar (1998), Osmanlı Toplumunda
Mülhidler ve Zındıklar, İstanbul.
RAHİMOV (1986), Ebulfez ve diğerleri, Cahanşah
Hakiki, Bakü.
SEFERLİ Eliyar ve diğerleri (1993), Türkiye
Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi 2,
Azerbaycan Türk Edebiyatı-II, Ankara.
YINANÇ, Mükrimin H. (1945), Cihânşâh, İslam
Ansiklopedisi, İstanbul.
18
bilig-13/Bahar’2000
CIHANŞAH AND HIS TURKISH POEMS
Doç. Dr. Muhsin MACİT
Yüzüncü Yıl University
Faculty of Arts and Sciences
ABSTRACT
Cihanşah is a king-poet. He had collected his Turkish and
Persian poems in a book called Divân. He won the praise of
famous sufi-poet Molla Cami (d.1492). Four manuscripts of the
Divân have come down to our day. The influence of Seyyid
Nesimi in his Turkish poems can be easily seen. For that reason
some of his poems have been confused with Nesimi's
poems.
Key Words:
Karakoyunlular, Cihanşah, Hakîkî, Turkish Poem, Nesîmî
19
bilig-13/Bahar’2000

21
bilig-13/Bahar’2000
ALÎ ŞÎR NEVÂÎ'NİN MECÂLİSÜ'N-NEFÂ'İS
İSİMLİ TEZKİRESİ VE XVI. ASIRDA
YAPILAN FARSÇA İKİ TERCÜMESİ
Dr. Ahmet KARTAL
Kırıkkale Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi
ÖZET
Alî Şîr Nevâî, sadece Çağatay edebiyatının değil, bütün Türk edebiyatının en büyük
şâirlerindendir. Onun Türk edebiyatı ve Fars edebiyatı üzerinde büyük tesiri vardır.
Özellikle Herat, Horasan ve Azerbaycan'da yaşayan ve çoğu Farsça şiir söyleyen 461
şâiri ihtiva eden Mecâlisü'n-nefâis, Türk edebiyatı'nda yazılan ilk şâirler tezkiresidir. Bu
eser, hem XV. asır Çağatay edebiyatı hem de Iran edebiyatı için önemli bir kaynaktır.
Ayrıca kendisinden sonraki tezkireciler üzerindeki etkileri bakımından da dikkate değer
bir eserdir. Eseri, Fahrî-i Herâtî ve Sâm Mîrzâ Farsça, Sâdıkî-i Kitâbdâr ise Türkçe
olarak zeyletmişlerdir. Ayrıca Fahrî-İ Herâtî, Muhammed-i Kazvînî, Fâyiz-i Nî-merdânî,
Şâh Alî bin Abdulali ve Mîrzâ Abdulbâkî Şerîf-i Radavî tarafından Farsçaya tercüme
edilmiştir. Bu çalışmada önce Mecâlisü'n-nefâis ile Fahrî-İ Herâtî ve Muhammed-i
Kazvînî'nin tercümeleri hakkında bilgi verilmiş, daha sonra bu üç eser karşılaştırılarak
benzerlikleri ve farklılıkları belirtilmiştir.
Anahtar Kelimeler:
Çağatay Edebiyatı, Farsça, Türkçe, Tezkire, Şâir, Etki, Tercüme
22
bilig-13/Bahar’2000
GİRİŞ
Tezkire, Arapça zikr kökünden türetilmiş bir
kelimedir. Zikr, anma, hatırlama, sözünü etme
anlamlarına geldiğine göre tezkire, hatırlamaya vesile
olan şey mânâsına gelir (İsen, 1997). Türk
edebiyatında, belli bir meslekte tanınmış kişilerle,
özellikle şâirlerin hayat hikâyelerinden söz edip
eserlerinden örnekler veren çalışmalara tezkire
denmektedir (İsen, 1997a). Türk edebiyatında yazılan
ilk şâirler tezkiresi, Alî Şîr Nevâî'nin XV. asrın
sonlarına doğru Semerkand'da Çağatay Türkçesi ile
yazdığı Mecâlisü'n-nefâis adlı eserdir. Mecâlisü'nnefâis,
özellikle Herat, Horasan ve Azerbaycan'da
yaşayan ve çoğu Farsça şiir söyleyen 461 şâiri ihtiva
etmektedir. Bu eser, XV. asır Çağatay edebiyatı ve
aynı zamanda İran edebiyatı için önemli bir kaynaktır.
Ayrıca kendisinden sonraki tezkireciler üzerindeki
etkileri bakımından da dikkat çekici bir
eserdir(İpekten, 1988). Eseri, Fahrî-i Herâtî Ravzatü'sselâtîn
(telifi 950/1543) ve Sâm Mîrzâ Tuhfe-i Sâmi
(telifi 957/1550) isimli eserleriyle Farsça, Sâdıkî-i
Kitâbdâr ise Mecma'u'l-havâs (telifi 1010/1602 veya
önce) adlı eseri ile Türkçe olarak zeyletmişlerdir.
Ayrıca Mecâlisü'n-nefâis beş kişi tarafından ayrı ayrı
Farsçaya tercüme edilmiştir. Bunlar tercüme
tarihlerine göre şu şekilde sıralanmaktadır:
1. Fahrî-i Heratî tarafından 928/1521 tarihinde
Letâîf-nâme ismiyle Farsçaya tercüme edilmiştir
(Alî Şîr Nevâî, 1323).
2. Hakîm Şâh Muhammed bin Mubârek-i Kazvînî
tarafından 927-929/1520-1522 tarihinde
yapılmıştır (Alî Şîr Nevâî, 1323).
3. Şeyhzâde Fâyiz-i Nî-merdânî tarafından
961/1554 tarihinde Bakiyye-i Bakiyye’ismiyle
tercüme edilmiştir (Taberî, 1372).
4. Şâh Alî bin Abdulali tarafından XI. asrın baş-
larında tercüme edilmiştir (Taberî, 1372). Şâh Alî
eserine eklediği önsözde, dostlarının isteği üzerine
Mecâlisü'n-nefâis'i Farsçaya
tercüme ettiğini dile getirmiştir (Levend, 1968).
5. Mîrzâ Abduîbâkî Şerîf-i Radavî tarafından XIII.
asrın ortalarında tercüme edilmiştir
(Taberî, 1372).
Mecâlisü'n-nefâis, Fars edebiyatında görülen bu
etkisinin yanında, Anadolu'da başlayan tezkire yazma
geleneğine de örnek olmuştur. Anadolu sahasında
türün ilk örneğini Sehî Bey, Heşt-Behişt adlı eseriyle
kaleme almıştır. Sehî Bey tezkiresini Herat
tezkirelerini, yani Câmî'nin (ö. 1492) Bahâristân'ını
(telifi 1487), Devletşâh Tezkiresi'ni (telifi 1491-92) ve
Alî Şîr Nevâî'nin (ö. 907/1501) Mecâlisü'n-nefâis'ini
(telifi 1498) örnek alarak meydana getirdiğini açıkça
belirtmiştir. Ancak Sehî Tezkiresi gözden
geçirildiğinde, pek çok şeyin özellikle Nevâî'den
alındığı kolayca görülmektedir (İsen, 1997,1997a).
Bu çalışmada, önce Türk edebiyatı ve Fars
edebiyatı üzerinde büyük etkisi olan Mecâlisü'nnefâis
ile Fahrî-i Herâtî ve Muhammed-i Kazvînî'nin
tercümeleri hakkında bilgi verilecek, daha sonra ise
bu üç eser karşılaştırılarak benzerlikleri ve
farklılıkları ortaya konulmaya çalışılacaktır.
MECÂLİSÜ'N-NEFÂİS
Mecâlisü'n-nefâis, Alî Şîr Nevâî tarafından
Çağatay Türkçesiyle yazılmış ilk şâirler tezkiresidir.
Alî Şîr Nevâî, Türk edebiyatının en seçkin
simalarındandır. Yazdığı Türkçe manzum ve mensur
eserlerle Türk edebiyatında, Özellikle Farsça Dîvân'ı
ve Mecâlisü'n-nefâis adlı tezkiresiyle de İran
edebiyatında çok üstün bir mevkii vardır. Nevâî,
Uygur kabilesine mensup olan Kiçkine Bahşi'nin
oğludur. 844/1441'de Herat'ta doğmuş ve 906/1501'de
yine aynı şehirde ölmüştür (Ateş, 1968; Nevâî'nin
hayatı ve eserleri hakkında geniş bilgi için bak.
Levend, 1965; Togan, 1964; Kut, 1989).
23
bilig-13/Bahar’2000
Dış Yapısı
Çağatay Türkçesi ile Semerkand'da, Hüseyin
Baykara adına yazılan Mecâlisü'n-nefâis, Türk
edebiyatında yazılan ilk tezkiredir. Bu tezkirenin telif
tarihi hakkında ihtilâf vardır. Agâh Sırrı Levend
'(Levend, 1965) ile Günay Kut (Kut, 1989) kaynak
belirtmeden eserin 897/1491-2 tarihinde kaleme
alındığını belirtirler. Kanaatimize göre Mecâlisü'nnefâis'in
ikinci meclisinin başında yer alan Türkçe
açıklama kısmında geçen: ... ve hâlâ sene sitte ve tis'în
ve semânemi'e târihide kim bu muhtasar bitiledür...
(...ve hâlâ bu özet 896 tarihinde yazılmaktadır...) (Alî
Şîr Nevâî, 1961) cümlesinden hareketle tezkirenin
telif tarihini Kâtib Çelebi (Kâtib Çelebi, trhs.),
Browne (Browne, 1956), C. A. Storey (Storey, 1972),
Halûk İpekten (İpekten, 1988), İristay Kuçkartayev
(Kuçkartayev, 1997) Ali Asgar Hikmet (Alî Şîr Nevâî,
1323 [Mukaddime]) ve Muhammedi Mu'în (Muin,
1371) 896/1490-1 olarak vermektedirler. Oysa
yukarıda verdiğimiz cümlede geçen “bitil- (: yazıl-)”
fiiline eklenen “-e”, şimdiki zaman ekidir (Eckmann,
1959). Şimdiki zaman ise bilindiği gibi bir işin
bittiğini değil, hâlâ devam ettiğini ve yapılmakta
olduğunu gösterir. Bu da eserin henüz bitmediğini,
bilâkis yazılmaya devam ettiğini düşündürmektedir.
Suyima Ganieva 896/1490-1 tarihinin II. meclisin
yazılış tarihi olduğunu söyledikten sonra, eserin
tamamının yazılış tarihi olarak da düşünülebileceğini,
ancak önce tamamlanmış metnin tarihi olduğunu, esere
son şeklinin verilerek oluşturulduğu halinin tarihi
olmadığını belirtir. Tezkirenin tam ve mükemmel olan
Viyana, Paris, Leningrad ve Taşkent nüshalarına
sonradan yapılan ilâvelerin1
, eserin tekrar gözden
geçirilerek oluşturulduğunu gösterdiğini söyler.
Suyima Ganieva, bundan hareketle eserin ilk yazılış
tarihini 896/1490-1, ikinci defa gözden geçirilerek
oluşturulmasının ise 903/1498 olduğunu ifade eder.
Çünkü Bâbür-nâme'de. Nevâî'nin, iki defa
Semerkand'da yönetimde bulunduğu, birincisinin
901/1496 yılında kısa bir dönem, ikincisinin ise 903-
906/1497-1500 yılları arasında olduğu kayıtlıdır.
Nevâî'nin Semerkand'da bulunduğu tarih ile tezkirenin
yazıldığı tarih olan 903/1498 tarihi örtüşmektedir (Alî
Şîr Nevâî, 1961 [Önsöz]). Bu da eserin 903/1498'de
son halini aldığını göstermektedir. Eserin telif tarihini,
eserin gözden geçirilip çeşitli ilâveler yapılarak ikinci
defa oluşturulan 903/1498'i almak gerektiği
kanaatindeyiz.
Mecâlisü'n-nefâis, bir önsöz ve sekiz tabakadan
oluşmaktadır. Ali Şîr Nevâî, eserinin her tabakasına
meclis ismini vermiştir. Tezkirenin önsözünde eserin
yazılışı hakkında yeterli bilgi mevcuttur. Bu bölümde
Nevâî, şâirlerin isimlerinin unutulup yok olmaması
için musannifler tarafından çeşitli telif eserler
oluşturulduğunu, bunlardan Mollâ Câmî'nin
Bahâristân isimli eserini sekiz ravzaya ayırdığını, bir
ravzasında şâirlerden söz ettiğini; Emîr Devletşâh'ın
Tezkiretü'ş-şu'arâ adlı bir eser yazdığını ve onda
şâirleri topladığını belirtir. Daha sonra bu konuda
başka eserler de kaleme alındığını, ancak bunlarda
eski şâirlerin yer aldığını ve sıfatlarının belirtildiğini,
oysa 'Sultân-ı sâhib-kırân (Hüseyin Baykara)
zamanında şiirin her alanında özellikle gazelde
değerli şâirler yetiştiğini, bunların eskilerden aşağı
olmadıklarını, bundan dolayı isimlerinin ve sözlerinin
kaybolmaması için onları toplayarak ötekilere katmak
amacıyla bu eseri oluşturmağa karar verdiğini belirtir.
Nevâî, bu kararını ve nedenini aynen şöyle
anlatmaktadır:
...bu cihetdindür kim alarnıng nâmı atları ve
kirâmî sıfâtları zamân sahâyifidin ve devrân
safâyihidin mahv bolmasun dip tasnif ehli
te'lîfleride ve te'lîf hayli tasnîfleride fusûl-ârâste
ve ebvâb-pîrâste kılupdurlar. Ve öz kitâbetlarıga bu
cemâ'at zikridin zîb birüpdürler. Ol cümleden biri
Hazret-i Mahdûmî Şeyhu'l-islâmî Nuru' d-dîn Abdu'
r-rahmân Câmî medde zıllu ve
irşâduhudur...mundak büzürg-
24
bilig-13/Bahar’2000
vâr-ı 'âlî-mikdâr Bahâristân atlıg kitâbıda kim
sikiz ravza açıpdur ve sikiz ravza-i cennet alar
hacâletidin il közidin ihtifâ perdesiga kaçıpdur. Ve
anı sultân-ı sâhib-kırân atı zîveri bile müzeyyel ve
elkâbı gevheri bile mükellel kılıpdur. Bir ravzasını
bu mevzûn-nevâlık belâbil ve matbu'sadâlık 'anâdil
gülbangidin reşk-i nigâr-hâne-i çîn gayret-i fırdevs-i
berîn kılıpdur. Ve Emir Devletşâh kim Horâsân
mülkining asîl mîrzâdeleri arasıda fazl u dâniş
zîverî bile behre-mend ve fakr u kana'at tâcı bile
ser-bülenddür. Hem sultân-ı sâhib-kırân atıga
Tezkiretü'ş-su'ârâ atlıg kitâb bitipdür. Vâkı 'an
besî zahmet tartıpdur ve bu tâyifeni yahşi cem'
kılıpdur. Bu bâbda yine dagı resâ'il ü kütüb bar
ammâ barçasıdın burun ötken şu'arâ ve irte kiçken
fusahânıng atı mezkûr ve sıfâtı mesturdur. Ve
huceste-zamân ve ferhunde-devrân şu'arâ ve hoş-
tab'ları kim Sultân-ı sâhib-kırân yümn ü devletidin
ve netîce-i terbiyyetidin şi'ring köprek üslûbıda betahsîs
tavrıda barçadın dil-âsârak ve neşâtefzârakdur
terkib-i selâset ve letâfetin burungılarga
yitküredürler. Ve ma 'nî nezâket ve garâbetin olca
şartı bar becâ kiltüredürler. Atları ol cemâ'at
zümreside bolmakdın mahrûm ve sözleri ol tertîb ü
kâ'ide de nâ-ma'lûm uçun şikeste-hâtırga ve sınuk
göngülge kildi kim bir niçe varak bitilgey. Ve bu
'asr şu 'arâsı bile bu devr zurefâsı atın anda sebt
itilgey tâ bu niyâz-mendler hem burungı şu'arâ
ekâbiri zeylide mezkûr bolgaylar ve bu pey-revler
hem ol rehberler haylıga koşulgaylar (Alt Şîr
Nevâî, 1961).
Her tabaka başında o tabaka için Türkçe açıklama
ve her tabaka sonunda -sekizinci tabaka hariç- ise yine
Türkçe 'tetimme' kısmı bulunmaktadır. Nevâî,
tabakaları ve 'tetimme'leri isimlendirirken
başlıklarında Türkçe sayıları kullanmayı tercih
etmiştir. Özellikle her tabaka sonunda yer alan
'tetimme'lerde, Nevâî'nîn son mânâsına gelen yedi
farklı kelime kullandığı
dikkati çekmektedir. Bu kelimelerden altısı Arapça,
biri ise Türkçedir. Bu durum o dönemde kullanılan
Türkçenin kelime zenginliğini yansıtması bakımından
önem arzetmektedir. Bu kullanımlar şu şekilde
sıralanmaktadır:
Mecâlisü'n-nefâyisning Evvelgı Meclisning
İtmâmı (s. 32-3)2 ; İkinci Meclisning İhtitâmı (s.
82); Üçünci Meclisning Hatmi (s. 135); Törtünçi
Meclisning Âhiri (s. 170); Bişinci Meclisning Gâyetî
(s. 180); Altıncı Meclisning Nihâyeti (s. 194); Yitinci
Meclisning Tüketicisi (s. 207).
Alî Şîr Nevâî'nin Mecâlisü'n-nefâis'indeki her
tabaka şu kategori altında toplanmaktadır (Bu
tabakalarda yer alan şâirler için bak. Şâirler
Listesi):
Evvelgı Meclis: Alî Şîr Nevâî'nin zamanlarının
sonuna yetiştiği, ancak kendilerini tanıma
mutluluğuna erişemediği şâirler. 46 kişiden
oluşmaktadır. Tabakanın birinci şâiri Emîr Kâsım
Envâr, sonuncu şâiri Mevlânâ Muhyî'dir.
İkinci Meclis: Alî Şîr Nevâî'nin bazılarıyla
küçüklüğünde tanıştığı, bazılarıyla ise sohbet ettiği
şâirler. Bu şâirlerin hepsi eserin yazılmakta olduğu
tarih olan 896/1490-1 tarihinden önce ölmüşlerdir. 91
kişiden oluşmaktadır. Tabakanın birinci şâiri Mevlânâ
Şerefuddîn Alî-i Yezdî, sonuncu şâiri Seyyid Hasan-ı
Erdeşîr'dir.
Üçinci Meclis: Alî Şîr Nevâî'nin zamanında üne
kavuşan şâirlerdir. Nevâî bunların bazılarıyla tanışmış,
bazılarıyla da dostluk kurmuştur. 174 kişiden
oluşmaktadır. Tabakanın birinci şâiri Mevlânâ
Nûreddîn Abdurrahmân-ı Câmî, sonuncu şâiri
Pehlevân Kâtib'dir. Bu tabaka, Mecâlisü''n-nefâis'in en
çok şair ihtiva eden tabakasıdır.
Törtünçi Meclis: Dönemin tanınmış fazıl kişilerini
(bilginlerini) ihtiva eder. Bunların şiirleri meşhur
değildir, ammâ alardın nazm tarîkıda köp letâyif zâhir
bolur ve köp zarâyif baş urar. 73 kişiden
oluşmaktadır. Tabakanın birinci şâiri Pehlevân
Muhammed Keştîgîr, sonuncu şâiri
25
bilig-13/Bahar’2000
Mevlânâ Fasîhuddîn'dir.
Bişinci Meclis: Horasan'ın ve başka yerlerin
“mîrzâdeleri” ve “sâyir azâdeleri”. 21 kişiden
oluşmaktadır. Tabakanın birinci şâiri Emîr Devlet Şâh,
sonuncu şâiri Sâkî'dir.
Altınçı Meclis: Horasan'ın dışındaki yerlerde
yaşayan ulular. 31 kişiden oluşmaktadır. Tabakanın
birinci şâiri Ahmed Hâcî Big, sonuncu şâiri Seyyid
'İmâd'dır.
Yitinçi Meclis: Sultanlar ve şehzadeler. Bunlardan
bazıları şâirdirler, bazıları da güzel şiir okurlar. 22
kişiden oluşmaktadır. Tabakanın birinci şâiri Timur-ı
Gürgân, sonuncu şâiri Sultân Alî Mîrzâ'dır.
Sikizinci Meclis: Sekizinci tabakayı sadece Alî
Şîr Nevâî'nin 'Sultân-ı sâhib-kırân' diye
vasıflandırdığı Hüseyin Baykara teşkil etmektedir.
Ayrıca bu meclisin sonuna ilâve edilen 'Halvet' başlığı
altında, Mevlânâ Lutfî ve Mevlânâ Kabûlî hakkında da
bilgi verilmiştir.
Mecâlisü'n-nefâis'i oluşturan sekiz tabakada daha
çok Herat, Horasan ve Azerbaycan'da yaşayan toplam
461 şâir yer almaktadır. Bunlardan 46 tanesi Türk ve
Türkçe şiir söyleyen şâirlerdir. Nevâî, bu şâirler
hakkında bilgi verirken bazılarının bizzat 'Türk'
olduğunu, bazılarının da milliyetini söylemeden
Türkçe şiir dediğini belirtmiştir. Türkçe şiir söyleyen
şâirlerin bir kısmını ise, 'Türkî-gûy' diye
vasıflandırmıştır. Ancak bu tezkirede zikredilen diğer
şâirlerin içinde Türk asıllı olan başka şâirlerin olma
ihtimali fazladır. Nitekim Şeyh Azerî hakkında bilgi
verilirken (Alî Şîr Nevâî, 1961) milliyeti
belirtilmemiştir. Ancak bu şâirin eserde örnek olarak
verilen beytinde kendisinin Türk olduğunu belirttiği
görülmektedir. Ahmet Caferoğlu da, Nevâî'nin bu
eserinde, bizzat kendisinin bildiği ve tanıdığı üç yüzü
aşkın şâirin Türkçe bildiğini ancak Farsça yazmayı
tercih ettiklerini belirtmektedir (Caferoğlu, İ984).
Muhtevası
Alî Şîr Nevâî, şâirler hakkında bilgi verirken, önce
şâirin ismini verir. Şâirin isminden sonra verilen
bilgiler arasında belirli bir tertip ve düzen olmadığı
görülmektedir. Nevâî, şâirin ismini zikrettikten sonra
bilgi vermeye bazen şâirin lâkabını, bazen babasının
adını, bazen doğduğu yeri, bazen kimin öğrencisi
olduğunu zikrederek, bazen de şiirini ve fıtratını
değerlendirerek başlar. Daha sonra kimin öğrencisi
olduğunu, tarikat ehli ise kimin müridi veya halifesi
olduğunu, tahsilini, tahsil yapmak için nerelere
gittiğini, hangi ilimlerde ve sanatlarda mahir
olduğunu, mesleğini yazdıktan sonra şâirin kişiliği ve
şiirleri hakkındaki fikirlerini kısaca ekler. Varsa
eserlerinin ismini zikreder, bazen beyit sayılarını da
belirtir. Bu eserler Türkçe ise, Türk diliyle yazıldığını
ifade eder. Zikredilen eserler eğer başka bir şâirin
eserine nazire ise o şâirin ismini verir. Tezkirede
şâirlerin doğum tarihlerine rastlanmaz. Yalnız nadiren
şâirlerin ölüm tarihi ile kimin döneminde yaşadığını
belirtir. Bazen kaç yıl yaşadığını söylediği de görülür.
Genellikle şâirlerin nerede Öldüğünü bazen de
kabirlerinin nerede olduğunu kaydeder. Eğer şâirin
öldüğü yer hakkında söylediği bir rivayete
dayanıyorsa, onu da açıklar. Şiirlerinden örneklerle o
şahıs hakkındaki malûmatı bitirir. Nevâî'nin her şâirin
ekseriyetle bir, bazen iki veya en fazla dört matla'ını
ya da beytini örnek verdiği görülür. Sadece Hüseyin
Baykara'nın şiirlerinin tamamının matla beyitlerini
tezkiresine almış ve açıklama getirmiştir.
Alî Şîr Nevâî, tezkiresini hazırlarken şâirler
hakkında uzun uzadıya bilgi vermekten kaçınmış,
gereken bilgileri âdeta arka arkaya sıralamıştır. Bu
bakımdan bilgiler “muhtasar”dır. Sadece söylenmesi
gerekenler belirtilmiştir. Bazen bir satırla geçiştirilmiş,
bazen de sadece nereli olduğu söylenilmekle
yetinilmiştir. Bu hal daha ziyade üçüncü meclisteki
şâirler için geçerlidir.
26
bilig-13/Bahar’2000
Üslûbu
Alî Şîr Nevâî, tezkiresinde sade ve fasih bir dil
kullanmıştır. Tezkireyi baştan başa okuyacak olursak,
gerek şâirin gerekse şiirinin değerlendirilişinde belli
kelimeler, terkipler, tabirler ve klişelerle karşılaşırız.
Farsça ve Arapça kelime ve terkiplerin yanı sıra
Çağatay Türkçesine ait kelimeler de vardır. Bu klişe
ve tabirleri anlamak ve onlara gerçek anlamlarını
vermek şâiri anlamak ve değerlendirmek bakımından
hayatî derecede önemlidir.
Alî Şîr Nevâî, bir şâirin şiirini değerlendirirken
ekseriyetle şu kelime ve klişeleri kullanmıştır:
“Yahşı söz”, “yahşı vâki' boluptur.”, “hûb vâki'
boluptur.”, yahşı kasîde”, “rengîn”, “şi'ri yaman
irmes”, “yahşırak”, “pesendîde”, müstahsen” “nazmı
revân ve selîs vâki' boluptur”, “mesnevisi puhte ve
gazelleri revân irdi”, “yahşı tasnîfleri bar”,
“Gazâliyyât ve kasâyid dîvânı meşhûrrak ve yahşırak
vâki' boluptur.”...
Bir şâiri değerlendirirken ise şu kelimeler,
terkipler, tabirler ve klişelerle karşılaşırız:
“Dervîş-veş ve nâ-murâd kişi irdi”, “hoş-tab”,
“hoş-hulk”, “hoş-tavr”, “hoş-gûy”, “hoş-muhâvre”,
“hoş-sohbet”, “müselmân veş”, “şûh-tab”, “fânî-
sıfat”, “bî-tekellüf”, “mütedeyyin”, “dîlîr”, “şîrîngûy”,
“mesel-gûy”, “gazel-gûy”, “fâzıl kişi”,
“hezzâl”, “yaman tab'ı yok”, “asrınıng yegânesi”,
“âşüfte-dimâg”, “mesnevî-gûy”, “sebük-ruh”, “latîf”,
“sünnî mezheb”, “lâ'übâlî kişi”, “âmî”, “abdâl-veş”,
“kem bıdâ'at şâ'ir irdi”, “habîs-şîve”, “Türkî-gûy”,
“sefih ve bed-zebân”...
Zeki Velidi Togan, bu eserin Nevâî'nin çok ince
bir münekkit, insan ruhunu anlamak ve insanlara
kıymet biçmekte fevkalâde maharet sahibi olduğunu
gösterdiğini dile getirmektedir (Togan, 1964).
Mecâlisü'n-nefâis, hem Fars edebiyatı hem de
Türk edebiyatı için önemli bir eserdir. Farsça
şiir söyleyen şâirlerin hayat hikâyelerine bir silsile
içersinde yer veren Devlet Şâh'ın Tezkiretü'ş-şu'arâ'sı
ile Sâm Mîrzâ-yı Safevî'nin Tuhfe-i Sâmî’si arasındaki
boşluğu tamamlaması ve Farsça şiir söyleyen Fars
asıllı şâirleri almasından dolayı Fars edebiyatı için
önemli bir kaynaktır. Eserin Alî Şîr Nevâî tarafından
fasih bir Çağatay Türkçesiyle 'kâmil' ve kuvvetli
olarak yazılması, eserde zikredilen şâirlerin çoğunun
Farsça şiir söyleyen Türkler olması ve haklarında
önemli bilgiler verilmesi ve Türk edebiyatı
muhakkıkları nezdinde değerli ve kuvvetli
beyitlerinden örneklerin yer alması bakımından ise
Türk edebiyatı için önemli bir kaynaktır (Alî Şîr Nevâî,
1323 [Mukaddime]). Ayrıca Mecâlisü'n-nefâis,
kendisinden sonra Anadolu'da meydana gelen
tezkireler için de birinci derecede modellik yapan
dikkate değer bir eserdir (İsen, 1997b).
Mecâlisü'n-nefâis'in önemli taraflarından bir diğeri
ise, yer yer Alî Şîr Nevâî'nin hayatına dair bilgilerin
yer almasıdır. Bu bilgileri şu şekilde belirtebiliriz:
Alî Şîr Nevâî, henüz altı yaşındayken babasıyla
Yezd'e gitmiş, Mevlânâ Şerefuddîn Alî-i Yezdî onunla
konuşmuştur (s. 34-5)3 . Hv
âce Ev-had-ı Müstevfî'nin
sohbetlerine katılmıştır (s. 36). Hv
âce Fazlu'llâh Ebû
Leysî'den iki yıl ders almıştır (s. 37). Semerkand'da
iken ayağı kırılıp yatakta yatan Mevlânâ Ulâ-i Şâşî'yi
ziyaret etmiş ve onun ismine bir muamma söylemiş ve
daha sonra oradan ayrılmıştır. Mevlânâ Ulâ-i Şâşî de
Alî Şîr Nevâî'nin adına bir muamma söyleyip bir
öğrencisiyle ona göndermiştir (37-8). Şeyh
Sadruddîn-i Revâsî ile sohbet etmiştir (s. 39). Nevâî,
Sultân Ebû Sa'îd Mîrzâ zamanında Meşhed'de
hastalandığı dönemde Şeyh Kemâl Türbetî ile
karşılaşmış ve onunla sohbet etmiştir (s. 45-6).
Mevlânâ Muhammed Mu'ammâyî ile dostluğu vardır
(s. 53). Mevlânâ Kabûlî, ölümünden bir gün önce
öleceğini söyleyip kendisinin defin işleriyle Alî Şîr
Nevâî'nin ilgilenmesini vasiyet kılmıştır (s. 60).
Mevlânâ Ayazî'yi,
27
bilig-13/Bahar’2000
Pûl-ı Mâlân'da, üç yıl sonra ise Bâg-ı Sefîd'de görmüş
ve konuşmuştur (s. 62-3). Emîr Hasan-ı Erdeşîr'in
kendisine babası mesabesinde olduğunu
belirtmektedir4 (s. 81). Hilâlî, Alî Şîr Ne-vâî'den ilim
okumak istemiştir (s.103). Mevlânâ Dervîş-i
Meşhedî'nin 'cünûnluk' ve 'âşüftelik'ini görmüştür (s.
93). Nevâî, Mevlânâ Mes'ûd ile sohbet etmiştir (s.
103). Pehlevân Muhammed Keştîgîr ile dostluğu
vardır
5 (s. 136). Hüseyin Baykara, Nevâî'ye mansıp
mührünü teklif ettiğinde, Mevlânâ Burhâneddîn tarih
düşürmüştür (s. 139). Mevlânâ Fasîhuddîn ile sohbet
etmiştir (s. 170). Hv
âce Hord, Nevâî'nin
“Vakfiyye”sini tashih etmiştir (s. 182). Mevlânâ
Yârî'nin iyi bir nakkâş olmasına vesile olmuştur
(s.191). Hüseyin Baykara'nın hizmetinde bulunmuştur
(s. 208).
Mecâlisü'n-nefâis, Taşkent'te 1908 ve 19616
yıllarında iki defa, Türkiye'de ise 19957
'te
yayınlanmıştır.
MECÂLİSÜ'N-NEFÂÎS'İN XVI. ASIRDA
YAPILAN FARSÇA İKİ TERCÜMESİ
Letâif-nâme
Letâif-nâme, Mecâlisü' n-nefâis'in Fahrî tarafından
Farsçaya yapılmış ilk tercümesidir. Fahrî, Herâtlıdır.
Zühd ve takva sahibi bir kişi olup Şâh Tahmasb'ın
kaside şâirlerindendir. İsâ Tarhan adına Cevâhirü'lacâyib
isminde kadın şâirleri ihtiva eden başka bir
tezkire daha yazmıştır. Bostân-ı Hayâl ve Tuhfetu'lceyb
adlı iki eseri daha vardır (Alî Şîr Nevâî, 1323
[Mukaddime]). Mecâlisü''n-nefâis'in Farsçaya
tercümesi olan Letâif-nâme hakkında eski kaynaklarda
herhangi bir bilgi yoktur. Sadece Tezkire-i İlâhi'de
“muellif-i Letâif-nâme-i Fahrî (Letâif-nâme-i
Fahrî'nin müellifi)” ibaresi geçmektedir (Alî Şîr
Nevâî, 1323 [Mukaddime]). Bu ibareden ise sadece
Fahrî'nin Letâif-nâme isminde bir eseri olduğu
anlaşılmakta, muhtevasının ne olduğu ise
belirtilmemektedir. Fahrî hakkında bilgi veren
Şemseddîn Sâmî ise bu eserden bahsetmemektedir
(Sâmî, 1996, C. 5). Ancak Şemseddîn Sâmî, Emîrî
ile Fahrî'yi karıştırmış, Fahrî'nin Bostân-ı Hayâl ile
Letâif-nâme isimli eserlerini Emîrî'ye nisbet etmiştir.
Yine burada sehven Emîrî'nin Mecâlisü' n-nefâis'i,
Mecâlisü'n-nefâis ismiyle Çağatay Türkçesinden
Farsçaya tercüme ettiğini belirtmiştir (Sâmî, 1996, C
2).
Fahrî-i Herâtî, Mecâlisü'n-nefâis'in Farsçaya ilk
tercümesi olan eserine, Letâif-nâme ismini verdiğini,
eserinin mukaddimesinde belirtmektedir (Alî Şîr
Nevâî, 1323). Letâif-nâme, bir önsöz ve dokuz tabaka
ile hâtimeden oluşmaktadır. Fahrî-i Herâtî, eserinin
her tabakasına meclis ismini vermiştir. Tezkirenin
önsözünde eserin yazılışı hakkında yeterli bilgi
mevcuttur. Bu bölümde Herâtî, Türkçe bilmeyen bazı
büyük kimselerin, Türkçenin letafetinden ve
güzelliğinden haberdar olmamaları sebebiyle
üzüldüğünü dile getirdikten sonra, Türkçenin güzelliği
üzerindeki perdeyi kaldırmayı uygun gördüğünü ve bu
eserini oluşturduğunu kaydetmektedir (Alî Şîr Nevâî,
1323).
Fahrî-i Herâtî, bu eserini Ebu'l-muzaffer Şâh
İsmâîl bin Haydar, Şâh İsmâîl'in oğlu Ebu'n-nasr
Mîrzâ ve Horasan emiri Durmuş Han âdına 928/1521
tarihinde yazmış, Horasan veziri Hv
â-ce Habîbullâh'a
takdim etmiştir (Alî Şîr Nevâî, 1323 [Mukaddime]).
Fahrî-i Herâtî'nin Letâif-nâme'sindeki her tabaka
şu kategori altında toplanmaktadır (Bu tabakalarda
yer alan şâirler için bak. Şâirler Listesi):
Meclis-i Evvel: [Alî Şîr Nevâî'nin] zamanlarının
sonuna yetiştiği, ancak kendilerini tanıma
mutluluğuna erişemediği şâirler. 42 kişiden
oluşmaktadır. Tabakanın birinci şâiri Emîr Kâsım
Envâr, sonuncu şâiri Emîr Şâhî'dir.
Meclis-i Devvum: [Alî Şîr Nevâî'nin] bazılarıyla
küçüklüğünde tanıştığı, bazılarıyla ise sohbet ettiği
şâirler. Bu şâirlerin hepsi eserin yazılmaya başlandığı
tarih olan 890/1485 tarihinden önce ölmüşlerdir. 89
kişiden oluşmaktadır. Taba-
28
bilig-13/Bahar’2000
kanın birinci şâiri Mevlânâ Şerefuddîn Alî-i Yezdî,
sonuncu şâiri Emîr Hüseyn-i Erdeşîr'dir.
Meclis-i Sevvum: [Alî Şîr Nevâî'nin] zamanındaki
büyük kişiler. [Nevâî] bunların bazılarıyla tanışmış,
bazılarıyla da dostluk kurmuştur. 138 kişiden
oluşmaktadır. Tabakanın birinci şâiri Mevlânâ
Nûreddîn Abdurrahmân-ı Câmî, sonuncu şâiri
Mevlânâ Zâtî'dir.
Meclis-i Çihârum: Dönemin tanınmış fâzıl
kişilerini ihtiva eder. Bunların şiirleri meşhur değildir.
52 kişiden oluşmaktadır. Tabakanın birinci şâiri
Pehlevân Muhammed Keştîgîr, sonuncu şâiri Hv
âce
Fasîhuddîn'dir.
Meclis-i Pencum: Horasan'ın ve başka yerlerin
“mîrzâdeleri” ve “sâyir azâdeleri”. 19 kişiden
oluşmaktadır. Tabakanın birinci şâiri Emîr Devlet Şâh,
sonuncu şâiri Sâkî'dir.
Meclis-i Şeşum: Horasan'ın dışındaki yerlerde
yaşayan ulular. Bunların şiirleri güzel olup divanları
vardır. 28 kişiden oluşmaktadır. Tabakanın birinci
şâiri Emîr Ahmed Hâcî Big, sonuncu şâiri Seyyid
'İmâd'dır.
Meclis-i Heftum: Sultânlar ve şehzâdeler.
Bunlardan bazıları güzel şiir okurlar, bazıları da şiire
iltifat ederler. 16 kişiden oluşmaktadır. Tabakanın
birinci şâiri Timur-ı Gürgân, sonuncu şâiri Feridun
Hüseyn Mîrzâ'dır.
Meclis-i Heştum: Sekizinci tabakayı sadece
Hüseyin Baykara teşkil etmektedir.
Meclis-i Nohum: Bu tabakada Alî Şîr Nevâî'nin
Mecâlisü'n-nefâis'inde zikretmediği şâirlere yer
verilmiştir. Heratî, bu tabakayı dokuz 'kısm'a
ayırmıştır:
Kısm-ı Evvel: Bu bölümde sadece Alî Şîr
Nevâî'ye yer verilmiştir.
Kısm-ı Devvum: Sâdât-ı izâm. 13 kişiden
oluşmaktadır. Bu bölümün birinci şâiri Mîr
Abdülbâkî, sonuncu şâiri Mîr Hâşim'dir.
Kısm-ı Sevvum: İslâm âlimleri. 26 kişiden
oluşmaktadır. Bu bölümün birinci şâiri
Mevlânâ Nizâmüddîn, sonuncu şâiri Mollâ Alî
Feyzî'dir.
Kısm-ı Çihârum: Fâzıl kimseler. 8 kişiden
oluşmaktadır. Bu bölümün birinci şâiri Molla
Hasan Alî, sonuncu şâiri Hafız Penâhî'dir.
Kısm-ı Pencum: Sanatkârlar. 9 kişiden
oluşmaktadır. Bu bölümün birinci şâiri Molla
Sultân Muhammed Handân, sonuncu şâiri Mollâ
Emânü' llâh 'tır.
Kısm-ı Şeşum: Diğer kimseler. 118 kişiden
oluşmaktadır. Bu bölümün birinci şâiri Mollâ
Abdussamed, sonuncu şâiri Mollâ Kâsım
Gamze'dir.
Kısm-ı Heftum: Vezirler. 3 kişiden
oluşmaktadır. Bu bölümün birinci şâiri Hv
âce
Mîrek, sonuncu şâiri Mîrzâ Kâsım'dır.
Kısm-ı Heştum: Emirler. 10 kişiden
oluşmaktadır. Bu bölümün birinci şâiri Mîrzâ
Mukîm Keyhusrevî, sonuncu şâiri Emîr Sultân
Velî'dir.
Kısm-ı Nohum: Sultanlar. 7 kişiden
oluşmaktadır. Bu bölümün birinci şâiri Sultân
Mahmûd Mîrzâ, sonuncu şâiri Hümâyûn
Mîrzâ'dır.
Herâtî, eserinin 'Hâtime' kısmını Mîrzâ Şâh
Hüseyin adına ayırmış ve onun ismiyle eserini
tamamlamıştır.
Ali Asgar Hikmet, Herâtî'nin tercümesinin
üslûbunun Kazvînî'ninkine nazaran daha fasih ve
akıcı olduğunu kaydeder (Alî Şîr Nevâî, 1323
([Mukaddime]).
Mecâlisü'n-nefâis Tercümesi
Mecâlisü'n-nefâis, Farsçaya ikinci olarak
Muhammed-î Kazvînî tarafından tercüme yapılmıştır.
Muhammed-i Kazvînî, Acem olup Kazvin'de doğdu.
Celâleddîn Devvânî'den dersler aldı. Özellikle tıp
alanında meşhur oldu. Medine'ye gitti. Burada yazdığı
tıpla ilgili bir kitabı
29
bilig-13/Bahar’2000
Sultân II. Bâyezîd'e gönderdi. Mısır'a gitti ve orada
Kansugavri hizmetinde bulundu. Sultân II. Bâyezîd'in
nikris hastalığını tedavi için daveti üzerine İstanbul'a
geldi. Sarayda büyük itibar gördü. Bunu
çekemeyenlerin, “Sultân Selîm ile ittifak etmiştir.”
diye nifak etmeleri üzerine itibarını kaybetti, ancak
Yavuz Sultân Selîm devrinde yeniden himaye gördü.
Onun ölümünden hemen sonra vefat etti (Kartal,
1999; Kurnaz, 1999).
Kazvînî'nin tercümesi hakkında eski kaynaklarda
fazla bir malûmat yoktur. Kâtib Çelebi, Kazvînî'nin
Mecâlisü'n-nefâis'i Türkçeye tercüme ettiğini ve
ondan sonra gelen şâirleri ise eserine eklediğini
kaydetmektedir (Kâtib Çelebi, trhs.). Oysa Kazvînî,
Mecâlisü'n-nefâis'i Türkçeye değil, Farsçaya tercüme
etmiştir. Burada tahminimize göre istinsah hatası
bulunmaktadır. Mecdî ise, Kazvînî'nin Alî Şîr Nevâî
zamanından sonra, Acem diyarından Anadolu'ya
gelen şâirleri bir araya getirip başka bir tezkire
yazdığını kaydetmektedir (Mecdî, 1989). Tahminimize
göre bahsedilen bu tezkire Mecâlisü'n-nefâis
Tercümesi'dir. Çünkü Kazvînî, bu tercümesinde yer
yer Anadolu'ya gelen şâirlerden de bahsetmiş ve
bizzat Anadolu'ya geldiklerini kaydetmiştir.
Kazvînî'nin Mecâlisü'n-nefâis Tercümesi, bir
önsöz ve sekiz tabakadan oluşmaktadır. Kazvînî,
eserinin her tabakasına bihişt ismini vermiştir.
Tezkirenin önsözünde eserin yazılışı hakkında yeterli
bilgi mevcuttur. Kazvînî, eserinin mukaddimesinde, bu
eserinin Hüseyin Baykara'nın yaşadığı dönemdeki
fâzıl şâirlerden kemal erbabının hallerini içeren Alî
Şîr Nevâî'nin Mecâlisü'n-nefâis isimli tezkiresinin
tercümesi olduğunu belirtir. Bunun ardından
Mecâlisü'n-nefâis'te yer alan şiirlerin, ekserisinin
Farsça olmasına rağmen zikredilen şâirlerin hallerinin
Tatar Türkçesi ile yazıldığını, oysa herkesin Tatar
Türkçesi bilmediğini, bunun için bazı kimselerin bu
eserden büyük hazzı ve yeterli nasibi olmadığını,
bundan dolayı onun tercümesini Farsça yaptığını
ifade eder. Daha sonra Farsların da ondan haz alıp
nasiplenmesini sağlamak ve şiirler ile şâirlerin
hallerinin aynı dilde olması için Farsçaya tercüme
ettiğini söyler. Böylece kendisine hayır duada
bulunulacağını umduğunu da dile getirir (Alt Şîr
Nevâî, 1323).
Kazvînî, eserini İstanbul'da 927/1521’de yazmaya
başlamış, 929/î523'te tamamlamıştır. Nitekim eserine
927/1521 yılında başladığını eserinin mukaddimesi ile
eklediği kısımlarda
mükerrer olarak belirtmiştir (bak. s. 182, 289, 297).
Eser, 928/1522 yılında ise, yazılmaya devam
etmektedir (bak. s. 359). Eserin 929/1523 yılında
tamamlandığını eserinin sonunda yazdığı tarih
beytiyle belirtmiştir (bak. s. 409).
Kazvînî'nin Mecâlisü'n-nefâis Tercümesi'ndeki
her tabaka şu kategori altında toplanmaktadır (Bu
tabakalarda yer alan şâirler için bak. Şâirler Listesi):
Bihişt-i Evvel: Alî Şîr Nevâî'nin sohbetlerine
erişemediği şâirler. 40 kişiden oluşmaktadır.
Tabakanın birinci şâiıi Emîr Kâsım Envâr, sonuncu
şâiri Emîr Şâhî'dir.
Bihişt-i Devvum: Alî Şîr Nevâî'nin bazılarıyla
küçüklüğünde tanıştığı, bazılarıyla ise sohbet ettiği
şâirler. 89 kişiden oluşmaktadır. Tabakanın birinci
şâiri Mevlânâ Şerefuddîn Ali, sonuncu şâiri Seyyid
Hasan-ı Erdeşîr'dir.
Bihişt-i Sevvum: Alî Şîr Nevâî'nin zamanındaki
büyük kişiler. Nevâî, bunlarla sohbet etmiştir. Ayrıca
onların tavırları ile tarzlarını da beğenmektedir. 122
kişiden oluşmaktadır. Tabakanın birinci şâiri Mevlânâ
Nûreddîn Abdurrahmân-ı Câmî, sonuncu şâiri
Pehlevân Kâtib'dir.
Bihişt-i Çihârum: Dönemin şiir de söyleyen
tanınmış fâzıl kişilerini ihtiva eder. Bunların şiirleri
meşhur değildir. 52 kişiden oluşmaktadır. Tabakanın
birinci şâiri Pehlevân Muhammed, sonuncu şâiri
Hv
âce Fasîhuddîn'dir.
Bihişt-i Pencum: Horasan'ın “emîrzâdele-ri”. 18
kişiden oluşmaktadır. Tabakanın birinci
30
bilig-13/Bahar’2000
şâiri Emîr Devlet Şâh bin Firûz Şâh, sonuncu şâiri
Melik Sâkî Big'dir.
Bihişt-i Şeşum: Horasan dışındaki yerlerde
yaşayan ve şiirleri Horasan'a ulaşan ulular. Bunların
şiirleri Horasan halkı tarafından beğenilmektedir. 69
kişiden oluşmaktadır. Tabakanın birinci şâiri Ahmed
Hâcî Big, sonuncu şâiri Seyyid 'İmâduddîn'dir.
Bihişt-i Heftum: Sultânlar ve şehzâdeler.
Bunlardan bazıları güzel şiir okurlar, bazıları da güzel
şiir söylerler. 10 kişiden oluşmaktadır. Tabakanın
birinci şâiri Sultân Timur Hân, sonuncu şâiri Sultân
Hüseyn Mîrzâ'dır.
Bihişt-i Heştum: Kazvînî, sekizinci tabakayı iki
ravzaya ayırmıştır:
Ravza-i Evvel: Yavuz Sultân Selîm Han'dan önce
yaşayan şâirler. 69 kişiden oluşmaktadır. Ravza'nın
birinci şâiri Şeyh Ebû Sa'îd Fazl İbn Ebi'1-hayr,
sonuncu şâiri Mîr Alî Şîr'dir.
Ravza-i Devvum: Yavuz Sultan Selîm Han ve
O'nun dönemindeki diğer şâirler. 82 kişiden
oluşmaktadır. Ravza'nın ilk şâiri Sultân Selîm Şâh,
sonuncu şâiri Emînî'dir.
Kazvînî, sekizinci tabakanın birinci ravzasını
yazarken bazı şâirleri, Câmî'nin Bahâristân isimli
eserinin yedinci ravzasında geçen şâirlerden almıştır.
Bu şâirleri yazarken Bahâristân 'daki sıraya uymamış,
ekseriyetle takdim-tehir suretinde almış, bazı şâirleri
ise çıkarıp eserine dahil etmemiştir. Şâirlerin hayatıyla
ilgili kısımları alırken bazen ufak tasarruflarda
bulunmuş, şiirlere ise aynen yer vermiştir. Kazvini'nin
Bahâristân'dan eserine aldığı şâirler şunlardır:
Hakîm Erzakî Efdaluddîn-i Herevî [Ezrakî-i
Herevîj8 (s. 325-6, 95-6)9
, Hakanî [Efdaluddîn
Hakanî-i Şîrvânî] (s. 331-3,101-2), Fahr-i Gürgânî
[Fahr-i Cürcânî] (s. 333,102), Hv
âcû Kirmân (s. 333,
106-7), Dakîkî (s. 334-5, 91-2), Ammâre-i Mervîzî
[Ammâre] (s. 335,92), Rûdekî (s. 336-7, 90-1), Şeyh
Sa'dî Muslihuddîn bin Şerefuddîn-i Şîrâzî [Şeyh
Sa'dî-i Şîrâzî] (s. 337-
8, 105), Zahîruddîn-i Fâryâbî (339-1, 102-3), Unsurî
(s. 341-2, 92-3), Abdulvâsi'~i Cebelî (s. 342-3, 97),
Firdevsî (s. 343-5, 93-5), Ferruhî (s. 345-6, 93), Emîr
Mu'izzî (s. 346-7, 96), Sâbir [Edîb Sâbir] (s. 347-8,
97), Nâsır-ı Husrev (s. 348-9,95), Reşîdüddîn Vatvât
(s. 349,99), Sûzenî (s. 351-2, 99-100), Şeyh Nizâmî
[Nizâmî] (s. 352-3, 103-4), Selmân-ı Sâvecî (s. 353-
4,104), Muhammed 'Assâr (s. 354,105), Hâfız-ı Şîrâzî
(s. 354-5,105), Şeyh Kemâl-i Hucendî [Kemâl İsmâîl]
(s. 355-6, 105-6), Hüsrev-i Dihlevî (s. 356-7,106),
Hasan-ı Dihlevî (s. 357, 106), Mîr Alî Şîr [Mîr
Nevâyî] (s. 357-8,108-9).
Sekizinci tabakanın ikinci ravzası ise, bu eserin en
önemli bölümüdür. Çünkü bu bölüm, sadece bu kitaba
özel bedii konuları ve mergup malûmatları ihtiva
etmektedir. Ayrıca bu bölümde, diğer tezkirelerde
bulunmayan nadir konular da yer almaktadır. Bu
durum, burada tanıtılan kişilerin müellif ile muasır
olmalarından kaynaklanmaktadır (Alî Şîr Nevâî, 1323
[Mukaddime]).
Kazvînî'nin eserinin üslûbunda Herâtî'nin
tercümesindeki fesahat ve akıcılık yoktur. Kazvînî,
bulunduğu muhitin tesiriyle, eserinde kaba secilere ve
külfetli cinaslara yer vermiştir. Buna rağmen sade ve
akıcı olan eserde, kapalı terkipler ile alışılmamış
sözlere de rastlanılmaktadır (Alî Şîr Nevâî, 1323
[Mukaddime]).
MECÂLİSÜ'N-NEFÂÎS İLE HERÂTÎ VE
KAZVÎNÎ'NİN TERCÜMELERİNİN
KARŞILAŞTIRILMASI
Mecâlisü'n-nefâis'in Letâif-nâme ile
Karşılaştırılması
Fahrî-i Herâtî'nin, Letâif-nâme ismini verdiği
tercümesi, bir 'mukaddime' ve dokuz 'tabaka' ile
'hâtime'den oluşmaktadır. Fahrî-i Herâtî, Nevâî gibi
eserinin her tabakasına meclis ismini vermiş,
tabakaları isimlendirirken Farsça sayıları kullanmayı
tercih etmiştir. Ayrıca eserine 'dokuzuncu meclis' ile
'hâtime' bölümünü ilâve et-
31
bilig-13/Bahar’2000
miştir. Herâtî, 'dokuzuncu meclis'i eklemesinin
sebebini eserinin mukaddimesinde, Türklerin âdetince
hediyelerin dokuz sayısıyla meşhur olduğunu,
Mecâlisü'n-nefâis'in sekiz meclis ile oluştuğu için ne
olabileceğini yani sekizi dokuza çıkarmak için ne
yapmak gerektiğini çokça düşündükten sonra, Alî Şîr
Nevâî'yi şâirler zümresine gösterdiği son derece iltifat
ve yardımdan dolayı ayrı bir bölümde
değerlendirmeyi, bu zamanda nazmı mana süsüyle
süslemiş olan şâirler zümresini ise onun arkasından
anlatmayı uygun gördüğünü, böylece sekizi dokuza
çıkardığını ifade ederek açıklamıştır (Alî Şîr Nevâî,
1323). Herâtî, Nevâî'nin her tabaka başında o tabaka
için getirdiği Türkçe açıklamayı Farsça olarak vermiş,
her tabaka sonunda yer alan Türkçe 'te-timme'leri ise
çıkartmıştır. Herâtî, eserini oluştururken, Nevâî'nin
eserine yazmış olduğu 'mu-kaddime'yi tercüme
etmemiş, kendisi yeni bir 'mukaddime' yazmıştır.
Herâtî, 'meclis' ismini verdiği tabakaları oluştururken
Nevâî'deki tertibe sadık kalmış ve ondaki düzene göre
tercüme etmiştir. Nevâî'den tercüme ettiği
tabakalarda, bazen bir kısım şâirleri çıkarmış bazen de
yeni şâirler eklemiştir (Bak. Şâirler Listesi).
Mecâlisü'n-nefâis'te yer alan tabakalarda geçen şâirleri
eserine alırken, çoğunlukla tabakada geçtiği sıraya
uygun, bazen de takdim-tehir ederek almıştır (Bak.
Şâirler Listesi). Herâtî, Mecâlisü'n-nefâis'te geçen
şâirlerin bir kısmının isimlerini eserinde değişik
olarak vermiş, bir kısmının ise isimlerini
zikretmemiştir (Bak. Şâirler Listesi). Herâtî, eserine
aldığı şâirler hakkında bilgi verirken, ekseriyetle
Nevâî'ye sadık kalmış, O'nun üslûbunu korumaya
gayret göstermiştir. Bunun yanında bazen şâirin hayatı
hakkında Nevâî'de olmayan bazı bilgiler ilâve etmiş,
bazen Nevâî'nin verdiği bazı bilgileri çıkartmış, bazen
de çeşitli lâtifeler eklemiştir. Nevâî, tezkiresine aldığı
şâirlerin ekseriyetle tek beytini veya matlaını örnek
olarak almıştır. Herâtî, bazen Nevâî gibi davranmış,
bazen yeni beyit veya matla' eklemiş, bazen de bir
gazel örnek olarak vermiştir.
Herâtî, Türkçe beyit de eklemiştir. Meselâ Herâtî,
Nergisî'nin Nevâî'nin zikretmediği Türkçe bir matlaını
eserine ilâve etmiştir (s. 66). Ayrıca Nevâî'den farklı
olarak bazı şâirlerin ölüm tarihlerini de belirtmiştir.
Herâtî, eserinin sonuna Nevâî'de bulunmayan 'hâtime'
eklemiştir. Herâtî, eserinin 'hâtime' kısmını Mîrzâ Şâh
Hüseyin adına ayırmış ve onun ismiyle eserini
tamamlamıştır.
Herâtî, Nevâî'nin bir şâir hakkında verdiği bilgi
veya yargıyı bazen reddetmiş bazen de kabul edip
desteklemiştir. Meselâ, Nevâî, Mevlânâ Süleymânî
hakkında bilgi verirken örnek verdiği iki beytin
Mevlânâ Hakîm Tabîb'in eşi Mihrî'nin olduğunu,
ancak iyi kişilerden bunların Süleymânî'ye ait
olduğunu işittiğini kaydeder (s. 26-7). Herâtî,
Nevâî'nin söylediklerini kaydettikten sonra, bu
durumu tahkik ettiğini ve beyitlerin Mihrî'ye ait
olduğunu belirtir ve gazelin tamamını verir (s. 21).
Nevâî, Mevlânâ Dervîş'in 'sefih' ve 'bed-zebân'
olduğunu belirttikten sonra onun cünunluk ve
aşüfteliğini gördüğünü kaydeder (s. 93). Herâtî ise,
Nevâî'nin Mevlânâ Dervîş'in 'sefâhet' ve 'bedzeban'lığı
hususunda çok şey söylediğini, ancak
insanların onun şu dervişçe söylenmiş matlaı ile
bunlardan muaf tuttuğunu ifade eder (s. 63). Herâtî,
Nevâî'nin Mollâ Yârî hakkında çok şefkat gösterdiğini
(s. 191), bundan dolayı hata ettiğini belirttikten sonra,
padişah ve emirlerin mühürlerini taklit edip kötü
emellerine nişan yazdığını, bu durum anlaşılınca
yaptığının cezasını bulduğunu ifade eder (s. 121).
Nevâî'nin “Âh kim köyündürdi dâg-ı intizârım
kiçeler” şeklinde verdiği, Harîmî-i Kalen-der'in
beytinin ikinci mısraının (s. 57), Herâtî, “Âh kim
köyündürdi dâg-ı hicr-i yârım kiçeler” şeklinde olursa
daha iyi ve güzel olacağını dile getirmiştir (s. 41).
Mecâlisü' n-nefâis'te 461 şâir yer alırken, Letâifnâme'de
bu sayının 574 olduğu görülmektedir. Bu da
Letâif-nâme 'nin Mecâlisü'n-nefâis'ten daha geniş
olduğunu ve birçok şâirin ilâve edil-
32
bilig-13/Bahar’2000
diğini göstermektedir. Herâtî, Mecâlisü'n-nefâ-is'ten
tercüme ettiği 8 meclisten 76 şâiri çıkartmış, kendisi 2
yeni şâir eklemiştir. İlâve ettiği dokuzuncu mecliste ise
Mecâlisü' n-nefâis'te olmayan 189 şâire yer vermiştir.
Mecâlisü'n-nefâ-is'te yer alan şâirlerden 46 tanesinin
ya bizzat Türk olduğu belirtilmiş ya da Türkçe şiir
söylediği kaydedilmiştir (Bak. Şâirler Listesi). Herâtî
bu şâirlerin 5'ini çıkartmış, 41'ini ise eserine alıp
tercüme etmiştir (Bak. Şâirler Listesi). Ayrıca eserine
eklediği 'dokuzuncu meclis'te bunların dışında 12
Türk olan veya Türkçe şiir söyleyen şâire de yer
vermiştir. Bunlar şunlardır:
Alî Şîr Nevâyî: Emîr Kiçkine'nin oğludur.
Hüseyin Baykara ile öğrenim görmüştür. Türkçe şiir
söylemede onun gibi başka birisi yoktur. Onu,
Abdurrahmân-ı Câmî ile eş tutarlar. Manzum ve
mensur on dört tane Türkçe eseri vardır. Ayrıca onun
dördü Türkçe biri Farsça olmak üzere gazellerinden
oluşan beş Divanı vardır. Türkçe Divanlarından
birincisi Garâyibu's-sı-gar, ikincisi Nevâdirü' ş-şebâb,
üçüncüsü Bedâ-yi' u' l-vasat, dördüncüsü ise Fevâyidü'
l-kiber ismini taşımaktadır. Farsça Divanı altı bin
beyittir. Onun Farsça beyitlerini ezberlememiş Türk
ve Acem'den hiç kimse yoktur (s. 133-6).
Mollâ Mîr Alî: Heratlıdır. Kâtib zümresindendir.
Kendi şiirini okumadan önce tarif edermiş. Türkçe ve
Farsça şiir söylemede yeteneği iyidir (s, 148-9).
Mollâ İşreti: Halebî-i Tanburçı'nın oğludur.
Türkçe şiir söylemede yeteneği kötü değildir (s. 164).
Mollâ Cârûbî: Türk olup Belhlidir. Divane,
kumarbaz ve itibarsız biridir (s. 166).
Şâh Muhammed Kurçî: Güzel ve hoş Türkçe ve
Farsça şiir söyler (s. 167).
Mollâ Mahremi Mîr Şikâr: Türktür. Arzu
ve isteğine kavuşamamış biridir (s. 169).
Mîrzâ Kâsım: Mîrzâ Bedîuzzamân'ın veziri Hv
âce
Mîrekî'nin oğludur. Türkçe ve Farsça şiir
söylemede, muammada, inşada ve güzel yazı
yazmada Horasan'ın yeni yetişen kabiliyetli
gençlerindendir (s. 170).
Mogol Abdulvehhâb: Tekellüfsüz ve iyi yaratılışlı
bir gençtir. Güzel ve hoş Türkçe ve Farsça şiir
söyler (s. 171).
Emîr Rüstem Alî: Emîr Kâsım Alî'nin oğludur.
Horasan'ın salahiyeti az olan emirzadelerindendir (s.
171).
Sultân Mes'ûd Mîrzâ: Sultân Mahmûd Mîrzâ'nın
oğludur. Türkçe ve Farsça Divan tertip etmiştir.
Türkçe şiirlerinde Şâhî, Farsça şiirlerinde ise Ârifî
mahlasını kullanmıştır (s. 173).
Zahîruddîn Muhammed Bâbür Pâdişâh:
Ömer Şeyh Mîrzâ'nın oğludur. Bütün ilimleri iyi bilen
Zahîruddîn özellikle mûsikîde başarılıdır. Farsça ve
Türkçe şiirleri hoş ve güzeldir (s. 174).
Ubeydullâh Han: Sultân Mahmûd'un oğlu,
Şeybânî Han'ın ise erkek kardeşinin oğludur. Tertip
ettiği meclislerde halk, köle ve şâirler hazır
bulunurmuş. Türkçe ve Farsça şiir söylemede yeteneği
iyidir (s. 174).
Mecâlisü'n-nefâis’in Mecâlisü'n-nefâis Tercümesi
ile Karşılaştırılması
Kazvînî'nin Mecâlisü'n-nefâis Tercümesi ise,
Nevâî'nin eseri gibi bir 'mukaddime' ve sekiz
tabakadan oluşmaktadır. Kazvînî, eserinin her
tabakasına Nevâî'den farklı olarak bihişt ismini
vermiş, tabakaları isimlendirirken ise, Farsça sayıları
tercih etmiştir. Kazvînî, Nevâî'nin her tabaka başında
o tabaka için getirdiği Türkçe açıklamayı Farsça
vermiş, her tabaka sonunda yer alan Türkçe
'tetimme'leri ise çıkartmıştır. Kazvînî, Nevâî'de geçen
'sekizinci meclisi' çıkartmış, onda geçen Hüseyin
Baykara'yı 'yedinci bihişt'in sonuna kısaltarak ve
Türkçe beyitlerini tamamen kaldırarak ilâve etmiştir.
Kazvînî, Nevâî'nin bu bölümde 'Halvet' başlığı altında
verdiği Mevlânâ Lutfî ve Mevlânâ Kabûlî'yi ise
çıkartmış ve eserine almamıştır. Kazvînî, tercüme-
33
bilig-13/Bahar’2000
sinde yer alan 'sekizinci bihişt'i kendisi ilâve etmiştir.
Bu bölümü, iki 'ravza'ya ayırmış, 'birinci ravza'da
Yavuz Sultân Selîm Han'dan önce yaşayan şâirlere,
'ikinci ravza'da ise, Yavuz Sultan Selîm Han ve O'nun
döneminde yer alan diğer şâirlere yer vermiştir.
Kazvînî, eserini oluştururken, Nevâî'nin eserine
yazmış olduğu 'mu-kaddime'yi tercüme etmemiş,
kendisi yeni bir 'mukaddime' yazmıştır. 'Bihişt' ismini
verdiği tabakaları oluştururken Nevâî'deki tertibe
sadık kalmıştır. Nevâî'den tercüme ettiği tabakalarda,
bazen bazı şâirleri çıkarmış bazen de yeni şâirler
eklemiştir. Meselâ, 'bihişt-i şeşum'a Akkoyunlu
Hükümdarı Sultân Yakup zamanında yaşayan 40 şâir
eklemiştir (Bak. Şâirler Listesi). Nevâî'de geçen
şâirleri eserine alırken ekseriyetle ondaki tertibe
uymuş, bazen takdim-tehir ederek almıştır (Bak.
Şâirler Listesi). Aynı şâir olmasına rağmen bazen
isimlerini Nevâî'den farklı vermiştir (Bak. Şâirler
Listesi). Şâirler hakkında bilgi verirken çeşitli
tasarruflarda bulunmuş, bazen şâirin hayatı hakkında
Nevâî'de olmayan bilgiler ilâve etmiş, bazen de onun
verdiği bilgileri kısaltmıştır. Kazvînî, bazen Nevâî'de
olmayan bazı şâirlerle ilgili lâtifeler de anlatmıştır.
Ayrıca Nevâî, şâirin ekseriyetle tek beytini veya
matlaını verirken Kazvînî bazen tam bir gazelini veya
kasidesini örnek olarak almıştır. Ayrıca Nevâî'den
farklı olarak bazı şâirlerin ölüm tarihlerini de
yazmıştır.
Kazvînî, Nevâî'nin bir şâir hakkında verdiği bilgi
veya yargıyı bazen reddetmiş bazen de kabul edip
desteklemiştir. Mesela, Nevâî, Mevlânâ Şehîdî'nin
'aşüfte' ve 'dîvâne' kişi gibi göründüğünü ancak bunun
sahte olduğunu söyler (s, 190). Kazvînî ise, Mevlânâ
Şehîdî ile çok sohbet ettiğini ve onun divaneliğine hiç
şahit olmadığını kaydeder (s. 296-7). Nevâî, Mevlânâ
Mîrekî'nin 'ham-tab'rak' olduğunu söyler (s. 192).
Kazvînî ise, her ne kadar Nevâî'nin onun 'ham'
olduğunu söylese de eserinde örnek verdiği beytin
onun 'puhte' olduğunu gösterdiğini ifade eder
(s. 299).
Mecâlisü'n-nefâis'te 461 şâir yer alırken,
Kazvînî'nin tercümesinde 549 kişi geçmektedir. Bu da
Kazvînî'nin eserine birçok ilâveler yaptığını
göstermektedir. Kazvînî, Mecâlisü'n-nefâis'ten
tercüme ettiği 8 meclisten 105 şâiri çıkartmış, kendisi
47 yeni şâir eklemiştir. İlâve ettiği 'sekizinci bihişt'te
ise Mecâlisü'n-nefâis'te olmayan 152 şâire yer
vermiştir. Mecâlisü'n-nefâis'te yer alan şâirlerden 46
tanesinin ya bizzat Türk olduğu belirtilmiş ya da
Türkçe şiir söylediği kaydedilmiştir (Bak. Şâirler
Listesi). Kazvînî bu şâirlerin 13'ünü çıkartmış, 33'ünü
ise eserine alıp tercüme etmiştir (Bak. Şâirler Listesi).
Kazvînî, Nevâî'nin eserinde zikrettiği şâirlerden
Anadolu'ya gelenleri belirtmiştir. Ayrıca eserine
eklediği 'sekizinci bihişt'te de Orta Asyalı Türk şâirler,
Anadolulu şâirler ile Anadolu'ya Orta Asya ve
İran'dan gelen şâirlere de yer vermiştir. Bu şâirler
metinde geçiş sırasına göre şunlardır:
Mecâlisü'n-nefâis'te Geçip de Anadolu'ya Geldiği
Bildirilen Şâirler
Mevlânâ Sâyilî*: Cüveynlidir. Derviş olup az
konuşan biridir. Şiir ve telifatı çoktur. Kazvînî,
Anadolu'da olduğunu, kâtipler zümresi arasında yer
aldığını ve sultanın kitabet ulufesi ile geçimini
sağladığını kaydetmektedir. Zamanının çoğunu kendi
şiirleri ile eserlerini yazarak geçirmiştir. Bostân ve
Gülistân’a cevap yazmıştır. Hiciv de söylemiştir.
Ömrünü oruç tutarak geçirmiş, hayvan eti yememiştir.
Şiir söylemeye her zaman hazır ve amadedir (s. 241).
Mâyilî: Mecnûn tabiatlı, ancak iyi biridir.
Kazvînî, Yavuz Sultân Selîm döneminde Anadolu'da
bulunduğunu kaydetmektedir. Burada frengi
hastalığına yakalanmıştır. Kazvînî, Hz. Ali ve ailesine
muhabbetinin yok olduğunun söylendiğini, eğer bu
doğru ise iyi bir kişi olmadığını belirtir (s. 248).
Seyyid Hüseyn-i Bâverdî: İlim tahsil etmek
34
bilig-13/Bahar’2000
için Herat'a gitti. Tahsilini tamamladıktan sonra
Mîrzâ Kiçik'in refekatında Mekke'ye gidip Mekke-i
Mükerreme'yi, Mezâr-ı Halîl'i ve diğer kutsal
mezarları ziyaret etti. Irak, Fars ve Anadolu'da
bulundu. Oraların meşhur âlimleri, bilginleri ve
evliyaları ile sohbet etti ve onlarla yaptığı bu
sohbetlerden faydalandı. Ancak kendisine haset eden
kimselerin kınamasına maruz kaldı ve onların 'dîvâne'
suçlaması ile karşılaştı (s. 273).
Mevlânâ Sâ'ilî**: KurşIudur. Hızlı yazı yazan bir
gençtir. Her an şiir söylemeye hazır ve amadedir.
Dâima oruç tutar. Hayvan eti yemez, sadece sultanın
ulufesini yerdi. Gülistân'a nazire olarak bir eser
yazmıştır. Ancak ondan başka kimse o eseri
yazmamış ve mütalaa etmemiştir. Her beyti hece
harflerine göre düzenlenmiş bir divan oluşturmuştur.
Fakat bu divan başkalarından kopyadır yani çalıntıdır.
Kazvînî, Sâ'ilî'nin 927/1521 tarihinde Anadolu'da
bulunduğunu kaydetmektedir (s. 289).
Sultân Bedîuzzamân: Zamanının seçkini, güzel
ahlâkta eşsiz, kemal sahibi, bezm ve rezmin binaziri
olan Sultân Bedîuzzamân, cömertlikte de Hâtem-i
Tâyî gibidir. Şiiri iyi ve hoş söyler. 920/1514 tarihinde
Yavuz Sultân Selim Tebriz tahtını fethedip Şâh İsmail'i
hezimete uğrattığı zaman, Sultân Bedîuzzamân
Mîrzâ'yı Tebriz'den İstanbul'a getirmiştir.
Bedîuzzamân Mîrzâ, İstanbul'da Yavuz Sultan
Selim'in hizmetinde bulundu. Bir gün Herat tahtının
kendisine miras kalacağı ümidiyle yaşadı. Tam
umuduna kavuşacakken İstanbul'da vebadan öldü (s.
315-6).
'Sekizinci Bihişt'te Geçen Orta Asyalı veya
Anadolulu Türk olan ya da Anadolu'ya Gelen
Şâirler
I. Ravza:
Şeyh Evhaduddîn-i Kirmânî: Şiirleri meşhurdur
(s. 318-9).
Şeyh Celâlüddîn Behâü'l-veled: Belhlidir.
Konya'da vefat ettiğinden dolayı Rûmî diye
meşhur olmuştur. Mesnevî isminde bir eseri ile
başka şiirleri vardır (s. 321).
Raziyuddîn Baba: Abaka Han zamanında
Diyarbakır hâkimi idi. Daha sonra azledilerek yerine
Celâluddîn getirilmiştir. Şiirleri çoktur (s.
338).
Mîr Alî Şîr: Değeri yüce bir kimsedir. Câmî,
şâirler zümresi arasında adının defterin başında yer
aldığını söylemiştir. Şiirlerinde Nevâî mahlasını
kullanmıştır. Farsça ve Türkçe şiire tam kudreti vardır.
Ancak o, daha çok Türkçe şiir söylemeye
meyletmiştir. Yaklaşık otuz bin beyit olan Türkçe
hamsesi meşhurdur. Kimse ondan daha iyi ne Türkçe
şiir söylemiş ne de nazım ve nesir incisi delmiştir (s.
357-8).
II. Ravza:
Sultân Selîm Şâh: Gücü, kuvveti, azameti ve
ülkesinin genişliği cihanda görülmemiş bir padişahtır.
Ayrıca latif ve zarif biridir. Arap ve Acem diyarında
fetihler yapmış, yaptığı fetihler ismine yazılan tarih
kitaplarında geniş olarak anlatılmıştır. Farsça ile
yazılmış birçok iyi şiiri vardır. Türkçe şiirleri de güçlü
ve olgundur (s. 359-64).
Mevlânâ Behâuddîn Alî: Şirazlıdır. Mahlası
Edâ'î'dir. Şiirde kasdedilen 'edayı' çok iyi ifade ettiği
için bu mahlası almıştır. Şiraz'ın muteber
kâtiplerinden olup iyi bir hattattır. Şeh-nâme, Nizâmî
ve Husrev-i Dihlevî'nin Hamse'si, Kemâl'in Dîvân'ı
gibi eserleri istinsah etmiştir. Ayrıca Şeyh Sa'dî gibi
çeşitli ülkeleri ve yerleri gezip dolaşmış, oralarda
bulunan fazilet ve kemal sahibi kimselerle sohbet
etmiş ve onların her birinden bir fazilet kazanmıştır.
Bundan dolayı bünyesinde çeşitli faziletler
toplanmıştır. 928/1521-2 tarihinde İstanbul'da
vebadan ölmüştür.
Güzel ve hoş mesnevî, gazel ve kaside söylemiştir.
Şeh-nâme vezninde Yavuz Sultân Selîm dönemi
tarihini yazmıştır (s. 364-6).
35
bilig-13/Bahar’2000
Şeyh Abdullâh-ı Şebusterî: Gülşen-i Râz
müellifi Şeyh Mahmûd-ı Şebusterî'nin oğludur. “Elveledü
sırrı ebîhi (: çocuk babasının sırrıdır)” nin
manası onda ortaya çıkmıştır. Çünkü onun ceddinin
olgunlukları ve faziletlerinin nurları onda latif bir
şekilde bulunmaktadır. Her ilimde, özellikle riyazette
mahareti vardır.
926/1520 yılında Semerkand'dan Anadolu'ya
geldi. Yavuz Sultan Selim ona hürmet ve tazim
gösterdi. Her gün için 30 akçe ulufe bağlandı. Ayrıca
her iki veya üç ay için de 5000 akçe ihsan edildi. Şeyh
Abdullâh-ı Şebusterî, devamlı Yavuz Sultân Selim'in
önünde giderdi. Sultan Selim ona hürmet eder,
huzurunda ayağa kalkardı.
Şem' u Pervâne isimli mesnevi ile muammanın
kaideleri ile ilgili risalesini Sultan Selim adına
yazmıştır. Güzel ve hoş şiirleri vardır (s. 366-9).
Mevlânâ Şemsuddîn-i Berda'î: Mahlası
Hamdî'dir. Halk arasında Mollâzâde ve Berda'îzâde
diye meşhurdur. Şerh-i İsâgocî'ye haşiyesi olan
Mevlânâ Muhammed Berda'î'nin oğullarındandır.
Mollâzâde de fazilet ve çeşitli ilimlere mâlik bir
kişiydi. Tefsîr-i Kâdî, Şerh-i Hidâye, Hikmet, Mîrek
Cengi ve Âdâb-ı Bahs-i Mes'ûdî gibi meşhur eserlere
hâşiye yazmıştır.
917/1511-2 tarihinde Horasan'dan Anadolu'ya
geldi. Yavuz Sultân Selîm ona hürmet ve tazim
göstererek Hâssa Oğlanlara muallim tayin etti ve
çeşitli ihsanlarda bulundu. Güzel ve hoş şiirler
söylemiştir (s. 370-7).
Mevlânâ Hazânî: Kâdı Han'ın oğullarından
Mevlânâ Yahyâ-yı Semerkandî'nin oğludur.
928/1521-2 tarihinde babasıyla Deşt-i Kıpçak
üzerinden Anadolu'ya geldi. Buradan Mekke'ye gitti.
Şiir söylemiştir (s. 377-8).
Sultân Abdullâh: Buhara sultanlarındandır.
Türkçe ve Farsça güzel şiirleri vardır. İlmî ve amelî
faziletleri bünyesinde toplamıştır (s. 378-9).
Mevlânâ Sedîd Tabîb: Kazvinlidir. Uzun müddet
Edirne'de Hâssa-i Sultânî-i Osmânî'de tabiplik
yapmıştır. “Hezzâl (: zayıflık)” hastalığında uzman bir
tabipti. Şiir söylemiştir (s. 381).
Mevlânâ Habîb: Hoş sohbet biridir. Birçok şiir
ezberindedir. Güzel yazı yazar, şiiri ise iyi söyler.
Çinicilikte benzeri yoktur. Kazvînî, hâlâ Anadolu'da
çinicilikle meşgul olduğunu belirtmektedir (s. 382).
Mevlânâ Basîrî-i Acemî: Meşhur bir şâirdir.
Dünya malına ehemmiyet vermeyen kanaatkâr biridir.
Güzel şiir söyler (s. 381-2).
Şeyh Fethullâh: Fâzıl ve kâmil bir gençtir. Şeyh
Muzaffuriddîn'in oğludur. Annesi tarafından Mevlânâ
Celâluddîn-i ,Devvânî soyundandır. Genç yaşlarda
hikemî ve şer'î olgunluk ile çeşitli faziletler
kazanmıştır. Şiirleri oldukça iyidir. Bursa'da
929/1522-3 yılında meydana gelen veba salgınında
ölmüştür (s. 389).
Mevlânâ Fahr-i Halhâlî: Şeyhlerin
büyüklerinden olan Halhâl'ın çocuklarındandır.
Şiirdeki yeteneği iyidir. Anadolu müftüsü Ali
Çelebi'nin oğlunun sünnetine Farsça manzum tarih
söylemiştir. Sünnetten bir müddet sonra, Müftü Ali
Çelebi'nin Fâzıl ismindeki oğlunun vefatına da Farsça
manzum tarih demiştir (s. 391 -2).
Mîr Ayânî: Seyyiddir. Derici mesleğine
mensuptur. Bir zaman kalenderlik yapmış, bir zaman
da Anadolu'da bulunmuştur. Yahudiler mahallesinde
oturmuştur. Hoş görünüşlü bir yahudi çocuğu devamlı
onun hizmetinde bulunurmuş. O çocuk, onun
sohbetinden dolayı müslüman olmuş. Bundan dolayı
ona “Seyyid-i Yehûdân (: Yahudilerin efendisi)”
denmiştir. Fazıl bir kimse olup irticalen şiir
söylemeye muktedirdir (s. 392).
Mevlânâ Fethullâh-i Kâtib: Kâtibler zümresi
içerisinde eşsizdir. Bütün yazı çeşitlerini gayet hoş ve
güzel yazar. Hoş sohbet birisidir. Şiirlerinin çoğu üstad
kişilerin ezberindedir. Yavuz Sultan Selim onu,
Tebriz'den İstanbul'a getirt-
36
bilig-13/Bahar’2000
miştir. Kazvînî, orada Şâh İsmail'in şimdi ise Yavuz
Sultan Selim'in kâtibi olduğunu kaydeder (s. 393).
Mevlânâ Muhammed Mezheb-i Kirmanî:
Gençlik yıllarında güzellik ve iyi huy ile ahlâkta
benzersizdi. Hüsn-i hatta ve tezhip sanatında
meşhurdur. Güzellikte Yûsuf, tezhipte ise ikinci Mânî
idi. Güzel ve hoşşiirler söylemiştir. İstanbul'da
vebadan on gün içersinde babası ve erkek kardeşi ile
birlikte ölmüştür (s. 400).
Mevlânâ Ferruhî: İlim ve fazilet sahibi biridir. Şiir
ve şâirlikte mahir olup şiirin her türünü söylemeye
muktedirdir. İstanbul'da ilk defa bir mısraı Sultân
Süleymân'ın tahta oturuşuna, bir mısraı Belgrat
kalesinin fethine tarih düşülen eşsiz ve gönül alıcı bir
kaside söylemiştir (s. 404-5).
Emînî: Fakir, miskîn-sıfat ve düzgün yaratılışlı
biridir. Dâima gazel söyleyen Emînî'nin kaside de
söylediği görülmektedir.
Kazvînî, Mecâüsü' n-nefâis Tercümesi' nin bitimine
doğru Emînî-i Semerkandî' nin10 Mekke'den
Anadolu'ya geldiğini, her mısraı Kânunî Sultân
Süleyman'ın cülusuna tarih olan bir kaside yazdığını
bildirmektedir. Kazvînî bu kasideyi eserine almıştır.
Kazvînî, ayrıca bu kasidenin İbrahim Paşa'nın vezareti
sırasında ona iletildiğini, İbrahim Paşa'nın Emînî'ye üç
bin akçe ulaştırdığını, Emînî'nin bu para ile ticarete
başladığını, ticaret maksadıyla çeşitli yolculuklara
çıktığını da kaydetmektedir (s. 406).
Örnek Metinler
I. Baba Sevdâ'î (Ali Şîr Nevâî, 1961):
Bâverddindür. Evvel Hâverî tahallus kılur irdi.
Gayb 'âlemdin anga cezbe yitti kim 'aklı zâyil bolup
ildin çıkıp baş ayag yalang dîvâneler dik tag u deştde
kizer irdi. Öz hâliga kilip il arasıga kirgendin songra
Sevdâ'î tahallus kıldı. Baysungur Mîrzâ atıga kasâyidi
bar. Gazelni dagı nev'î aytıpdur. Bu matla' anıngdur
kim:
'Ömri siksendin ötti ve kabri Bâverdning Sükkân
atlıg kentisedür. İki garîb ogul yâdgâr koyup bardı.
Herâtî (Alî Ştr Nevâî, 1323):
37
bilig-13/Bahar’2000
II. Mevlânâ Kemâli /Ali Şir- Nevâî, 1961):
Belhdindür. Kûh-ı Sâfda bolur irdi. Türkî-gûydur.
Anıng hem nazmı hem ol nevâhîde halâyık arasıda
hâlî ez-şöhret imes irdi. Bu matla' anıngdur kim:
îrning kavlidür ney-şeker iy cân bili baglık Gül
dagı yüzüng bendesidür tonı yatnaglık Kabri
Kûh-ı Sâfdadur.
Herâtî (Alî Şîr Nevâî, 1323):
Kazvînî (Alî Şîr Nevâî, 1323):
III. Mevlânâ Sekkâkî (Alî Şîr Nevâî, 1961):
Mâverâü'n-nehrdindür. Semerkand ehli anga köp
mu'tekiddürler ve be-gâyet ta'rîfin kılurlar. Ammâ
fakîr, Semerkand'da irkende mu'arrifleridin her niçe
tefahhus kıldım kim anıng netâyic-i tab'ıdın birer nîme
anglayın. Ta'rîf kılganlança nîme zâhir bolmadı.
Barçadın kalsalar sözleri budur kim Mevlânâ
Lutfîning barça yahşi şi'rleri anıngdur kim ugurlap öz
atıga kılupdur. Ol yirlerde bu nev'ohşaşı yok. Mezesiz
mükâbereler gâhî vâki' bolur. Bari ba'zısı ta'rîf kılıp
kim okurlar. Bu matla'nı anga isnâd kılurlar kim:
Ni nâz bu ni şîvedür ey câdû közlük şûh-ı şeng
Kebk-i derî tâvûsda yok elbette bu reftâr u reng
Kabri hem ol sandur.
Herâtî (Alî Şîr Nevâî, 1323):
38
bilig-13/Bahar’2000
ŞÂİRLER LİSTESİ
Bu tablodan istifade edilirken şu hususlara dikkat edilmelidir:
1. Bu listede “bold” olarak yazılan şâir isimleri, bizzat Türk olduğu veya Türkçe şiir söylediği belirtilenleri
göstermektedir.
2. İsminden sonra (*) işareti konulan şâirler, aslında aynı kişi olup da isimleri bu tezkirelerde değişik geçen
şâirlerdir.
3. Takdim-tehir edilerek yazılan şâirler dipnotlarla belirtilmiştir.
4. İsimleri zikredilmeyen şâirler [ ] içerisinde verilmiştir.
5. Anadolu'ya Anadolu dışından gelen şâirler, italik yazı ile gösterilmiştir.
Mecâlisü'n-nefâis 17
Kitâb-ı Mecâlisü'n-nefâis
(Mukaddime)
Evvelgı Meclis
1. Emîr Kâsım Envâr (s. 5-7)
2. Mîr Mahdum (s. 7-8)
3. Hâfız Sa'd (s. 8)
4. Hâce Ebu'1-vefâ-yi Hv
ârizmî
(s. 8-9)
5. Mevlânâ Hüseyn-i Hv
ârizmî
(s. 9-10)
6. Şeyh Azerî (s. 10-1)
7. Mevlânâ Kâtibî (s. 11-3)
Tercüme-i Herâtı
(Letâif-nâme)
(Mukaddime)
Meclîs-i Evvel
Emîr Kâsım Envâr (s. 6-7)
Mîr Mahdum (s. 7-8)
Hâfız Sa'd (s, 8)
Hv
âce Ebu'1-vefa (s. 9)
Mevlânâ Hüseyn-i Hv
ârİzmî
(s. 9)
Şeyh Azerî (s. 10)
Mevlânâ Kâtibî (s. 10-1)
Tercüme-i Kazvînî
(Mukaddime)
Bihişt-i Evvel
Emîr Kâsım Envâr (s. 183-4)
Mîr Mahdum (s. 184)
Hâfız Sa'd (s. 184-5)
Hv
âce Ebu'1-vefâ (s. 185)
Mevlânâ Hüseyn-i Hv
ârizmî
(s. 185)
Şeyh Azerî (s. 185-6)
Mevlânâ Kâtibî (s. 186-7)
39
bilig-13/Bahar’2000
8. Mevlânâ Eşref (s. 13)
9. Hv
âce İsmetullâh (s. 13-4)
10. Mevlânâ Hayâlî (s. 14)
11. Mevlânâ Bisâtî (s. 14-5)
12. Mevlânâ Yahyâ Sibek
(s. 15-6)
13. Mîr İslâm Gazâlî (s. 16)
14. Seyyid Ali Hâşimî (s. 17)
15. Kâdî Muhammed İmâmî
(s. 17)
16. Mevlânâ Muhammed Âlim
(s. 17-8)
17. Mevlânâ Kudsî (s. 18)
18. Mevlânâ Ruhî Yârzî (s. 18)
19. Mevlânâ Sâhib-i Belhî (s. 19-20)
20. Mevlânâ Sîmî (s. 20)
21. Mevlânâ Alî Âhî (s. 20-1)
22. Mevlânâ Alî Şihâb (s. 21)
23. Muhammed Alî-yi Şugânî
(s. 21)
24. Mevlânâ Tâli'î (s. 21)
25. Mevlânâ Tüsî (s. 21)
26. Baba Sevdâ'î (s. 22-3)
27. Mevlânâ Zâhidî (s. 23)
28. Mevlânâ Emîri (s. 23)
29. Mevlânâ Bedahşî (s. 24)
30. Mevlânâ Tâlib-i Câcermî
(s. 24)
31. Mevlânâ Burunduk (s. 24-5)
32. Mevlânâ Cünûnî (s. 25)
33. Mevlânâ Ârifî (s. 25)
34. Mevlânâ Süleymânî (s. 26-7)
35. Mevlânâ Kadîmî (s. 27)
36. Mevlânâ Mesîhî (s. 28)
37. Mevlânâ Hâcî Ebu'l-hasan
(s. 28-9)
38. Mevlânâ Kutbî (s. 29)
39. Mevlânâ Na'îmî (s. 29)
40. Mevlânâ Zeyn (s. 29-30)
Mevlânâ Şeref-i Hıyâbânî*
(s. 11-2)
Hv
âce İsmet* (s. 12)
Mevlânâ Hayâlî (s. 12-3)
Mevlânâ Bisâtî (s. 13)
Mevlânâ Yahyâ Sibek
(s. 13-4)
Emîr İslâm Gazâlî (s. 14)
Seyyid Hâşimî* (s. 14)
Kâdî Muhammed İmâmî
(s- 14)
Mevlânâ Muhammed Âlim
(s. 15)
Mevlânâ Kudsî (s. 15)
Mevlânâ Ruhî Yârzî (s. 15)
Mevlânâ Sâhib-i Belhî (s. 15-6)
Mevlânâ Sîmî (s. 16-7)
Mevlânâ Alî Âsî* (s. 17)
Mevlânâ Alî Şihâb (s. 17)
Mevlânâ Muhammed Alî-yi
Şugânî (s. 17)
Mevlânâ Tâli'î (s. 17)
Mevlânâ Tûsî (s. 18)
Mevlânâ Sevdâ'î* (s. 18)
Mevlânâ Zâhidî (s. 18)
Mevlânâ Emîrî (s. 18-9)
Mevlânâ Bedahşî (s. 19)
Mevlânâ Muhammed Tâlib-i
Câcermî* (s. 19)
Mevlânâ Burunduk (s. 19)
Mevlânâ Cünûnî (s. 19)
Mevlânâ Mahmûd Ârifî*
(s. 20)
Mevlânâ Süleymânî (s. 21)
Mevlânâ Nedîmî (Kadîmi)*
(s. 21-2)
Mevlânâ Mesîhî (s. 22)
Hâcî Ebu'l-hasan (s. 22)
Mevlânâ Kutbî (s. 22)
Mevlânâ Na'îmî (s. 22-3)
Mevlânâ Zeyn (s. 23)
Mevlânâ Şeref* (s. 187)
Hv
âce İsmet* (s. 187-8)
Mevlânâ Hayâlî (s. 188)
Mevlânâ Bisâtî (s. 188)
Mevlânâ Yahyâ Şibek
(s. 188-9)
Mîr İslâm* (s. 189)
Seyyid Ali Hâşimî (s. 189)
Kâdî Muhammed* (s. 189)
Mevlânâ Muhammed Âlim
(s. 190)
Mevlânâ Kudsî (s. 190)
Mevlânâ Rûhî* (s. 190)
Mevlânâ Sâhib* (s. 190-1)
Mevlânâ Sîmî-yi Nîşâbûrî*
(s. 191)
Mevlânâ Âhî (s. 191)
Yok
Yok
Mevlânâ Tâli'î (s. 191)
Mevlânâ TÛsî (s. 192)
Mevlânâ Sevdâ'î *(s. 192)
Mevlânâ Zâhid* (s. 193)
Mevlânâ Emîr* (s. 193)
Mevlânâ Bedahşî (s. 193)
Mevlânâ Tâlib* (s. 193)
Mevlânâ Bâyezîd* (s. 193)
Mevlânâ Cünûnî (s. 194)
Mevlânâ Ârifî (s. 194)
Mevlânâ Süleymânî (s. 194-5)
Mevlânâ Kadîmî (s. 195-6)
Mevlânâ Şeyhî* (s. 196)
Mevlânâ Hâcî Ebu'l-hasan
(s. 196)
Mevlânâ Kutbî (s. 196)
Mevlânâ Na'îmî (s. 197)
Mevlânâ Zeyn (s. 197)
40
bilig-13/Bahar’2000
41. Mevlânâ Muhammed-i Câmî
(s. 30)
42. Mîr Şâhî (s. 30-1)
43. Mevlânâ Müşterî (s. 32)
44. Mevlânâ Alî Der-düzd (s. 32)
45. Mevlânâ Tâli'î (s. 32)
46. Mevlânâ Muhyî (s. 32)
Mecalisü n-nefayisning Evvelgı
Meclisinin İtmâmı (s. 32-3)
İkinci Meclis
47. Mevlânâ Şerefuddîn Alî-i
Yezdî (s. 34-5)
48. Hv
âce Evhad-i Müstevfî
(s. 35-6)
49. Mevlânâ Abdü'l-vehhâb
(s. 36-7)
50. Hv
âce Fazlullâh Ebu'l-leysî
(s. 37)
51. Mevlânâ Ulâ-İ Şâşî (s. 37-8)
52. Mevlânâ Muhammd-iTebâdkânî
(s. 38-9)
53. Şeyh Sadruddîn-i Revâsî (s. 39)
54. Mîr Haydar-ı Meczûb (s. 39-40)
55. Mevlânâ Muhammed-i Arab
(s. 40)
56. Mîr Müflisî (s. 41)
57. Mevlânâ Abdülkahhâr (s. 41)
58. Mevlânâ Abdürrezzâk (s. 42)
59. Mîr Yâdigâr Big (s. 42-3)
60. Mevlânâ Tûtî (s. 43)
61. Mevlânâ Veysî (s. 44)
62. Mevlânâ Sâgarî (s. 44-5)
63. Mevlânâ Fasîh-i Rûmî (s. 45)
64. Şeyh Kemâi-i Türbetî (s. 45-6)
65. Dervîş Mansûr (s. 46-7)
66. Hâfız Alî-i Câmî (s. 47)
67. Mevlânâ Muhammed
Mu'ammâyî (s. 48)
Mevlânâ Muhammed-i Câmî
(s. 23)
Emîr Şâhî (s. 23-4)
Yok
Yok
Yok
Yok
Yok
Meclîs-i Devvum
Mevlânâ Şerefuddîn Alî-i
Yezdî (s. 25-6)
Hv
âce Evhad-i Müstevfî
(s. 26)
Mevlânâ Kâdî Abdü'1-vehhâb-i
Meşhedî* (s. 26)
Hv
âce Fazlullâh Ebu'l-Ieysî
(s. 26-7)
Mevlânâ Ulâ-i Şâşî (s. 27)
Mevlânâ Tebâdkânî* (s. 27-8)
Şeyh Sadruddîn-i Revâsî (s. 28)
Mîr Haydar-ı Meczûb (s. 28)
Mevlânâ Muhammed-i Arab
(s. 28-9)
Mîr Müflisî (s. 29-30)
Mevlânâ Abdülkahhâr (s. 30)
Mevlânâ Abdürrezzâk (s. 30)
Emîr Yâdigâr Big* (s. 304)
Mevlânâ Tûtî (s. 31)
Mevlânâ Veysî (s. 31)
Mevlânâ Sâgarî (s. 32)
Mevlânâ Fasîhî-yi Rûnî* (s. 32)
Şeyh Kemâl-i Türbetî (s. 32-3)
Dervîş Mansûr-ı Sebzvârî*
(s. 33-4)
Mevlânâ Hâfız Alî-i Câmî*
(s. 34)
Mevlânâ Muhammed
Mu'ammâ'î (s. 34)
Mevlânâ Muhammed* (s. 197)
Emîr Şâhî (s. 197-8)
Yok
Yok
Yok
Yok
Yok
Bîhişt-i Devvum
Mevlânâ Şerefuddîn Ali*
(s. 199-200)
H âce Evhad-i Müstevfî
(s. 200-1)
Mevlânâ Abdü'l-vehhâb
(s. 201)
Hv
âce Fazlullâh-i Semarkandî*
(s. 201)
Mevlânâ Ulâ-i Şâşî (s. 201-2)
Mevlânâ Muhammed-i Tebâdkânî
(s. 202)
Şeyh Sadruddîn-i Revâsî (s. 202)
Mîr Sadruddîn-i Meczûb* (s. 202-3)
Mevlânâ Muhammed-i Arab (203)
Mîr Müflisî (s. 203)
Mevlânâ Abdülkahhâr (s. 203)
Mevlânâ Abdürrezzâk (s. 203-4)
Mîr Yâdigâr (s. 204)
Mevlânâ Tûtî (s. 204)
Mevlânâ Veysî (s. 205)
Mevlânâ Sâgarî (s. 205)
Mevlânâ Fasîh* (s. 205)
Şeyh Kemâl-i Türbetî (s. 205-6)
Dervîş Mansûr (s. 206)
Mevlânâ Alî-i Câmî* (s. 207)
Mevlânâ Muhammed
Mu'ammâ'î (s. 207)
41
bilig-13/Bahar’2000
68. Seyyid Kemâl Keçkûl (s. 48-9)
69. Hv
âce Mü'eyyed Dîvâne (s. 49)
70. Hv
âce Mü'eyyed Mehne (s. 49)
71. Mîr İmâd-i Meşhedî (s. 49-50)
72. Şâh-ı Bedahşân (s. 50)
73. İbn-La'lî (s.50)
74. Mevlânâ Abdüssamed-i
Bedahşî.(s. 51)
75. Mevlânâ Yûsuf Şâh (s. 51)
76. Hv
âce Ebû İshâk(s.51-2)
77. Seyyid Kâzımî (s. 52)
78. Mevlânâ Muhammed
Mu'ammâyî (s. 52-3)
79. Hv
âce Hasan Hızır Şâh (s. 53-4)
80. Mevlânâ Hâcî Nücûmî (s. 54)
81. Hv
âce Mes'ûd-ı Kûmî (s. 54-5)
82. Hâfız Yârî (s. 55)
83. Mevlânâ Kanberî (s. 55)
84. Mevlânâ Husrevî (s. 55-6)
85. Mevlânâ Zeynî (s. 56)
86. Velî-i Kalender (s. 56-7)
87. Mevlânâ Vâlihî (s. 57)
88. Harîmî-i Kalender (s. 57)
89. Mevlânâ Tarhânî (s. 57-8)
90. Mevlânâ Aşkî (s. 58)
91. Mevlânâ Abdulvehhâb (s. 58-9)
92. Hv
âce Yûsuf Burhân (s. 59)
93. Mevlânâ Maşrıkî (s. 59)
94. Mevlânâ Hevâyî (s. 59-60)
95. Mevlânâ Kabûlî (s. 60)
96. Mevlânâ Muhammed Emîn
(s. 60-1)
97. Mevlânâ Sa'îdî (s. 61)
98. Mevlânâ Mîr Argun (s. 61-2)
99. Mevlânâ Sadr-ı Kâtib (s. 62)
100. Mevlânâ Ayâzî (s. 62-3)
101. Mevlânâ Enîsî (s. 63)
102. Yok
Seyyid Kemâl Keçkûlî* (s. 34-5)
Hv
âce Mü'eyyed Dîvâne19 (s. 35)
Hv
âce Mü'eyyed Mehne*21 (s. 35)
Mîr İmâd-i Meşhedî (s. 35-6)
Şâh-ı Bedahşân (s. 36)
İbn-i La'lî (s. 36)
Mevlânâ Abdüssamed* (s. 36)

Mevlânâ Yûsuf Şâh (s. 37)
Hv
âce Ebû İshak (s. 37)
Seyyid Kâzımî (s. 37)
Mevlânâ Muhammed
Mu'ammâ'î (s. 37-8)
Hv
âce Hızır Şâh-ı Esterâbâdî*
(s. 38)
Mevlânâ Hâcî Nücûmî (s. 38)
Mevlânâ Mes'ûd-ı Kumî (s. 38-9)
Hâfız Yârî (s. 39)
Mevlânâ Kanberî (s. 39)
Mevlânâ Husrevî (s. 39-40)
Mevlânâ Nâzenînî-i Sebzvârî*
(s. 40)
Mevlânâ Velî-i Kalender* (s. 40)
Mevlânâ Valih* (s. 40-1)
Mevlânâ Harîmî-i Kalender*
(s. 41)
Mevlânâ Tarhânî (s. 41)
Mevlânâ Âşıkî* (s. 41)
Mevlânâ Abdulvehhâb-ı
Esferâyenî* (s. 42)
Hv
âce Yûsuf Burhân (s. 42)
Mevlânâ Maşrıkî (s. 42)
Mevlânâ Hevâ'î (s. 42-3)
Mevlânâ Kabûlî (s. 43)
Mevlânâ Muhammed Emîn
(s. 43)
Mevlânâ Sa'dî* (s. 43-4)
Mevlânâ Mîr Argun* (s. 44)
Mevlânâ Sadr-ı Kâtib (s. 44)
Mevlânâ Ayâzî (s. 44)
Mevlânâ Enîsî (s. 44-5)
Yok
Seyyid Kemâl Keçkûl18 (s. 207-8)
Hv
âce Mü'eyyed Dîvâne20 (s. 209)
Hv
âce Mü'eyyed Mehne*22(s. 208-9)
Mîr İmâd-i Meşhedî (s. 209)
Şâh-ı Bedahşân (s. 209)
İbn-i La'lî (s. 209-10)
Mevlânâ Abdüssamed-i
Bedahşî (s. 210)
Mevlânâ Yûsuf Şâh (s. 210)
Hv
âce Ebû İshak (s. 210)
Seyyid Kâzımî (s. 211)
Mevlânâ Muhammed
Mu'ammâ'î (s. 211)
Hv
âce Hüseyin Hızır Şâh*
(s. 211-2)
Mevlânâ Nücûmî* (s. 212)
Hv
âce Mes'ûd-ı Kumî (s. 212)
Hâfız Yârî (s. 212-3)
Mevlânâ Kabrî* (s. 213)
Mevlânâ Husrevî (s. 213)
Mevlânâ Nâzenînî (s. 213)
Velî-i Kalender (s. 213-4)
Mevlânâ Vâlihî (s. 214)
Cerîmî-i Kalender* (s. 214)
Mevlânâ Tarhânî (s. 214)
Mevlânâ Aşkî (s. 214)
Mevlânâ Abdulvehhâb (s. 214-5)
Hv
âce Burhân* (215)
Mevlânâ Maşrıkî (215)
Mevlânâ Hevâ'î (215-6)
Mevlânâ Kabûlî (s. 216)
Mevlânâ Muhammed Emîn
(s. 216)
Mevlânâ Sa'dî (s. 216-7)
Mîr Argun (s. 217)
Mevlânâ Sadr-ı Kâtib (s. 217)
Mevlânâ Ayâzî (s. 217-8)
Mevlânâ Enîsî23 (s. 218)
Seyyid Nakîbî (s. 218)
42
bilig-13/Bahar’2000
103. Mevlânâ Muhammed-i
Âmulî (s. 63-4)
104. Mevlânâ Burûcî (s. 64)
105. Derviş Nâzikî (s. 64-5)
106. Mevlânâ Kevserî (s. 65)
107. Seyyid Müslimî (s. 65)
108. Mevlânâ Nizâm (s. 65-6)
109. Mevlânâ Yârî (s. 66)
110. Hv
âce Ahmed-i Mücellid (s. 66)
111. Mevlânâ Muhammed-i
Ni'met-âbâdî (s. 67)
112. Seyyid Abdulhak (s. 67-8)
113. Mevlânâ Mîr Karşî (s. 68)
114. Mevlânâ Cevheri (s. 68)
115. Mevlânâ Hâverî (s. 68-9)
116. Mevlânâ Halvâyî (s. 69)
117. Mevlânâ Riyâzî (s. 69-70)
118. Mevlânâ Safâyî (s. 704)
119. Mevlânâ Yûsuf (s. 71-2)
120. Mevlânâ Hâkî (s. 72)
121. Mevlânâ Lutfi (s. 72-3)
122. Mevlânâ Yakînî (s. 73-4)
123. Mevlânâ Atâyî (s. 74)
124. Mevlânâ Mukîmi (s. 75)
125. Mevlânâ Kemâlî (s. 75)
326. Mevlânâ Latîfi (s. 75-6)
127. Mevlânâ Sekkâkî (s. 76)
128. Mîrzâ Hâcî Soğdî (s. 76-7)
129. Nûr Sa'îd Big (s. 77)
130. Pehlevân Hüseyin (s. 77)
131. Mevlânâ Sâni'î (s. 77-8)
132. Hv
âce Müseyyeb (s. 78)
133. Mevlânâ Bilâl (s. 78)
134. Mîr Sa'îd (s. 78-9)
135. Yok
136. Muhammed Alî (s. 79-80)
137. Dervîş Big (s. 80)
138. Mîrzâ Big (s. 80-1)
Mevlânâ Muhammed-i
Âmulî (s. 45)
Yok
Dervîş Nâzikî (s. 45)
Dervîş Kevserî (s. 46)
Seyyid Müslimî-i Esferâyenî*
(s. 46)
Mevlânâ Nizâm (s. 46)
Mevlânâ Yârî (s. 46)
Mevlânâ Muhammed-i
Mücellid (s. 46)
Mevlânâ Muhammed-i
Ni'met-âbâdî (s. 46)
Seyyid Abdulhak-ı Esterâbâdî
(s. 47)
Mevlânâ Mîr Karşî (s. 47)
Mevlânâ Cevherî (s. 47)
Mevlânâ Hâverî (s. 47)
Mevlânâ Halvâ'î (s. 47-8)
Mevlânâ Riyâzî (s. 48)
Safâ'î (s. 48)
Mevlânâ Bedî'î* (s. 48-9)
Mevlânâ Hâtemî* (s. 49)
Mevlânâ Lutfî (s. 49-50)
Mevlânâ Nakîbî* (s. 50)
Mevlânâ Atâ'î (s. 50)
Mevlânâ Mukîmî (s. 50-1)
Mevlânâ Kemâl* (s. 51)
Mevlânâ Latîfî (s. 51)
Mevlânâ Sekkâkî (s. 51)
Mevlânâ Hâcî Soğdî-i
Semerkandî* (s. 51-2)
Nûr Sa'îd Big (s. 52)
Pehlevân Hüseyin (s. 52)
Mevlânâ Sâni'î (s. 52)
Hv
âce Müseyyeb (s. 52-3)
Mevlânâ Hilâlî* (s. 53)
Mîr Sa'îd-İ Kâbili* (s. 53)
Yok
Mîr Muhammed Alî-i
Kâbilî* (s. 53-4)
Dervîş Big (s. 54)
Mîrzâ Big (s. 54)
Mevlânâ Muhammed-i
Âbelî*(s.218)
Yok
Dervîş Nâzik* (s. 218-9)
Dervîş Kevserî (s. 219)
Seyyid Müslimî (s. 219)
Mevlânâ Nizâm (s. 219)
Mevlânâ Yârî (s. 219)
Hv
âce Muhammed-i
Mücellid (s. 219-20)
Mevlânâ Muhammed* (s. 220)
Seyyid Abdulhak (s. 220)
Mevlânâ Karşî* (s. 220)
Mevlânâ Cevherî (s. 220-1)
Mevlânâ Hâverî (s. 221)
Mevlânâ Halvâ'î (s. 221)
Mevlânâ Riyâzî (s. 221-2)
Yok
Mevlânâ Yûsuf (s. 222)
Mevlânâ Hâkî (s. 222)
Mevlânâ Lutfi (s. 223-4)
Mevlânâ Nakîbî* (s. 224)
Mevlânâ Atâ'î (s. 224)
Yok
Mevlânâ Kemâlî (s. 224)
Mevlânâ Latifi (s. 225)
Mevlânâ Sigâlî* (s. 225)
Mîrzâ Hâcî Soğdî (s. 225)
Sa'îd Big* (s. 225)
Pehlevân Hüseyin (s. 225-6)
Mevlânâ Sâni'î (s. 226)
Hv
âce Müseyyeb (s. 226)
Yok
Mîr Sa'îd24 (s. 226)
Mevlânâ Mîr Seyyid (s. 226)
Muhammed Alî (s. 227)
Mîrzâ Alî* (s. 227)
Mîrzâ Bİg (s. 227)
43
bilig-13/Bahar’2000
139. Seyyid Hasan-ı Erdeşîr
(s. 81-2)
İkinci Meclisning İhtitâmı (s. 82)
Üçünci Meclis
140. Mevlânâ Nûreddîn
Abdurrahmân-ı Câmî (s. 83-4)
141. Emîr Şeyhim Süheylî
(s. 84-6)
142. Mevlânâ Seyfî (s. 86-7)
143. Mevlânâ Âsafî (s. 87-8)
144. Mevlânâ Bennâyî (s. 88)
145. Mevlânâ Kâmî (s. 89)
146. Mevlânâ Âlim (s. 89-90)
147. Mevlânâ Hasan Şâh (s. 90)
148. Mevlânâ Mazhar25 (s. 90-1)
149. Mevlânâ Şâmî (s. 91)
150. MevlânâAbduIlâh (s. 91-3)
151. Mevlânâ Dervîş-i Meşhedî
(s. 93)
152. Mevlânâ Hurremî (s. 93-4)
153. Mevlânâ Kurâza (s. 94)
154. Seyyid Kutub Lekedenk (s.
94-5)
155. Mevlânâ Mukbilî (s. 95)
156. Dervîş Hüsâmî (s. 95)
157. Mevlânâ Şevkî (s. 96)
158. Mevlânâ Ziyâ (s. 96-7)
159. Mevlânâ Halef (s. 97)
160. Mevlânâ Mahvî (s. 97)
161. Mevlânâ Nergis (s. 98)
162. Mevlânâ Sâlimi (s. 98)
163. Mevlânâ Cennetî (s. 99)
164. Mevlânâ Enverî (s. 99)
165. Mevlânâ Kâbilî (s. 99)
166. Yok
167. Mevlânâ Sırrî (100)
168. Mîr Hâc (s. 100)
Emîr Hüseyn-i Erdeşîr
(s. 54-5)
Meclis-i Sevvum
Mevlânâ Nûreddîn
Abdurrahmân-ı Câmî (s. 56)
Emîr Şeyhim Süheylî
(s. 56-7)
Mevlânâ Seyfî (s. 57-8)
Mevlânâ Âsafî (s. 58-9)
Mevlânâ Bennâ'î (s. 60)
Mevlânâ Kâmî (s. 60)
Mevlânâ Âlîm (s. 60-1)
Mevlânâ Hüseyin Şâh* (61-2)
Mevlânâ Mutahhar26 (s. 62)
Mevlânâ Şâmî (s. 62)
Mevlânâ Abdullâh-ı Hatifi*
(s. 62-3)
Mevlânâ Dervîş* (s. 63)
Mevlânâ Hurremî (s. 63)
Seyyid Kurâza* (s. 63-4)
Seyyid Kutub* (s. 64)
Mevlânâ Kabûlî* (s. 64)
Yok
Mevlânâ Şevkî (s. 64)
Mevlânâ Ziyâ-i Tebrîzî*
(s. 64-5)
Mevlânâ Halef-i Tebrîzî* (s. 65)
Mevlânâ Mahvî (s. 65)
Mevlânâ Nergis (s. 65-6)
Mevlânâ Sâ'ilî* (s. 66)
Mevlânâ Cennetî (s. 66)
Mevlânâ Enverî (s. 66)
Mevlânâ Kâbilî (s. 66-7)
Yok
Mevlânâ Sırrî (s. 67)
Mîr Hâc (s. 67)
Seyyid Hasan-ı Erdeşîr
(s. 228)
Bihişt-i Sevvum
Mevlânâ Nûreddîn
Abdurrahmân-ı Câmî (s. 229-30)
Mîr Şeyhim Süheylî (s. 230)
Mevlânâ Seyfî-i Buhârî
(s. 230-1)
Mevlânâ Âsafî (s. 231-2)
Mevlânâ Bennâ'î (s. 232-3)
Mevlânâ Kâmî (s. 233-4)
Mevlânâ Âlim (s. 234)
Mevlânâ Hasan Şâh (s. 234-5) 97
Mevlânâ Mutahhar (s. 235)
Mevlânâ Şâmî (s. 235)
Mevlânâ Abdullah (s. 235-6)
Mevlânâ Dervîş-İ Meşhedî
(s. 236)
Mevlânâ Hurremî (s. 236)
Seyyid Kurâza (s. 236-7)
Mevlânâ Seyyid Lekedenîk
(s. 237)
Mevlânâ Mukîmî* (s. 237)
Yok
Mevlânâ Şevkî (s. 237)
Mevlânâ Ziyâ-i Tebrîzî*
(s. 237-8)
Mevlânâ Halef-i Tebrîzî* (s. 238)
Mevlânâ Mahvî (s. 238)
Mevlânâ Nergis (s. 238)
Mevlânâ Sâlimî (s. 238-9)
Mevlânâ Cennetî (s. 239)
Mevlânâ Enverî (s. 239)
Mevlânâ Kâbilî28 (s. 240)
Mevlânâ Hamîd (s. 239)
Mevlânâ Sırrî29 (s. 240)
Mîr Hâc (s. 240)
44
bilig-13/Bahar’2000
169. Mevlânâ Manî (s. 100)
170. Mevlânâ Sâyilî (s. 100-1)
171. Mevlânâ Selâmî (s. 101)
172. Mevlânâ Fârigî (s. 101)
173. Mevlânâ Cemşîd (s. 101)
174. Mevlânâ Şihâb (s. 101-2)
175. Mevlânâ Abdulhak (s. 102)
176. Mevlânâ Vedâ'î (s. 102)
177. Mevlânâ Bekâyî (s. 102)
178. Mevlânâ Müşrifî (s. 103)
179. Mevlânâ Asîlî (s. 103)
180. Mevlânâ Kevserî (s. 103)
181. Mevlânâ Hilâli (s. 103)
182. Mevlânâ Kabûlî (s. 104)
183. Mevlânâ Ebû Tâhir (s. 104)
184. Yok
185. Mevlânâ Cânî (s. 104)
186. Mevlânâ Âfetî (s. 104-5)
187. Mevlânâ Zülâlî (s. (s. 105)
188. Seyyid Nakîbî (s. 105)
189. Mîr Hâşimî(s. 105)
190. Mevlânâ Sâhib (s. 105-6)
191. Mevlânâ Mâyilî (s. 106)
192. Mevlânâ Kavsî (s. 106)
193. Mevlânâ Hicrî (s. 106)
194. Mevlânâ Nûrî (s. 107)
195. Mevlânâ Dâ'î (s. 107)
396. Mevlânâ Subhî (s. 107)
197. Mevlânâ Mecnûn (s. 107)
198. Mevlânâ Melik (s. 108)
199. Mevlânâ Celâlüddîn (s. 108)
200. Hv
âce Mûsâ(s. 108)
201. Mevlânâ Meşrebî (s. 108-9)
202. Mevlânâ Vefâyî (s. 109)
203. Mevlânâ Habîb (s. 109)
204. Mevlânâ Harîmî (s. 109)
205. Mevlânâ Kalender (s. 109)
206. Mevlânâ Kırânî (s. 109-10)
207. Mevlânâ Şâdî (s. 110)
208. Mevlânâ Halil (s. 110)
209. Mevlânâ Heybetî (s. 110)
210. Mevlânâ Fenâyî(s.110)
Mevlânâ Mânî (s. 67)
Mevlânâ Sâ'ilî (s. 67)
Mevlânâ Selâmî30 (s. 69)
Mevlânâ Fârigî31 (s. 69)
Molla Cemşîd-i Mu'ammâyî*
(s. 69)
Molla Şihâb*32 (s. 70)
Yok
Mevlânâ Vedâ'î35 (s. 67-8)
Mevlânâ Bekâ'î37 (s. 68)
Mevlânâ Müşrifi38 (s. 68)
Mevlânâ Asîlî39 (s. 69)
Mevlânâ Kevserî40 (s. 69)
Mevlânâ Hilâli41 (s. 68-69)
Mevlânâ Kabûlî42 (s. 72)
Mevlânâ Ebû Tâlib* (s. 70)
Mevlânâ [ ] (s. 71-2)
Mevlânâ Cânî (s. 72)
Mevlânâ Âfetî (s. 72)
Mevlânâ Zülâlî (s. 72)
Mevlânâ Nakîbî* (s. 72-3)
Mevlânâ Hâşimî (s. 73)
Mevlânâ Sâhib (s. 73)
Mevlânâ Mâyilî (s. 73)
Mevlânâ Kavsî (s. 73)
Yok
Mevlânâ Nûrî (s. 73)
Mevlânâ Dâ'î (s. 73-4)
Mevlânâ Subhî (s. 74)
Mevlânâ Mecnûn (s. 74)
Mevlânâ Melik (s. 74-5)
Mevlânâ Celâlüddîn (s. 75)
Mevlânâ Mûsâ* (s. 75)
Mevlânâ Meşrebî44 (s. 70)
Mevlânâ [Vefayî]45 (s. 70)
Mevlânâ [Habîb]46 (s. 70)
Yok
Yok
Mevlânâ [Kırânî]47 (s. 70)
Mevlânâ [Şâdî]48 (s. 71)
Yok
Yok
Mevlânâ [Fenâyî] 49 (s. 71)
Mevlânâ Mânî (s. 2404)
Mevlânâ Sâyilî (s. 241)
Yok
Yok
Yok
Mevlânâ Şihâb33 (s. 239)
Mevlânâ Abdulhak34 (s.239-40)
Mevlânâ Vedâ'î36 (s. 241)
Mevlânâ Bekâ'î (s. 241)
Mevlânâ Müşrifî (s. 241-2)
Mevlânâ Asîlî (s. 242)
Mevlânâ Kevserî (s. 242)
Mevlânâ Hilâli (s. 242)
Mevlânâ Kabûlî (s. 242)
Yok
Yok
Mevlânâ Cânî (s. 242-3)
Mevlânâ Âfetî (s. 243)
Mevlânâ Zülâlî (s. 243)
Yok
Mevlânâ Hâşimî (s. 243)
Mevlânâ Sâhib (s. 243-7)
Mevlânâ Mâyilî (s. 248)
Mevlânâ Kavsî (s. 248)
Yok
Mevlânâ Nûrî (s. 249)
Mevlânâ Dâ'î (s. 249)
Mevlânâ Subhî (s. 249)
Mevlânâ Mecnûn (s. 249)
Mevlânâ Melik (s. 249)
Mevlânâ Celâlüddîn (s. 250)
Hv
âce Mûsâ43 (s. 250)
Yok
Yok
Yok
Yok
Yok
Yok
Yok
Yok
Yok
Yok
45
bilig-13/Bahar’2000
211. Mevlânâ Kanberî (s. 110-1) Yok Yok
212. Seyyid Ârif(s. 111) Yok Yok
213. Lutfî-i Sânî (s. 111) Yok Yok
214. Mevlânâ Adîmî (s. 111) Yok Yok
215. Mevlânâ Şebâbî (s. 111) Yok Yok
216. Mevlânâ Derviş (s. 111-2) Yok Yok
217. Mevlânâ Ayânî (s. 112) Yok Yok
218. Mevlânâ Gıyâsuddîn (s. 112) Mevlânâ [Gıyâsuddîn] (s. 71) Yok
219. Seyyid Abdullatîf(s. 112) Mevlânâ [Abdullatîf]51 (s. 71) Yok
220. Mevlânâ Muhammed (s. 112) Yok Yok
221. Mevlânâ Fahrî (s. 113) Yok Yok
222. Mevlânâ Rüknî (s. 113) Yok Yok
223. Mevlânâ Nâsihî (s. 113) Mevlânâ [Nâsıhî]52 (s. 72) Yok
224. Mevlânâ Tâyirî (s. 113) Mevlânâ Tâyirî53 (s. 77-8) Yok
225. Seyyid Hazînî (s. 114) Seyyid Hazînî54 (s. 78) Yok
226. Mevlânâ Mehdî (s. 114) Mevlânâ Mehdî55 (s. 78) Yok
227. Mevlânâ Tâyifî (s. 114) Mevlânâ Tâyirî* (s. 78) Yok
228. Mevlânâ Nâyibî (s. 114) Yok Yok
229. Mevlânâ Sıfâtî (s. 11 4) Yok Yok
230. Emîr Levend (s. 114-5) Mîr Kalender* (s. 78) Yok
231. Mevlânâ Emînî (s. 115) Mevlânâ Emînî (s. 75) Mevlânâ Emînî (s. 250)
232. Mevlânâ Muhammed Mevlânâ Muhammed Mevlânâ Muhammed
Tâlib(s. 115) Tâlib (s. 75) Tâlib (s. 250)
233. Mevlânâ Zîrekî (s. 115) Mevlânâ Zîrekî (s. 75-6) Mevlânâ Zîrek* (s. 250-1)
234. Mevlânâ Vahdeti (s. 115) Mevlânâ Vahdeti (s. 76) Mevlânâ Vahdeti (s. 251)
235. Mevlânâ Nâdirî (s. 116) Mevlânâ Nâdirî (s. 76) Mevlânâ Nâdirî (s. 251)
236. Mevlânâ Zamânî (s. 116) Mevlânâ Zamânî (s. 76) Mevlânâ Zamânî56 (s. 252)
237. Yok Yok Mevlânâ Dost (s. 251-2)
238. Mevlânâ Sûsenî (s. 116-7) Mevlânâ Sûsenî (s. 76) Mevlânâ Sûsenî (s. 252-3)
239. Mevlânâ Helâkî (s. 117) Mevlânâ Sûsenî (s. 76-7) Mevlânâ Helâkî (s. 253)
240. Dost Muhammed (s. 117) Yok Mevlânâ Dost57* (s. 251-2)
241. Hasan Alî (s. 117-8) Yok Hasan Alî (s. 252)
242. Mevlânâ Fethullâh (s. 118) Yok Mevlânâ Fethullâh (s. 252)
243. Mevlânâ Esîrüddîn (s. 118) Yok Mevlânâ Nazîrüddîn* (s. 252)
244. Mevlânâ Gubârî (s. 118) Mevlânâ Gubârî-i Esferâyenî*
(s. 77)
Mevlânâ Gubârî (s. 253)
245. Mevlânâ Riyâzî (s. 119) Mevlânâ Riyâzî (s. 77) Mevlânâ Riyâzî (s. 253)
246. Mevlânâ Tâhirî (s. 119) Mevlânâ Tâhirî58 (s. 79) Mevlânâ Zâhir* (s. 253)
247. Mevlânâ Mecnûnî (s. 119-20) Mevlânâ Mecnûnî (s. 79) Mevlânâ Mecnûnî (s. 254)
248. Mevlânâ Hemdemî (s. 120) Mevlânâ Hemdemî (s. 79) Mevlânâ Hemdemî (s. 254)
249. Mevlânâ Necmî (s. 120) Mevlânâ [Necmî] (s. 79) Mevlânâ Necmî (s. 254)
250. Seyyidzâde-i Miinşî (s. 120) Seyyidzâde-i Münşî
59 (s. 78) Seyyidzâde Münşî (s. 254)
251. Mevlânâ Âsımî (s. 120) Mevlânâ Âsımî60 (s. 78) Mevlânâ Âsî (s. 254)
46
bilig-13/Bahar’2000
252. Mevlânâ Fahruddîn (s. 121)
253. Mevlânâ Maksûd (s. 121)
254. Mevlânâ Sâfî (s. 121)
255. Yok
256. Mevlânâ Figânî (s. 121)
257. Mevlânâ Bû-Alî (s. 122)
258. Mevlânâ Şeyhî (s. 122)
259. Mevlânâ Herâtî (s. 122)
260. Mevlânâ Bihiştî (s. 122)
261. Mevlânâ Ehlî (s. 122-3)
262. Mevlânâ Nergisî (s. 123)
263. Mevlânâ Hızrî (s. 123)
264. Mevlânâ Bâtınî (s. 123)
265. Mevlânâ Fazlî (s. 123-4)
266. Mevlânâ Şûhî (s. 124)
267. Mevlânâ Zâhirî (s. 124)
268. Mevlânâ Hulkî (s. 124)
269. Mîr Esedullâh(s. 124-5)
270. Mîr AhaduIlâh(s. 125)
271. Mevlânâ Şâh Alî (s. 125)
272. Mevlânâ Zîbâ'î (s. 125)
273. Mevlânâ Sa'îd (s. 125)
274. Mevlânâ Dervîş Alî (s. 125-6)
275. Mevlânâ Kallâşî (s. 126)
276. Mevlânâ Gedâyî (s. 126)
277. Mevlânâ Vâhidî (s. 12 6-7)
278. Zâve Kadısı (s. 127)
279. Mîr Hüseyin (s. 127)
280. Mevlânâ Kâşî (s. 127)
281. Mevlânâ Zâyirî (s. 127-8)
282. Mevlânâ Kâni'î (s. 128)
283. Mevlânâ Ziyâyî (s. 128)
284. Mevlânâ Nûrî (s. 128)
285. Mevlânâ Feyzî (s. 128)
286. Mevlânâ Aynî (s. 128)
287. Mevlânâ Mu'înî (s. 128-9)
288. Ahdarî(s. 129)
289. Üstâd Muhammed-i Obahî
(s. 129)
290. Mevlânâ Kevkebî (s. 129)
291. Mevlânâ Mihnetî (s. 129)
292. Mevlânâ Şükrî (s. 130)
Yok
Yok
Mollâ Sâfî (78-9)
Mollâ Sıfatî (s. 79)
Mîr Sa'îd (s. 80)
Mevlânâ Bû-Alî (s. 80)
Mevlânâ Şeyhî (s. 80)
Mevlânâ Herâtî (s. 80)
Mevlânâ Bihiştî6l (s. 80)
Mevlânâ Ehlî63 (s. 80-1)
Mevlânâ Nergisî (s. 81)
Mevlânâ Hızrî (s. 81-2)
Mevlânâ Bâtınî (s. 82)
Mevlânâ Fazlî (s. 82)
Mevlânâ Şûhî (s. 82)
Mevlânâ Zâhirî (s. 82)
Mevlânâ Hulkî (s. 82)
Yok
Yok
Yok
Mevlânâ Zîbâ'î (s. 82-3)
Mevlânâ Sa'îd (s. 83)
Mollâ Dervîş Alî-i Şemmâ*
(s. 83)
Mevlânâ Kallâşî (s. 83)
Mevlânâ Gedâ'î (s. 83)
Mevlânâ Vâhidî (s. 83)
Kâdîzâde* (s. 84)
Yok
Yok
Yok
Yok
Yok
Yok
Yok
Yok
Yok
Yok
Yok
Mevlânâ Kevkebî (s. 84)
Mevlânâ Mihnetî (s. 84)
Mevlânâ Şükrî (s. 84)
Mevlana Fahruddîn (s. 254-5)
Mevlânâ Maksûd (s. 255)
Mevlânâ Sâfî (s. 255)
Mevlânâ Safâ'î* (s. 255)
Mevlânâ Figânî (s. 255)
Mevlânâ Bû-Alî (s. 255)
Mevlânâ Şeyhî (s. 255-6)
Yok
Mevlânâ Bihiştî62 (s. 251)
Mevlânâ Ehlî64 (s. 251)
Yok
Mevlânâ Hızrî (s. 256)
Mevlânâ Bâtınî (s. 256)
Mevlânâ Feyzî (s. 256-7)
Mevlânâ Şûhî (s. 257)
Mevlânâ Tâhirî* (s. 257)
Mevlânâ Hulkî (s. 257)
Yok
Yok
Yok
Mevlânâ Zîbâ'î (s. 257)
Mevlânâ Sa'îd (s. 257)
Mevlânâ Dervîş Alî (s. 257-8)
Mevlânâ Kallâşî (s. 258)
Mevlânâ Gedâ'î (s. 258)
Mevlânâ Vâhidî (s. 258)
Kâdîzâde* (s. 258)
Yok
Yok
Yok
Yok
Yok
Yok
Yok
Yok
Yok
Yok
Yok
Mevlânâ Kevkebî (s. 258)
Mevlânâ Muhabbeti* (s. 258)
Mevlânâ Şükrî (s. 259)
47
bilig-13/Bahar’2000
293. Mevlânâ Hakîrî (s. 130)
294. Mevlânâ Esîrî (s. 130)
295. Mevlânâ Sa'd (s. 130)
296. Hv
âce Kelân-ı Bezzâz (s. 130-1)
297. Hv
âce Mansûr (s. 131)
298. Sultân Mahmûd (s. 131)
299. Mevlânâ Nizâm (s. 131)
300. Mevlânâ Yârî (s. 131)
301. Mevlânâ Dâ'î (s. 131)
302. Baba Şûrîde (s. 132)
303. Mevlânâ Sûfî (s. 132)
304. Mevlânâ Hamîd-i GUI (s. 132)
305. Mevlânâ Bihiştî (s. 132)
306. Mevlânâ Figânî (s. 133)
307. Mevlânâ Şerârî (s. 133)
308. Mevlânâ Fedâyî (s. 133)
309. Mevlânâ Mahremî (s. 133)
310. Mevlânâ Ayânî (s. 133)
311. Mevlânâ Vâlihî (s. 134)
312. Seyyid Hançer Çiçek (s. 134)
313. Mevlânâ Zârî (s. 134)
314. Mevlânâ Nâzın (s. 134)
335. Mevlânâ Zatî (s. 134)
316. Mevlânâ Mîr Alî (s. 135)
317. Pehlevân Kâtib (s. 135)
Mevlânâ Hakîrî (s. 84-5)
Mevlânâ Esîrî (s. 85)
Mevlânâ Sa'd (s. 85)
Hv
âce Kelân-ı Bezzâz (s. 85)
Hv
âce Mansûr (s. 85)
Sultân Mahmûd (s. 85)
Mevlânâ Nizâm (s. 85)
Mevlânâ Yârî (s. 86)
Mevlânâ Dâ'imî* (s. 86)
Baba Şûrîde (s. 86)
Mevlânâ Sûfî (s. 86)
Mevlânâ Hamîd-i Gül (s. 86)
Mevlânâ Bihiştî (s. 86)
Mevlânâ Figânî (s. 86-7)
Mevlânâ Şerârî (s. 87)
Fedâ'î-i Tebrîzî* (s. 87)
Mevlânâ Mahremî (s. 87)
Mevlânâ Ayânî (s. 87-8)
Mevlânâ Vâfî (s. 88)
Seyyid Hançer* (s. 88)
Mevlânâ Zârî (s. 88)
Mevlânâ Nâzırî 65 (s. 88)
Mevlânâ Zâtî66 (s. 88)
Mevlânâ Mîr Alî67 (s. 88)
Pehlevân Kâtib68 (s. 88)
Mevlânâ Hakîrî (s. 259)
Mevlânâ Esîrî (s. 259)
Mevlânâ Sa'd (s. 259)
Hv
âce Kelân-ı Bezzâz (s. 259)
Hv
âce Mansûr (s. 259)
Sultân Mahmûd (s. 259-60)
Mevlânâ Nizâm (s. 260)
Yok
Mevlânâ Dâmî (s. 260)
Baba Şûrîde (s. 260)
Mevlânâ Süfî (s. 260)
Mevlânâ Hamîd* (s. 260)
Mevlânâ Bihiştî (s. 261)
Mevlânâ Figânî (s. 261)
Mevlânâ Şerârî (s. 261)
Mevlânâ Fedâ'î (s. 261)
Mevlânâ Mahremî (s. 261)
Mevlânâ Mahremî (s. 261-2)
Mevlânâ Vâlihî (s. 262)
Seyyid Hançer* (s. 262)
Mevlânâ Zârî (s. 262)
Mevlânâ Nâzırî (s. 262)
Mevlânâ Zâtî (s. 262)
Mevlânâ Mîr Alî (s. 262)
Pehlevân Kâtib (s. 262-3)
Üçünci Meclisning Hatmi (s. 135) Yok Yok
Törtünçi Meclis Meclis-i Çihârum Bîhîşt-i Çihârum
318. Pehlevân Muhammed
Keştîgîr (s. 136-7)
319. Mîr-Ser-bürehne (s. 137-8)
320. Mevlânâ Burhâneddîn
(s. 138-9)
321. Mîr Gıyâsuddîn Azîz (s. 139)
322. Mevlânâ Mes'ûd (s. 139-40)
323. Hâfız-ı Şerbetî (s. 140-1)
324. Hv
âce Kemâlüddîn-i Ûdî
(s. 141)
325. Alî Kermâl (s. 141)
Pehlevân Muhammed
Ebû Sa'îd* (s. 89-91)
Seyyid Ser-bürehne* (s. 91)
Mevlânâ Burhâneddîn
Atâullâh-i Râzî* (s. 91)
Yok
Mevlânâ Kemâlüddîn-i
Mes'ûd* (s. 91-2)
Hâfız-ı Şerbetî69 (s. 92)
Yok
Yok
Pehlevân Muhammed* (s. 264-5)
Seyyid Ser-bürehne (s. 265)
Mevlânâ Burhân (s. 265-6)
Yok
Mevlânâ Mes'ûd (s. 266)
Hâfız-ı Şerbeti70 (s. 267)
Yok
Yok
48
bilig-13/Bahar’2000
326. Mir Atâullâh (s. 141-2)
327. Mîr Murtâz (s. 142-3)
328. Mevlânâ Hüseyin Vâ'iz (s. 143)
329. Mevlânâ Mu'în Vâ'iz (s. 144)
330. Sultân İbrâhîm-i Müşa'şa'
(s. 144-5)
331. Mîr Hvând (s.145)
332. Mevlânâ Hvând Mîr (s. 145-6)
333. Mevlânâ Hamîdüddîn (s. 146)
334. Mîr Kemâlüddîn-i Hüseyin
(s. 146-7)
335. Mîr İhtiyârüddîn (s. 147-8)
336. Mevlânâ Muhammed-i Bedahşî
(s. 148)
337. Mevlânâ Hâcî Muhammed
(s. 149)
338. Mîr Hüseyin-i Mu'ammâyî
(s. 149-50)
339. Hâfız Muhammed Sultân Şâh
(s. 150)
340. Mevlânâ Fahrî (s. 150)
341. Seyyid Ca'fer (s. 150-1)
342. Emir Seyyid Hasan-ı
Ebîverdî(s. 151-2)
343. Seyyid Gıyâsuddîn (s. 152)
344. Seyyid Esedullâh (s. 152)
345. Mevlânâ Kâsım (s. 152)
346. Mevlânâ Alî (s. 153)
347. Şeyhzâde(-i) Pûrânî (s. 153)
348. Mevlânâ Safî (s. 253)
349. Mevlânâ Şihâb (s. 154)
350. Hâfız Celâlüddîn-i Mahmûd (s.
154)
351. Mevlânâ Nâyî (s. 154-5)
352. Mevlânâ Abdulvâsi'(s. 155)
353. Hv
âce Sultân Muhammed
(s. 155-6)
354. Mîrek Hüseyin (s. 156)
355. Mevlânâ Muhammed Nâmenî (s.
156-7)
356. Mevlânâ Nur (s. 157)
357. Mevlânâ Şîr Alî (s. 157-8)
Mîr Atâullâh71(s. 92)
Mîr Murtâz (s. 92-3)
Mevlânâ Hüseyin Vâ'iz (s. 93)
Mevlânâ Mu'în Vâ'iz (s. 94)
Yok
Mîr Hvând (s. 94)
Yok
Mevlânâ Hamîdüddîn (s. 94)
Mevlânâ Kemâlüddîn-i Hüseyin
(s. 94-5)
Seyyid İhtiyâr* (s. 95)
Mollâ Muhammed-i Bedahşî*
(s. 95-6)
Yok
Mîr Hüseyin-i Mu'ammâ'î (s. 96)
Yok
Yok
Seyyid Ca'fer (s. 96)
Mîr Hüseyin-i Bâverdî73*
(s. 97)
Mîr Gıyâsuddîn75 (s. 96-7)
Mîr Eseduilâh (s. 97)
Yok
Mevlânâ Alî (s. 98)
Şeyhzâde(-i) Pûrânî77 (s. 97)
Mevlânâ Safî (s. 98)
Mevlânâ Şihâb-ı Müdevven80*.
(s. 97)
Hâfız Celâlüddîn-i Mahmûd
(s. 98)
Mevlânâ Nâmî* (s. 98-9)
Mevlânâ Abdulvâsi' (s. 99)
Mevlânâ Sultân Muhammed*
(s. 99)
Yok
Mevlânâ Muhammed Nâ'înî*
(s. 99-100)
Mevlânâ Nûr (s. 100)
Mevlânâ Şîr Alî (s. 100)
Mîr Atâullâh72 (s. 266)
Mîr Murtâz (s. 267-8)
Mevlânâ Vâ'iz* (s. 268-9)
Mevlânâ Mu'în Vâ'iz (s. 269)
Yok
Mevlânâ Mîr Hvând* (s. 270)
Yok
Mevlânâ Hamîdüddîn (s. 270)
Mîr Kemâlüddîn-i Hüseyin (s. 270-1)
Seyyid İhtiyâr* (s. 271)
Mevlânâ Muhammed-i Bedahşî
(s. 271-2)
Yok
Mîr Hüseyin-i Mu'ammâ'î (s. 272)
Yok
Yok
Seyyid Ca'fer (s. 272)
Seyyid Hüseyin-i Bâverdî74*
(s. 273)
Seyyid Gıyâsuddîn76 (s. 272-3)
Yok
Yok
Yok
Şeyhzâde-i Pûrânî78 (s. 275)
Mevlânâ Safî79 (s. 275)
Yok
Hâfız Celâlüddîn-i Mahmûd
(s. 275)
Mevlânâ Nâmî (s. 275-6)
Mevlânâ Abdulvâsi' (s. 276)
Hv
âce Sultân Muhammed
(s. 277)
Mevlânâ Mîrek-Hüseyin* (s. 276)
Mevlânâ Muhammed Nâ'înî*
(s. 276)
Mevlânâ Nûr (s. 276-7)
Mevlânâ Şîr Alî81 (s. 273)
49
bilig-13/Bahar’2000
358. Mevlânâ Sultân Alî (s. 158)
359. Mevlânâ Sultân Alî-i Kâyinî
(s. 158)
360. Mevlânâ Şerîf-i Bâg-ı Şehrî
(s. 158-9)
361. Mevlânâ Şâh Alî (s. 159)
362. Mevlânâ Behlûl (s. 159)
363. Sûfî Pîr-i Si-sad Sâle (s. 159-60)
364. Mevlânâ Vaslî (s. 160)
365. Mevlânâ Gîyâsuddîn (s. 160)
366. Şeyhzâde-i Ensârî (s. 160-1)
367. Şeyh Abdullâh (s. 161)
368. Hv
âce Mahmûd (s. 161-2)
369. Üstâd Kul Muhammed (s. 162)
370. Mevlânâ Şerbeti (s. 162)
371. Pehlevân Derviş Muhammed
(s. 163)
372. İnisi Hüseynî (s. 163)
373. Muhammed Alî (s. 163)
374. Pehlevân Sultân Alî-i Küştigîr
(s. 163)
375. Hv
âce Ebû Sa'îd (s. 163-4)
376. Mevlânâ Hâcî (s. 164)
377. Mevlânâ Abdurrezzâk (s. 164)
378. Mevlânâ Hâcî (s. 165)
379 Mevlânâ Cemâlüddîn (s. 165)
380. Hv
âce Ebû Nasr (s. 165)
381. Hv
âce Hüseyin-i Kîrengî
(s. 166)
382. Hv
âce Kutbuddîn (s. 166)
383. Hv
âce Yûsuf-ı Mehne (s.166-7)
384. Hv
âce Ebû Tâhir (s. 167)
385. Hv
âce Kutbuddîn Ahmed (s. 167)
386. Mevlânâ Muhammed-i Horasânî
(s. 167-8)
387. Hv
âce Kemâlüddîn-i Hüseyin
(s. 168)
388. HYâce Abdullâh-ı Sadr (s. 168-9)
389. Hv
âce Yahya (s. 169)
Mevlânâ Sultân Alî (s. 100-1) Mevlânâ Sultân Alî82 (s. 273-4)
Dervîş Sultân Alî-i Kâyinî* Mevlânâ Sultân Alî-i Kâ'inî83
(s. 101) (s. 274)
Yok Yok
Yok Yok
Yok Yok
Dervîş Süfî* (s. 101) Dervîş Süfi84* (s. 274)
Mevlânâ Vaslî (s. 101) Mevlânâ Vaslî85 (s. 274)
Mevlânâ Gîyâsuddîn Alî* Mevlânâ Gîyâsuddîn (s. 277)
(s. 102)
Şeyhzâde-i Ensârî (s. 102-3) Şeyhzâde-i Ensârî (s. 277)
Şeyh Abdullâh86 (s. 103) Şeyhzâde-i Abdullâh87 (s. 277)
Hv
âce Mahmûd-ı Sebzvârî* Hv
âce Mahmûd (s. 277)
(s. 103)
Üstâd Kul Muhammed (s. 103) Üstâd Kul Muhammed88 (s. 278)
Mevlânâ Şerbetî (s. 103-4) Mevlânâ Şerbetî89 (s. 279)
Yok Yok '
Yok Yok
Yok Yok
Yok Yok
Hv
âce Ebû Sa'îd-i Mehne*
(s. 104)
Mevlânâ Hâcî (s. 104)
Mevlânâ Abdurrezzâk (s. 104)
Mevlânâ Hâcî (s. 104)
Mevlânâ Cemâlüddîn (s. 104-5)
Hv
âce Ebü'n-nasr* (s. 105)
Hv
âce Hüseyin-i Kîrengî
(s. 105)
Yok
Yok
Hv
âce Ebû Tâhir (s. Î05)
Hv
âce Kutbuddîn Muhammed*
(s. 105)
Mevlânâ Muhammed-i Horasânî
(s. 106)
Hv
âce Kemâlüddîn-i Hüseyin
(s. 106)
Hv
âce Abdullâh-ı Sadr (s. 106)
Yok
Hv
âce Ebû Sa'îd (s. 277-78)
Mevlânâ Hâcî (s. 278)
Mevlânâ Abdurrezzâk (s. 278)
Mevlânâ Hâcî (s. 278)
Mevlânâ Cemâlüddîn (s. 278)
Hv
âce Ebû Nasr-ı Mehne* (s. 278)
Hv
âce Hasan* (s. 279-80)
Yok
Yok
Hv
âce Ebû Tâhir (s. 280)
Hv
âce Kutbuddîn Ahmed
(s. 280)
Molla Muhammed-i Horasânî*
(s. 280)
Hv
âce Kemâlüddîn-i Hüseyin
(s. 280-1)
Hv
âceAbdullâh*(s.281)
Yok
50
bilig-13/Bahar’2000
390. Mevlânâ Fasîhuddîn (s. 169-70)
Törtünçi Meclisning Âhiri (s. 170)
Bişinci Meclis
391. Emîr Devlet Şâh (s. 171)
392. Hüseyin Alî-i Celâyir
(s. 172)
393. Haydar (s. 172-3)
394. Abdulvehhâb (s. 173)
395. Sultân Hüseyin (s. 174)
396. Mîr İbrâhîm (s. 174)
397. Muhammed Sâlih (s. 174-5)
398. Şîrem (s. 175)
399. Mîr Işkî (s. 175)
400. Mîr Alî-i Dost (s. 176)
401. Yamgurçi Big (s. 176)
402. Muhammed Alî-i Celâyir
(s. 176)
403. Mevlânâ Kevkebî (s. 177)
404. İbrâhîm Muhammed Halil
(s. 177)
405. Mîr Habîbullâh (s. 177)
406. Muhammed Ca'fer (s. 177-8)
407. Şâh Kulı Uygur (178)
408. Dervîş Abdullâh (s. 178)
409. Abdulkahhâr (s. 178-9)
410. Big MeIekî(s. 179)
411. Sâkî (s. 179-80)
Bişinci Meclisnin Gâyetî (s. 180)
Hv
âce Fasîhuddîn* (s. 106-7)
Yok
Meclis-i Pencum
Emîr Devlet Şâh (s. 108)
Hasan Alî-i Celâyir*
(s. 108-9)
Mîr Haydar* (s. 109)
Abdulvehhâb (s. 109-10)
Sultân Hüseyin (s. 110)
Yok
Muhammed Salih (s. 110)
Yok
Mîr Işkî (s. 110-1)
Mîr Alî-i Dost (s. 111)
Yamgurçi Big (s. 111)
Muhammed Alî-i Celâyir
(s. 111)
Mevlânâ Kevkebî (s. 111)
Mîr İbrâhîm* (s. 111-2)
Mîr Habîbullâh (s. 112)
Muhammed Ca'fer (s. 112)
Şâh Kulı (U)ygur (s. 112)
Dervîş Abdullah (s. 112)
Abdulkahhâr (s. 112)
Big Kulı* (s. 112-3)
Sâkî (s. 113)
Yok
Hv
âce Fasîhuddîn* (s. 281)
Yok
Bih€€€işt-i Pencum
Emîr Devlet Şâh bin Fîrûz
Şâh* (s. 282)
Emîr Hasan-ı Celâyir* (s. 282)
Mîr Haydar* (s. 282)
Mîr Abdulvehhâb (s. 283)
Mîr Sultân Hüseyin* (s. 283)
Yok
Mîr Muhammed Sâlih* (s. 283)
Yok
Mîr Işkî (s. 283)
Mîr Alî-i Dost (s. 283)
Yamgurçi Big (s. 283-4)
Muhammed Alî-İ Celâyir
(s. 284)
Mevlânâ Kevkebî (s. 284)
İbrâhîm Halîl (s. 284)
Mîr Habîbullâh (s. 284)
Muhammed Ca'fer (s. 284-5)
Şâh Kulı Uygur (s. 285)
Dervîş Abdullâh (s. 285)
Abdulkahhâr (s. 285)
Yok
Melik Sâkî Big* (s. 285)
Yok
Altınçı Meclis
412. Ahmed Hâcî Big (s. 181)
413. Hv
âce Hord (s. 182)
414. Ebu'l-bereke (s. 182-3)
415. Hv
âce Hvâvend (s. 183)
416. Emîr Mahmûd Barlas (s. 184)
417. Dervî Şuhûdî (s. 184)
418. Mevlânâ Mü'minî (s. 184)
Meclis-i Şeşum
Emîr Ahmed Hâcî Big* (s. 114)
Hv
âce Hord (s. 114)
Ebu'l-bereke (s. 115-6)
Hv
âce Hvâvend (s. 116)
Mîr Mahmûd Barlas (s. 116)
Mevlânâ Fânî* (s. 116)
Mevlânâ Mü'minî (s. 116-7)
Bihişt-i Şeşum
Ahmed Hâcî Big (s. 286)
Hv
âce Husrev* (s. 286)
Kâdı Ebu'l-bereke* (s. 286-7)
Hv
âce Fazlullâh* (s. 287)
Mîr Mahmûd Parlas* (s. 287-8)
Mevlânâ Fânî* (s. 288)
Mevlânâ Mü'min-i Semerkandî
(s. 288)
51
bilig-13/Bahar’2000
419. Ârif-i Ferketî (s. 185) Mevlânâ Arif* (s. 117)
420. Mevlânâ Nâsıruddîn (s. 185) Mevlânâ Nâsıruddîn (s. 117)
421. Mevlânâ Bekâyî (s. 185-6) Mevlânâ Bekâ'î (s. 117)
422. Mevlânâ Hayrî (s. 186) Mevlânâ Hayrî (s. 117)
423. Mevlânâ Sâyilî (s. 186) Mevlânâ Sâyilî (s. 118)
424. Mevlânâ Şemsî (s. î 86) Mevlânâ Şemsî (s. 118)
425. Mevlânâ Sâlihî (s. 187) Mevlânâ Sâlihî (s. 118)
426. Mevlânâ Dervîş-i Dihegî
(s. 187)
Dervîş-i Dihegî* (s. 118)
427. Kâdî İsâ (s. 187-8) Kâdî İsâ (s. 118-9)
428. Şeyh Necm (s. 188) Şeyh Necm (s. 119)
429. Hv
âce Efdal (s. 188-9) Hv
âce Fazlullâh* (s. 119)
430. Edhemî-i İbrâhîm (s. 189) Yok
431. Hv
âce Alâüddîn (s. 189-90) Yok
432. Mevlânâ Şehîdî (s. 190) Mevlânâ Şehîdî (s. 119-20)
433. Mevlânâ Hümâyî (s- 190-1) Mevlânâ Hümâyî (s. 120)
434. Yok Yok
435. Mevlânâ Hâlidî (s. 191) Mevlânâ Hâlidî (s. 120)
436. Mevlânâ Yâri (s. 191) Mollâ Yâri* (s. 120-1)
437. Mevlânâ Mîrek (s. 192) Mevlânâ Mîrek (s. 121)
438. Mevlânâ Ehlî (s. 192) Yok
439. Mevlânâ Fazlullâh (s. 192-3) Mevlânâ Fazlullâh (s. 121)
440. Mevlânâ Mu'în (s. 193) Mevlânâ Mu'în (s. 121)
441. Hv
âce’ İmâd (s. 193) Hv
âce' İmâd (s. 121-2)
442. Yok Yok
443. Yok Yok
444. Yok Yok
445. Yok Yok
446. Yok Yok
447. Yok Yok
448. Yok Yok
449. Yok Yok
450. Yok Yok
451. Yok Yok
452. Yok Yok
453. Yok Yok
454. Yok Yok
455. Yok Yok
456. Yok Yok
457. Yok Yok
458. Yok Yok
459. Yok Yok
460. Yok Yok
Mevlânâ Arif (s. 288)
Mevlânâ Nâsıruddîn (s. 288)
Mevlânâ Bekâ'î (s. 288-9)
Mevlânâ Sabrî* (s. 289)
Mevlânâ Sâ'ilî (s. 289)
Mevlânâ Şemsî (s. 289)
Mevlânâ Sâlih* (s. 290)
Dervîş-i Dihegî (s. 290-3)
Kâdî İsâ (s.293-4)
Şeyh Necmüddîn* (s.295-6)
Hv
âce Efdal (s. 296)
Yok
Yok
Mevlânâ Şehîdî (s. 296-7)
Mevlânâ Hümâ’î90 (s. 298-9)
Gülhanî (s. 297-8)
Mevlânâ Hâlidî (s. 298-9)
Mevlânâ Yârî (s. 299)
Mevlânâ Mîrekî* (s. 299)
Yok
Mevlânâ Fazlullâh (s. 299)
Mevlânâ Mu'în (s. 299)
Hv
âce'İmâd91(s.312)
Hv
âce Muzaffer-i Mi'mâr (s. 300)
Mevlânâ Beyânî (s. 300)
Mevlânâ Vefâ'î (s. 301)
Mevlânâ Enîsî-i Kâtib (s. 301)
Mevlânâ Hurremî (s. 301-2)
Mevlânâ Garkî (s. 302)
'Alîhân Mîrzâ (s. 302)
Kûçek Big (s. 302)
Mevlânâ Âgehî (s. 302)
Mevlânâ Sıfâtî (s. 303)
Mevlânâ Tâhirî (s. 303)
Mîr Hümâyûn (s. 303)
Şâh Inâyetullâh (ş. 303-4)
Şâh Mahmûd Cân (s. 304)
Şâh Mazharî (s. 304)
Mevlânâ Refîkî (s. 304-5)
Mevlânâ Hakîrî (s. 305)
Mevlânâ Cezevî (s. 305)
Mevlânâ Fedâî (s. 305)
52
bilig-13/Bahar’2000
461. Yok Yok
462. Yok Yok
463. Yok Yok
464. Yok Yok
465. Yok Yok
466. Yok Yok
467. Yok Yok
468. Yok Yok
469. Yok Yok
470. Yok Yok
471. Yok Yok
472. Yok Yok
473. Yok Yok
474. Yok Yok
475. Yok Yok
476. Yok Yok
477. Yok Yok
478. Yok Yok
479. Yok Yok
480. Yok Yok
481. Yok Yok
482. Mevlânâ Beyzâyî (s. 193) Mevlânâ Beyâzî* (s. 122)
483 Seyyid 'imâd (s. 194) Seyyid 'İmâd (s. 122)
Altınci Meclisning Nihâyeti Yok
(s. 194)
Yitinci Meclis Meclis
Mevlânâ Şemsî (s. 305-6)
Mevlânâ Bâtınî (s. 306)
Mevlânâ Helâkî (s. 306)
Mevlânâ Şefîkî (s. 306)
Mevlânâ Fânî (s. 306-7)
Mevlânâ Figânî (s. 307)
Mevlânâ Kabûlî (s. 307)
Mevlânâ Hayrânî (s. 307-8)
Mîr Fenâî (s. 308)
Mevlânâ Ruhî (s. 308)
Mevlânâ Tûtî (s. 308)
Mevlânâ Hâtemî (s. 308)
Hv
âce Maksûd-ı Kâzerûnî (s. 309)
Mevlânâ Ceİâlüddîn Muhammed-i
Devvânî (s. 309-10)
[Burada zikredilen şâirin ismi
Belirtilmemiştir] (s. 311)
Hv
âce Mes'ûd (s. 311)
Mevlânâ Selâmî (s. 311)
Mevlânâ Medîhî (s. 311)
Mevlânâ Nasîbî (s. 311-2)
Mevlânâ Fethî (s. 312)
Mevlânâ Dellâl (s. 312)
Mevlânâ Beyâzî92* (s. 312)
Seyyid 'İmâdüddîn93* (s. 312)
Yok
Bihişt-i Heftum
484. Timur-ı Gürgân (s. 195-6)
485. Hakan-ı Sa'îd Şâhruh Mîrzâ
(s. 196-7)
486. Ebâ Bekr Mîrzâ (s. 197)
487. Sultân İskender-i Şîrâzî
(s. 197-8)
488. Halil Sultân (s. 198)
489. Ulug Big Mîrzâ (s. 199)
490. Baysungur Mîrzâ (s. 199)
491. Bâbür Mîrzâ (s. 200)
492. Abdullatîf Mîrzâ (s. 200)
493. Cihânşâh Mîrzâ(s.201)
Emîr Timur-ı Gürgan* (s. 123-4)
Hakan-ı Sa'îd Şâhruh Mîrzâ
(s. 124)
Ebâ Bekr Mîrzâ (s. 124)
Sultân İskender-i Şîrâzî
(s. 124-5)
Halil Sultân (s. 125)
Ulug Big Mîrzâ (s. 125)
Baysunkur Mîrzâ (s. 125)
Bâbür Mîrzâ (s. 126)
Abdullatîf Mîrzâ (s. 126)
Yok
Sultân Timur Han* (s. 313)
Hakan-ı Sa'îd Şâhruh Mîrzâ
(s. 314)
Yok
Yok
Yok
Mîrzâ Ulug Big (s. 314)
Baysungur Mîrzâ (s. 314)
Bâbür Mîrzâ (s. 315)
Mîrzâ Abdullatîf (s. 315)
Yok
53
bilig-13/Bahar’2000
494. Ya'kûb Mîrzâ (s. 201) Yok Yok
495. Seyyid Ahmed Mîrzâ (s. 201-2) Seyyid Ahmed Mîrzâ (s. 126) Seyyid Ahmed Mîrzâ (s. 315)
496. Sultân Ahmed Mîrzâ (s. 202) Sultân Ahmed Mîrzâ (s. 126-7) Yok
497. Baykara Mîrzâ (s. 202) Baykara Mîrzâ (s. 127) Yok
498. Kiçik Mîrzâ (s. 202-3) Kiçik Mîrzâ (s. 127) Mîrzâ Kiçik (s. 315)
499. Sultân Bedî'u'z-zamân Mîrzâ Sultân Bedî'u'z-zamân* Sultân Bedî'u'z-zamân*
(s. 203-4) (s. 127-8) (s. 315-6)
500. Şâh Garîb Mîrzâ (s. 204-5) Şâh Garîb Mîrzâ (s. 128) Yok
501. Feridun Hüseyin Mîrzâ (s. 205) Feridun Hüseyin Mîrzâ
(s. 128-9)
Yok
502. Muhammed Hüseyin Mîrzâ
(s. 205-6)
Yok Yok
503. Baysungur Mîrzâ (s. 206) Yok Yok
504. Sultân Mes'ûd Mîrzâ (s. 206) Yok Yok
505. Sultân Alî Mîrzâ (s. 206) Yok Yok
506. (Sekizinci Mecliste geçmek- (Sekizinci Mecliste geç- Sultân Hüseyn Mîrzâ (s. 316)
tedir.) mektedir.)
Yitinci Meclisning Tükencisi (s. 207) Yok Yok
Sikizinci Meclis Meclis-i Heştum Bihîşt-i Heştum
Ravza-i Evvel
507. Sultânü’s-selâtîn Ebu'I-gazi Ebu'I-gazi Sultân Hüseyin Şeyh Ebû Sa'îd Fazl İbn
Sultân Hüseyin Bahâdır Han Bahâdu-Han (s. 130-1) Ebi'l-hayr(s. 317-8)
(s. 208-251)
Halvet (s. 251-2) Şeyh Mecdûd bin Âdem (s. 318)
508. Mevlânâ Lutfî (s. 252-3) İmâm Ahmed-i Gazâlî (s. 318)
509. Mevlânâ Kabûlî (s. 253-6) Şeyh Evhaduddîn-i Kİrmânî
510. (s. 318-9)
511. Yok Meclis-i Nohum Şeyh Mecduddîn-i Bagdâdekî
(s. 319)
512. Kısm-ı Evvel Şeyh Necmüddîn-i Kübrâ
Yok Zikr-i Letâyif-i Hazret-i (s. 319-20)
513. Mîr (s. 133-6) Şeyh Şihâbuddîn (s. 320)
514. Kısm-ı Devvum Şeyh Cemâlüddîn-i Gîlânî (s. 320)
515. Zikr-i Sâdât-i 'İzâm Şey Necmüddîn-i Dâye (s. 320)
516. Yok Mîr Abdülbâkî(s. 137) Şeyh Seyfüddîn-i Bâharzî
517. Yok Emîr Seyyid Şerîf (s. 137) (s. 320-1)
518. Yok Mîr Muhammed Mîr Yûsuf Şeyh Celâlüddîn Behâü'l-veled
(s. 137) (s. 321)
519. Yok Mîrzâ Asgar (s. 137-8) Şeyh Ziyâüddîn (s. 321)
520. Yok Mîr Sultân İbrâhîm Sadr Şeyh İnıâmuddîn-i Râfi'î (s. 321-2)
521. (s. 138) Hakîm Esîrüddîn-i Ebherî (s. 322)
522. Yok Emîr Hüsrev (s. 138) Fahruddîn-i Râzî (s. 322-3)
54
bilig-13/Bahar’2000
523. Yok
524. Yok
525. Yok
526. Yok
527. Yok
528. Yok
529. Yok
530. Yok
531. Yok
532. Yok
533. Yok
534. Yok
535. Yok
536 Yok
537 Yok
538 Yok
539. Yok
540. Yok
541. Yok
542. Yok
543. Yok
544. Yok
545. Yok
546. Yok
547. Yok
548. Yok
549. Yok
550. Yok
551. Yok
552. Yok
553. Yok
554. Yok
555. Yok
556. Yok
557. Yok
558. Yok
559. Yok
560. Yok
561.
562. Yok
563. Yok
564. Yok
565. Yok
Seyyid Hakîmî (s. 138)
Emîr Efdal(s. 138-9)
Emîr İbrâhîm-i Kânûnî (s. Î39)
Emîr Şerîfî (s. 139)
Mîr Hümâyûn (s. 139)
Emîr Kâsım (s. 139-40)
Mîr Hâşim (s. 140)
Kısm-ı Sivvum
Zikr-i Letâyif-i İslâm ki...
Mevlânâ Nizâmüddîn (s. 141)
Molla Celâlüddîn Muhammed-i
Devvânî(s. 141)
Sa'düddîn Mes'ûdu'l-emîn (s. 141-2)
Kâdî Nûrullâh (s. 142)
Mevlânâ Âgehî (s. 142-3)
Husâmî-i Vâ'iz (s. 143)
Hafız Alî (s. 143)
Hv
âce Hafız Mîr (s. 144)
Hâfiz Sultân Alî-i Obahî
(s. 144)
Baba Abdullâh Çeşme
Mâlân(s. 144)
Kâdî Yahyâ (s. 144)
Hv
âce Hâşimî (s. 144-5)
Mollâ Mîr (s. 145)
Mollâ Nesîmî (s. 145)
Mollâ Gıyâsüddîn Muhammed
(s. 145)
Hv
âce Ebu'l-kâsım (s. 145)
Abdü'l-mü'min (s. 145)
Mollâ Ali Feyzî(s. 145)
Kısm-ı Çihârum
Zikr-i Fuzalâ-yı Vâcibü'l-ihtirâm
ki...
Mollâ Hasan Alî (s. 146)
Mollâ Zülâli (s. 146)
Molîâzâde-i Mollâ Abdulgaffâr
(S. 146)
Mollâ Likâ'î (s. 146)
Hv
âce Behâ'üddîn (s. 146)
Hv
âce Eyyüb (s. 147)
Mollâ Sâkinî (s. İ47)
Şeyh Muhyiddîn (s. 323)
Hv
âce Nasîruddîn-i Tûsî (s. 323-4)
Hakîm Enverî (s. 324-5)
Hakîm Erzakî Efdaluddîn-i Herevî
(s. 325-6)
Esîrüddîn-i Umânî (s. 326)
Esîrüddîn-i Fergânî (s. 326)
İmâmî-i Herevî (s. 327)
Ibn-i Halîb-i Gencei (s. 327)
Evhadî-i Merâgai (s. 327-8)
Ebu'1-ulâ-i Gencei (s. 328-9)
Cemâlüddîn-i Restak (?) (s. 329)
Celâlüddîn-i Atîkî(s. 329)
Seyyid Cemâlüddîn-i Kâşî (s. 330)
Seyyid Hasan-ı Gaznevî (s. 330)
Ömer Hayyâm (s. 330)
Hâkânî (s. 330-3)
Fahr-i Gurgânî (s. 333)
Hv
âcü Kirmânî (s. 333-4)
Dakîkî (s. 334-5)
Emâre-i Mervezî (s. 335)
Refî'uddîn-i Bekrânî (s. 335-6)
Rûdekî(s. 336-7)
Şeyh Sa'dî-i Muslihiddîn bin
Şerefüddîn-i Şîrâzî (s. 337-8)
Raziyuddîn Baba (s. 338)
Sirâcî (s. 338)
Sirâc-i Kumrî (s. 338)
Hakîm Senâî (s. 339)
Sa'd behâ (s. 339)
Şerefüddîn-i İsfahânî (s. 339)
Zahîruddîn-i Fâryâbî (339-41)
Unsurî (s. 341-2)
Abdulvâsi'-i Cebelî (s. 342-3)
İmâduddîn-i Lor (s. 343)
Kâdî Osmân-ı Mâkî (s. 343)
Firdevsî (s. 343-5)
Ferruhî (s. 345-6)
Mu'izzî (s. 346-7)
Sâbir (s. 347-8)
Kemâluddîn İsmâ'îl-i İsfahânî
(s. 348)
55
bilig-13/Bahar’2000
566. Yok
567.
568.
569. Yok
570.
571. Yok
572. Yok
573. Yok
574. Yok
575. Yok
576. Yok
577. Yok
578. Yok
579. Yok
580. Yok
582. Yok
583. Yok
584. Yok
585. Yok
586. Yok
587. Yok
588. Yok
589.
590. Yok
591. Yok
592. Yok
593. Yok
594. Yok
595. Yok
596. Yok
597. Yok
598. Yok
599. Yok
600. Yok
601. Yok
602. Yok
603. Yok
604. Yok
605. Yok
606. Yok
607. Yok
Hafız Penâhî (s. 147)
Kısm-ı Pencum
Zikr-i Letâyif-i Erbâb-ı Hüner
Mollâ Sultân Muhammed Handân
(s. 148)
Mollâ Abdi-i Kalender (s. 148)
Mollâ Nizâm-ı Bedr (s. 148)
Mevlânâ Mahmud-ı Kâtib (s. 148)
Mollâ Mîr Alî (s. 148-9)
Hv
âce Ebu'l-kâsım (s. 149)
Mollâ Cemşîd-i Müneccim(s. 149)
Mollâ Hâcî Alî(s. 149)
Mollâ Emânü'llâh (s. 149)
Kısm-ı Şeşum
Zikr-i Letâyif-i Sâyir 'Avam Molla
Abdussamed (s. 150)
Mollâ Kelân-i Mu'ammâ'î (s. 150)
Mevlânâ İlmî (s. 150)
Mollâ Gıyâsuddîn Muhammed
(s. 150-1)
Mollâ Sıdkî (s. 151)
Molla'Arif (s. 151)
Mollâ Hâcî Muhammed-i Fûtaî
(s. 151)
Kâdî Nûrullâh-i Sâveî (s. 151)
Mevlânâ Sultân Alî (s. 151)
Mollâ Sâdıkî (s. 151-2)
Mevlânâ Sâfî-i Tûzpûş (s. 152)
Mollâ Gıyâsuddîn Alî (s. 152)
Mevlânâ Gıyâsuddîn Alî (s. 152)
Hv
âce Hâfız Ahmed (s. 152)
Mevlânâ Haydar Kulûçeî
(s. 152-3)
Hv
âce Hâfızî (s. 153)
Derviş Kâsımî (s. 153)
Mollâ Hayretî (s. 153)
Mollâ Peyâmî (s. 153-4)
Mollâ Hâcî Muhammed (s. 154)
Mollâ Derviş Muhammed (s. 154)
Mevlânâ Meclisî (s. 154)
Mollâ Safâî-i Kirmânî (s. 154)
Feyzî-i Kâredger (s. 154)
Nâsır-ı Husrev (s. 348-9)
Hümâm (s. 349)
Reşîdüddîn-i Vatvat (s. 349)
Mehset (s. 350)
'Âişe-i Mukriye (s. 350)
Bîce Müneccime (?) (s. 351)
Mevlânâ Mu'ini (s. 351)
Sûzenî (s. 351-2)
Şeyh Nizâmî (s. 352-3)
Selmân-ı Sâvecî (s. 353-4)
Muhammed Ussâr (s. 354)
Hâfiz-ı Şîrâzî (s. 354-5)
Şeyh Kemâl-i Hucendî (s. 355-6)
Mîr Alî Şîr (s. 357-8)
Ravza-i Devvum
Sultân Selîm Şâh (s. 359-64)
Mevlânâ Behâuddîn Alî (s. 364-6)
Şeyh Abdullâh-ı Şebusterî
(s. 366-9)
Mevlânâ Şemsüddîn-i Berda'î
(s. 370-7)
Şeyh Mürşidüddîn (?) (s. 377)
Mevlânâ Hazânî (s. 377-8)
Mevlânâ Abdullah (s. 378-9)
Hv
âce Hâşim (s. 379)
Mevlânâ Bekâî (s. 379)
Mevlânâ Hayretî (s. 379)
Hv
âce Eyyûb (s. 380)
Hv
âce Muhammed-i Ketf
(s. 381)
Mevlânâ Sedîd-i Tabîb (s. 381)
Mevlânâ Habîb (s. 381)
Mevlânâ Basirî-i Acemî
(s. 381-2)
Mevlânâ Halvâî (s. 382)
Mevlânâ Selâmî (s. 382)
MîrAbdülbâkî(s. 382-3)
Şeyh Ebu'1-vecd (s. 383)
Şeyhzâde-i Lâhîcî (s. 383)
Gıyâsuddîn-i Sabbâg (s. 383-4)
Hv
âce Necmî (s. 384)
Mollâ Mevlânâ Râzî-i Bagdâdî
56
bilig-13/Bahar’2000
608. Yok
609. Yok
610. Yok
611. Yok
612. Yok
6Î3. Yok
614. Yok
615. Yok
616. Yok
617. Yok
618. Yok
619. Yok
620. Yok
621. Yok
622. Yok
623. Yok
624. Yok
625. Yok
626. Yok
627. Yok
628. Yok
629. Yok
630. Yok
631. Yok
632. Yok
633. Yok
634. Yok
635. Yok
636. Yok
637. Yok
638. Yok
639. Yok
640. Yok
641. Yok
642. Yok
643. Yok
644. Yok
645. Yok
646. Yok
647. Yok
648. Yok
649. Yok
650. Yok
Mollâ Şâh Muhammed (s. 154-5)
Mollâ Re'îs (s. 155)
Mevlânâ Kutbuddîn (s. 155)
Mevlânâ Abdulcelîl (s. 155)
Mollâ Kevkebî (s. 155)
Mollâ Vâlihî-i Semerkandî
(s. 155)
Mollâ Hicrî-i Endicânî (s. 155)
Mollâ Likâ'î (s. 155-6)
Mollâ Maksûd-ı Tîrger (s. 156)
Mollâ Yûsufî (s. 156)
Mollâ Dost (s. 156)
Mollâ Şihâb (s. 156)
Mollâ Yakînî (s. 157)
Mollâ Muizzîleng (s. 157)
Mollâ İsmî (s. 157)
Mollâ Bîdîlîleng (s. 157)
Mollâ Servî (s. 157)
Hv
âce Tâhir Muhammed (s. 158)
Mollâ Ferhâdî (s. 158)
Mollâ Sadr (s. 158)
Mollâ Cezvî (s. 158)
Mollâ Fethî (s. 158)
Halkî-i Buhârî (s. 158)
Mollâ Meylî (s. 159)
Mollâ Mukîmî (s. 159)
Mollâ Rûhî-i Buhârî (s. 159)
Mollâ Rehâ'î (s. 159)
Mollâ Alî-i Buhârî (s. 159)
Mollâ Belâ'î (s. 159)
Mollâ Tufeylî (s. 160)
Mollâ Serkâ-yi Buhârî (s. 160)
Mollâ Cürmî (s. 160)
Hümâî-i Semerkandî (s. 160)
Fânî-i Kûr (s. 160)
Mollâ Zihnî (s. 160)
Mollâ Lisânı (s. 160-1)
Figânî (s. 161)
Mevlânâ Gülhanî (s. 161)
Vahîdî (s. 161)
Muhibbî-i Nişâbûrî (s. 161)
Dîvâne-i Nişâbûrî (s. 161)
Süleymân-ı Türkmân (s. 161-2)
(s. 384)
Mevlânâ Sedîd-i Tabîb-i Gîlânî
(s. 384)
Seyyid Şerîf(s. 384-5)
Mevlânâ Refîkî (s. 385)
Mevlânâ Şihâb (s. 385)
Dîvâne-i Belhî (s. 386)
Mevlânâ Sadr-ı Dîvâne (s. 386)
Mevlânâ Nergisî (s. 386)
Şerîfî-i Şîrâzî (s. 386-7)
Ehlî-i Şîrâzî (s. 387)
Mevlânâ Yûsuf-ı Merevî (s. 387)
Mevlânâ Mektebî (s. 387-8)
Mevlânâ Sabûhî (s. 388)
Mevlânâ Âteşî (s. 388-9)
Şeyh Fethullâh (s. 389)
Mevlânâ Reşîd-i Kâzerûnî (s. 389)
Mevlânâ Mukîm-i Kâzerûnî
(s. 389-90)
Mevlânâ Tâlibî (s. 390)
Mevlânâ Visâlî-i Kâşî (s. 390)
Mevlânâ Nasîr-i Leng (s. 390)
Kâdî Abdullâh-i Gîlânî-i Lâhîcânî
(s. 390)
Mevlânâ Yârî (s. 390)
Mevlânâ Şâh Mahmûd (s. 391)
Mevlânâ Sûfî (s. 391)
Mevlânâ Fahr-i Halhâlî (s. 391-2)
Heftrengî (s. 392)
Mîr 'Ayânî (s. 392)
Mevlânâ Servî (s. 392)
Mevlânâ Behâ' (s. 393)
Mevlânâ Fethullâh-i Kâtib (s. 393)
Mevlânâ 'İmâd-i Kâtib (s. 394)
Mevlânâ Habîb-i Kâtib (s. 394)
Mevlânâ Latîf (s. 394)
Mevlânâ Hâşimî (s. 394)
Mevlânâ Misâlî (s. 395)
Mevlânâ Mecdüddîn-i Kâşî
(s. 395)
Kâdî Selâmullâh (s. 395)
Şemsüddîn Muhammed-i Latîfî
(s. 395-6)
57
bilig-13/Bahar’2000
651. Yok
652. Yok
653. Yok
654. Yok
655. Yok
656. Yok
657. Yok
658. Yok
659. Yok
660. Yok
66Î. Yok
662. Yok
663. Yok
664. Yok
665. Yok
666. Yok
667. Yok
668. Yok
669. Yok
670. Yok
671. Yok
672. Yok
673. Yok
674. Yok
675. Yok
676. Yok
677. Yok
678. Yok
679. Yok
680. Yok
681. Yok
682. Yok
683. Yok
684. Yok
685. Yok
686. Yok
687. Yok
688. Yok
689. Yok
690. Yok
691. Yok
692. Yok
693. Yok
Mollâ Sâkî(s. 162)
Mollâ Hâcî(s. 162)
Mollâ Hv
âce Hıyâbânî (s. 162)
Mollâ Vasfî (s. 162)
Mollâ Şâh Hüseyn (s. 162)
Mollâ Bîhûdî (s. 162)
Mollâ Efserî (s. 163)
Mollâ Nâdirî (s. 163)
Mollâ Veysî (s. 163)
Mollâ Abdullâh (s. 163)
Mevlânâ Yûsuf Çâkerî (s. 163)
Mollâ Ahmed-i Serrâc (s. 163)
Mevlânâ Zarîfî (s. 163)
Mollâ İşreti (s. 164)
Mollâ Babacan (s. 164)
Kûr Latîf(s. 164)
Mevlânâ Lutfî (s. 164)
Şeyh-zâde(s. 164)
Mevlânâ Nûrî (s. 164)
Âfâk (s. 164)
Fürûğî(s. 165)
Mollâ Hâsî(s. 165)
Vasfî(s. 165)
Alâ'ulmülk (s. 165)
Mollâ Kâsım Âsım (s. 165)
Mollâ Hicrî (s. 165)
Mollâ Seyrî (s. 165)
Mollâ Muhammed Ali (s. 165-6)
Mollâ Abdulkerim (s. 166)
Mîrzâ Ali-i Halac (s. 166)
Mollâ Fakîrî (s. 166)
Mollâ Cârûbî (s. 166)
Mollâ Sevdâyî (s. 166) .
Mollâ Necmî (s. 166)
Mollâ Besmeçi (s. 166)
Mollâ Kavsî (s. 167)
Mollâ Mânî-i Türbetî (s. 167)
Mollâ Ebu'l-ma'âlî (s. 167)
Mollâ Tâbi'î (s.167)
Mevlânâ Şâh Muhammed (s. 167)
Derviş Haydar-ı Tunyânî (s. 167)
Şâh Muhammed Kurçî (s. 167)
Mollâ Dervîş (s. 168)
Kâdî Şeyh-i Kebîr (s. 396-7)
Mevlânâ Pertevi (s. 397)
Mevlânâ Nasîbî-i Gîlânî (s. 398)
Mevlânâ Muhyiddîn (s. 398)
Mevlânâ Ümîdî (s. 399)
Mevlânâ Muhammed Mezheb-i
Kirmânî (s. 400)
Mevlânâ Erşd (s. 400)
Mevlânâ Kabûlî (s. 400)
Rüzbeh (s. 400)
Mevlânâ Hurremî (s. 401)
Mevlânâ Fahr (s. 401)
Şeyh Muhammed-i Tebrîzî
(s. 401)
Mevlânâ Cevherî (s. 402)
Mevlânâ Rıfkî (s. 403)
Mevlânâ 'Ayşî (s. 403)
[Burada geçen şâirin İsmi
zikredilmemiştir] (s. 403)
Mevlânâ Seyfî (s. 403-4)
Mevlânâ Yârî (s. 404)
Mevlânâ Hûşî-i Horâsânî
(s. 404)
Mevlânâ Merevî (s. 404)
Mevlânâ Ferruhî (s. 404-6)
Emînî (s. 406-7)
58
bilig-13/Bahar’2000
694. Yok
695. Yok
696. Yok
697. Yok
698. Yok
699. Yok
700. Yok
701. Yok
702. Yok
703. Yok
704. Yok
705. Yok
706. Yok
707. Yok
708. Yok
709. Yok
710. Yok
711. Yok
712. Yok
713. Yok
714. Yok
715. Yok
716. Yok
717. Yok
718. Yok
719. Yok
720. Yok
721. Yok
722. Yok
723. Yok
724. Yok
Mevlânâ Nûrullâh (s. 168)
Mollâ Nevâî(s. 168)
Mollâ Za'îfileng (s. 168)
Melik Muiziddîn (s. 168)
Mollâ Firâkî (s. 168)
Mollâ Zeynüddîn Ali (s. 168)
Mollâ Mücrimi (s. 169)
Mîrem Siyah (s. 169)
Mollâ Mahremi Mîr Şikâr (s. 169)
Mollâ Kâsım Gamze (s. 169)
Kısm-ı Heftum
Zikr-i Letâyif-i Vüzerâ-yı Âlî-mikdâr
Hv
âce Mîrek (s. 170)
Mollâ Hasanalî (s. 170)
Mîrzâ Kâsım (s. 170)
Kısm-ı Heştum
Zikr-i Letâyif-i Ümerâ-yı Nâmdâr
Mîrzâ Mukîm Keyhusrevî (s. 171)
Kâsım Veledî (s. 171)
Mogol Abdulvehhâb (s. 171)
Emîr Rüstem Alî (s. 171)
Şâh Veled Big (s. 171-2)
Emîr Muhammed Yûsuf (s. 172)
Emîr Maksûd Gulâm (s. 172)
Yâr Muhammed Rahne (s. 172)
Dost Hüseyn (s. 172)
Şâhek(s. 172)
Emîr Sultân Velî (s. 172)
Kısm-ı Nohum
Zikr-i Letâyif-i Selâtîn-i Kâmgâr...
Sultân Mahmûd Mîrzâ (s. 173)
Sultân Mes'ûd Mîrzâ (s. 173)
Baysunkur Mîrzâ (s. 174)
Zahîrüddîn Muhammed Bâbür Pâdişâh (s. 174)
Ubeydullâh Hân (s. 174)
Muhammed Mümin Mîrzâ (s. 174-5)
Hümâyûn Mîrzâ (s. 175)
Hâtime (s. 176-8)
59
bilig-13/Bahar’2000
AÇIKLAMALAR
* Cüveynli Sâilî ile Kurşlu Sâilî farklı şâirler
olmasına rağmen Kazvînî ikisini birbiriyle karıştırmış
ve ikisi için de birbirine benzer ifadeler kullanmıştır.
** Kurşlu Sâilî ile Cüveynli Sâilî farklı şâirler
olmasına rağmen Kazvînî ikisini birbiriyle karıştırmış
ve ikisi için de birbirine benzer ifadeler kullanmıştır.
1
. Meselâ, Birinci ve ikinci Meclise 5; üçüncü ve
dördüncü Meclise ise 83 yeni şâir ilâve edilmiştir.
Üçüncü ve dördüncü Meclise eklenen 83 şâirin içinde
Meşhedli 23 tane genç kabiliyet de vardır. Yapılan bu
ilâveler eserin sonuna değil, kabiliyetlerine göre
metne yerleştirilmişlerdir (Alî Şîr Nevâî, 1961
[Önsöz]).
2
. Parantez içersindeki sayfa numaraları,
M'ecâlisü'n-nefâis'in Taşkent baskısına aittir. Bak. Alî
Şîr Nevâî, 1961.
3
Parantez içersindeki sayfa numaraları,
Mecâlisü'n-nefâis'in Taşkent baskısına aittir. Bak. Alî
Şîr Nevâî, 1961.
4
. Alî Şîr Nevâî, yazdığı bir risâle ile, mürşidi ve
yakın dostu olan Seyyid Hasan-ı Erdeşîr'in hayatı,
ahvâli ve fikirlerini ustalıkla anlatmıştır. Bak. Eraslan,
1971.
5
. Alî Şîr Nevâî yazdığı bir risâle ile, üstadı ve
yakın dostu olan ve devrinin önde gelen edebiyatçı,
bestekâr, tabib ve sofisi Pehlevân Muhammed'i bütün
yönleriyle ustalıkla tanıtmıştır. Bak. Eraslan, 1980.
6
. Alî Şîr Nevâî, Mecâlisü'n-nefâis, (Tayörlovçi:
Suyima Ganieva - Mesul Muharrir: Vohid Zohidov),
Özbekistan SSR Fahlar Akademisi, Taşkent 1961.
7
. Alî Şîr Nevâyî, Mecâlisü'n-nefâyis, (Ha
zırlayanlar: Hüseyin Ayan - Kemal Yavuz - Efrasiyap
Gemalmaz - Recep Toparlı - Gönül Ayan -
Yavuz Akpınar), Atatürk Üniversitesi Türkiyat
Araştırmaları Enstitüsü Yayını No: 2,
Araştırma Serisi No: 2, Erzurum 1995.
8
. Köşeli Parantez içindeki isim Bahâristân'da
geçen şeklini göstermektedir.
9
. Parantez içersindeki sayfa numaralarının
birincisi Kazvînî'nin Mecâlisü'n-nefâis Tercümesi'ne
(bak. Alî Şîr Nevâî, 1323), ikincisi ise Câmî'nin
Bahâristân'ına (bak. Câmî, 1371) aittir.
10 . Emînî için kullanılan Semerkandî nisbesinden
onun Semerkandlı olduğu anlaşılmakta dır.
11 . Bâverdlidir. İlk önce Hâverî mahlasını
kullanmıştır. Gayb âleminden ona cezbe ulaşınca, halk
arasından çıkarak dağ ve çölde gezip dolaştı. Önceki
haline tekrar dönünce yeniden halk arasına girdi ve
Sevdâî mahlâsını kullandı. Baysungur adına söylenmiş
birçok kasidesi vardır. Gazel de söylemiştir. Şu matla’
onundur:
Benin anber, yanağın gül, ayva tüylerin reyhandır.
Ağzın gonca, dişin inci ve dudağın mercandır.
Doksan yıldan fazla yaşamıştır. 853 yılında vefat
etti. Kabri Bâverd'in Sükkân köyündedir. İki garip
oğul bırakmıştır.
12
. İlk önce Hâverî mahlâsını kullandı. Meczup
olup dağda ve çölde çıplak ayak gezdi. Meczupluktan
kurtulup tekrar aklı başına gelince, mahallesinin
çocukları ona 'sevdâî' dedikleri için Sevdâî mahlasını
aldı. Sultan Baysungur Mîrzâ'nın methi hakkında
söylenmiş birçok hoş ve güzel kasidesi vardır. Şu
matla' beyti onun bir kasidesindendir:
Benin anber, yanağın gül, ayva tüylerin reyhandır.
Ağzın gonca, dişin inci ve dudağın mercandır.
Mevlânâ Sevdâî seksen yıl yaşamıştır.
Söylerler ki, Mîrzâ Baysungur'un âşıkı idi. Bir gün
Mîrzâ'yla evinin çatısında oturmuştu. Mîrzâ ona: eğer
beni seviyorsan çatıdan aşağıya atla ve benim
dostluğumda canını ver dedi. Mevlânâ o an sıçradı,
hızlıca koştu ve çatının kena-
60
bilig-13/Bahar’2000
rında durdu ve: Biz seni buraya kadar seviyoruz, o
kadar dedi. Mîrzâ bundan çok hoşlandı; güldü ve ona:
Onu bırakmam için eğer bir aybımı görürsen beni
ikaz et dedi. Mevlânâ Sevdâî, senin tembellikten başka
bir aybın yoktur dedi. Mîrzâ, Sevdâî'ye ne çeşit
tembelliğim var diye sordu. Mevlânâ Sevdâî, Mîrzâ'ya
söyleyeceğin bir kelime ile beni zengin etmeğe
kadirsin ve o kelimeyi tembellikten dolayı
söylemiyorsun. Eğer bana bin kırmızı 'tonuke'
vermelerini söyleseydin ben zengin olurdum dedi.
Mîrzâ, Mevlânâ Sevdâî'nin bu sözlerine güldü ve ona
bin kırmızı 'tonuke' verdi.
13 . Kûh-ı Saf’tan idi. Türkçe şiir söylemektedir.
Şiirinin, o bölge halkı arasında şöhreti vardır. Bu
Türkçe matla' onundur:
İrning kavlidür ney-şeker iy cân bili baglık
Gül dagı yüzüng bendesidür tonı yamaglık .
14Belhlidir. Türkçe şiir söyler. Onun şiiri Belh
nahiyelerinde meşhurdur. Kûh-ı Saf'ta meskundur. Bu
matla' onundur: Matla'
İrning kavlidür ney-şeker iy cân bili bağlık
Gül dağı yüzüng bendesidür tonı yamaglık
15 . Mâveraunnehir'dendir. Semerkand halkı ona
çok bağlıdırlar. Hakkında fazlasıyla bilgi verirler.
Ancak ben Semerkand'da bulunduğum zaman her ne
kadar araştırdımsa da onun tabiatı yani hayatı
hakkında söyledikleri şeye ulaşamadım. Semerkand
halkının aciz kaldığı sorular karşısında verdiği cevap
Molla Lutfi'nin bütün güzel beyitlerini ondan aldığı
idi. Ancak Maveraunnehir'de bunun gibi sevimsiz
hadiseler çoktur. Bu matlaı Mevlânâ Sekkâkî'ye isnat
ederler:
Nî nâz bu ni şîvedür ey câdû közlük şûh-ı şeng
Kebk-i derî tâvûsda yok elbette bu reftâr u reng
16 . Mâveraunnehir'dendir. Semerkand halkı ona
çok bağlıdırlar. Bu Semerkand halkının beğenip
okuduğu matlalarındandır:
Ni nâz bu ni şîvedür ey câdû közlük şûh-ı şeng
Kebk-i derî tâvûsda yok elbette bu reftâr u reng
Kabri Semerkand'dadır.
17. Parantez içerisindeki sayfa numaraları,
M'ecâlisü'n-nefâis’in Taşkent baskısına aittir. Bak.
Alî Şîr Nevâî, 1961.
18 . Metinde 'Kecke'al' şeklinde yazılmıştır.
19 . Hv
âce Mü'eyyed Dîvâne, Hv
âce Mü'eyyed
Mehne'den sonra geçmektedir.
20 . Hv
âce Mü'eyyed Dîvâne, Hv
âce Mü'eyyed
Mehne'den sonra geçmektedir.
21 . Hv
âce Mü'eyyed Mehne, Hv
âce Mü'eyyed
Dîvâne'den önce geçmektedir.
22 . Hv
âce Mü'eyyed Mehne, Hv
âce Mü'eyyed
Dîvâne'den önce geçmektedir.
23 . Mevlânâ Enîsî'den önce, Seyyid Nakîbî
geçmektedir.
24. Mevlânâ Mîr Seyyid'den sonra, Mîr Sa'îd
geçmektedir.
25 . Metinde ظمر şeklinde yazılmıştır.
26 . Mevlânâ Hasan Şâh hakkında bilgi verilirken
geçmektedir.
27 . Mevlânâ Hasan Şâh hakkında bilgi verilirken
geçmektedir.
28 . Mevlânâ Hamîd, Mevlânâ Şihâb ve Mevlânâ
Abdulhak'tan sonra geçmektedir.
29. Mevlânâ Kâbilî'den sonra geçmektedir.
30 .167. sırada geçmektedir.
31. 168. sırada geçmektedir.
31. 170. sırada geçmektedir.
33 . 154. sırada geçmektedir.
34 .155. sırada geçmektedir.
35 .161. sırada geçmektedir.
36 .159. sırada geçmektedir.
37 .162. sırada geçmektedir.
38 .163. sırada geçmektedir.
61
bilig-13/Bahar’2000
39 . 164. sırada geçmektedir.
40 . 165. sırada geçmektedir.
41 . 166. sırada geçmektedir.
42 . 183. sırada geçmektedir.
43 . Metinde - şeklinde yazılmıştır.
44 . 172. sırada geçmektedir.
45 . 173. sırada geçmektedir.
46. 174. sırada geçmektedir.
47 . 175. sırada geçmektedir.
48 . 176. sırada geçmektedir.
49 . 177. sırada geçmektedir.
50 . 179. sırada geçmektedir.
51 . 180. sırada geçmektedir.
52. 182. sırada geçmektedir.
53 . 209. sırada geçmektedir.
54 . 210. sırada geçmektedir.
55 . 211. sırada geçmektedir.
56 . 193. sırada geçmektedir.
57 . 189. sırada geçmektedir.
58 . 216. sırada geçmektedir.
59 . 214. sırada geçmektedir.
60 . 215. sırada geçmektedir.
61 . 226. sırada geçmektedir.
62 . 187. sırada geçmektedir.
63 . 227. sırada geçmektedir.
64 . 188. sırada geçmektedir.
65 . 268. sırada geçmektedir
66 . 269. sırada geçmektedir.
67 . 266. sırada geçmektedir.
68 . 267. sırada geçmektedir.
69 . Mîr Atâullâh'tan sonra geçmektedir.
70 . Mîr Atâullâf'tan sonra geçmektedir.
71 . Hâfız-ı Şerbetî'den önce geçmektedir.
72 . Hâfız-ı Şerbetî'den önce geçmektedir.
73 . Mîr Gıyâsuddîn'den sonra geçmektedir.
74 . Mîr Gıyâsuddîn'den sonra geçmektedir.
75 . Mîr Hüseyin-i Bâverdî'den önce geçmektedir. 76 . Mîr Hüseyin-i Bâverdî'den önce geçmektedir.
77 . 289. sırada geçmektedir.
78 . 275. sırada geçmektedir.
79 . 276. sırada geçmektedir.
80 . 288. sırada geçmektedir.
81 . 270. sırada geçmektedir.
82 . 271. sırada geçmektedir.
83 . 272. sırada geçmektedir.
84 . 273. sırada geçmektedir.
85 . 274. sırada geçmektedir.
86 . Şeyhzâde-i Ensârî hakkında bilgi verilirken
geçmektedir.
87 . Şeyhzâde-i Ensârî hakkında bilgi verilirken
geçmektedir.
88 . 292. sırada geçmektedir.
89 . 293. sırada geçmektedir.
90 . Gülhanî'den sonra geçmektedir.
91 . 386. sırada geçmektedir.
92 . 387. sırada geçmektedir.
93 . 388. sırada geçmektedir.
62
bilig-13/Bahar’2000
KAYNAKLAR
ALÎ ŞÎR NEVÂÎ (1961), Mecâlisü'n-nefâis,
(Tayörlovçi: Suyima Ganieva - Mesul Muharrir:
Vohid Zohidov), Özbekistan SSR Fahlar
Akademisi, Taşkent
ALÎ ŞÎR NEVÂÎ (1323), Mecâlisü'n-nefâis, DerTezkire-i
Şu'arâ-i Karn-i Nohum Hicrî,
Te'lîf: Mîr Nizâmuddîn Alî Şîr
Nevâ'î, (Be-Sa'y u İhtimâm-i Alî Asgar
Hikmet), Tehran. [Bu eserin 1-178. sayfaları
Fahri-yi Heratî'nin, 179-409. sayfaları ise
Kazvînî'nin Mecâlisü'n-nefâis tercümesini
kapsamaktadır.]
ALÎ ŞÎR NEVÂYÎ (1995), Alî Şîr Nevâyî, Mecâlisü'n-nefâyis,
(Hazırlayanlar: Hüseyin Ayan
- Kemal Yavuz - Efrasiyap Gemalmaz - Recep
Toparlı - Gönül Ayan - Yavuz Akpınar), Atatürk
Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü
Yayını No: 2, Araştırma Serisi No: 2, Erzurum.
ATEŞ, Ahmed (1968), İstanbul Kütüphanelerinde
Farsça Manzum Eserler I (İstanbul ve
Nuruosmaniye Kütüphaneleri), İstanbul, s.
454-5.
BROWNE (1956), A Literary History of Persian,
Volume: 3, Cambridge, s. 438.
CAFEROĞLU, Ahmet (1984), Türk Dili Tarihi,
Enderun Kitabevi, İstanbul.
CÂMÎ, Mevlânâ Abdurrahmân-i Câmî (1371),
Bahâristân, (Be-Tashîh-i Doktor İsmail
Hâkimî), Tehrân.
DAWLATSHAH (1901), The Tadhkıratu'sh-Shu'ara
By Edward G. Browne, Leiden.
ECKMANN, Jânos (1959), “Das Tschaghataische”,
Philologiae Turcicae Fundementa,
Wieasbaden, ss. 138-60.
ERASLAN, Kemal (1971), “Nevâyî'nin Hâlât-ı Seyyid
Hasan Big Risâlesi”, Türkiyat Mecmuası, Cilt:
XVI, 1971, İstanbul, ss. 89-110.
ERASLAN, Kemal (1980), “Alî Şîr Nevâyî'nin
Hâlât-ı Pehlevan Muhammed Risâlesi”,
Türkiyat Mecmuası, Cilt: XIX, 1977-1979,
İstanbul, ss. 99-135.
HAYYÂMPÛR, Doktor A. (1368), Ferheng-i
Suhenverân, Cild: II, Çâp-hâne-i Fecr-i İslâm,
Çâp-i Evvel, Tehrân, s. 693.
İPEKTEN, Halûk (1988), Türk Edebiyatının
Kaynaklarından Türkçe Şu'ara Tezkireleri,
Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi
Yayınları No: 4, Erzurum, ss. 31-8.
İSEN, Mustafa; (1997), “Tezkire”, Ötelerden Bir Ses,
Divan Edebiyatı ve Balkanlarda Türk
Edebiyatı Üzerine Makaleler, Akçağ
Yayınları: 200, Kaynak Eserler: 34, Ankara, ss.
28-36.
İSEN, Mustafa (1997a), “Anadolu Sahası Türk
Tezkireciliğinde Şeklî Gelişim”, Ötelerden Bir
Ses, Divan Edebiyatı ve Balkanlarda Türk
Edebiyatı Üzerine Makaleler, Akçağ
Yayınları: 200, Kaynak Eserler: 34, Ankara, ss.
37-46.
İSEN, Mustafa (1997b), “XVI. Yüzyıl Sonuna Kadar
Osmanlılarda Biyografi Geleneği”; Ötelerden
Bir Ses, Divan Edebiyatı ve Balkanlarda
Türk Edebiyatı Üzerine Makaleler, Akçağ
Yayınlan: 200, Kaynak Eserler: 34, Ankara, ss.
1-27.
KARTAL, Ahmet (1999), Osmanlı Medeniyetini
Besleyen Kültür Merkezleri (XI. Asırdan XVI.
Asrın Sonuna Kadar Türk Edebiyatı ve Fars
Edebiyatının Münasebetleri), Gazi Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara [Basılmamış
Doktora Tezi], s. 456.
KÂTİB ÇELEBİ (trhs.), Min-Kitâbi Keşfi'z-zunûn
'An-Esâmî'l-Kütübi ve'I-Funûn,
(Mukaddime: Âyetullâh el-Azmî, es-Seyyid
Şehâbeddîn en-Necefî el-Meraşî), Cilt: II,
Beyrut-Lübnan [Şerefettin Yaltkaya ve Kilisli
Rifat Bilge tarafından hazırlanıp ya-
63
bilig-13/Bahar’2000
yınlanan eserden ofset baskı], s. 1591.
KUÇKARTAYEV, İristay (1997), “Özbek Dili ve
Edebiyatının Gelişmesinde Alî-şîr Nevâyî'nin
Rolü”, Türk Lehçeleri ve Edebiyatı Dergisi -
Alî Şîr Nevayi Özel Sayısı, Sayı: 13, Ankara, ss.
11-6.
KURNAZ, Cemâl (1999), Türkiye - Orta Asya
Edebî İlişkileri, Akçağ Yayınları: 289, Kaynak
Eserler: 75, Ankara, s. 96-7.
KUT, Günay (1989), “Alî Şîr Nevâî (ö. 906/1501)”
mad., Türkiye Diyanet Vakfı İslâm
Ansiklopedisi, Cilt: 2, İstanbul, ss.
449-53.
LEVEND, Agâh Sırrı (1965), Ali Şir Nevaî I. Cilt
Hayatı Sanatı ve Kişiliği, Türk Dil Kurumu
Yayınlarından - Sayı: 239, Ankara, s. 257.
LEVEND, Agâh Sırrı (1968), Ali Şir Nevaî IV. Cilt
Divanlar ve Hamseler Dışındaki Eserler, Türk
Dil Kurumu Yayınlarından -Sayı: 253, Ankara,
ss. 61-86.
LEVEND, Agâh Sırrı (1988), Türk Edebiyatı
Tarihi, 3. Baskı, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih
Yüksek Kurumu, Türk Tarih Kurumu Yayınları
VIII. Dizi - Sayı 8b
, Türk Tarih Kurumu
Basımevi, Ankara, s. 254-6.
MECDÎ, Mehmed Mecdî Efendi (1989), Şakaik-ı
Nu'maniye ve Zeyilleri, Hadaiku'ş-kakaik,
(Hzr. Abdülkadir Özcan), Çağrı Yayınları: 50,
Tıpkı Basımlar: 3/2, İstanbul, s. 341-2.
MU'ÎN, Muhammed (1371), Ferheng-i Fârisî, Cild-i
pencum, Çâp-i Heştum, Tehrân, s. 1903.
SÂDİKÎ-Yİ KİTÂBDÂR (1327), Tezkire-i
Mecma'u'l-havâs be-Zebân-i Turki-yi
Çagatay ,(Tercume-i Ân be-Zebân-i Fârisi beHâme-i
Doktor Abdurresûl Hayyâmpûr), Tebriz.
SÂMÎ, Şemsettin (1996), Kâmûsu'l-a'lâm,
Tıpkıbasım/facsimile, Kaşgar Neşriyat; Ankara,
Cilt, 2: 1042; Cilt: 3: 1970; Cilt: 5: 3348.
STOREY, C. A. (1972), Persian Literature, A Bio -
Bibliographical Survey, Volume: 3, Part: 2,
London.
TABERÎ, Muhammed Alî (İmâduddîn Âzermân)
(1372), Zübdetü'I-âsâr, Çâphâne-i Sipihr,
Tehrân, s. 352-3.
TOGAN, A. Zeki Velidi (1964), “Alî Şîr” Mad., İslâm
Ansiklopedisi, İstanbul, ss. 349-57.
64
bilig-13/Bahar’2000
ALI SHIR NAVA'I'S MAJALIS-UN-NAFÂ'IS
TADHKIRA AND ITS TWO PERSIAN
TRANSLATIONS MADE IN THE 16TH CENTURY
Dr. Ahmet KARTAL
Kırıkkale Universty
Faculty of Arts and Sciences
ABSTRACT
Ali Shir Nava'i, is not only the greatest poet of Chaghatay Literature, but is also the
greatest poet of Turkic Literature. He has left great influence on Turkic and Persian
Literature. Majâlis-un-Nafâ'is is the first poets tadhkira including 461 poets who
expecially lived in Herat, Horasan and Azerbaycan and most of whom wrote poems in
Persian. This book is a valuable source both for Persian and Chaghatay Literature in the
15TH century. It also had an important influence on the antologists following him. This book
had been enlarged by Fakhri Hirati, Sam Mirza in Persian and Sadiki Kitabdar in Turkic.
Moreover, it was translated by Fakhri Hirati, Muhammed Qazvini, Fayiz Nî-merdani, Şah
Ali bin Abdulali and Mirza Abdulbaki Şerifi Radavi into Persian. In this study, firstly
there is information about Majâlis-un-Nafâ'is, Fakhri Hirati and Muhammed Qazvini
translations. Then these three translations have been compared.
Key Words:
Chaghatay Literature, Persian, Turkish, Tadhkira, Poet, Influence, Translation
65
bilig-13/Bahar’2000

67
bilig-13/Bahar’2000
İSLÂM ÖNCESİNDEN OSMANLIYA DOĞU ŞİİRİ
Prof. Dr. Adnan KARAİSMAİLOĞLU
Kırıkkale Üniversitesi
Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
ÖZET
Klâsik Türk şiirini daha yakından gözlemleyebilmek için önce genel nitelemeyle Doğu
şiirinin tarihî seyrini dikkate almak gerekmektedir. Doğu şiiri kavramı, İslâm dünyasını
oluşturmuş olan ilk ve önemli unsurların; Arap, Fars ve Türklerin edebî faaliyetlerini birlikte
karşılayan bir kavram olarak kullanılmaktadır. Anılan milletlerin dinî, siyasî, kültürel ve
benzeri yönlerden edebî faaliyetlere sağladıkları katkıları ve değerleri, tarihî seyir
içerisinde izlemek mümkündür. Bu izleme, Arap ve Fars edebiyatlarının alt kültür
çeşitliliğini görmek açısından imkân sağlayacağı gibi klâsik Türk şiirinin taşıdığı
özelliklerin anlaşılmasında da yardımcı olabilecektir.
Doğu şiirinin tekâmülü, özellikle XI. Asra kadar şekil ve mana açısından devam etmiş;
bu süreç içerisinde gerek Türkçe şiir söyleyenler ve gerekse başka dillerde şiir söyleyen
Türk asıllı şairler önemli bir yer edinmişlerdir. Ayrıca Türklerin tarihî olaylarda ve siyasî
alandaki etkin varlığı, edebî ürünlerde bir çok açıdan önemli izler oluşturmuştur. Osmanlı
dönemi Türk şiirinin taşıdığı özellikler, bilhassa Gazneliler ve Selçuklular'ın siyasî
önderliği ve dinî anlayışının etkili olduğu bir yönde gelişmiştir.
Anahtar Kelimeler:
Doğu şiiri, Türk Şiiri, Şiir
68
bilig-13/Bahar’2000
GİRİŞ
Bu başlık altında İslâm dünyasında gelişen şiir
anlayışı, tarihsel seyir itibariyle izlenerek farklı
dillerde, birbirine uzak alanlarda ve dönemlerde
ortaya konmuş edebî ürünlerden hareketle
incelenmeye çalışılacaktır. İslâm dairesine öncelikle
giren ve etkin olan Arap, Fars ve Türklerin edebiyatı
hakkında bir bütünlük içerisinde genel bir
değerlendirme yapabilmek elbette güçtür. Ancak
özellikle Osmanlı dönemi Türk şiirinin özelliklerinin
doğru bir şekilde anlaşılabilmesi için konuyu, bu
derece geniş bir şekilde ele almak zorunlu olmaktadır.
Ayrıca tarihî sürecin burada makul ölçüler içerisinde
ortaya konabilmesinin güçlüğü de göz ardı
edilmemelidir. “Arap Şiiri” nitelemesi altında Fars ve
Türk asıllı kişilerin ve “Fars Şiiri” içerisinde başta
Türk asıllılar olmak üzere nice farklı ırktan kişilerin
eserlerinin yer almış olması, Doğu şiiri için özel ve
yaygın bir özelliktir. Bu yazıda Türk şiirini ilgilendiren
hususlar öne çıkarılacaktır. Bu nedenle Arap ve Fars
edebiyatının tanıtılması düşünülmediği gibi, bunlarla
ilgili bilgilerin, tabiî olarak kuşatıcı olması amaç
edinilmemiştir.
İLK ŞİİRLER
Öncelikle Arapça, Farsça ve Türkçe yazılan ilk
şiirlere işaret edilmesi gereklidir. Arapça şiirlerin ilk
örnekleri “Câhiliyye Dönemi” diye isimlendirilen
İslam öncesine aittir. Daha çok hafızada bulunan
bilgilerin hatırlanmasına yardımcı olabilecek
özellikteki bir yazıyla (Çetin, 1973) sonraki nesillere
intikal eden bu şiirlerin en eskilerinin ait olduğu tarih,
milâdî 500 yılından önceki yıllar olarak kabul
görmektedir (Sezgin, 1983). Bu şiirlerin gerçekliği ve
yazıldıkları yıllar tartışma konusu olmuşsa da; Arap
şiir geleneğinin böyle bir maziye sahip olduğu
belirgindir. Çeşitli kaynaklarda İslâmlıktan önce
yaşamış 50 civarında şairden şiirler aktarılır. Meselâ,
el-Mufazzal ez-Zebbî (Ölm.168/785), el-Mufazzaliyât'ta
Câhiliyye dönemi şairlerinden 47, İslâmî
döneme ulaşmış 14 ve İslâmî dönemde doğmuş 6
şaire ve 128 şiirine yer verir (Çetin, 1973); Ferruh,
günümüzde kaleme aldığı Târîhu'l-edebi'l-Arabî adlı
eserinin ilk cildinde “Şiir ve nesirde Cahiliye dönemi
şahsiyetleri” genel başlığı altında 51 kişiden sadece
birinin (Eksem b. Sayfî'nin) şiirinden söz
etmemektedir (Ferruh, 1983). Corci Zeydan da
varlığı bilinebilen bu dönem şairlerinin sayısının
125'e ulaştığını belirtir (Zeydan, 1957). Hemen tamamı
günümüze ulaşmayan çeşitli kabilelerin şairlerine ait
şiirlerden oluştuğu bilinen çok sayıdaki “Kabile
Divanı”, Arap toplumunda Câhiliyye döneminde ve
sonrasında şiirin yaygınlığına işaret hususunda dikkat
çekicidir. Özellikle İbn en-Nedîm (ö.377/ 987) bu tür
divanlardan 25'inin adını sıralar, el-Âmidî (ö.371/981)
ise, 60 kabile divanından, ilave olarak örnek şiirler de
aktarır (Sezgin, 1983).
İslâmiyetten sonra IX. asrın ikinci yarısından ve X.
asırdan günümüze intikal eden “Yeni Farsça” ile
yazılmış az sayıdaki beyitlerle gelişimine şahit
olduğumuz Fars şiirinin, daha önceki asırlara ait
örneklerinin varlığı üzerinde görüşler mevcuttur.
Sâsânîlerin (224- 652) sonlarında veya ilk İslâmî
dönemde mahalli Farsça lehçelerde söylendiği kabul
edilen hece vezinli ve kafiyeli veya eksik kafiyeli
veya kafiyesiz birkaç şiire kaynaklarda yer verilir.
Bunlar arasında en çok dikkat çekeni “Surûd-i
Âteşkede-i Kerkûy (Kerkûy Ateşkedesi İlâhîsi)” diye
anılan altı heceli ve kafiyeli on mısradır. Bu
manzumenin İslâm'ın ortaya çıkışına yakın bir zamana
ait ve doğu İran lehçesinde olduğu belirtilir (Safâ,
1347). İlk tezkirelerde İslâmiyetten önce Farsça şiir
söyleyen ilk ve tek kişi olarak Behrâm-i Gûr (ö. 438)
gösterilir. Ona nispet edilen şiir yedi heceli ve kafiyeli
dört mısradır. Sâsânî şahlarından olan Behrâm-i Gûr,
Arap muhitinde yetişmiş ve Arapça şiirleri bulunan
bir kişidir (Avfi, 1903; Safâ, 1347).
69
bilig-13/Bahar’2000
Sâsânîler döneminde şiirin varlığına dair birçok
Farsça ve Arapça kaynaktan cümleler aktararak izahta
bulunan C. Humâî, Şâh I. Şâhpûr'a (241- 272 veya
273) ait Hâcîâbâd nişan taşı kitabesindeki sekiz heceli
yedi mısralık manzumeyi, ilk örnek olarak vermektedir
(Humâî, 1340). Ayrıca bazı Arapça şiir söyleyen İranlı
şairlerin ilk İslâmî dönemlerdeki şiirlerinde Farsça
kelime, bileşik ve ibarelere yer verdiği görülmektedir.
Meselâ Ebû Nuvâs'ın (ö. 198/ 813) şiirlerinde bu
durumun örnekleri bulunmaktadır (Safâ, 1347).
Ş. Nu'mânî'ye göre ise, Sâsânîler dönemine kadar
uzatılan Fars şiirinin bu derecede eski olduğu
düşüncesi, pek ikna edici değildir. Çünkü verilen
örneklerin belirtilen asırlara ait özellikler taşımadığı,
tesadüfen vezinli olmuş ifadeler olabileceğini dile
getirmektedir. Ayrıca Pehlevî Farsçasıyla birçok
mensur dini ve ahlaki metin sonraki asırlara intikal
ederken; bunların arasında şiir bulunmayışı ve IX. ve
X. asırlara ait şiirlerin geçmişi bulunduğunu
göstermeyen bir sadelik ve açıklık içerisinde oluşu ve
bunlarda Arapça şiirlerin örnek alınmış olması gibi
hususlar bu konuda ısrarlı olunmamayı
gerektirmekledir (Nu'mânî, 1368).
İran bölgesinde Tâhirîler (205-259/ 821-873) ve
Saffârîler (253-290/ 868-903) zamanında söylendiği
kaydedilen ilk Yeni Farsça şiirlerden elde bulunanların
miktarı, bu döneme ait oldukları tartışılan beyitler de
dahil olmak üzere ancak 58 beyittir ve bunlara
dayanılarak yapılan tespite göre, ilk şiirler kaside
şeklindedir ve örnekleri Arapça kasidelerdir (Mahcûb,
1345). Bu örnek alış mana, lafız, vezin, teşbih, istiâre
vb. bütün yönlerde olmuştur. Klâsik şairlerin
ifadelerinden ve bizzat manzum çevirilerden bu durum
açık olarak anlaşılmaktadır (Nu'mânî, 1368).
Arap şiirinde, onuncu asra kadar yaygın olan
nazım şekli kasideydi. Bu nedenle anılan dönemlere ait
Arapça şiir divanları ve mecmuaları konu itibariyle
bölümlere ayrılırken; Farsça divanlar, Türkçe
divanlarda olduğu gibi her dönemde nazım
şekilleri itibariyle düzenlenmiştir. Meselâ İbnu'IMu'tez'in
(ölm. 298/ 908) Arapça divanının babları;
al-fahr, el-gazel, al-medîh ve't-tehâ-nî, el-hicâ ve'zzemm,
eş-şarâb ve'1-hamrîyât, el-mu'âtebât, attardîyât,
el-muleh ve'l-evsâf, el-merâsî ve't-te'azzî, ezzuhd
ve'1-âdâb ve'ş-şeyb ve'1-hikme konu başlıklarını
taşımaktadır (Çetin, 1973). Nazım şekillerinin çeşitlilik
kazanması ve ilgi görmesi, X. asırla başlar ve Farsça
şiirde gözlemlenir, denebilir.
Yazılı olarak elimize ulaşan ve araştırmacılarca
inceleme imkanı bulunabilen Türk şiir parçaları ise,
VIII. asra kadar ulaşabilmektedir. VIII-XIII. yüzyıllar
arasında Mani ve Budist kültür çevrelerinde yazılmış
Türk şiir örnekleri de yine Türk şiirinin gelişmesi
hususunda bilgi verecek çok önemli örneklerdir (Arat,
1986). Bunlar üzerinde yapılan çalışmalarla önemli
bilgiler ortaya konabilmiştir. İslâm muhitinde kaleme
alınan ve toplam 764 dize ile 289 atasözünü
barındıran Kaşgarlı Mahmud'un Dîvânu lugati'tTürk'teki
(yazılışı 1072-1074) şiir örneklerinden
bazılarının X. ve IX. yüzyıllara ait olduğu
belirtilmektedir (Tekin, 1986,1989). Ayrıca bunlara
ilave olarak Balasagunlu Yusuf Has Hâcib'in 1069'da
tamamladığı Kutadgu Bilig isimli 6645 beyitlik
mesnevisi Türk şiirindeki olgunlaşmanın bizzat üstün
bir örneğidir.
Bu bilgilerin ışığı altında bir değerlendirme
yapmadan önce, ilk şiirin Hz. Âdem'e ait olduğu,
insanoğlunun ilk duygularını şiirle ifade ettiği, ilk
örneklerin sade duyguları içeren basit yapılı
manzumeler olduğu şeklindeki yaygın ve makul
gözüken görüşlerin hatırlanmasında yarar vardır
(Râzi,1373 ; Avfı, 1903). Tarihin derinliklerine ait
bilgiler ancak yazıyla aktarılabildiği için bir manada
eldeki yazılı metinler her türlü bilginin kaynağını
oluşturmaktadır. Bunların günümüze ulaşması
açısından her milletin aynı derecede şanslı olmadığı da
açıktır. Dolayısıyla eldeki yazılı metinler ister istemez
belirleyici özellik taşımaktadır.
70
bilig-13/Bahar’2000
Beşinci asra kadar geçmişi olan Câhiliyye Arap
şiiri, İslâmiyetten önce gelenek oluşturacak düzeye
ulaşmış ve İslâmiyet sonrasındaki Arapça şiirin, bazı
konu ilaveleri dışında, her açıdan kaynağı olmayı
sürdürmüştür. Farsça şiirin mazisiyle ilgili, Türkçe
şiirden daha eski tarihler ve bazı örnekler
verilmekteyse de bunların İslâmiyet sonrasındaki
şiirin gelişimine konu malzemesi dışında pek katkı
sağladığı düşünülemez. En erken IX. asra ait olan
Yeni Farsça şiirlerin taşıdığı özellikler, örnek alınan
Arapça şiirlerinkiyle aynıdır. Ancak şunu belirtelim ki,
Farsçada fehlevîyât ve Türkçede tuyug adıyla anılan
nazım şekillerinin, bu edebiyatların mazideki hece
veznini kullanma alışkanlığının devamı olduğu,
edebiyat tarihçileri tarafından vurgulanmaktadır.
İSLAMİYET SONRASINDA ARAP
ŞİİRİNİN GENEL ÖZELLİKLERİ
Arap edebiyatının hicretten sonraki ilk dört asrına
ait bilgiler, Doğu şiiri için çok önemlidir. Gerek
Farsça ve Türkçe şiirin daha iyi tanınması ve gerekse
gösterdikleri tekamülü gözlemleyebilmek ancak bu
şekilde mümkündür.
İslâmın gelişiyle Arap toplumu büyük bir değişiklik
geçirdi. Siyasî düzen yıkılarak daha önce bilinmeyen
yeni bir düzen oluştu. Sosyal hayat bütünüyle değişti,
toplumsal ilişkiler yeni özellikler kazandı. Ardından
fetihler gerçekleşti. Başka milletlerle karşılaşıldı,
birlikte yaşamaya ve etkilenilmeye başlandı ve bu
etkileşim her alanda sürdü (Hüseyn, 1969).
İlk İslâmî dönemin (0-40/ 620-661), yani Hz.
Peygamber ve ilk dört halifesinin ardından iktidarı
elde eden Emevî Devleti (42-132/ 661-750), Câhiliyye
döneminden izler taşıyan bir Arap devleti hüviyetine
büründü, daha sonraki Abbasî devleti ise, dini toplum
devleti hüviyetindeydi. Abbâsîler (132-923/ 749-
1517), yönetim merkezini Şam'dan Bağdat'a
naklettiler. Bu dönemde iki etkin çevre; Farsların ve
güney Araplarının öncülüğündeki Şia Alevîlerine
karşılık, Sünnîlerin
ve devlet hanedanın desteklediği Abbâsîler
çekişmekteydiler. Özellikle Şiî Büveyhîlerin (320-
454/ 932-1062) hakimiyetiyle bu dönemde Şiîlik etkin
bir özelliğe sahip oldu, Fars gelenek ve bayramları
cemiyette yaygınlık kazandı. Büveyhîler ılımlı
görünmelerine rağmen gizlice aşırı bir Şiîliği
desteklediler (Ferruh, 1983).
Abbasîler döneminde hayat birçok açıdan yeni
özellikler kazandı, çöl hayatından, şehir hayatına geçişi
vurgulayan bir ifadeyle deve ve virane devleti sona
erdi, onun enkazı üzerinde bahçe ve at devleti
yükseldi (Ferruh, 1983). Bağdat merkezli olan yeni
dönemde, Araba ait özelliklerden uzaklaşma ve başka
topluluklarla yakınlaşma meydana geldi. Çevrelerinde
Arap komutan ve kabile reisleri bulunduran Şam
merkezli Emevîlerin aksine Abbasî halifelerin
çevresinde Farslar etkili oldu (Hüseyn, 1976).
Abbasilerde önce Fars, sonra Türk nüfuzu öne çıktı.
Annesi Fars olan Me'mûn'un 199/ 813’te hilafete
geçişiyle Fars unsuru etkinliğini artırırken, annesi
Türk olan Mu'tasım, 218/ 833'te halife olunca buna
karşılık ordunun kapılarını Türklere açtı (Ferruh,
1983).
Emevîler döneminde siyasî kanaatler, şairler
arasında çok öne çıktı. “Siyasî görüşleri savunan
şairler” diye nitelendirilen şairler arasında “Alevî- Şiî
şairler”, “Hâricî şairler”, “Emevî şairler” ve
“Zübeyrî” şairler sınıflaması yapılmaktadır (Ferruh,
1983; Dayf, 1963). Bunlardan etkin olmaları açısından
Emevî siyaseti yanlısı şairler ve şiirde bıraktıkları tesir
açısından Şia taraftarı şairler önemlidir.
VIII. asırda Arap asıllı olmayan şairler çoğalmış
Arap şairlerle rekabete girişmişlerdi. Arapça, Arap
yarımadasının kuzeyinde İran bölgesinde kullanılır
hâle gelmiş, birleştirici bir rol üstlenmiştir. Fars, Şam,
Irak, Mısır, Kuzey Afrika, Anadolu tümüyle bu yeni
medeniyette birleşti. Arap edebiyatı bu eski bölgenin
edebiyatı hâline geldi. Fars bölgelerinde Hicretten
sonraki ilk üç asırda şiir ve ilim dili Arapça olurken
kültürlü,
71
bilig-13/Bahar’2000
bilgili ve etkili olmak isteyenler için Arapça bilmek
zaruriydi. Arap edebiyatı, İskender'den itibaren
İslâm'ın ortaya çıkışına kadar Yunan edebiyatının
hakim olduğu bu eski dünyada egemen oldu. Ancak
Farslar VIII. ve IX. asırda ve özellikle X. asırda Arap
edebiyatına karşı güçlü bir mukavemet gösterdi.
Sonra Türkler sert bir direnç oluşturdu. Hatta Arap
edebiyatını Şam'dan uzaklaştırarak Mısır'a iltica
ettirdiler (Hüseyn, 1969).
Abbâsî dönemi edebiyatı, bu dönemdeki ediplerin
çoğunluğunun anne ve babasından birinin Arap
olmaması sebebiyle “el-Edebu'l-mu-velled”; ayrıca
Câhiliyye ve Emevî dönemlerine nispetle yeni olması
nedeniyle “el-Edebu'l-muhdes” isimlendirmeleriyle de
anılır. Bu dönem edebiyatının anlam ve üslûp
açısından halis Arap olmadığı dile getirilir (Ferruh,
1983).
Genel bir değerlendirme yapmak gerekirse ilk
İslâmî dönemde (0-40/ 620-661) her ne kadar İslâma
ait değerler şiirde yer almaya başlamış olsa da, şiirde
Câhiliyye dönemi düşünce ve ifadelerin çoğunlukta
bulunduğu; şiirdeki üslûbun da hemen aynı olduğu ve
bu nedenle şiire karşılık, dinî muhtevanın öne çıktığı
nesrin daha çok yaygınlaştığı görülür (Ferruh, 1983).
Emevîler döneminde (42-132/ 661-750) şiir,
düşünce ve üslûp bakımından Câhiliyye dönemi
şiirinin özelliklerine daha çok benzer bir özelliği tekrar
taşıdı. Ancak övgü (medh) ve yergi (hicv), fahr
(övünme) ve risâ'nın (mersiye) ana konuyu teşkil ettiği
şiirdeki kabilecilik hissiyatının yerini, siyasi taassub
ve şairler arasındaki karşı koyuşlar (nekâiz) aldı
(Ferruh, 1983). Erkekler için gazel yazmak istisna
edilirse Abbâsî şiirinde Câhiliyye devrinde
bulunmayan veya onunla ilgisi olmayan bir konu
yeniliği yoktur. Ancak konuların dahilinde genişleme
ve zenginleşme olmuştur (Ferruh, 1983).
İlk İslâm döneminde bir derece alaka görmeyen
tegazzül ve nesîb, Emevîler döneminde tekrar
yaygınlık kazandı ve kasidede amaca intikal
için değil, bizatihi kasidenin konusu olarak iki yönde
gelişti: Birincisi Ömer b. Ebî Rabî'a'nın (ö.101/ 719)
öncülük ettiği güzelliğe ve kadına tutkun, hayatın
zevklerini elde etmek isteyen ve kasidelerini bu
düşüncelere tahsis eden şehirli şairlerin yolu; ikincisi,
özellikle Benî Uzra kabilesi şairlerinin dile getirdiği
bir anlayışı taşıması nedeniyle “Uzrî Gazel” diye
isimlendirilen ve Cemîl b. Ma'mer'in (ö.82/ 701)
öncüsü olduğu güzelliği ve sevgiyi öne çıkaran,
samimi duyguları aktaran, kavuşsa da kavuşmasa da
ölünceye kadar bir kadın için şiirler söyleyen bedevî
şairlerin yolu (Ferruh, 1983; Dayf, 1963; Hüseyn,
1976). Birinciler gazel söylemekte yoğunlaştıkları ve
kasideyi gazel söylemeye tahsis ettikleri için bir
dereceye kadar yenilikçi sayılırken ikinciler ise böyle
bir konuyu yani iffetli aşkı şiire ilk defa aktardıkları
için yenilikçi kabul edilirler (Ferruh, 1983). Fars ve
Türk şiirinde önemli bir aşk konusuna kaynaklık teşkil
eden Mecnûn (Kays b. el-Mulevveh, ö. 70/ 689) da, bu
şairlerdendir (Ferruh, 1.983). Bu şairler sevdiklerinin
adlarıyla birlikte anıldılar: Cemîlu Buseyne (Buseyne'nin
Cemîl'i) ; Mecnûnu Leylî (Leylâ'nın
Mecnûn'u) gibi. Uzrî şairlerin bu temiz, hazin ve ulvi
aşk anlayışı tasavvufî ve romantik eserlerde geliştirildi
(Çetin, 1990).
Câhiliyye devrinde, şiirinde şaraba yer vermeyen
şair azdı. Şiirde şarab, kadeh ve ilgili çeşitli kaplar
tavsif edilirdi. Şarap (hamr) şiirde bağımsız bir konu
olmadan Câhiliyye devrinde özellikle A'şâ'nın şiirinde
yer aldı (Hüseyn, 1976). İlk İslâmî dönemde medih ve
hiciv gibi bu konu da itibar görmedi ve şiirde pek yer
almadı. Emevîler devrinde ise özellikle Hristiyan
Ahtal’ın (ö. 710), kasidelerinde yer alan konulardan
biri oldu. Ernevîlerden eğlenceye düşkün el-Ve-lîd b.
Yezîd (hilafeti: 125-126/743-744) de hamr (şarap) ve
mucûna (müstehcenlik), şiirde özel yer vermekle öncü
ve yenilikçi görülmektedir (Dayf, 1963; Hüseyn,
1976). Şarap, başlı başına bir konu olarak ise Ebû
Nuvâs'ın (ö. 198/ 813)
72
bilig-13/Bahar’2000
şiirinde yer kazandı (Ferruh, 198). Bu şair, şarap,
müstehcenlik ile kadın ve erkek köleler için yazdığı
gazellerle mütemayizdir.
Câhiliyye, ilk İslâm ve Emevîler dönemlerine ait
şiirlerde çoğunlukla döğüş ve kavga önde gelir,
cinsellik ve müstehcenlik cidden azdır. Abbasîler
döneminde ise ahlaki zâfiyet son dereceye ulaştı
(Hüseyn, 1976). Hicrî II. asrın hemen başında
müstehcenliğin ortaya çıkışı, yayılması halifelerin
saraylarına girmesi, Abbasîlerin (132-656/ 750-1258)
hilafete geçmesi, Farsların Araplar üzerinde etkin hale
gelmesi, hilafet merkezinin Şam'dan Irak'a intikali
edebiyatta Şam ve bedevî özelliklerin yerini Irak
özelliklerinin alması, Fars medeniyetinin tesiriyle bir
arada değerlendirilmektedir (Hüseyn, 1976).
Hz. Peygamber zamanı dışında zühd ve hikmet
konulu şiirler ve de beyitler, bu dönemlerde Arap
edebiyatında oldukça azdır ve bütün yukarıda işaret
edilen konuların çok arkasında itibar görmekteydi.
Câhiliyye devrinde de mükemmel insandan söz eden,
ölümü, beşerin aczini anlatan ve öğütler içeren beyitler
bulunmaktadır (Çetin, 1990).
ARAP, FARS VE TÜRK
ŞİİRİNDE KONU
Hicretten sonraki ilk 4 asra ait Doğu şiirini konu
açısından yakın olarak gözlemleyebilmek için Arap,
Fars ve Türk şiirlerinin ilk örneklerinin konularını
belirten bazı tespitlere yer vermek uygun olacaktır.
Merhum Nihad M. Çetin'in ifadesiyle; “Arap şiirinin
belli başlı mevzularını sırasıyla şunların teşkil ettiğini
söylemek mümkündür: Övmek (medh), övünmek
(fahr), mersiye söylemek (risâ), hicvetmek (hicâ),
kadından ve aşktan bahsetmek (nesîb, tegazzul,
teşebbub), özür ve şefkat dilemek (i'tizâr, isti'tâf),
tasvir (vasf, teşbih), ayrıca zuhd, edeb, hikem, kadın ve
şaraba dâir hafif mevzular (muleh, lehv)” (Çetin,
1973).
Gazneliler dönemini (Doğu İran'da 352-432/ 963-
1040) içine alan XI. asrın ilk yarısına kadar Fars
şiirindeki konular ise şu şekilde sıralanmaktadır: 1-
Medih 2- Hiciv ve Hezel 3- Gazel 4-Öğüt ve hikmet
5- Tavsif 6-Mersiye. Milli kahramanlık duygularını
işleyen şiirler de bu arada dikkat çeker (Mahcûb,
1345). Gaznelilerin sonlarına doğru bilhassa Senâî
(473-525/ 1080-1113) ile tasavvuf, Mes'ûd-i Sa'd-i
Selmân (ö. 515/1121) ile de hapis konulu şiirler, bu
konulara eklenir (Safâ, 1347).
Eldeki ilk Türkçe şiir örneklerini içeren
kaynaklardan Dîvânu Lügati’t-Türk'teki şiirlerden
aruzla yazılmış olanlar, konularına göre şu şekilde
tasnif edilmektedir: 1- Savaş ve kahramanlık şiirleri
2-Av ve avcılıkla ilgili parçalar 3-Aşk şiirleri 4- Doğa
tasvirleri 5- Övgü şiirleri 6-Dinî-ahlâkî öğütler (Tekin,
1986).
Üç dildeki şiirlerin ana konularının bu derecede
birbiriyle uyum göstermesi dikkat çekicidir. Hatta
birbirinden habersiz yapılan bu tespitler, aynı
endişelerle gerçekleştirilmiş olsaydı hemen aynı
başlıkları kullanmak dahi mümkün olurdu. Bu nedenle
birinde görülmeyen av ve avcılıkla ilgili konu başlığı
veya mersiye konu başlığı herhangi bir farklılığa işaret
etmemektedir. Avla ilgili Farsça şiirler, divanlarda yer
almaktadır. Msl. Ferruhi-yi Sîstânî'nin (ö. 429/ 1038)
divanında, “Sultan Mahmûd'un medhi ve avlanması
hakkında söylemektedir” ; “Sultan Mahmûd'un
savaştan döndükten sonraki orman avı hakkında” vb.
başlıklar taşıyan manzumeler bulunmaktadır (Ferruhî,
1335). Mersiye içerikli Türkçe şiire ise, Dîvânu
Lügati't-Türk'teki “Alp Er Tonga ağıtından parçalar”
ve “Bilinmeyen bir kahramana ağıt” şiirleri örnek
verilebilir (Tekin, 1989).
Doğu şiirinin şekil ve muhteva açısından
gelişmesini sürdürmekte olduğu ve şiir sanatı
açısından üstün bir anlayışa varacağı dönemlere henüz
intikal etmemişken görülen bu yakınlık, dikkatle
değerlendirilmelidir. İslâmiyetle birlikte gelişen
milletler arası münasebetin Doğu şiirini
73
bilig-13/Bahar’2000
nasıl etkilediği ve ne özellikler kazandırdığını daha
belirgin bir şekilde ortaya koymak için yukarıda
sıralanan bilgilerden de istifadeyle bazı noktalara
işaret edilmelidir.
Çağdaş Arap edipler, meselâ Tâhâ Hüseyn
Farsların özellikle hicrî II.; milâdî VIII. asır
başlarından itibaren her alanda Arap toplumunu
etkilediğini ifade eder: Araplar, Abbâsîler döneminde
Farsların her şeyde öğrencisiydiler; şairler Fars,
alimler Farstı. Farslar Arap siyasetine müdâhil oldular,
Halifelere Bağdat'ta kisraların saraylarına benzer
saraylar yaptılar. Onlardan yemede, içmede ve
giyinişteki adetlerini; eğlenceyi, oyunu öğrendiler.
Ancak Fars edebiyatının Arap edebiyatına etkisinden
söz edilmez aksine Fars edebiyatına bakıldığında Hicri
IV. asırda başladığı ve Arap edebiyatının yansıması
şeklinde olduğu görülür. Farslar önce Arapları taklit
ettiler. Bu şiirlerinde açıkça görülür (Hüseyn, 1969).
Çünkü ona göre, bu dönemde Fars kültürü ve edebiyatı
sınırlıydı ve gerçekte Farsların Araplarla buluştukları
asırda Fars edebiyatı Araplar için büyük bir tehlike
olmadı (Hüseyn, 1969). Ancak İran edebiyat tarihçileri
ise, VIII. asrın başlarında Arapça şiirde görülen ince
anlamların, şehirli halka ait yeni fikirlerin, ilmî ve
felsefî konuların özellikle Arapça şiir söyleyen Fars
asıllı şairlerden kaynaklandığını belirtirler (Safâ,
1347). Yine bu dönemlerde bütün bilim dallarında ve
de şiirde önde gelen isimlerin, az bir sayının dışında
İranlı olduğu ileri sürülmekte ve İran asıllılar
olmasaydı Arap kültüründen (ma'ârif) bugün mevcut
olanın % l'i dahi bulunmamış olacağı, hatta Arap
edebiyat tarihindeki her on isimden altı-yedisinin İranlı
olduğu savunulmaktadır (Nefisi, 1363).
Arap gözüyle bakıldığında ise aynı durum şu
şekilde dile getirilmektedir: Abbasiler döneminde
şaşırtıcı derecede dine aykırı düşünce ve davranışlar
yaygınlaştı. Eğlenceye düşkünlük ve müstehcenlik,
fikri sapmaların yanı sıra şiirde ağırlık kazandı. Bütün
bunların kaynağında Fars
etkisi bulunmaktadır. Arap madden fatihken, Fars
manen fatih oldu. Toplumda yaygınlık kazanan maddi
zevkler, çeşitli bölgelerden intikal ettirilen kadın
cariyelerle tatmin edilirken yabancı kadınların
toplumdaki etkinliği arttı (Hüseyn, 1976). Hatta
şarabın şiirin temel konuları arasına girmesine de
Farsların eski dînî anlayışlarında şarabın mukaddes
sayılması, sebeptir (el-Fâhûrî, 1991).
ŞİİRDE TEKÂMÜL VE
SELÇUKLULAR
Burada özellikle şekil ve muhteva açısından Doğu
şiirinin farklı dillerde geçirdiği tekamülü göstermesi
açısından gazel üzerinde durulmalıdır. Gazel, önce
daha çok “tegazzul” kelimesiyle isimlendirilen bir
konu adıydı ve kasidenin bir bölümü halindeydi.
Arapçada sadece, aşk ve kadından söz eden kaside
şeklindeki şiirler için kullanılan bu tabir nesîb, teşbîb
ve tegazzülü de içerebilen bir kavramdı (Ateş, 1964).
Şiirde gazel nazım şeklinin müstakil ve olgun bir
hüviyet kazanması, Selçukluların son dönemlerinde ve
Farsça şiirdedir, Bilhassa Enverî (ö. 563/ 1168),
Hâkânî (ö.595/ 1199) ve çağdaşlarının elinde özellik
kazanarak Sa'dî'yle (ö. 691/ 1292) en olgun seviyeye
ulaşmıştır. Bundan sonra da artık şiirde ilk asırlarda
kasidenin ve ardından Mesnevînin gördüğü alaka,
gazele yönelmiştir (Câmî, 1371). Şiirin aynı
zamanlarda anlam ve yorum açısından geçirdiği
değişim gazelle büyük uyum göstermiştir. Konu
itibariyle lafzen bütünüyle, anlam açısından ise
kısmen insan güzelliğini ve kadın sevgisini konu
edinen gazeldeki muhteva, ilk asırlardaki kasidelerin
bir bölümünde veya bu amaçla yazılan kasidelerde
bulunmaktaydı. Çünkü kaside şiiri temsil etmekte ve
eski Arap şairi müşahhas alemi müşahede ediyordu.
Şiirin zeminini beşeri duygular oluşturuyordu (Çetin,
1990). Farsça ve Türkçe şiirde gazelin mana ve
muhteva yönüyle büründüğü nihaî şekil, onun müstakil
nazım şekline kavuşmasından çok daha
74
bilig-13/Bahar’2000
önemlidir. Artık dış dünyadan iç dünyaya yönelmiş
olan şairin dilinde, geleneğin getirdiği gazelin mana
hüviyeti büyük değişiklik geçirmiştir.
Büyük Selçuklular (429-590/ 1038-1194) dönemi
Doğu şiiri için âdeta bir değişim dönemidir. Bu Arapça,
Farsça ve Türkçe şiir için aynı derecede etkin olan bir
değişim ve gelişmedir. Şiirde üslûp farklılığı oluşmuş,
düşünce ve hayal ağırlık kazanmaya başlamış, maddi
hisler ve dış dünyaya yönelik gözlemler yerini manevî
hislere ve iç dünya zevklerine bırakır olmuştur. Diğer
taraftan farklı nazım şekilleri yaygınlaşmış ve özellikle
Fars ve Türk şiirinde bağımsız gazel özel alaka
görmüştür. Şiirde çok açık bir şekilde dinî, ahlâkî ve
tasavvufî diye nitelendirilen bir bakış ve algılayış,
diğer bir ifadeyle dinî hissiyat öne çıkmıştır (Ferruh,
1983; Safâ, 134).
Artık halk arasında yaygınlaşan ve hayata intikal
eden dinî hissiyat bu dönemde şiirde hâkim renk haline
gelmeye başlarken, Selçukluların bu husustaki etkin
yeri, dile getirilmelidir. Daha önce Arapça şiirde ve
kısmen Farsça şiirde bazen çok ölçüsüzce mevcut olan
maddî zevkleri terennüm etme alışkanlığının
azalmasında Mâverâünnehir ve Horasan'dan daha
aşağıdaki İslâm dünyasına egemen olan başta Türk
asıllı Sünnî ve çoğunlukla Hanefî unsurların varlığı
önemlidir. Daha Gazneliler döneminde saray şairleri
Sultan Mahmud'u ve oğullarını överken din ve adalet
adına mücadeleden söz etmekteydiler. Şiirde konu
açısından yaşanan bu değişiklik, sonraki asırlarda
bütün şairler için belirli bir hüviyet oluşturmuştur.
Gerçekte daha özel anlamda kullanılması gereken
“mutasavvıf şair” nitelemesinin dışındaki şairler de
ortak bir şiir dünyası içerisinde bir araya gelmişlerdir.
Şiir genel olarak kuşatıcı bir renge bürünmüştür.
Genelde Müslüman toplumun hissiyatı ve sanat
zevkine, bazen de özel tasavvufî düşünceye yer veren
şiir anlayışı, genel olarak bütün İslâm dünyasında
Selçuklular döneminde yaygınlaşmıştır. Doğu şiirinde
bilhassa XII. asırda genelleşme
özelliği kazanan bu durum, tarihî seyir
içerisinde açıkça gözükmekte; günümüz Arap ve Fars
edebiyat tarihçileri de bu yönde değerlendirmeler
yapmaktadırlar. Bu konu ayrıca ayrıntılı bir şekilde ele
alınmalıdır. Ancak konunun önemine vurgu yapmak
için sadece, Tanpınar'ın, şiirimizin ilk örnekleriyle
ilgili genel kabulünü içeren “ ... dil gelişmesinde ilk
merkezleşmeleri sağlayan dinî ve zühdî-tasavvufî bir
edebiyat...” kaydına dikkat çekmek uygundur
(Tanpınar, 1985). O, bu kaydı, XIV. asra ve daha
önceki bir-iki asra ait şiirlerimiz için dile
getirmektedir
Farsça şiirdeki ilk büyük mutasavvıf şair Senâî'den
(ö. 525/ 1131) başlanılacak olursa, Hâkânî (ö.
595/ 1199), Cemâleddîn-i İsfehânı (ö. 588/ 1192),
Nizâmî (ö. 610/ 1214) ve Attâr (ö. 618/ 1221) ile bu
tercihin sürdüğü ve genelleştiği görülecektir (Safâ,
1347). Mevlânâ (ö. 672/ 1273) bu yolun Farsça şiirde
en mümtaz şahsiyeti olurken, Arapça şiirde İbn Fâriz
(ö. 633/ 1235) Türkçe şiirde erken dönemde Ahmed-i
Yesevî (ö. 562/ 1166), sonra Sultan Veled (ö. 712 /
1312), Yunus Emre (ö. 720/ 1320) ve Âşık Paşa (ö.
733/ 1332) önde gelen kişiler olmuştur.
Bundan dolayı Selçuklular dönemine kadar
Arapça şiirde yoğunlukla, Farsça şiirde kısmen yaygın
örnekleri bulunan başlıca şarap, kadın ve müstehcenlik
olmak üzere maddi zevkler üzerine söylenen şiirler,
bundan sonra ancak nadir örnekler olarak görülür ve
gerek Türkçe ve gerekse Farsça şiirde önemsiz bir yer
tutar. Aynı şekilde siyasî muhteva taşıyan ve Şiilik
davasında bulunan şiir de artık bu mevkiye düşmüştür.
Böylece özetle Câhiliyye döneminde ferdî duyguları
ve kabile hissiyatını dile getiren; Emevîlerde genel
Arap siyasetine ve parti siyasetine yönelen ve
Abbâsîler devrinde ise, topluma ve toplumdaki maddî
zevklere yönelmiş olan şiir (el-Fâhûrî, 1991) V./ XI.
asır civarında her toplum kesiminde; medrese ve
tekkede; devlet adamları, alimler ve sûfîler arasında
hemen ortak değer ve anlayışları yansıtan bir hüviyete
bürünmüştür.
75
bilig-13/Bahar’2000
XII. asırda Anadolu, İslam dünyasında yeni bir
merkez olurken özellikle XIII. asrın başlarından
itibaren bir sığınak durumuna gelmişti. Orta-Asya, İran,
Hindistan, Arap bölgeleri, Kuzey Afrika ve
Endülüs'ten Anadolu'ya ulaşan alim, arif ve edip
kişiler, başta üç dil; Türkçe, Farsça ve Arapça olmak
üzere çeşitli dillerde konuşuyor ve eserler kaleme
alıyordu. Anadolu'daki bu yeni yerleşim ve gelişmeler,
bu açıdan ele alındığında Doğu şiirinin, bütün
özellikleriyle bu alana taşındığını ifade etmek
gerekecektir.
SONUÇ
Osmanlı için bir siyâsî başarıyı anlatma amacıyla
kullanılmış olması gereken “Aşiretten devlete”
ifadesinin, buradaki ilmî ve edebî faaliyetler için de
anlamlı görülmesi, yanıltıcı olmaktadır. Ahmed Fakîh,
Mevlânâ, Sultan Veled, Şeyyâd Hamza, Gülşehrî,
Yûnus Emre, Âşık Paşa ve diğer ilk Anadolu şairleri
olarak anılan şahsiyetler, dikkate alındığında bu husus
gayet açık olarak anlaşılacaktır. Doğu dünyasında
varılan edebî anlayış, yani insânî, dînî, ahlâkî ve
tasavvufî kaynaklı bir duyuş ve anlatış tarzı, onların
eserlerinde
bütünüyle yer almaktadır. Gerçekte bu
nitelemelere pek gerek duyulmadan bu asırlardaki
“Doğu şiiri'ni veya daha özel olarak “Anadolu Türk
Şiiri”ni bu özellikte düşünmek gerekmektedir. Aksi
takdirde “Bugünkü bilgimizle Dehhânî Anadolu Türk
edebiyatının ilk profan klâsik şairidir” tespitiyle
profan (din dışı) şiir söylediği belirtilen (Mansuroğlu,
1947) Dehhânî'nin Sultan Alaaddin'i övmek için
söylediği kasidesinde bulunan “Senden dilediğim
daima şu dört şeyi; din, adalet, yiğitlik ve ihsanı sıkıca
korumandır” anlamındaki beyti (Mansuroğlu, 1947)
ve benzerlerini diğer şiirleriyle birlikte anlamak güç
olacaktır.
Doğu şiiri, İslâmiyet öncesi gelenek ve
kaynaklardan da yararlanarak, İslâm dairesine giren
milletlerin katkılarıyla gelişmiş ve asırlar boyu
muhteva, şekil ve lafız açısından büyük değişiklikler
geçirmiştir. Özellikle Gazneliler ve Selçuklular'ın
siyâsî hakimiyetinin ve dinî anlayışının, şiirin
Müslüman toplumun şiiri haline gelmesinde önemli
etkisi olmuştur. Genel kabule göre Anadolu'da
Osmanlıya kadar uzanan zaman diliminde söylenen
ve sevilen ilk şiirler de bu özelliktedir.
76
bilig-13/Bahar’2000
KAYNAKLAR
ARAT, Reşid Rahmeti (1986), Eski Türk Şiiri,
Ankara.
ATEŞ, Ahmet (1964), “Gazel” mad, İslâm
Ansiklopedisi, Cilt: IV, İstanbul, s. 730-733.
AVFÎ, Muhammed (1903), Lubâbu'l-Elbâb, Cilt: I,
London-Leiden.
CÂMÎ, Abdurrahmân-ı Câmî (1371ş.), Bahâristân-i
Câmî, (nşr. İsmâ'îl-i Hâkimî), Tahran.
ÇETİN, Nihad M. (1973), Eski Arap Şiiri, İstanbul.
ÇETİN, Nihad M. (1990), “Arap (Edebiyat)” mad.,
TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt: 3, İstanbul, s.
286-309.
DAYF, Şevkî (1963), el-Asru'l-İslâmî, Kahire.
el-FÂHÛRÎ, Hannâ (1991), el-Mûcez, fi'I-Edebi'lArabî
ve Târihi, Cilt: II, Beyrut.
FERRUH, Ömer (1983), Târîhu'I-Edebi'l-Arabî,
Cilt: I-VI, 5. Baskı, Beyrut.
FERRUHİ-Yİ SÎSTÂNÎ (1335ş.), Dîvân, (nşr. M. D.
Siyâkî), Tahran.
HUMÂÎ, Celâleddîn (1340ş.), Târîh-i Edebi-yât-ı
İrân, Tahran.
HÜSEYN, Tâhâ (1969), Min Hadîsi'ş-Şi'r ve'nNesr,
Kahire.
HÜSEYN, Tâhâ (1976), Hadîsu'l-Erbi'â, C. II,
Kahire.
MAHCÛB, Muhammed Ca'fer (1345ş.), Sebk-i
Horâsânî der-Şi'r-i Fârsî, Tahran.
MANSUROGLU, Mecdut (1947), Anadolu Türkçesi
(XIII Asır) Dehhâni ve Manzumeleri,
İstanbul.
NEFÎSÎ, Sa'îd (1363ş.), Târîh-i Nazm ve Nesr der-
İrân, Cilt: I, Tahran.
NU'MÂNÎ, Şiblî (1368ş.), Şi'ru'l-Acem, (çev. Seyyid
M. Takî Fahr-i Dâ'î-i Gîlânî), Cilt; IV, Tahran.
er-Râzî, Muhammed b. Kays (1373ş.), el-Mu'cem fî-
Me'âyiri'l-Eş'âri'l-Acem,
SAFA, Zebîhullâh (1347-1370ş.), Târîh-i Edebiyât
der İrân, Cilt: I-II, Tahran.
SEZGİN, Fuad (1983), Târîhu't-Türâsi'l-Arabî, (trc.
M.Fehmî Hicâzî), II. cilt, 1. cüz (eş-Si'r), Riyad.
TEKİN, Talat (1986), “Karahanh Dönemi Türk Şiiri”,
Türk Dili, sayı 409, Sayfa 81-157,
TEKİN, Talat (1989), XI. Yüzyıl Türk Şiiri (Dîvânu
Lügati’t-Türk'teki Manzum Parçalar),
Ankara.
ZEYDAN, Corci (1957), Târîhu Adâbi'l-lugati'l-
Ârabîye, (nşr. Şevki Dayı), Cilt: I, Kahire.
77
bilig-13/Bahar’2000
THE EASTERN POETRY FROM THE PREISLAMIC
PERIOD UP TO THE OTTOMANS
Prof. Dr.Adnan KARAİSMAİLOĞLU
Kırıkkale University
Faculty of Scince and Art
ABSTRACT
It is necessary to take the history of the Eastern Poetry into consideration first in order to be able
to observe the classical Turkish Poetry from a closer point. The concept of Eastern Poetry contains
the activities of literature of the Arabians, Persians and Turks, the first and the most important
elements of the Islamic World. It is possible to observe the contribution of the nations mentioned
above to the literary activities in respect of religion, politics, culture,etc. This observation not only
enables us to describe the Arabian and Persian Literature but also brings the character and importance
of the Turkish Poetry to light.
The process of perfection of the Eastern Poetry in respect of form and meaning continued till the
11th century and Turkish poets using Turkish or other languages played an important role in this
process. The Turks had an important part in the historic events and politics, which had an influence
over literary works in many respects. The characteristics of the Turkish Poetry of the Ottoman period
developed under the effect of the political power and understanding of the religion of the Seljuks and
Ghaznavids.
Key words:
Eastern Poetry, Turkish Poetry, Poetry
78
bilig-13/Bahar’2000
79
bilig-13/Bahar’2000
MAHTUMKULU'NUN MANEVÎ
ÜSTADLARINDAN BİRİSİ:
YESEVİ DERVİŞİ HAKİM ATA
Gözel AMANGULIYEVA
Türkmenistan Millî Elyazmaları Enstitüsü Araştırmacısı
ÖZET
Hakim Ata, Türk Tasavvuf Edebiyatının önemli temsilcilerinden birisi, bu edebiyatın
kurucusu kabul edilen Hoca Ahmet Yesevi'nin dervişi ve halifesidir.
Yesevilik mektebinin manevî ve edebî çizgisini devam ettirmek amacıyla, bizzat Ahmet
Yesevi tarafından Harezm bölgesinde görevlendirilen Hakim Ata, bu coğrafyada yaşayan Türk
toplulukları üzerinde derin izler bırakmış; söylediği hikmetler ve yaptığı irşad faaliyetleriyle adeta
şeyhiyle özdeşleşerek haklı bir şöhrete ulaşmış; bu çerçevede onun Türkistan yurtlarına
yayılan şöhretinden, Hazar Ötesi Türkmenleri de nasiplerini almışlardır.
Türkmen halk edebiyatı ürünlerinde ve Türkmen klasik şairlerinin eserlerinde Hakim
Ata'nın özel bir yeri vardır, Gul Süleyman, Süleyman Bakırgani, Süleyman Ata gibi ünvanlarla
Hakim Ata'yı kendi sosyal kimliklerinden birisi kabul eden Türkmen halkı, onun dünya
görüşünü medeniyetine sindirmiş, hikmetlerini asırlardan beri yaşama biçimi haline getirmiştir,
Bu misyonuyla Hakim Ata, Türkmen klasik şairlerinin pek çoğunun üstadı olmuştur.
Tasavvuf edebiyatına yönelerek yaşadığı çağın ve toplumunun şartlarına göre bu çizgiyi
geliştiren Mahtumkulu, manevî ve edebî üstadlan arasında Hakim Ata'yı da saymakta ve
böylece tasavvufî etkileşim zincirinin 18.asır Türkmen toplumuna taşınmasını sağlamaktadır.
Tıpkı Ahmet Yesevi'nin bazı hikmetleri ve pek çok dizelerinin şu veya bu şekilde Hakim
Ata'ya mal edildiği gibi, Mahtumkulu'da da Hakim Ata'nın edebî tesirleri açıkça görülmektedir.
Bu ise, geleneksel Türk-lslâm kültürü çerçevesinde, tasavvuf edebiyatının üstadları arasında
bir etkileşim meselesidir.
Anahtar Kelimeler:
Yesevî, Hakim Ata, Mahtumkulu,Tasavvuf, Edebî Etkileşim, Millî Kültür
80
bilig-13/Bahar’2000
GİRİŞ
Türk Tasavvuf edebiyatının tanınmış
temsilcilerinden olan HAKİM ATA (Süleyman Ata,
Süleyman Bakırgani, “Gul Süleyman”), XII.yüzyılın
ilk yarısında, Harezm bölgesinin Bakırgan
(elyazmalarda “Akkurgan”) obasında dünyaya gelmiş,
ünlü şahsiyetlerden birisidir. Eldeki kaynaklarda bu
şahsiyetin doğum yılı kesin olarak gösterilmemiş olsa
da, ölüm tarihi ve bibliyografyasına ait bazı bilgiler
bulunmaktadır.
Resimli Türk Edebiyatı Tarihi adlı kaynakta:
“Hakim Süleyman Ata (?-1186), Hoca Ahmet
Yesevi'nin yetiştirdiği tanınmış sofilerden birisidir. O,
piri tarafından tasavvuf öğretisini yaymak ve yolunu
devam ettirmek amacıyla Harezm bölgesine
gönderiliyor. Kul Süleyman Bakırgani'nin şöhreti
Karahanlı hükümdarlarından Buğra hanın kulağına
ulaşmış ve kızı Anber'i onunla evlendirmiştir. Hakim
Ata' nın bu kadından Asgar, Mahmut ve Sultan Hubbi
adlarında 3 oğlu dünyaya geliyor.” (Banarlı, 1971)
şeklinde bir bilgi yer almaktadır.
Bu bilgiler, mevcut ilmî-tarihî kaynaklarda aşağı-
yukarı aynı şekilde beyan ediliyor. Meşhur
şahsiyetlerden söz açan “Tezkiret-ül Evliya” ve
“Reşahad Ayn'ül Hayat (Dirilik Kaynağından
Sızıntılar) adlı eserlerde, Ahmet Yesevi divanlarının
mukaddemelerinde bu büyük şahsiyet hakkında ilgi
çekici bilgiler verilmektedir.
Türkmenistan Millî Elyazmalar Enstitüsü'nde
(TMEE, Kayıt No: 56) muhafaza edilen, Yesevi
Divanı'nın hicri 1329 tarihli Taşkent taşbasmasının
girişinde (mukaddime) şu cümleler vardır:
“Hakim Ata, Türkistan meşayihlarının ulularındandır.
Hezret-i Hoca Ahmet'in dördüncü halıfalarıdır.
Atları Süleyman ve lakabları Hekimdir ki,
Türkî dilde dervişler muamilatı togrusıga aytgan
hikmetleri mâğlûm ve meşhurdur. Refaydalık
nefesleriden bir misaldir ki halkının hormatı, vagtının
ganımatı üçin diyipdirler: Her
kim görseñ Hızır bil, her tün görseñ Gadır bil. Yene ol
kişige mensup bir meseldir ki nefsini sındırmak için
diyipdirler: Barça yağşı biz Yaman, barça buğday bir
saman... Hekim Süleyman'ın mesgenleri velâyet
Horezm'de erdi. Ol yerde dar-ül fenadan dar-ül bakaga
rıhlat kıldılar. Akkorgan diygen movzugda gabrı
mübarekleri mâğlûm ve meşhurdur.”
HAKİM ATA'YA TÜRKMEN BAKIŞI
Türkmen'in büyük oğlu Mahtumkulu Firaki'nin
severek okuduğu, adını sürekli anarak şairane
üreticiliğinde büyük hürmetle yer verdiği Kul
Süleyman'ın, Ahmet Yesevi' nin dervişi olduğunu pek
çok kaynak tasdik etmektedir.
Bu çerçevede Mahtumkulu:
“Bardı karı Bakırgan
Şol Türkistan'a sarı...”
kaydını düşüyor. Bu şahsın (Hakim Ata'nın) bizzat
kendisi tarafından da:
“Türkistana baralıñ
Hızmatında bolalıñ
ÜIüş berse alalıñ
Şeyhim Ahmet Yasavı.
Baba Maçın ol soltan
Mürid boldı bigüman
Hekîm Ata
Süleyman
Şeyhim
Ahmet Yasavı...”
denilmek suretiyle, onun, yani “Medine'de
Muhammet” sözünün hemen ardından Türkmenler
arasında “Türkistanda Hoca Ahmet” sözü getirilerek
adı tutulan Hoca Ahmet Yesevi'nin müridi olduğu
açıkça belirtiliyor.
Görüldüğü üzere, Hakim Ata Süleyman “ülüş
almak” (hisse almak) ve derviş olmak maksadıyla
Türkistan'a gidiyor. Burada Ahmet Yesevi'nin
81
bilig-13/Bahar’2000
elinde, onun istediği kıvamda yetişiyor. Diğer
öğrencilerin bir yılda aldıkları ilmi, yani Kur'an-ı
Kerim'i bir haftada hatim ediyor. Bu özelliğini gören
şeyhi, onu derhal müritliğe kabul ediyor. Hatta bazen
de öğrencilerini ona emanet ediyor.
Rivayete göre; Bir gün Hoca Ahmet Yesevi'nin
yanına Hıdır Ata (Hızır A.S.) geliyor. Süleyman'daki
ilmin yüksek dereceye ulaştığını görerek, ona, “Bu
oğlanın adı 'Hakim' olsun, hakimler gibi adaletle iş
görecek, hizmet yapacaktır. Sen, buna icazet ver.”
diyor (Orazgulı-Sarlı-gızı, 1995).
“Gul Süleyman” ın “Hakim Ata” adını alışı ile
bağlantılı olarak bir başka rivayet daha vardır. Bu
rivayete göre: Bir gün Hoca Ahmet, medreseye odun
toplamaları için dervişlerini kırlara gönderiyor.
Dervişler topladıkları odunlarla geri gelirlerken
yağmur yağıyor. Diğer dervişler yağmurdan
korunmak için odunları başlarına siper yaparken,
Süleyman tam tersine sırtındaki kaftana sararak
odunların kuru kalmalarını sağlıyor. Kendisi
ıslanmasına rağmen odunları kuru olarak medreseye
getiriyor. O, yaş odunları yakmak için kuru odunun
gerekli olacağını önceden hissetmiş. Bunu gören Hoca
Ahmet, “Oğlum sen hakimler gibi iş yapmışsın.
Bundan sonra senin adın Hakim olsun” demiş
(Orazgulı-Sarlıgızı, 1995).
Kul Süleyman'ın “Hakim Ata” adını alışı ile
ilişkili olan bu rivayet, aynı şekilde, Ali Şir Nevaî'nin
“Nesâyimü'l - Muhabbe” adlı eserinde de
tekrarlanmaktadır (Nevaî, 1996).
Tanınmış Rus bilgini K. G. Zaleman, Londra'nın
Asya Müzesi'nden XIV-XV. asra ait yazarı belirsiz
“Hakim Ata Risalesi” adlı bir eser ele geçirerek, bunu
1897 yılında Sankt-Petersburg'ta kendi tercümesiyle
neşrettirmiştir. Hakim Ata Süleyman'a bağışlanan bu
eser, şekil özellikleri bakımından Türkmen halk
destanlarına benzemekte olup, nesir ile nazım birlikte
kullanılmıştır. Bu eserde de, Süleyman'a “Ata”
lâkabının verilişi, yukarıdaki rivayette belirtildiği
gibidir. Bununla birlikte eserde, bu rivayet, şairin
tamamiyle kendi mısralarıyla şöyle veriliyor:
“Eski-üski börküm bar
Sarık-sarık görküm bar
Şeyhim otunga iberse
Barmasga ne erkim bar.
Tonum otunga çolgap
Tenim sovukga teplâp
Işkdan muhabbet ızlab
Hızır-Ilyas atam bar.
Gökden rahmet yagdırgan
Yerden nebat ösdürgen
Mahri süydün emdirgen
Hızır-Ilyas atam bar...” (Zaleman, 1897)
Hakim Ata'nın “Bakırgani” mahlâsını alışı ile
ilgili olarak da bir rivayet bulunmaktadır. Bu rivayete
göre:
“Hoca Ahmet Yesevi, yetiştirdiği dervişlere icazet
vererek onların her birini kendisinin halifesi
hükmünde tasavvufî görüşlerini yaymak ve devam
ettirmek amacıyla bir bölgeye gönderir imiş. Hakim
Ata'yı da bir deveye bindirip;
- “Git oğul, devenin çöker yer senin mekânındır.
Sen o yerin halkına benim adıma halifelik edeceksin.”
diyerek yollamış. Hakim Ata'nın devesi Harezm
bölgesinde Amuderya (Ceyhun) ırmağı boyunda insan
yaşamayan bir yerde çöker. Devenin çöküş sebebini
kavramayan Hakim Ata, kaldırmak için uğraşıp dursa
da bunu başaramaz; deve kalkacağı yerde bağırıp
durur. Devenin bağırtılarını duyan çevredeki çobanlar
ve diğer insanlar başına toplaşıp bu dervişe;
- “Sen kimsin? Nerelisin? Deveye niçin eziyet
ediyorsun?” diye sorarlar. Hakim Ata niçin geldiğini,
niyetinin ne olduğunu anlattıktan sonra;
- “Sonrasını siz görüyorsunuz. Deve insan
82
bilig-13/Bahar’2000
yaşamayan bu yerde çöktü, kaldırmaya çalışsam da
bağırıp duruyor.”der. İnsanlar, Hakim Ata'nın sıradan
bir adam olmadığını anlarlar ve kendileri de burasını
yurt tutarlar. Böylece bu meydanlık zamanla bir
obaya dönüşür. Obanın adı da Hakim Ata'nın
devesinin bağırtıları yüzünden “Bagırgan” olarak
kalır (Orazgulı-Sarlıgızı, 1995).
Zamanla yerli halkın dil özellikleri nedeniyle
“Bagırgan” adının “Bakırgan”a çevrilmiş olması
mümkündür.
Hakim Ata konusunda Türkmenistan'da yapılan
çalışmalar çok az sayıda olmakla birlikte, bu arada,
bunlardan bazılarına temas etmeden geçemeyeceğiz.
Ta 1920'li yılların sonunda Akademik A.N.Samoyloviç
“Hakim Ata ve Mahtumkulu” (Samoyloviç, 1960) adlı
makalesini yazmıştı. Bundan çok sonraları, merhum
bilgin Ahmet Bekmıradov 1981 yılında “Hekim
Ata'dan Habar Alsak” adıyla geniş hacimli makalesini
yazıyor (Bekmıradov,1989). Bu makalede
Bekmıradov, Mahtumkulu'nun edebî ve manevî üstadları
hükmünde Hoca Ahmet Yesevi ile onun dervişi
Hakim Ata'nın şahsiyetinden etkilenişi ve ayrıca
Hakim Ata'nın hayatı-eserleri konusunda çeşitli
meseleler çerçevesinde görüşler ortaya koyuyor.
Makalesinin sonunda da bu ulu şahsiyetin özel bir
titizlik ile incelenmeye değer olduğunu vurguluyor.
Ahmet Bekmıradov'un da belirttiği gibi, Türkmenistan
Millî Elyazmalar Enstitüsü'ndeki bazı elyazmalar ile,
Kazan, Taşkent, Sankt Petersburg taşbasmalarında
hikmetleriyle karşılaştığımız bu tarihî şahsiyet
araştırılmalı, hakkıyla incelenmelidir.
Kul Süleyman Bakırganî'nin doğduğu yıl kesin
olarak belli olmasa da, mevcut kaynaklarda onun
1186 yılında vefat etmiş olduğu biliniyor. Bu
mutasavvıf şairin nesil silsilesini ise, elyazmalarda şu
şekilde izlemek mümkündür:
“Bedir Ata, onun oğlu Sedir Ata, onun oğlu
İskender Ata, onun oğlu Yahya Ata, onun oğlu Kaysar
Ata, onun oğlu Mırat Ata, onun oğlu Sü-
leyman Ata... Süleyman Ata' nın iki oğlu var:
Muhup Ata ve Sücülik Ata. Sücülik Ata'nın oğlu
“Soltan Kutb'ul Aktap” (pirlerin piri) Hekim Ata
Süleyman. Hazreti Hoca Ahmet Yasavî Ata, setbi
tarikat babında hikmet gördü ki ol sebepden Hekim
Ata diyip aytılar. Hekim Süleyman'ın 3 oğlu bar. Biri
Asgar Hoca, bîri Mahmıt Hoca, biri Soltan Hupbı
Hoca Selimulla(h) ayrıldı. Tirik suratı bilen gayıp
boldı (diri iken kayboldu)...” (Amangulıyeva,
1988)
Tarihî şahıs Hakim Ata hakkındaki bu bilgileri,
biz, İran'ın Malayşıh obasında yaşayıp vefat eden
Allagulı Hüseyin Ata oğlunun iş yerinden yazıp
aldık. Şecere yazısının üzerinden 100 yılı aşkın
zaman geçmiş olup, bu secere nesilleri tarafından
devam ettirilip geliyormuş.
Buna benzer bilgiler bize başka bir kaynaktan,
daha da öncesine ait, bundan yaklaşık 700 yıl Hoca
Ahmet Yesevi’nin türbesindeki bir el yazmadan
göçürülen soy kütüğünden de malumdur (Orazgulı-
Sarlıgızı, 1995).
Kul Süleyman Bakırgani'nin derin mânâlarla
yoğrulmuş Hikmetleri, Miraçnâme (Magaçna-me),
Ahır Zaman Kitabı (Kitabı Ahırzaman), Bibi
Meryem adlı eserleri, ayrıca onun hayatıyla ilgili
olarak yazılan “Er Hupbi'nin Destanı” (Gul Şeref,
1899) adlı bir eser olup, bu eserler günümüze
elyazmaları ve halk dili yoluyla ulaşmıştır. Eserleri
uzun yıllar medreselerde ders kitabı olarak okutulup
gelmiştir.
Hakim Ata hikmetlerinin hem önceki devirlerde,
hem de günümüzde sevilerek okunmasının sebebi,
onun sadece Allah sevgisinden bahsetmiş, Hz.
Peygamberden ve onun ümmetinin yaptığı
amellerden gurur duymuş olmasından ibaret değildir.
Ayrıca hikmetlerin dinî-sufistik içerikte olmasına
rağmen sade bir dille beyan edilmesinden başka,
insanları yüksek insanlık ruhuyla eğitmeye yardım
eden güzel öğüt-nasihatlarla bezenmesi de önemli bir
etkendir. Bu hikmetler halkın, mezhebe bağlılık,
temizlik, alçak gönüllülük... gibi davranışlara
yönelmesi
83
bilig-13/Bahar’2000
doğrultusunda vasıta olarak kullanılmıştır.
Hakim Ata hikmetlerinde, “İnsan” ın alçak
gönüllü ve güzel karakteri olması, birbirinin kıymetini
bilmesi, birbirini incitmemesi, ömür sermayelerini en
iyi şekilde değerlendirmesi, nefsinin önüne düşmesi
değil onu öldürmesi yani nefsini yenmesi... gibi
meselelerde çağına göre mükemmel ve aydınlık
görüşler öne sürülüyor.
Şair:
“Barça yagşı biz yaman
Barça bugday biz saman”
dizeleriyle, alçak gönüllülüğünü ifade ederek insanları
da böyle olmaya çağırırken;
“Her kim görseñ Hıdır bil
Her tün görseñ Gadır bil...”
dizelerinde de, insan mertebesine ve ahlâkına çok
yüksek bir değer biçmektedir.
Yukarıya aldığımız iki dize ile bağlantılı olarak
şöyle bir rivayet vardır. Irak şahı, Horasan şahına
cevaplandırılması için bazı sorular gönderiyor.
Horasan şahı bu soruların cevabını ilim ve takva
yönüyle çok güçlü olan Hakim Ata'nın vermesini
istiyor. Hakim ise bu sorulara şiirle cevap veriyor
(Amangulıyeva, 1998).
Bu cevabın bir bendinde, bizim yukarıya aldığımız
sözler bulunup, bu dizelerde Hakim Ata: “Hiç bir
zaman insanoğlunu küçük görme, küçültme.
İnsanların her biri, Hızır A.S. gibi saygıya lâyıktır.
Mümkün olduğu kadar insanları aziz tut, zora ve
eziyete muhatap etme. Bu dünya beş günlüktür,
kadrini bil. Hatta her geceyi de Kadir gecesi gibi gör,
kadirli tut. Çünkü bir daha yaşa-' yarnazsın.”
demektedir.
Buna benzer görüş ve düşüncelerle yoğrulmuş
çok sayıda hikmetler yazan Hakim Ata'nın itibarı,
dervişliği sırasında, piri Ahmet Yesevi'nin,
onun dervişlerinin ve diğer ünlü din
adamlarının yanında çok yüksekti. Bir şiirinde şöyle
diyor.
“Basıp nebsiñni öldür
Gızıl meñziñni soldur
Hekim Süleyman guldur
Satıp iysin demişler...”
YESEVİ'DEN HAKİM ATA'YA,
HAKİM ATA'DAN
MAHTUMKULU'NA
Yalın, anlaşılır, akıcı, şirin, derin manalı dizeleri
üretmeyi başaran bu şahsiyetin ahlâkî hasletlere sahip,
temiz ve pak niyetli olduğunu gösteren bu dizeler bir
veya iki tane değildir. O; Allah'a âşık, Hak sözüne
âşıktır. Bu yüzden olsa gerek, çeşitli devirlerde de
insanları, bu kapsamda Türkmen'in şeyda bülbülü
Mahtumkulu'nu kendisine ilgisiz koymamıştır.
Mahtumkulu:
“Soltan Veyis pehlivanı,
Hekim Ata Süleyman'ı,
Hoca Yusup Hemadanı,
Ol şıhı kelan içinde...”
(Mahtumkulu, II, 1983)
diyerek, Kul Süleyman'ın adını, çağlarında halkın
gözünde takvada eşsiz bir dereceye ulaşan ulu
şahsiyetler ile bir sırada gösteriyor. Mahtumkulu,
gerektiğinde gereken ilhamı da Hakim Ata'nın edebî
üreticiliğinden çekip almış, gönül ağacını onun
manevî kaynağından beslemiş, hatta dizelerinden
etkilenerek onunkilere benzeyen şiirler bile yazmıştır.
Hakim Ata'nın kendisinin de Hoca Ahmet
Yesevi'ye özenerek yazdığı onunki ile aynı adı taşıyan
hikmetleri olmuştur. Bu sebeple bazı neşirlerde,
Hakim Ata'mn hikmetleri Hoca Ahmet Yesevi
hikmetleri ile birbirine karıştırılmış olarak verilmiştir.
Bu doğrudan doğruya neşri hazırlayan şahsın hatası
değildir. Çünkü o devirlerde
84
bilig-13/Bahar’2000
de (12-13. yy), Mahtumkulu'nun devrinde de (18. yy)
bir şairin kendi eserini tanınmış bir şahsiyetin adına
vermek geleneği devam etmekteydi. Bu yüzden, bu
eserlerin yayına hazırlandığı sırada gereken titizlik ve
dikkat gösterilmemiş ise, yanlışlığa yol açılması
mümkündür. Basit bir örnek olarak, Ahmet Yesevi ile
Hakim Ata'nın eserleri arasında:
“Sopı nakş olduñ veli, hergiz müsülman olmadıñ.”
dizeleriyle bitirilen iki büyük hikmet vardır.
Görüldüğü üzere bunların adları aynı olsa bile,
Ahmet Yesevi hikmetinde kendisine, kendi nefsine
seslenirken; Hakim Ata ise kendisiyle birlikte Ahmet
Yesevi'den terbiye alan diğer dervişleri eleştiriyor.
Bunlar gibi addaş, birbirine benzer kafiyeli, redifli
veya nakaratlı olarak tekrarlanan şiirler birkaç tanedir.
Bunları bir düzene koymak ve açığa kavuşturarak
yayımlamak gereklidir. Her iki muhterem şahsiyetin
eserlerini bütünüyle neşire hazırlamak ise çok yararlı
bir çalışma olacaktır.
Mahtumkulu Firaki'nin temellerini attığı edebî
mektep ve bizzat edebî şahsiyetine tesir eden üstadlar
konusunda söz açıldığında, şairin yukarıya bir
bölümünü aldığımız “içinde” redifli şiiri göz ardı
edilmese gerektir. Bu çerçevede söyleyeceklerimizin
bazıları edebiyat ilmi için bir yenilik değil. Daha
önceleri gerek Türkmen ve gerekse diğer Türk
halklarının bilginleri tarafından çeşitli görüşler ve
tespitler ortaya konulmuştur. Hatta bu konuyla
doğrudan doğruya ilişkili olarak tanınmış bilginlerden
Samoyloviç, “Mahtumkulu ve Hakim Ata”, Ahmet
Bekmıradov ise “Magtımgulının Halıpaları” adlı
makalelerinde söz açtılar. Ancak şairin manevî
üstadlarından olan Hakim Ata meselesi ve bu ikisinin
şairane üreticiliğinin ayrılmaz ilişkileri kapsamında
henüz ayrıntılı ve derinlemesine sözler edilmedi.
Prof.Dr.Aşır Orazov, merhum bilgin M. Annamuhammedov'un
“Mahtumkulu Gizli Sırrın Var
İçte” adlı kitabına yazdığı sözbaşı yazısında, “Klasik
edebiyatı (bu çerçevede Mahtumkulu'nu da) İslâm'dan
ve İslâm mistisizminden ayrı olarak düşünmek asla
mümkün değildir. Şairi kurduğu edebî ekolden,
üstadlarından (yani Azadi'den Hoca Ahmet
Yesevi'den, Hakim Ata'dan) ayırmak, onun edebî
düşüncesinin, bu ekolün, bu üstadların edebî
dünyasından kabarıp çıkmış olması sebebiyle
mümkün değildir” (Annamuhammedov, 1994) diyerek
mesele hakkında tespitlerde bulunmuştur.
Gerçekten de Mahtumkulu, yukarıda adları
belirtilen üstad şahsiyetleri, insan severlik öğretisinin
ve kendisine ruhî cömertlik kazandıran sufizme
katılmanın yollarını gösteren üstadlar olarak kabul
etmektedir.
Tasavvuf ilminde hedeflenen, benimsenen
olgunlaşmaya ulaşmak için öncelikle bir “üstad”a
ihtiyaç vardır. Bu sebeple Mahtumkulu, bu üstadları
kendisine “Pir” ediniyor. Çünkü şair, tasavvuf yoluna
onların gösterdiği yoldan gidiyor. Bunun kendine
özgü sebepleri vardır. Bu noktada biz, Türk Tasavvuf
Edebiyatının kervanbaşı kabul edilen Hoca Ahmet
Yesevi ve Hakim Ata'nın, tasavvuf edebiyatının önde
gelen temsilcileri olduklarını biliyoruz.
Mahtumkulu, onların sufıstik öğretilerine ve ortaya
koydukları temel amaçlara ilgisiz kalamazdı. Bu
şahsiyetler hakkında ve onların inci tanesi gibi
mükemmel mânâlarla yoğrulmuş hikmetleri
doğrultusunda, babası Devlet Mehmet Azadi 'den pek
çok şeyler öğrenmişti.
Biz, “Allah”ın, Mahtumkulu'nun edebî
üreticiliğinde güzelliğin, iyiliğin ve temizliğin
sembolüne dönüştüğünü ve “O”nun ışıklı duyguların
doruğunda şam çırası gibi durduğunu söylemek
istiyoruz. Bizatihî ulaşılması gereken bir varlık olan
Allah'a yönelen Mahtumkulu'daki “aşk” ise, temel
çekirdeğini Hoca Ahmet Yesevi'nin ve onun sevgili
dervişi Hakim Ata'nın Türk dilli ta-
85
bilig-13/Bahar’2000
savvuf öğretisinden elde etmiş, onların olgunlaştırdığı
kaynaktan gözbaşını alıp gelmiştir. Bu öğreti: “âşık
olmak”, “aşka düşmek”, “hâl'e sahip olarak maşuk ile
karşılaşmak” gibi maksatlarla yoğrulduğu için de,
Mahtumkulu onlardan himmet istiyor. Bu üstad
şahsiyetler, Allah'a olan aşkın gerektirdiği şartları
yerine getirmek üzere, kendi öğretilerine hizmet etmek
için başın, yüreğin, gönlün ve bütün ruhun O'na, yani
Allah'a yönelmesini tercih ettiklerinden dolayı, şairin
kendisi de bu yola bir “pir” in yardımıyla
girilebileceğini şart olarak gösteriyor. Çünkü Yesevi,
yol gösterici bir mürşit olmadan bu yola çıksan bile,
yolda kalırsın diyor:
“Üşbu yolnı pirsiz davga kılganlarnı
Sarsan bolup, ara yolda galar ermiş.”
Mahtumkulu, manevî hocası Kul Süleyman
Bakırgani'ye, bu yolu geçmek konusunda Yesevi'nin
yardım etmiş olduğunu, bizzat kendi dizelerinde
anlatıyor:
“Bardı Karı Bakırgan
Ol Türküstana sarı.”
Mahtumkulu'nun bu dizelerini teyit eden Kul
Süleyman:
“Türküstanga baralıñ
Hızmatında bolalıñ
Ülüş berse alalıñ
Şeyhim Ahmet Yasavı.
Baba Maçın ol ,Soltan
Mürid boldı bigüman
Hekim Hoca Süleyman
Şeyhim Ahmet Yasavı.”
diyor. Ahmet Yesevi tasavvuf öğretisinin yolu temiz,
tarikatı birleştirici ve hakikate uygun olması nedeniyle
Hakim Ata'yı kayıtsız koymayışı gibi, Mahtumkulu'nu
da bu çizgiye çekiyor. Mahtumkulu da kendisine
“Onlar” gibi pir arıyor:
“Can mehrine düşdi talañ
Kuvvat bergen pir gözler men.”
Yine;
“Kâmil ayagna baş goy, yalançıdan el göter
Toba kılıp, bir piriñ, toprağna bulan köñ
lüm.”
Şair, “Köñlüm” şiirinde girdiği aşk deryasında
boğulup kalmamak için kendisini bu girdaptan
çıkaracak bir “mert” arıyor:
“Mert gerektir çıkara
Bu batıp galan köñlüm.”
HAKİM ATA ve MAHTUMKULU'DA BAZI
MÜŞTEREK NOKTALAR
Mahtumkulu bu mertliği (yol göstericiliği) Kul
Süleyman'da görmektedir. Çünkü o, halihazırda Hoca
Ahmet'in aşk eşyası satılan pazarına girmiş, istediği
cevheri alma fırsatını yakalamıştır. Mahtumkulu'nun
kendi canını götürüp satmak için, tıpkı Yesevi' ninki
gibi bir pazar aradığını şu dizelerden anlıyoruz:
“Can bermek asan hicrandan
Harıt köp, bazar gözlar men.”
Kul Süleyman da, kendi ifadesiyle, bu pazarda
alışveriş yapabilmenin yürek yangınlığı içindedir:
“Mıradım bar ol bazarda kılsam satıg
Tenim, canım, bar vucudum goysam tutug.”
Mahtumkulu, Ahmet Yesevi ile Kul Süleyman'ın
temel “aşk” ve “âşık” yaklaşımlarını ye-
86
bilig-13/Bahar’2000
niden ele almak suretiyle bu çizgiye büyük hizmet
etmiş, bunun için de onları şairane dünya görüşünün
temel kaynağı haline getirmiştir. Şair, onlarla “Seyran
İçinde” buluşmanın hayali içindedir. Ve “San Bolsam”
diyerek kendisini onların safına katmanın arzusunu
taşımaktadır.
“Aşk” konusunda Kul Süleyman:
“Işk anla sözünni,
Anlamaz sen özünni,
Arada ışk bolmasa.”
derken, Mahtumkulu:
“Yatırdım düş gördüm, tisgindim, turdum
Işk bir müşgül işdir okıdım, gördüm
Şovkum şirin gördüm, bu yola girdim
İmdi çare yokdur dözmeli boldum.”
diyor. Bu şiirdeki lirikî kahramanın yattığı yerde düş
görerek silkinip kalkması, onun önceki aşksız halini
tasvir ederken; okuyarak ve görerek ışığı büyülü aşk
yoluna düşmüş olması ise, çaresizlik içinde bu derde
dayanmak zorunda olduğunu anlatıyor. Şairin
gönlünde aşk yelleri esmektedir:
“Yariñ yeli ösdi, özi gizlendi
Umıt elin gördi, şunça gözlendi
Hicran kuvvatlandı, ışk tazelendi
Ol metbehde gaynap gızmalı boldım.”
Şimdi şair için “aşk odu” ile ısınmaktan, elini aşk
ateşine uzatmaktan başka çare kalmamıştır:
“Yolda yolukdırdı çeşmi cadına
Ölçerdim, el çoydum ışgın oduna.”
Mahtumkulu'nun sufizmden ilham alarak
bulduğu, kullandığı, ayrıca geliştirdiği ve kendi
görüşleri doğrultusunda yararlandığı “motifler” pek
çoktur. Kötü ve şer nesnelere duyduğu yürek tiksintisi
yüzünden insanları “temizlik”e çağırmak, iyi huylara
heveslendirmek, sevgi üretmek şairin asıl maksadıdır.
Önce de belirttiğimiz gibi temizliği, saflığı sadece
“Allah”ta görüşü gibi, Mahtumkulu, temiz ahlâkî ve
güzel nesneleri de yalnızca “tasavvuf” ta buluyor:
“Sâher tur, Hudaya yalbar
Islam öyüñ abat galsın
Yamanı goy, yagşa yol ber
Şeytan işi bibat galsın...”
Mahtumkulu'nun bu dizelerinin ötesinde, Kul
Süleyman'ın:
“Bolsa könülde hatar
Saña kılgay Hak nazar
Toba kılgıl bahabar.
Sâher vagtı bolganda.”
dizelerinin bulunduğu hikmetinin ana düşüncesi
yatmaktadır. Şairin kendisine manevî üstad seçtiği Kul
Süleyman Bakırgani'nin yüce manalarla yoğrulmuş
hikmetlerini severek, hürmet duyarak okumuş
olduğunu, onun edebî şahsiyeti ile yakından ilgilenen
herkesin hissetmesi mümkündür. Bunu,
Mahtumkulu'nun babası Devletmemmet Azadi'nin
bize ulaşan, kendi eli ile yazdığı bir elyazması da
göstermektedir. Türkmenistan Millî Elyazmalar
Enstitüsünde (TMEE, Kayıt No: 546) muhafaza
edilen bu elyazmanın girişinde Kul Suleyman'a ait
büyükçe bir şiir yerleştirilmiş olup, bu şiirin bizzat
Mahtumkulu'nun kendi eliyle yazılmış olduğu
tanınmış bilginlerimiz tarafından ileri sürülmektedir.
7 bentten ibaret olan bu hikmette şu dizeler var:
87
bilig-13/Bahar’2000
“Bayları perva kılar nefs itinge
Bermes hergis karz-kifaya tilegenge
Avamlarga süytge berer yıganıga
Yılan-içyan katıg azap, mâhnet üçin.”
Şair burada nefsinin kölesi haline gelen zenginlerin
paralarını borç isteyenlere yardım olsun diye değil de,
tam tersine faiz karşılığı verdiklerini; bu kişilerin öbür
dünyada azap çekeceklerini, ateş yutacaklarını
söylemektedir. Bu dizeler doğrultusunda
Mahtumkulu'nun “Gelse Gerekdir”, “Vepat Bar”,
“Andadur”, “Emri Han Gelur”... gibi birkaç şiir yazmış
olduğu bilinmektedir.
Kul Süleyman'ın hikmetleri Mahtumkulu'ya örnek
alabileceği fikirler bahşettiği için, şair ister istemez
bunları benimsemiştir.
Sufistik eserlerde fikir ve ideal büyük, sınırsız,
geniş; ancak tip ve tipleme meselesi zayıftır.
Mahtumkulu'da ise fikirleri tip ve kahramanlarla ifade
etme kabiliyeti güçlüdür. Hem Hoca Ahmet Yesevi'de,
hem de Kul Süleyman'da “İnsan Ruh”u ve “Nefis”
konusundaki zengin fikirler mücerret (soyut) fakat net
olarak beyan edildiği için, her yönüyle hissediliyor:
“Nefsim aytur: Bu dünyenimücerret (soyut) Hıtay,
Kırgız, Kıpçak, Hindistat (soyut) Agıban Çin, altınkümüş
tadistat (soyu Vagt yetse bir genç tüzüp
yatayın diyr.”
“İyip-içip, tün-gün garın doldurıban
Yastık üzre tekye kılıp yatayın diyr”.
Mahtumkulu “nefis”i; nefsani, gece - gündüz
çabalayan, nefsinin önünde koşup duran aceleci kişi
tipi ile canlandırıyor:
“Kimler elde tutup bu giñ cahanı
Halal, haram, barın yuvtup baradır.”
“Mertler gezer boldı namarda baglı
Şirleriñ tilkiden yüreği daglı
Pir bolup, pes oran, betpâl, seg oglı,
Haram nepsin öñe tutup baradır.”
Mahtumkulu'daki kahramanın tersine, Kul
Süleyman'daki “Ruh” kısmete razı olmakla yetiniyor:
“Ruhum aytır: kâşgi Hakdan tovfuk bolsan
Tüni-güni dınmayın Hak adın aysam
Kısmatıdan artık tagam iymes bolsam
Bu dünyanı yıgıp-tirip nâteyin diyr.”
Mahtumkulu, Kul Süleyman'ın bu görüşünü şu
dizelerle beyan ediyor:
“Bende, seg bet işe batırlık etme
Alnında goyarlar, ol gün bu işi
Nebse uyma, şeytan rayına gitme
Hıcalata goyar, bilgil bu işi.
Nebsiñ aydar; Urgun, bu bird hözürdür.
Canıñ aydar; Hay, dur, Tañrı hazirdir.
Sen görmeseñ, ol-ha sana nazırdır
Utangın, eymengin, goygun bu işi.”
Şeytanın sürekli olarak “iyidir, yap” demesine
karşılık “Rahman” a, “nefsine hakim ol” dedirilmesi;
şairin kendi bulduğu bir fikir değil, tamamiyle üstadı
aracılığıyla halkı iyi işlere çağırmanın bir yoludur. Kul
Süleyman'a göre her insan öncelikle kendi nefsini
öldürmelidir:
“Basıp nefsiñni öldür
Gızıl meñziñni soldur
Hekim Ata bir guldur
Satıp iysin dervüşler.”
Kul Süleyman'ın yukanda belirtilen fikirleri
çerçevesinde, Mahtumkulu'nun halkı bilgilendirme,
eğitme, gerektirdiği yerde de korkutma yardımıyla
oluşturduğu mesajlar topluluğu ortaya çıkıyor, “Ahır
Zaman Geler”,” Aglaşmak Bardır'',''Öyler Görer Sen”,
“Bu işi”, “Galar Yaran-
88
bilig-13/Bahar’2000
lar”, “Geçer Yaranlar”, “Harap Eyler”, “Gelse
Gerekdir”, “Vepat Bar”... gibi birkaç şiir bunun açık
örneğidir. Mahtumkulu'nun bu belirttiklerimizle
birlikte bunlara benzer muhtevada yazılan diğer
şiirlerinin temelinde, Kul Süleyman Bakırgani'nin
“Ahır Zaman Kitabı” olarak adlandırılan hikmetler
antolojisi bulunuyor. Mahtumkulu'nun “Gergeç
Resul”, “Saçdı Muhammet”, “Ya Resul”.. gibi
şiirlerinde, Hz. Muhammet'in din uğrunda yürüttüğü
çalışmalar ve onun ölümü konusunda sohbet ediliyor.
Kul Süleyman'ın “Resul Üçin” adlı hikmetinde şu
dizeler bulunmaktadır:
“Ezrayılı pıgamberniñ canın aldı
Yerden-gökden perişdeler yıglap geldi.
Resul aydı: Ya Ezrayıl, goygul meni
Ogon İzim, can almaga izdi seni
Sahabalar yıglaşurlar görüp anı,
On sekiz müñ alem fahri resul üçin.”
Resûl'ün ölümüne bağışlanan bu eserin konusunu
daha da zenginleştiren Mahtumkulu şu dizeleri ortaya
koyuyor:
Yedi gün Kabe daşında gurt-guşlar agladı
Aydyar Magtımgulı,bu pırkatıñ görgeç resul.”
Gerek klasik edebiyatta, gerekse günümüzde gönlü
şiirden haz duyan şairler, birbirlerinden etkilenmeden
yapamıyorlar. Bunların bazıları şairane ustalık
göstermekle birlikte sadece ad kazanırken, bazıları ise
insanların yüreğinde sürekli bir yer ediniyorlar. Kul
Süleyman'ın şiirleri de Mahtumkulu'nun yüreğinde yer
tutmuştur. Bu kapsamda bazı fikirler ve tipler, dolaylı
veya dolaysız olarak Mahtumkulu'na tesir etmiştir.
Onun devrinde Kul Süleyman'ın eserleri medreselerde
ders kitabı olarak okutulmaktaydı. Bütün bunların
neticesinde bazı dize veya bentler Mahtumkulu'nun
eserlerinde yer almıştır.
Kul Süleyman'ın:
“Kün dogandan batarga
Tersa, Cöhüd, Tatarga
Gulluk kılıp Settarga
Şeyhim Ahmet Yasavı”
şeklindeki dizeleri, Mahtumkulu'da:
“Gün dogardan, gün batar
Tersa, Cöhüd hem Tatar...”
şeklinde yer alıyor. Yine bir şiirinde Kul
Süleyman:
“Israfil ferman birle surun urgay
Ezrayılı öz canını özi algay.”
derken; Mahtumkulu:
“Gök övrülip, daglar sarsar yerinden
Israfil surunı çalsa gerekdir.
Allah'ın emrinden, Hak permanından,
Ezrayıl öz canın alsa gerekdir.”
şeklinde seslenmektedir.
SONUÇ
Verdiğimiz örneklerdeki gibi benzerlikleri, bu iki
şairin pek çok şiirinde görmek mümkündür. Bu
noktada mesele, bunları karşılaştırmak veya
incelemek değil, Mahtumkulu gibi Türkmen'in bir ulu
evlâdına tesir eden Türkmen'in bir diğer ulu evlâdının
kim olduğunda; onun şairane üreticiliğine böylesine
tesir edebildiğinde ve aralarında tam 6 asır olan iki
şahsiyetin edebî üreticilik ve dünya görüşünün
yakınlığındadır.
“Medine'de Muhammet-Türkistan'da Hoca
Ahmet” mertebesine ulaşan büyük pir Hoca Ahmet
Yesevi'nin dördüncü halifesi, sevgili dervişi olan Kul
Süleyman Bakırgani (Hakim Ata), XII.
89
bilig-13/Bahar’2000
asırda yaşayıp geçen bir derviş şair olmakla birlikte,
devrinde de yüksek bir hürmete mazhar olmuştur.
Mahtumkulu da kendi devrinde böylesi bir şöhret ve
hürmete layık olmasını bilmiştir. Yaşadıkları devirler
arasındaki benzerlikler ile birlikte, bu şairlerin ruh
halleri ve kaderleri de birbirlerine benzemektedir.
Mahtumkulu'nun edebî üreticiliğine göz
attığımızda, onun, “Gul Süleyman'ın eserleri ile
yakından tanışmış olduğunu görüyoruz. Çünkü
Mahtumkulu onu sadece severek okumakla kalmamış,
ihlasla sindirmiş ve pek çok dizesini aynen geçirmek
derecesine kadar varmıştır. Kul
Süleyman'ın sade, anlaşılır, açık-seçik, muhteşem
Türkçe eserleri, Mahtumkulu'nu ta gençliğinde
kendisine çekmişti.
Böyle olmayacak gibi de değil: Kul Süleyman'ın
hikmetleri okunduğunda, ezberlendiğinde veya yazıya
geçirildiğinde, büyük bir haz ve coşkunlukla insanın
ta yüreğine yerleşiveriyor.
NOT: Makalemizi Türkiye Türkçesine aktararak
Türk Dünyası ilim adamlarının dikkatlerine sunan
araştırmacı Yusuf AKGÜL'e teşekkür ederim.
Gözel AMANGULIYEVA
90
bilig-13/Bahar’2000
KAYNAKLAR
AMANGULIYEVA, Gözel (1998), Bakır gandan
Safar Kılsam, Garagum, Sayı:1 Aşgabat.
ANNAMUHAMMEDOV, Muhammetnazar (1994),
Magtımgulı Gizli Sırın Bar İçde, “Sözbaşı
Yazısı: Prof.Dr. A. Orazov”, Aşgabat.
BANARLI, Nihat Sami (1971), Resimli Türk
Edebiyatı Tarihi, I Cilt, İstanbul.
BEKMIRADOV, Ahmet (1989), Hekim Atadan habar
Alsak, Edebiyat ve Sungat, Aşgabat.
GUL ŞEREF(1899), Kıssa-yı Hubbı, Kazan, “Tipolitografiya
İmperatorskogo Univer-siteta”.
ELYAZMA, I Türkmenistan Millî Elyazmaları
Enstitüsü, Kayıt No: 56
ELYAZMA, II Türkmenistan Millî Elyazmaları
Enstitüsü, Kayıt No: 546.
MAHTUMKULU, II (1983), Magtımgulı Şıgırlar,
Aşgabat, “Türkmenistan Neşriyatı”.
NEVAÎ, Ali Şir (1996), Nesayimü'l-Muhabbe Min
Semayimi'l-fütüvve, İst. 1979.
SAMOYLOVİÇ, A.N. (1960), Hakim Ata-i
Mahtumkulu, Aşgabat.
ORAZGULIOĞLU,Sabır-SARLIGIZI,Gözel
(1995); Gözli Ata, Aşgabat “Ruh”
YASAVI, (1992), Ahmad Yasavı Divanı, Hikmat,
Toşkent.
ZALEMAN, K.G. (1897), Rısalei Hekim
Ata, Sankt-Peterburg.
91
bilig-13/Bahar’2000
ONE OF MAHTUMKULU'S
SPIRITUAL TEACHERS:
YESEVİ DERVISH HAKİM ATA
Gözel AMANGULIYEVA
Turkmen National Institute of Manuscripts
Research Assistant
ABSTRACT
One of the representatives of Turkish mysticism Hakim Ata is the dervish and successor of Ahmet
Yesevi, who is the founder of this literature.
To continue the spiritual and literary line of the Yesevi school Hakim Ata was personally appointed
by Ahmet Yesevi to Khorezm region and Hakim Ata left deep impressions on the Turkish
communities of that region; he had gained fame comparable to his sheik's by his wisdom and guiding;
in this framework Turkmen tribes over Caspian were also influenced by his fame which spread to all
over Turkestan.
Hakim Ata occupies a special place in Turkmen folk literature and Turkmen classical poetry.
Turkmen people by giving him titles of Gul Suleyman, Suleyman Bakrygani, Suleyman Ata and
accepting him as one of their social identity, had absorbed his vision of the world in their culture and
transformed his wisdom in their life-styles. With this mission of his Hakim Ata had become a
“spiritual teacher” for many Turkmen classical poets.
Mahtumkulu by tending to mysticism developed this line according to the era and society he lived
in; accepted Hakim Ata as one of his spiritual and literary teachers and as a result transferred the
mystic interaction to the Turkmen society of the 18 th century.
Literary influence of Hakim Ata on Mahtumkulu is clearly seen as some wisdom sayings and
poetry lines of Ahmet Yesevi can be noticed in those of Hakim Ata's. This is the fact of interaction
between mysticism masters in traditional Turkish Islam culture.
Key Words:
Yesevi, Hakim Ata, Mahtumkulu, Islamic Literature, Literary Interaction, National Culture
92
bilig-13/Bahar’2000
93
bilig-13/Bahar’2000
SOVYETLER DEVRİNDE MAZLUM BİR
TÜRKMEN AYDINI
ABDULHAKİM KULMUHAMMETOV*
Prof.Dr. Muratgeldi SÖYEGOV
Akademik, Uluslararası Türkmen-Türk
Üniversitesi Türkmen Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkam
ÖZET
Bu araştırma yazısında, mazlum Türkmen halkının mazlum bir evlâdının, Abdulhakim Kulmuhammetov'un
macerasını okuyacaksınız. Yaklaşık 60 yıl ondan ve onunla aynı düşünceleri
paylaşan Kümüşali Böriyev, Muhammet Geldiyev, Allahkulu Karahanov, Gurban Sehedov... gibi
aydınların hiçbirisinden söz edilmedi. Çünkü onlar, Sovyet emperyalizmi tarafından "milliyetçi", "halk
düşmanı" olarak damgalanmışlardı.
Türkmenistan'ın bağımsızlığını kazanmasıyla birlikte, kaybedilen yıllar yeniden kazanılmaya
başlandı. Türkmenistan Cumhurbaşkanı Türkmenbaşı'nın himayesinde, mazlum Türkmen aydınlarının
itibarları bir bir iade ediliyor ve onlar yani mazlum Türkmen halkı, bağımsızlıklarını elde etmekle birlikte
mazlum evlâtlarına sahip çıkıyor.
Abdulhakim Kulmuhammetov'un hayatı ve mücadelesi bir ömre sığacak gibi değil. O, bir fikir ve
ideal adamı. Buhara Halk Cumhuriyetinin ilk savunma bakanı, Türkmen Ceditçi aydınlarının temsilcisi.
Sovyetler Birliği devrinde biraydın olarak Oğuz Kağan'dan, Orhun Abidelerinden, Kâşgarlı
Mahmut'tan, Hoca Ahmet Yesevî'den, Bayram Han'dan, Ali Şir Neâi'den söz eden Türkistan Türk'ü...
Buhara Medresesinde, İstanbul Üniversitesi'nde, Petersburg Üniversitesi'nde okumuş. Enver Paşa ile
çok yakın ilişkileri olduğu, hatta "çöl"de görüştüğü söyleniyor.
Kısacası, Abdulhakim Kulmuhammetov hakkındaki bu araştırma, özelde Türkmen ilim adamlarının,
genelde ise Türk Dünyası ilim adamlarının ufuklarını açacak, edebiyat dünyamıza yeni bilgiler ve
yaklaşımlar kazandıracaktır.
Anahtar Kelimeler:
İnkılapçı şahsiyet, Türk Tarihîne yöneliş, Orta Asya Türkçesi, Yenilik, Tenkidî realizm, Stalin baskısı, Vefa borcu,
Abdulhakim Kulmuhammetov, Türkmen Edebiyatı, Türkmen Şiiri.
94
bilig-13/Bahar’2000
GİRİŞ
1879 yılında Türkmenistan'ın Lebap vilâyetine
bağlı Halaç ilçesinin Akderi (eski adı Gızılayak)
köyünde dindar bir ailenin çocuğu olarak dünyaya
gelen Abdulhakim Kulmuhammetov, İstanbul'da
Şarkiyat Enstitüsünde öğrenim gördü. Akademik
A.N. Samoyloviç'in 1928 yılında yazdığı gibi,
karmaşık ve ilgi çekici bir hayat çizgisi vardır. Onun
52 yıla yakın süren ömür çizgisi, gelecekteki şöhretine
köklü tesir eden vakalar bakımından çok
zengindir.
Dokümental bilgileri incelerken, "Bu vakaların
hepsi bir insanın başından mı geçti?" diyerek kendi
kendinize soru sorduğunuzu hissetmezsiniz bile.
Kısacık ömründe gerçekleştirdiği hizmetleri takdir
eder, kötü talihine ise üzülürsünüz...
Abdulhakim Kulmuhammetov 1920'li yılların ilk
yarısında "profesyonel inkılapçı", devlet adamı
olarak tanınırken, ikinci yansında teşkilâtçı, edebiyat
âlimi, dilci ve tarihçi olarak büyük bir şöhrete sahip
oluyor.
KULMUHAMMETOV'UN HAYATI ve
SİYASÎ MÜCADELELERİ HAKKINDA
1- Şöhretli Karmaşık ve İnkılapçı İkbal
Arşiv malzemelerinden edinilen bilgilere göre, A.
Kulmuhammetov 1918 yılında Rusya Komünist
Partisi'ne giriyor. 1920 yılının başında Zakaspi
Oblastı (Hazar Ötesi Bölgesi) İhtilâl Komitesi'nin tek
Türkmen üyesi olarak millî meselelerde büyük işler
başarıyor. (1) Daha sonra ülke yönetiminin başına
geçenlerin istemediği işlerle uğraşan (meselâ,
Türkmenlerin 'millî hükümeti'ni teşkil edip o
yıkıldıktan sonra da dış ülkelere kaçmaya mecbur
olan) Oraz Serdar, Çart Garabegev, Han Yomutskiy,
Hacı Murat, Bekgi
Berdiyev (toplam 15 kişi) gibi o devrin tanınmış
şahsiyetlerini Sovyet Hükümetine affettirip ülkeye
çağrılmalarını sağlıyor (Soltanov, 1991:52),
A. Kulmuhammetov, 1920 yılı baharında Bayram
Ali ilçesinde Türkmenlerden teşkil edilen ilk atlı
Kızılordu müfrezesinin komutam oluyor. (Bazı
bilgilere göre, bu müfreze 1918 yılında kurulmuş,
Hazarötesi cephesinde savaşmıştır.) Buhara
Komünist Partisi (BKP)'nin 16-19 Ağustos 1920
tarihinde Çarcöv şehrinde toplanan TV. Kurultayında,
silahlı güçlerin durumu hakkında bir konuşma yapıyor.
(Henüz tam olarak ispatlanmamış bilgilere göre,
Komünistlerin Orta Asya'daki ilk partileri olan BKP,
1918 yılında, A. Kulmuhammetov'un yoğun
çabalarıyla kurulmuştur.)
Buhara'da halk ihtilâli, 1920 yılı Ağustos ayı
sonlarında 28 Ağustos'u 29 Ağustos'a bağlayan gece
saat 04.00 sularında, A. Kulmuhammetov'un komuta
ettiği müfrezenin Çarcöv beyinin kalesine baskın
yapmasıyla başlıyor. Çarcöv'de başlayan Buhara
ihtilâli hadiselerine, "Türk Cephesi"nin o zamanki
komutam M.V. Frunze doğrudan doğruya komuta
etmiş, Kulmuhammetov'un yönetimindeki ihtilâlci
Türkmen müfrezesine özel önem vermiştir. Çarcöv
ihtilâli öncesinde, bu meşhur Rus komutanının V.F
Baranov ve G.V. Zinovyev ile yaptığı telefon
görüşmelerinde, Kulmuhammetov hakkında şöyle bir
konuşma geçiyor: "Kulmuhammetov'un müfrezesine
gelince, askerin gücü ve malzemeleri konusunda...
Çarcöv müfrezesinin savaş hazırlığı için
sorumluluğu bütünüyle sizin üstünüze yüklüyorum.
Müfreze istenilen zamanda ( her zaman) hazır olarak
durmalıdır."(Arşiv: I).
A. Kulmuhammetov'un müfrezesi Çarcöv'de
başarılı bir zafer kazandıktan sonra Buhara'ya
yürüyor. Emir'in yenilmesinde bu müfreze önemli
rol oynuyor. 2 Eylül 1920 tarihinde Buhara emiri
Seyit Alim Han'ın eşyaları arkasına yüklenerek
kovulmasıyla birlikte, Buhara Halk
95
bilig-13/Bahar’2000
Sovyet Cumhuriyeti ilân ediliyor. BHSC'nin 8
kişiden oluşan ilk yöneticileri arasında A. Kulmuhammetov
da bulunuyor (Hocayev, 1970 : 189).
İhtilâl zaferle sonuçlandıktan sonra A. Kulmuhammetov'u
BHSC'nin (Buhara Halk Sosyalist
Cumhuriyeti) Savunma Bakanı görevine getiriyorlar.
Bir süre Buhara Cumhuriyeti Hükümeti'nde
çalıştıktan sonra, Buhara Merkezî Yürütme
Komitesi'nin Kerki şehrindeki temsilcisi oluyor. Halk
egemenliğini perçinlemek yolunda yaptığı hizmetler
için Buhara Cumhuriyetinin "altın yıldız" madalyası
ile ödüllendiriliyor.
Feyzullah Hocayev'in yukarıda belirtilen kitabında
verilen açıklamada şöyle deniliyor:
"Kulmuhammetov. Buhara ihtilaline katılan
Türkmen müfrezesinin komutanı. Buhara'yı ele
geçirme girişimlerinin başarıyla sonuçlanmasıyla
birlikte çeşitli görevlere getirildi. Fakat Kerki'de
yağmacılığın gergin devrinde Afganistan'a giden
Türkmen göçmenlerinin tarafına geçti." (Hocayev,
1970:468).
Ancak bu, A. Kulmuhammetov'un "ihtilâl"e
döneklik ettiği anlamında mıdır? Doğrusunu
söylersek, onun hayatının bu dönemiyle ilgili açık
bilgiler elimizde yok. Eldeki mevcut arşiv
malzemelerinden ve onun daha sonra yazdığı
açıklamalardan, Buhara Hükümeti ile arasının
bozulması yüzünden 1921 yılında ailesini de alarak
Afganistan'a göçüp gittiği anlaşılıyor. 1923 yılında da
geriye dönmüştür. Ancak o yılın 21 Ocağında BKPMK
binasında tutuklanmış, soruşturması sürerken 4
Ekim 1923 tarihinde kaçıp yine Afganistan'a
gitmiştir.
Bize göre, onun belli bir süre inkılâpçı
mücadeleden uzaklaşması, BHSC'nin* ilk yıllarındaki
siyasî durumlar ile ilgili olsa gerektir. Bu yıllarda
kendi şahsî menfaatlerini her şeyden üstün tutan
insanların Cumhuriyet'in önemli görevlerine
gelebildiklerini söyleyebiliriz. Onlar genç cumhuriyeti
içinden vurmak, çoğunluğa karşı fikirlerini
gerçekleştirmek, azınlık halklardan seçilen
yöneticileri kötülemek hatta onları tesirsiz hale
getirmek (öldürmek) için ellerinden ne geldiyse
yapmışlardır.
İşte bu sebeple 1921 yılında Buhara Komünist
Partisi MK. Üyesi G. Kasımov, Taşkent'teki "Türk
Komisyonu"na, Moskova'ya ve Komintern'e,
Yürütme Komitesi'ne yazdığı mektupta, "Buhara'nı
şimdiki hükümeti tamamıyle ezilen köy çiftçileriyle
hiç ilgisi olmayan şehirli Tacik burjuvalardan
ibarettir." demiştir (İşanov, 1969: 252-253).
G. Kasımov, A. Kulmuhammetov'un
müfrezesinde "savaşçı"imiş (Eser:l,1963:538).
Tıpkı bunun gibi, daha sonra Buhara Merkezî
Yürütme Kurulu'na bağlı Türkmen bölümünün
başkam olan Annageldi Amanov da, o yıl Rusya
Komünist Partisi Merkezî Komitesine yazdığı
dilekçede, Buhara'nın o zamanki hükümetini "burjuva
hükümeti" olarak nitelendirdiğini şöyle anlatıyor:
"Halk kesimleri, şimdiki burjuvazi hükümeti
zamanında Emir'in hüküm sürdüğü devirden daha
beter eziliyor." (İşanov, 1969:153).
Buhara'da önemli görevleri ele geçiren bu tip
kişiler, öldürme ve yıldırma hareketlerinden de
vazgeçmiyorlar. Bir misal verelim: Sakarlı çiftçi
Beşim Seyitnazarov, 1918 yılında Komünist Partisine
katılıyor. Türkmen halkı arasında ihtilâlci (devrimci)
fikirleri yaymak için büyük çaba gösteriyor. 1920
yılında ise Sakar'da, müfrezesi ile Buhara emirine
karşı ayaklanıp Sovyet hükümetini ilân ediyor. Daha
sonra A. Kulmuhammetov'un müfrezesiyle birleşerek
Çarcöv beyini yıkma hareketine girişiyor. Çarcöv'ün
ilk yöneticisi oluyor. Buhara'da Sovyet hâkimiyetini
yerleştirip güçlendirmekte büyük rol oynuyor.
"Basmacılık" hareketine karşı gözü pek bir mücadele
yürütüyor. Ancak Buhara'nın basiretsiz yöneticileri,
halk arasında "Beşim Serdar" adım alan bu inkılâpçıyı
1922 yılında tuzağa düşürüp öldürüyorlar (Ansk:
1:431).
Buna benzer durumlar Buhara Cumhuriye-
96
bilig-13/Bahar’2000
ti'nin ilk yıllarında sürekli olarak tekrarlanıyor. A.
Kulmuhammetov'un Buhara'dan çıkıp gitmesinin ve
böylece başıboşluğa karşı çıkmasının buna benzer
durumlar ile ilgili olması mümkündür. Belki o,
kendisinin de yakın dostu Beşim Serdar'ın durumuna
düşeceğini anlayıp bu yola başvurmuştur.
Henüz kesin olarak açıklanmamış bir başka görüşe
göre A. Kulmuhammetov, Afganistan'a özel bir
görevle gitmiştir. Tarihi bilgilere göre, 1920'li yılların
başında Buhara Cumhuriyetinin sınırları içinde
yaşayan Türkmenlerin büyük bir bölümü çeşitli
sebeplerden komşu Afganistan'a geçmek zorunda
kalmışlardır. Oyuna gelerek ülkeden göç eden yoksul
köylüleri geriye getirme görevi ona verilmiş olabilir.
Bu sorumluluk isteyen işi A. Kulmuhammetov'un
yerine getirdiğini, üniversite yıllarında merhum Prof.
M. N. Hıdırov'un ağzından duymuştuk. Hıdırov bu
olguya, 1920'li yıllara ait resmî evrakların birinde
rastladığını söylemişti. Yapılan açıklama ve
inandırmalar neticesinde, Türkmen göçmenlerden
geriye dönenlerin sayısı az olmamıştır. Bunların
arasında geleceğin tanınmış şairi Rahmet Seyitoğlu da
bulunuyordu.
Yerli halk nüfusunun yeterli sayıya ulaşması şartı,
uzun bir süredir millî devletlerini kaybeden Türkmen
halkının tarihinde ilk millî-birleşik cumhuriyetin
(Türkmenistan SSC) kurulmasında temel esaslardan
birisi olmuştu.
A. Kulmuhammetov'un belli bir süre Afganistan'a
gitmesinin sebebi nasıl izah edilirse edilsin o, göçmen
hayatının ıstıraplarına göğüs gerip Atavatana dönüp
gelmenin yollarım aramıştır hep. Buna, onun gazeteci
Allaberdi Soltanov'un 1920 yılında yazdığı "Barikatın
Berisinde ve Ötesinde" adlı makalesinde yer alan
mektubunu incelediğimizde tamamen kanaat
getiriyoruz.
"1922 yılının Mart ayında Haşem Şayık (Buhara
Halk Cumhuriyetinin Mezarışerif 'teki konsolos
yardımcısı) Buhara'dan emir alarak yanı-
ma geldi. Buhara Hükümeti'nin beni bağışlayacağım
haber vererek ilgili belgeyi gösterdi. Ben çok
sevindim. Ancak geri dönmeme Afganistan razı
olmadı, iznin Kabil'den alınmasının şart olduğunu
söylediler. Ben, bu konuyu Haşem Şayık'a haber
verdim, sonra da izin almak için Kabil'e gittim. İki ay
kadar zaman kaybettim. Mayıs ayının sonralarında
Dışişleri Bakanlığından Bagıtövür'e gitmemi tavsiye
ettiler.
Bu dönem, Mahmut Terzi'nin Dışişleri Bakanlığı
görevinden ayrılmasına ve Mehmet Veli Han'ın yerine
getirilmesine rastlıyordu. Bana izin verdiler. O
zamanlar Elçilikte çalışan bir Özbek, Mezanşerif 'te
beni yolda gizlice öldürmek için buyruk verildiğini
duyurdu. Çünkü ben tahsilli ve aydın bir adam olarak
yurdun siyasî yapısını ve diğer sırlarını biliyordum. Bu
haberi, Bakanlıkta çalışan dostum Seyit Ahmet Han'ın
kanalıyla araştırdım. O, bunun gerçek olduğunu tasdik
etti. Ondan sonra Mezarışerif'e gittim.
Raskolnikov (Rusya Sovyet Federasyonu Sosyalist
Partisi'nin Afganistan'daki yetkilisi) ile buluşmama
izin vermediler. Burada canımı korumak maksadıyla
Bakan'a dilekçe yazıp Buhara'ya değil de İran'a,
Meşhet'teki İmam Rıza türbesini ziyarete gitmek için
izin istedim. O vakit Mezanşerife Rahmetullah
İslamov geldi. Ama bana onunla görüşme fırsatı
vermediler. Çünkü görüşme talebimi Buhara'nın
Afganistan'daki konsolos yardımcısı sıfatıyla
iletmiştim. Yine de onunla gizlice buluşmanın yolunu
buldum ve Aminov'un (Buhara Halk Cumhuriyeti
başkan yardımcısı) ve Feyzullah Hocayev'in (Buhara
Halk Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu başkam) adlarına
yazılan mektupları gösterdim. İran üzerinden
Buhara'ya gitmek istediğimi bildirdim. Bir ay içinde
İran'a gitmek için izin çıktı. Herat'a geldim. İran'ın
buradaki konsolosu, sınırdan geçmeme izin verdi. Ben
Afgan polisine 50 rupiya (Hindistan para birimi)
rüşvet vererek İmam Rıza'ya ziyarete giden göçmen
Türkmen Abdulhakim Abdulalimoğlu adına kimlik
edin-
97
bilig-13/Bahar’2000
dim. Böylece Konsolostan İran'a gitmek için izin
alabildim. RSFSC (Rusya Sovyet Federal Sosyalist
Cumhuriyeti)'nin konsolosluğuna vardım. Baktım ki
hepsi de eski tanıdıklarım: Hekinov: Buhara'daki
önceki yetkili, Lyutsenko: Hive'deki polis şefi. Onlara
üzerimdeki dökümanları gösterdim ve Poltoratski'ye
gitmek için kimlik vermelerini istedim. Kabul ettiler."
(Soltanov, 1991:53).
Abdulhakim Kulmuhammetov, 1925 yılının Şubat
ayında Aşgabat'ta düzenlenen Sovyetlerin Bütün
Türkmenistan I. Kurultayına delege olarak katılıyor.
TSSC'nin Nadirbay Aytakov başkanlığında teşkil
edilen ilk merkezî yürütme komitesine Gaygisiz
Atabay'ın teklifiyle diğerleriyle birlikte oybirliğiyle
seçiliyor. Bu kurultayda, Türkistan (Özerk Sovyet
Sosyalist) Cumhuriyetine bağlı Harezrn ve Buhara
Sosyalist Cumhuriyetlerinin bünyesindeki üç Türkmen
bölgesini içine alan Türkmenistan Sovyet Sosyalist
Cumhuriyeti'nın kurulduğu ilân ediliyor.
2- İlgi Çekici İlmî ve Edebî İkbal...
A. Kulmuhammetov, kısa sürede genç
cumhuriyetin kültür hayatındaki önemli adamlardan
birisi hâline gelmiş, çok yönlü cemiyetçilik ve ilmî
yaratıcılık çalışmalarını yürütmüştür. Aslında o,
başlangıçta öğrenici-inceleyici olarak değil, üreticilik
işinin bütün yönlerini bilen âlim olarak ortaya
çıkmıştır. Edebî ve ilmî çalışmalarını - o devirde -
hem Türkmen, hem de Rus dillerinde yazmıştır.
1925-1928 yıllarında "Türkmenistan" gazetesinin
redaktör yardımcısı olarak çalıştı. Aynı zamanda
"Tokmak" ve "Dayhan" dergilerinin redaktörlerinden
birisi idi.
1926 yılında "Türkmenistan İlim ve Edebiyat
Cemiyeti" kuruluyor. Cemiyetin başkanlığına
Muhammet Geldiyev, yardımcılığına ise A.
Kulmuhammetov seçiliyor.
1925-28 yıllarında günlük basın hayatına daha
da yakınlaşıyor. Bu yıllarda "Türkmenistan"
gazetesinde, 19201i yılların Türkmen Edebiyatının
çeşitli meselelerini ele alan dokuz makalesi
yayımlandı. 1926 yılında "Umıt Talkımları" (Ümit
Parıltıları) adlı şiir kitabını, ondan bir yıl sonra ise
"Türkmenistan" gazetesinde "Densinmedik Dul
Galar" (Dengini Bulmayan Dul Kalır) adlı uzun
Öyküsü (povest) halka sunuldu. Yazarlığının ilk üç
yılında pek çok sözbaşı yazıları yazıp, Ali Şir
Nevaî'nin "Muhakemetü'1-Lügateyn" adlı eserini,
Seydî'nin ve Zelili'nin şiirlerini, Sayatlı Hemra
destanını kitap olarak yayımladı.
1920'li yılların sonlarında onun adına basın
organlarında seyrek rastlanıyor. Çünkü o yıllarda
Leningrad'la asistandır, büyük akademisyenler A.N.
Samoyloviç ve V.V. Bartold'un başkanlığında ilmî
çalışmalara başlamıştır. A. Kulmuhammetov,
Leningrad'la birkaç yıl kalmıştır. Bunu şu belge
göstermektedir: "Türkmenistan" gazetesinin 21 Mayıs
1930 tarihli sayısında yer alan bir habere göre, o yılın
19 Mayıs'ında Türkmenistan Sovyet Cumhuriyetinin
edebî dil, yazım kuralları ve terminoloji meselelerini
ele alan I. İlmî konferansı çalışmaları başlıyor.
Konferansı Gaygısız Atabayev açmış ve bir konuşma
yapmıştır. Konferansta A. Kulmuhammetov da söz
alıp, Leningrad'la okuyan Türkmen gençlerinin ve
ilim adamlarının adına kutlama, konuşması yapmıştır.
Leningrad'tan dönüp geldikten sonra onu
Türkmenkult (Türkmen Medeniyeti) Enstitüsünde,
"Türkmen halkının tarihine ait elyazmaları toplamak
ve onlarla ilgili açıklamaları yayımlamak işlerinden
sorumlu" kişi olarak görevlendirmişlerdir (Eser.
11:6),
Bu, 1931 yılının başı olmalı. Ömrünün son yılı. O
yıl çok verimli çalışıyor. Aşgabat'ta "Materyali Po
Sredneaziatskim Literaturnım Pamyatnikam" adlı
kitabım yayımlıyor. Aynı yıl onun "Biografiçeskiy
Slovar Starıh Türkmenskih Poetov" adlı ikinci
kitabının da yayımlanması gere-
98
bilig-13/Bahar’2000
kirdi. (Eser, II: 25).
Buna, A. Kulmuhammetov'un trajik ve şüpheli
ölümü sebep oluyor.
14 Ocak 1932 tarihli "Türkmenistan" gazetesi,
Aşgabat VIII. Parti konferansında, Türkmen .
Komünist Partisi Merkezi Komitesi sekreteri Ya. A.
Popok'un yaptığı konuşmanın metnini yayımlıyor.
Konuşmada, A. Kulmuhammetov'un yabancı bir
ülkeye kaçmaya kalkıştığı sırada sınır görevlileri
tarafından öldürüldüğü söyleniyor.
Onun son "duram"u işte böyle olmuştur.
A. Kulmuhammetov'un birdenbire böylesi bir
yolu seçmiş olması bize karanlık ve anlamsız
görünüyor.
Oysa o, ne için yabancı bir ülkeye kaçmaya
kalkışmıştır? Ne için kendisini öldürtmüştür? Bunun
ne gibi sebepleri var?
O dönemin parti ve basın materyallerinde bu
konuda hiçbir bilgiye rastlanmıyor. Son zamanlarda,
resmî açıklamaya inanmayanların sayısı çoğaldı.
Halk arasındaki mevcut söylentilere göre, İran
sınırında bir tatil beldesi olan Firüze'de istirahat eden
Kulmuhammetov'u, zorla sınırın yakınma getirip
orada vurup öldürmüşler. Bu vakanın nasıl meydana
geldiği bir tarafa, Kulmuhammetov'un ömür
çizgisinin burada kesilmiş olduğu şüphesiz. Demek ki
o, 52 yaşında iken bu dünyaya ve ideallerine veda
etmek zorunda kalmıştır.
Bizim A. Kulmuhammetov'un ölümü ile ilgili son
söylentiye daha çok değer vermek gibi bir niyetimiz
yok. Ancak inanmak istemesek de bu bir ölçüde
"Hakikat" gibi görünüyor. Bunu kendimize göre
ispatlamaya çalışalım.
1931 yılının ilk yarısında A. Kulmuhammetov
hakkında hiçbir kötü söz, söylenti yok. Büyük bir
gayretle çalışmalarım sürdürüyor. Yukarıda belirtilen
iki kitabını yayıma hazırlamış, eski elyazmaları
toplamakla meşgul olmuştur. Yeni yeni "edebiyat
âlimi" kabul edilmektedir. Meselâ;
o yılın 4 Ağustos'unda Yaş Komünist
gazetesinde, K. Miriyev'in "Proleter Edebiyat
Âleminde Oportünist Sazı Çalınıyor. Genç
Edebiyatçılar Görev Bekliyor" adlı makalesi
yayımlanmıştır. Yazar, "sanki bizde Ekim (Devrim)
yazarları yok mu?" şeklindeki soruyu ortaya attıktan
sonra, yine kendisi böyle yazarların mevcut olduğunu
belirtiyor ve Berdi Kerbabayev'in, A.
Kulmuhammetov'un, Garaca Burunov'un, O.
Taçnazarov'un adlarıın örnek gösteriyor.
Ancak 1931 yılının son aylarındaki basın
materyalleri takip edildiğinde şu durumu derhal
anlamak mümkündür:
Bu devirde edebiyat aydınlarının arasından sınıf
düşmanlarını, milletçileri (milliyetçileri) arama
operasyonu başlamış, birdenbire bazı yazarlara
"burjuvazi milletçi" etiketi yapıştırılmıştır. Böyle bir
değerlendirmeye sadece A. Kulmuhammetov değil,
ayrıca Kerbabayev, Garaca Burunov gibiler de
"uygun" görülmüşlerdir (Bayrammıradov,
1970:237).
Yazarlar ve şairler iki gruba, "aklar"a ve "karalar''a
bölünmüşlerdir. İkinci gruba girmekte olanlar
(karalar), çok kötü durumlara düşmüşlerdir.
İşte Abdulhakim Kulmuhammetov'un başına
gelenler de bu döneme rastlıyor. Eğer bu göz önüne
getirilirse, onun ölümünde önceden belirttiğimiz
hadisenin bir ölçüde tesirli olduğu anlaşılıyor.
Burada şu durumu biraz açmak istiyoruz. O, hangi
sebebe göre burjuva milliyetçisi olarak suçlanıyor.
Onun bütün üreticiliği bu görüş ile mi yoğruldu? O,
böyle kötü düşünceli bir adam mıydı?.. Şimdi de
bunu açıklamaya çalışalım...
Türkmenistan Komünist Partisi Merkez Komitesi'nin
tahrik-propaganda bölümünün müdürü G.
Sâhedov, 1928 yılında, 4 Temmuz tarihli Yaş
Komünist gazetesinde yer alan "Genç Edebiyatçıların
Görevleri" adlı makalesinde, "Kulmuhammetov'un
Umut Yalkımları adlı Kitabın-
99
bilig-13/Bahar’2000
da "Milletçilik" (milliyetçilik) var" şeklinde yazmıştır.
Ancak burada umumî görüş açıklanmış olup açık
misaller verilmemişti. Yazar da, şairi bütünüyle
milliyetçi olarak göstermemiş, sadece bir kitap
hakkında kendi fikrini beyan etmişti.
Bundan bir yıl sonra G. Sâhedov'un "Türkmen
Millî Edebiyatı" adlı geniş bir makalesi yayımlandı
(Sâhedov, 1929).
Yazar bu makalesinde de A. Kulmuhammetov'dan
bahsederek, onu devrinin tanınmış yazar ve
âlimlerinden birisi olarak tanıtıyor, övgü dolu sözler
söylüyor. Fakat G. Sâhedov'un ileri sürdüğü ilk
görüşler, Kulmuhammetov'un aleyhinde kullanılıyor.
1931 yılında Buhara Komünist Partisi M,K. 'si
tarafından "Türkmen edebiyatım kontrol etmek" üzere
özel bir komisyon teşkil ediliyor. Başkanlığına O.
Tâçnazarov getirilip incelemenin neticeleri hakkında
makaleler (raporlar) yazmak görevi veriliyor. O.
Tâçnazarov da "Litso Vraga" adlı makalesinde, Umut
Yalkımları adlı şiir kitabı çerçevesinde
Kulmuhammetov'u Türkmen Edebiyatı'nda "antiproleter
akımın temsilcisi ve sınıf düşmanı" olarak
ilân ediyor (Tâçnazarov,!931).
Bizim burada O. Tâçnazarov'un makalesinin
değerini küçültmek gibi bir niyetimiz yok. Fakat
gerçeği ifade edersek, bunda tek taraflılık, şairin her
dizesinden düşmanca fikirler aramak eğilimi olduğu
belli. Bunu açıkça belirtmek istiyoruz. Bir başka ifade
ile söylersek, Kulmuhammetov'a sadece şiirleri göz
önüne alınarak suç yüklenmiş, onun diğer
çalışmalarına hiç temas edilmemiştir.
Son asrın 20'li yıllarının edebiyatını ele alarak
çalışmalar yapan âlimlerimiz K. Bayrammıradov
(1970) ile B. Şamıradov (1971) yine dönüp dolaşıp A.
Kulmuhammetov'dan söz ettiler. Fakat doğrusunu
söylemek gerekirse, bu edebiyatçılar da, 30'lu yılların
fikirlerinden hareketle yol aldılar. Meseleyi
derinliğine incelemeden, yeni yaklaşımlar
sergilemeden öyle veya böyle A. Kulmuhammetov'un
edebî eserlerinde noksanlık
bulmaya, onu karalamaya çalıştılar. Ayrı ayrı
şiir dizelerini, tenkille ilgili makalelerinden cümleleri
örnek göstererek kendilerine göre anlamlar çıkardılar.
Meseleyi temel ilmî esaslara göre incelemeyip, iyisine
iyi, kötüsüne kötü demeyi başaramadılar. Meseleleri
sadece A. Kulmuhammetov'u tenkit etmek -
kötülemek şeklindeki niyete yönelikti. Hatta bu
edebiyatçılar B. Kerbabayev'in, G. Burunov'un 20'li
yıllardaki "şaşkınlık''larının sebebini onun Üstüne
yüklediler.
Elbette A. Kulmuhammetov'un yabancı bir ülkede
birkaç yıl yaşadığı gerçek. Yukarıda verilen resmî
bilgiye inanacak olsak, onun yine bir dış ülkeye
gitmeye kalktığı sınırda kendi kendini öldürdüğünü de
söylemek mümkün. Eğer gerçekten de bu böyle ise,
onun yaptığı büyük hata. Ancak 1920'li yıllarda
böylesi bir talihsizliğe uğrayanın sadece onun
olmadığını belirtmemiz gerekir. Rus edebiyatının o
zamanki büyük yazarlarından A. Tolstoy, A. Kuprin,
M. Tsvetayeva ... da devrin çalkantılı hadiseleriyle baş
edemeyerek yabancı ülkelere çekip gitmişlerdi. Ama
onlar Rus edebiyatından koparılıp atılmadılar. Onların
eserlerine, çalışmalarına çok yüksek derecede değer
verildi.
Hayatı Hakkında Söz Sonu Yerine...
Arşivlerde A. Kulmuhammetov'un aile hayatına,
kardeşlerine ve akrabalarına ait çeşitli bilgiler
muhafaza edilmiştir. Hanımı Sara Kulmuhammetova ,
1902 yılında Marı (Merv) şehrinde doğmuştur. Tatar
Türklerindendir. 1923 yılında Marı'nın Dobrolyubov
caddesinde yaşamıştır. O zamanlar onların bir kızları
ile bir oğullan var imiş. Kulmuhammetov'un 1883'te
doğan kardeşi Gurban, Halaç'ın Akderi obasında
yaşayıp demircilikle meşgul olmuştur.
Bunların sonlan nasıl oldu ki? Uçtan tutma
(yetersiz ve boş) kollektivizm hayatı, 1930'lu yılların
karışıklıkları, II. Dünya Savaşı belâsı,
100
bilig-13/Bahar’2000
halkımızın tepesinden dökülen diğer felâket ve
sıkıntılar onları sağ bıraktı mı ki?...
KULMUHAMMETOV'UN FİKRÎ VE EDEBÎ
ŞAHSİYETİ HAKKINDA
1- "Şair" Kulmuhammetov
A. Kulmuharnmetov'un şiirleri bir bütün halinde
1926 yılında kitap olarak yayımlanan "Umut
Yalkımları" (Umut Parıltıları)'nda toplanmıştı.
Kitabın bu ad ile sunulması sebepsiz değil. Kitabın
sözbaşı yazısını yazan Kümüşali Böriyev bunu şöyle
açıklıyor: "Türkmenistan, Büyük Ekim'in parıltısıdır.
Bu parıltı, kendine özgü ümitleri doğurmaktadır
(Böriyev, 1926).
Gerçekten de bu şiirler okunduğunda, kendi
halkının mutluluğuna inanan şiir kahramanı ile karşı
karşıya geliniyor. O, Türkmenlerin azatlığa çıkışından,
kendi başına Cumhuriyet (respublika) oluşundan
kıvanç duyuyor. Halkının karanlık geçmişini hatırlıyor,
aydınlık geleceğine büyük umutlarla bakıyor. Şiir
kahramanı (liriki kahraman) bu aydınlık geleceğe
ulaşmak için nelerin yapılması gerektiğini biliyor,
okuyucusunu bu işleri yerine getirmeye çağırıyor.
Kitap daha sonra "Milliyetçilik kokuyor" denilerek
eleştirilen aşağıdaki şiir ile başlıyor. Şair, bu şiiri,
Türkmenistan Cumhuriyeti'nin birinci kuruluş
yıldönümü bayramına ithaf etmiştir.
Bölek bölek dört tarapa pıtıran
Ata-ene bir, Türkmen ili birleşdi.
Zulm astında dili baglı titiran
Duygı-düşüncesi dili birleşdi.
Buhar Emirlignin ganhor golundan
Hıva hanlıgının vagşı elinden
Horlanıp ayrılıp bagı-gülünden
Ter açılıp taze güli birleşdi
Zulum çekip nice yıllar hor bolan
Aglap, zulm astında gözi kör bolan
Azatlık ışkında yanıp gor bolan
Sönmez ışkın odı-küli birleşdi.
Azat bir durmuşa girdi illermiz
Ter açılyar bagda gızıl güllermiz
Duygı-düşüncemiz hem de dillermiz
Okuvı, mekdebi, dili birleşdi.
Şairin bu şiirinin, Türkmen klâsik şiir
geleneklerine göre yazıldığı açıkça görülüyor. Fakat o
sadece klâsik geleneklere bağlı kalmıyor, kalkıp
yeniliğin arayışına da koyuluyor. Bu kapsamda o,
edebî yaratıcılığı ilk dönemlerinden başlayarak,
coşkunca seslenmeyi esas alan serbest tarzlı ve
basamaklı şiir biçimine dayanan "Mayakovski" stiline
de başvurmuştur. Kitapta yer verilen şiirlerin pek çoğu
bu stil ve özellikte yazılmıştır. Millî Şairler
Kurultayı'na ithafen yazdığı aşağıdaki şiirini buna
örnek olarak veriyoruz:
"Horlanıp garip dayhan!
Sen ayak astına düşdün,
Zulum oduna bişdin
Hayvan sanma düşdün
Garip, batrak
Yerinden galk!
Dayhan halk !
Azat duygı,
Sınpı göreş.
Sınpı dalaşık,
Yok ılalaşık
Galma bulaşık...
İşini bitir, yerine yetir
Meydana çık, duşmanı yık.
Yer-suvun payla,
Gözüm ayla,
Goşunı şayla...
Hakini al, barlı bol..
101
bilig-13/Bahar’2000
Şindâçe gaçdın,
gara derin saçdın,
Gurultayın açdın
Karar et! Maksadına yet..."
Bize göre "Mayakovskicilik" biçimi„A. Kulmuhammetov'a
şairane düşüncelerini etraflı olarak
açma yolunda geniş imkânlar sağlamıştır. O, bu biçim
(nazım şekli) vasıtasıyla devrin toprak reformu,
cahilliği yok etme, kadın haklan gibi önemli
meselelerini ortaya koymuştur. Şair, Ma~ yakovski'nin
sadece şekil özelliklerini değil, ayrıca kelimelere ve
cümlelere karakter vermek, onları sembolleştirmek
geleneğini de edebî ustalık imkânlarına göre devam
ettirmeye çalışmış, "umut yalkımı", "yalkımlı yol",
"parlak yaz", "gül yüzlü yar" gibi çeşitli söz
gruplarına sembolik anlam vermek istemiştir. Misal
olarak bazı bölümleri gösterelim:
"Anbilimden ızda galip aglan yar
Ruhum köp uzaktan agını duyyar.
Çalışgın, çıtraşgın, açık bu gün yol,
Çalış bu gün, nadanlıkdan algın ar"
("Aglan yar")
"Gara gış çıkmaz mı munça yıllar?
Sözle, zarınlı sövgüli sazını!
Gökden övsen gözel, yalkımlı yeller
Sözle, nevagt çıkar parlak yazım!"
"Parlat dünyâni, ey yaz güneşi
Ey yoksullar yarı, (bar) zâhmetkeşi...
("İndi yeter")
"Gara bulut galkdı, dünya yagtıldı
Heniz bagtım garankıda sermenyâr.
Uklap yatır. Ruhum tende dermenyar.
("Gül Yüzli Yar")
"Gara gulpakların yüzünde çaşgm
Solgun gara gözler neçün süzülyar?
Solma, saralma, açık gözelim
Boynun bursan, canım tenden üzülyar.
Gör, gök gırasından güneş görünyâr
Yagşı yazgıt sana garşı sürünyâr.
("Maralım")
İnsanı üzen tarafı, son zamanlarda şairin şiirleri
üzerinde duran edebiyatçılar bütünüyle şiirin
ruhundan kaynaklanan iyi düşünceleri görmezlikten
gelerek, bu tür sembolik karakterli kelimelerden ters
mânâ çıkarmaya (kasıtlı olarak) çaba göstermişlerdir.
Gerçekten de onun bu tür dizelerinde fikrî açıklığın pek
yansıtılamadığı yerler de var. Fakat bunlar şiirin
bütünlüğü içinde değerlendirilirse, şairin tutarsız
düşüncelere başvurmadığı anlaşılır.
2- "Nesirci" Kulmuhammetov
Onun "Umut Yalkımları" adlı kitabına Kümüşali
Böriyev'in yazdığı sözbaşı yazısında şu cümle var:
"Türkmenistan gazetesinin başredaktör yardımcısı
Kulmuhammetov'un yazdığı hikâyelerin
"Türkmenistan" ve "Dayhan" gazetelerinin
sayfalarında ilgiyle okunduğu biliniyor."
Bu bilgiden hareketle bazı noktalan belirtmemiz
gerekiyor: "Dayhan" gazetesi 21 Ocak 1929 tarihinde
çıkmaya başladı. Aynı yıl bu gazetede iki hikâye
yayımlandı. Bunlar "Dayhan Hocamırat, (11 Aralık)"
ve "Ta" gazetelerinin sayfalarında ilgiyle okunduğu
blık) " idi. Hikâyelerin altında "G" imzası
bulunuyordu. Bu hikâyeler ilk önce B. Şamıradov'un
dikkatini çekmiş, bunları Agacan Durdıyev'in
kalemine ait olarak göstermiş ve bu hikâyelere
dayanarak da, onu, çağdaş Türkmen edebiyatında
edebî nesrin temelini atan yazar olarak
değerlendirmiştir.
Biz bu noktada B. Şamıradov ile tartışmak, daha
doğrusu, bu hikâyelerin A. Durdıyev'e ait olmadığını
söylemek istiyoruz.
Birincisi, bu hikâyelere "G" imzası atılmıştır,
102
bilig-13/Bahar’2000
bu "Gulmuhammedov" demektir. İkincisi, K. Böriyev
daha önce belirttiğimiz cümlesinde, onun, Dayhan
gazetesinde hikâyelerinin yayımlandığını isbat ediyor.
Öte yandan 1925 yılında Türkmenistan ve Dayhan
gazetelerinde hikâye türünde bu iki eserden başkası
yayımlanmamıştır. Demek ki K. Böriyev,
Kulmuhammetov'un hikâyeleri derken, bu iki hikâyeyi
anlatmak istiyor. Üçüncüsü, A. Durdıyev edebî
yaratıcılığına 1927 yılında başlamıştır (Ans:II,
1979:955).
Dördüncüsü, hikâyelerin vakaları
Kulmuhammetov'un doğduğu yerlerde (Halaç-Kerki
dolaylarında) geçmektedir. Meselâ ikinci hikâye şöyle
bitiyor: 2 Şubat'ta Emir'in zulmünden kurtulan işçiler
çiftçiler ile birlikte, Kızıl Ordu tarafından yapılan
toplantıda, tribüne çıkıp Emir Hükümetine karşı
ağzından kin dolu ve ateşli sözler dökerek 'Yaşasın İşçi
Köylü Hükümeti' diye bağıran Tanrıkulu'nun
mutluluk gözyaşlarını döküşü, hâla gözlerinin
önünden gitmemişti." Görüldüğü üzere yazar, burada
kendisinin katıldığı vakaları anlatıyor. Öte yandan bu
hikâyeler dili ve beyan ediliş usûlleri açısından
Kulmuhammetov'un "Densinmedik Dul Galar"
hikâyesiyle uyum gösteriyor. Burada onun bu
hikâyelerini ve önceki povest (uzun hikâye)ini
ayrıntılarıyla incelemeye gerek yok. Fakat sözümüzün
sonunda, önceki görüşlerimize dayanarak, Türkmen
Sovyet Edebiyatında ilk edebî nesir örneklerini
Üretmek A. Kulmuhammetov'un payına düşmüştür,
demek istiyoruz.
3- "Edebî Tenkitçi"
Kulmuhammetov
Tıpkı nesirleri gibi onun edebî eleştirel makaleleri
konusunda da geniş olarak fikir yürütemeyeceğimizi
önceden belirtmek istiyoruz.
O, sanat çalışmaları içerisinde bu sahada daha da
verimli ve çabalıdır. Önce de belirttiğimiz gibi geniş
hacimli tenkidî makaleler yazmıştır.
Kulmuhammetov'un bu tür makaleleri 1926-
1928 yılları arasında kaleme alınıyor. Bunlar genellikle
o yılların canlı edebiyat hayatından söz ediyor.
Tenkitçi yazar, öncelikle edebî fikrin devir ile başbaşa
gitmesinin ve gündelik hayat olaylarına seslenmesinin
taraftandır. Bunun için kendi meslektaşlarına şöyle
sesleniyor: "Bizim şairlerimiz şimdi de "Nikolay
Tahtından İndi", "Kerenskiy Kaçtı", "Zenginler ve
Kapitalistler Bizi Horluyordu" gibi bundan 4-5 yıl
önce yazılıp bitirilen sözleri yazıp duruyorlar
(Kulmuhammetov, 1926:1 Kasım). Sonra o, sözlerim
devam ettirerek edebiyatta tematik adımların (konu
genişliğinin) henüz yetersiz olduğunu adilce
eleştiriyor: "Bizim şairlerimiz birini övüp, birini kötü-
leyip komünizm dönemindeki kışkırtıcı teraneyi
sürdürürerek sanat yaptıklarını sanıyorlar. O devirler
geçti."
O devirde bazı edebiyatçılar, geçmiş edebiyatın
geleneklerinden faydalanmaya karşı çıkıyorlardı.
Ancak Kulmuhammetov onlarla aynı fikirde değildir.
O, geçmiş edebiyatın edebî dilinden, biçimlerinden,
"tip"e dayalı anlatım malzemelerinden yararlanmayı
haklı olarak savunuyor (Kulmuhammetov, 19284:25
Nisan). Bu görüşüne rağmen o, "yenilik" taraftandır:
"Ben de çağımdaki yeni şiirlerin, farklı okuyucuların
taraftarıyım".
Tenkitçi yazar makalelerinde genellikle teori
açısından fikir yürütmeye çalışmıştır. Bir makalesinde,
"Genç şair ve yazarlarımız bu 3 yıl içinde (1924-
1927) siyasî ve ideolojik yönden biraz gelişmiş olsalar
da, usûl-üslûp, sanat ve stil bakımından çok
geridedirler" diyerek meseleyi tespit ediyor
(Kulmuhammetov, 1928-11:25 Ocak).
Gerçekten de o devirde ortaya çıkan genç şairlerin
yazdıkları eserler derinlemesine incelendiğinde, bu
fikirde yanlışlık olmadığı anlaşılır. Yazar
makalelerinde sürekli olarak hep açık konuşmaya
çalışıyor. Belli bir yazarın belli bir eserini alıp onu
düşünce-konu (idea-tema) açısından değil, düşüncesanat
yönünden incelemeye kal-
103
bilig-13/Bahar’2000
kışıyor. Türkmenistan gazetesinin 20-27-29 Ocak
1928 tarihli nüshalarında yayımlanan geniş makalesini
gençlerin üreticiliğine sunmuştur. Yazar bu
makalesinde sadece gençlerin belli eserlerinden söz
etmekle kalmayıp onlara dil ve edebiyatın
meselelerini, edebiyat ilmini, diğer halkların
edebiyatlarını etraflıca incelemeyi tavsiye ediyor.
A. Kulmuhammetov'un tenkidî makalelerinde teori
ortaya koymak, öğretici olmaya çalışmak, kendine
güvenerek konuşmak gibi olgular da zaman zaman
hissediliyor. Aslında o, içinden geleni dosdoğru
söylemeye çalışan, çekinmeyen bir adamdır. Bu
özelliğini, onun 1931 yılında yazdığı kitabında, ilim
hocası A.N. Samoyloviç ile birkaç defa ateşli
tartışmaya girmiş olması da göstermektedir.
4- "Dilci" Kulmuhammetov
A. Kulmuhammetov'un dilbilimi konusundaki
görüşlerinin bazısı onun edebiyata dair çalışmalarında
ortaya konulmuştur. Meselâ Sayatlı Hemra destanına
yazdığı sözbaşı yazısında, Kâşgarlı Mahmud,
Reşidüddin ve Ebulgazi gibi önceki yazarların
ardından, Sovyet dönemi dil biliminde ilklerin
arasında "Türkmen" sözünün etimolojisi hakkında
kendi fikirlerini söylemiştir: (Kulmuhammetov, 1927)
"VII.nci asırda Arap ordularının Amuderya
civarlarında (Belki Merv yakınlarında) ilk olarak
Türkler ile karşılaştıklarında, Oğuz Türklerinden Salur
boyuna rastladıkları hakkında tarihi materyaller var.
İşte o günden başlayarak Türk dilini bilmeyen Arab'ın
"Sen kimsin" şeklindeki sorusuna karşı, Oğuz ili Salur
beyinin büyük bir gururla "Türk men" şeklindeki
cevabından sonra Araplar tarafından bütün Oğuz ili
"Türkmen" ve onun çoğulu olan "Terakime" olarak
adlandırılmıştır. (Sah:III-IV)
Onun, Türkmen dilinin yazılı edebiyat dili olarak
kullanılmaya başlanışına, bir başka ifade
ile çağdaş Türkmen edebî dilinin ortaya çıkışına ait
ileri sürdüğü fikirler, kendi devri için yenilikti.
Seydi'nin 1926 yılında yayımlanan şiirler toplamına
yazdığı sözbaşı yazısı şu cümleler ile başlıyor:
"İran, Turan, Türkmenistan ve Hindistan'da çeşitli
devirlerde ve çeşitli yerlerde büyük devletler kuran
Türkmen halkının 390 hicri (1112 Milâdî)'den tâ son
zamanlara kadar hâkimiyet sürmüş olmalarına
rağmen, hiçbir zaman Türkmen dilini kendilerine
resmî dil olarak kullanmadıkları görülüyor. Bunun
yerine resmî dil olarak Arap ve Fars dillerini
kullanmışlardır (IV.sayfa).
Yazar daha sonra bu görüşünü somut şekilde
ortaya koyuyor ve Türkmen edebî diliyle ortaya
konulan yazılı edebiyatın XVIII. asırdan başlayarak
büyük bir gelişme sergilediğini vurguluyor: "İran'da
hâkimiyet sürenler Saltık (Selçuk) Türkmenlerinden
başlayarak ta son zamanlara kadar Türkmen hanlıkları
idilerse de, Fars Edebiyatı ve İran kültürü tesirinde
kalarak Fars dilini resmî "divan dili" olarak kabul
etmişler, Türkmen yazar ve şairleri eserlerini Fars dili
ile yazmışlardır. (Bu durum Türkmenlerden başka
diğer Türk boylarında da görülmektedir.) Ancak 1735
yılı Mart ayında Türkmenlerin Avşar boyundan olan
Nadir Şah tarafından kurulan hükümetle birlikte
durum büsbütün değişmiştir. Bu tarihten başlayarak
katıksız (saf) Türkmen dilinde yazılan kitaplar ve bu
dilde şiirler yazan vatan şairleri görülmeye, kısa
zaman içinde de Türkmen edebiyatı oluşturulmaya
başlanmıştır (Sah:VI).
Elbette, A. Kulmuhammetov'un Türkmen halkının
tarihi hakkında söyledikleri ile, günümüzde bazı
kişilerin uyuşmaması mümkündür. Ancak onun dil
konusundaki fikirleri bu güne kadar önemini
yitirmemiştir. O, haklı olarak edebî dilin meydana
gelmesi ve gelişmesi için gerekli sosyal şartların
olması gerektiğini göstermiştir. Türkmen edebî dilinin
olgunlaşmasında büyük rol oynayan (oynamış olan)
şairler hakkında şunları yazıyor:
104
bilig-13/Bahar’2000
"Yukarıda saf Türkmen dilinde şiirler yazan vatan
şairlerinin ortaya çıktığını söylemiştik. Gerçekten de
Türkmenler arasında o zamanlar yetişen Azadi,
Mahtumkulu, Mağrupi, Seydi, Zelili, Kemine, Nepesi,
Şeydayi, Zınhari, Talibi, Allahi ve diğerleri gibi
büyük vatan şairleri görürüz" (Sah: VII).
A. Kulmuhammetov "Türkmenistan" gazetesinin
19-20 Ocak 1926 tarihlî nüshalarında yer alan "Dil-
Şive Çekişmesi Yaki Bir Dilin Bozulması Meselesi"
adlı makalesinde ve "Tokmak" dergisinin 1925 yılında
yayımlanan 21. sayısında başlayan "tartışma"sında,
basın organları vasıtasıyla ortaya konulan çeşitli
görüşleri inceliyor. Ferid Efendi'nin "Türkmen dilinin
kum içinde çürüyen bir dil olduğu", "kamıştan tahta
çıkmayacağı gibi Türkmen dilinden edebî dil
olmayacağı", bunun için "gelişmiş Osmanlı-Türk
diline geçmenin şart olduğu" şeklindeki görüşlerinin
yanlış olduğunu ortaya koyuyor. Ayrıca Arap ve Fars
dillerinin tesirinden fazlasıyla etkilenen o zamanki
Türkiye ve Azerbaycan lehçelerine bakarak, Türkmen
lehçesinde "Eski Türkçe unsurlar"ın daha çok
muhafaza edildiğini isbat ediyor. Son yıllarda A.
Kulmuhammetov'un bu görüşlerine delil teşkil eden
faktörlerin üzerleri açıldı. Bunu anlayabilmek için
tanınmış Türkolog E.V. Sevortyan'ın (Etimologiçeskiy
Slovar Türkskih Yazıkov. Moskova, 1974) kitabına
bakmak yeterlidir. Türk lehçelerinin ve bu lehçelere
bağlı ağız ve şivelerin, çeşitli devirlerde üretilen yazılı
eserlerin malzemesi olarak Türkmen lehçesinin
kelime birlikleri (bu sözlükte asıl materyal olarak)
kabul edilmiştir.
A. Kulmuhammetov, 15 Mayıs 1927 tarihli
"Türkmenistan" gazetesinde yer alan makalesinde de,
"Türkmen Dili ve Edebiyatını, Sovyetler devrinde
geliştirmenin aktüel meseleleri" üzerinde durmuştur.
5- "Tarihçi" Kulmuhammetov
Doğrusu, onu Sovyetler Birliği devrinin
"geçmiş tarihi inceleyen ilk Türkmen tarihçisi" olarak
kabul etsek, yanlış olmaz. (Çünkü halkımızın
"devrimden önce"ki tarihi konusunda ilk fikirler onun
kalemine aittir.
Türkmen-Sovyet Cumhuriyeti'nin kurulmasından
hemen sonra, tarihçi O.B.Tumanoviç'e Türkmenlerin
geçmiş tarihleri hakkında başlıbaşına bir kitap yazmak
görevi verilmişti. Halkımızın geçmiş tarihi hakkındaki
bu ilk kitabın yazılışı sırasında, yazara, A.
Kulmuhammetov çok yardımcı olmuştur. Ayrıca da
kitabın sözbaşı yazısını yazmıştır (Tumanov, 1926).
Kulmuhammetov, "Sayatlı Hemra" destanına
yazdığı sözbaşı yazısında, genel olarak, Türk
halklarının ve Türkmenlerin geçmiş tarihine
başvuruyor. Meselâ bu yazıda, milâttan önceki
devirlerde yaşayan Oğuz'un zamanı ile Milâdî VI.
asırda kurulup 2 asır devam eden "Oğuz Hakanlığı"
Göktürkler hakkında ilgi çekici bilgiler veriliyor
(Kulmuhammetov,1927):
"Asya'nın doğu kesimlerinde yaşayan Türkler,
milâttan 34 asır (3400 yıl) önce büyük bir kağanlık
(hakanlık) kurmuşlardır. O devirde kağanlığın başında
Oğuz Han adlı bir kişi olup, bütün Çin, Sibirya,
Hindistan, İran, hatta Şam, Mısır taraflarını da eline
geçirdiği söyleniyor. Biz tarihin bu bölümünü, iyice
araştırılıp elekten geçirilmiş bir tarih bilgisi olarak
görmüyoruz. Yine de "Oğuz ili", "Oğuz Türkleri" adlı
Türk ulusu hakkındaki bilgiler çok eski devirlerden
beri tarih ilmi içinde yer almaktadır.
Milâdî VI. asrın başlarında Orhun nehri boylarında
büyük bir "Türk" devleti kuran Türkleri, Çinliler,
"Türkyu" şeklinde adlandırmış olsalar da, onlar
kendilerini "Türk ili", devletlerini de "Oğuz
Hakanlığı" şeklinde adlandırmışlardır. Bu hükümetin
merkezi "Gara Balgasun" şehri olup, hükümdarları da
bu şehirde yaşamıştır. Oğuz Hakanlığı (Göktürk
Devleti) iki asır civarında şanlı bir devir geçirmiş, bu
devirde Oğuz Türkleri Yedisu, Amuderya ve Sırderya
arasına (Maveraünnehir) gelip yerleşmişlerdir."
(Sahil-lll).
105
bilig-13/Bahar’2000
Bizim tarihçilerimiz ise halkımızın tarihinin bu
devirlerine 50'li yıllardan sonra temas etmeye
başladılar. Kulmuhammetov'un, Türkmenler VII.
asırda Orta Asya'da yaşamışlardır" şeklindeki
görüşü, o devir için bir yenilikti. Bu görüş daha
sonraları tarih ilmi tarafından da tasdik edilmiştir.
Genellikle onun halkımızın tarihini gerçek
yönleriyle öğrenmek ve bu tarihin bütün devirlerini
incelemek için büyük bir gayret gösterdiğine şahit
oluyoruz. Söz gelimi A. Kulmuhammetov'un
Stavropol Türkmenlerine ithaf edilen hacimli
makalesinde (Kulmuhammetov,1930:6-7 Temmuz)
çok sayıda ilgi çekici tarihî ve etnografik bilgilerle
karşılaşıyoruz. Onun iktisadî konuda yazdığı
"Amuderya Türkmenlerinde Garaköli Çarvaçılığı ve
İktisadi Ehmiyeti" adlı makalesi de, tarihî çerçevede
yazılmıştır. 1931 yılında yayımlanan iki kitabında da
tarihi bahislerden yararlanmayı ihmal etmemiştir. Bu
durum, A. Kulmuhammetov'un halkın tarihini
bilmeden, onun edebiyatına ve diline gerçek değerin
verilemeyeceği ilkesine uygun şekilde davrandığını
göstermektedir. Bütün bu bilgi ve olgular, onun
edebiyat ve dil eğitimine çok yönlü olarak
yaklaştığını anlatmaktadır.
Abdulhakim Kulmuhammetov ömrünün varı yoğu
6 yılı aşkın süresini "üreticilik" çalışma-, larına
ayırmıştır. Ancak bu devrin içinde de sadece sanat ve
ilmî üreticilik işleri ile meşgul olmamış, halkımızın
kültürel düzeyini yükseltmek için katkıda bulunmak
üzere elinden gelen gayreti göstermiştir. İşte, A.
Veltman adlı bir yazar, "Gündoğar Çeper Edebiyatta"
adlı makalesinde, Türkmenistan'da geçmiş şairlere ait
eserlerin kitap hâlinde yayımlanmaya başlandığını
sevinçle vurguladıktan sonra, "fakat onların görünüşü
güzel olmayan basit bir broşür halinde neşredilmesi
doğru değil. Bu, yoldaş Kulmuhammetov'un
düşüncesi. Onu kabul etmek ve desteklemek gerek"
(Veltman, 1926:24) demektedir. Bir başka misal:
Kulmuhammetov, "Türkmen Sazı" adlı
kitabın yazarlarına da çeşitli tavsiyelerde bulunmuş
imiş. Buna benzer bir başka misal: B. Abdulin, A.
Kulmuhammetov'un kendisine "Yusuf Ahmet
Destanı" nı temel alan bir drama yazmayı tavsiye
ettiğini söylüyor. Destanın kendisinde bulunan
elyazma nüshasını faydalanmak üzere verdiğini,
eserin yazıldığı sırada da tavsiyelerini devam
ettirdiğini söyleyen B. Abdulin, bu katkılarından
dolayı Kulmuhammetov'a minnettarlık bildiriyor
(Abdulin, 1927:4).
6- "Edebiyat Tarihçisi"
Kulmuhammetov
A. Kulmuhammetov edebiyat mirasını inceleyip
öğrenmekte, diğerlerine bakarak daha da öncelikli
işler başarmıştır. Daha önce, onun Nevaî'nin
"Muhakemetü'l-Lügateyn" adlı eserinin çağdaş
Türkmen lehçesine aktarılıp 1925 yılında Aşgabat'ta
kitap hâlinde yayımlandığını söylemiştik. Bu girişim,
Ali Şir Nevaî eserlerinin Sovyetler devrinde
yayımlanışının ilki olmalıdır. Kitabı yayıma hazırlayan
kişi hakkında, büyük akademisyen A.N. Samoyloviç
şunları yazmıştı: "Bu eseri hazırlayan yazar,
şimdilerde Türkmenistan gazetesinin redaktör
yardımcısı olarak çalışan, gençliğine rağmen ilginç ve
mücadeleci bir hayat çizgisi olan Türkmen
Kulmuhammetov'dur. ,O, Türklerin bu kapsamda
özellikle de Türkmenlerin geçmiş kültürü ve yazısı ile
içten ilgileniyor, ihlasla çeşitli materyalleri daha
ziyade elyazmalarını topluyor" (Samoyloviç, 1928 :
173).
Tanınmış âlim Samoyloviç daha sonra Türkmen
edebiyatına bağışlanan çalışmalarında Seydi'nin,
Zelili'nin sanatı, Sayatlı Hemra destanı, genel
itibarıyla Türkmen destancılığı konusunda fikir
yürüttüğünde, A. Kulmuhammetov tarafından
hazırlanan çalışmalardan ve bu çalışmalara yazılan
sözbaşı yazılarından da yararlanmıştır.
A. Kulmuhammetov "Geçmiş Edebiyatımız"ı çok
iyi öğrenmiş ve bu edebiyata gerçek değerini
vermesini bilmiştir.
106
bilig-13/Bahar’2000
Bize göre, o, Ortaçağ Türkmen edebiyatının
genellikle Arap ve Fars dillerinde üretilmesinin
sebeplerini doğru olarak açıklamıştır
(Kulmuhammetov; 1926-11:5-9).
Edebiyatçı âlimin "Türkmen klâsik şiiri XVIII.
asırdan başlar" demesi de teorik olarak doğrudur
(Kulmuhammetov. 1926-vA Kasım).
Bu görüşlerinin yanısıra onun "Sayatlı Hemra
Destanı"nı 1927 yılında Aşgabat'ta "Türkmen
Halkının XV Asırdaki Ahvallerini Anlatan
Destanlardan Sayatlı Hemra" adıyla neşrettirmesi de
dikkat çekicidir. Kulmuhammetov'un böyle demesinin
belli bir sebebi vardı. Daha sonraları Prof. Haluk
Göroğlı, bu destanın "Gorkut Ata Kitabı"nm peşinden
tıpkı onun özelliklerine uygun olarak üretildiğini
inandırıcı bir şekilde ispatladı (Köroğlu, 1976).
Bir misal daha... Biz, Hindistan'da yaşamış özgün
Türkmen şairi Bayram Han'ın gün ışığına 1960'lı
yıllarda çıktığını kabul ediyorduk. Fakat
Kulmuhammetov, böyle bir şairin yani Bayram
Han'ın varlığını ta o yıllarda biliyormuş...
Türkmen halkının edebî geçmişini öğrenmekte ve
araştırmakta Kulmuhammetov'un yaptığı hizmetler
saymakla bitmez. Şimdiki Türkmenistan İlimler
Akademisi Elyazmaları Fondu (Türkmenistan Millî
Elyazmaları Enstitüsü)'nun temellerini atanlardan
birisi de Kulmuhammetov'dur dersek, herhalde
yanılmayız. O, Leningrad'ta tahsil görmekte iken,
hocaları Samoyloviç ve Barthold'un yardımlarıyla yaz
tatillerinde Türkmenistan'a gelip halk arasından
elyazması eserler toplama işini devam ettirmiştir. Bir
defasında Lebap dolaylarından 7ö'e yakın elyazması
eser toplayarak, o zamanların Türkmen Kültüryeti
Enstitüsü'ne teslim etmiştir. Daha sonra bu Enstitü'de
işe başlayan Kulmuhammetov'un söz konusu
elyazmaların ayrıntılarıyla incelenmesine bağışlanan
"Orta Asya Edebî Miraslarına Dair Materyaller" adlı
kitabı, 1931 yılında Aşgabat'ta Rusça olarak
yayımlanıyor. Fakat yazarının "karalanması"
sebebiyle, o dönemdeki edebiyatçılar
kadar sonrakiler de bu kitabın yanına
yaklaşmaktan ve bu bilgilerden yararlanmaktan
çekinmişlerdir.
Bizim Abdulhakim Kulmuhammetov'un hayatı ve
sanatı konusunda yayımlanan çalışmalarımızda, onun
bir âlim olarak yazdığı makalelere ve kitaplara, ilk
bilgiler göz önüne alınmak suretiyle ilk defa temas
edilip geçilmiş, sadece bazılarından geniş şekilde bilgi
verilmişti. Bu çalışmamızda ise biz, âlimin "edebiyat
ilmi"ne ilişkin makaleleri hakkında incelemelerimizi
daha detaylı olarak sürdürmeyi uygun gördük. Çünkü
Türkmen dil bilimi sahasının tarihi belli ölçüde
incelenmiş ise de, edebiyat sahasının tarihi, özellikle de
sona ermekte olan XX. asrın "başlangıç devri" gerçek
yönleriyle ve samimî olarak araştırılmamış, el
sürülmemiş bir tarla gibi sahipsiz kalmıştır.
Bu devrin bütün yönleriyle açığa çıkarılmasına bir
nebze de olsa katkıda bulunmak amacıyla, A.
Kulmuhammetov'un edebiyat teorisi, edebî dil,
edebiyat tarihimiz ve edebiyatımızın tanınmış
temsilcileri konusunda verdiği bilgilerin, bunların
yanısıra öne sürdüğü görüşlerin üzerinde duracağız.
Bu kapsamda âlimin çalışmalarının hepsine değil de,
1926-1928 yıllan arasında yayın organlarında çıkan
makalelerin bazılarına ve ayrıca eski şairlerimizin
eserleri kitap halinde yayımladığında onun yazdığı
sözbaşı yazılarına yer vereceğiz.
Buhara Medresesi'ni, İstanbul Üniversitesi'ni ve
St. Petersburg Üniversitesi'ni bitirerek ilim ve
eğitimini tamamlayan A. Kulmuhammetov'un
"edebiyat teorisi" bakımından yetkinliğinin, yaşadığı
dönem için çok yüksek oluşu derhal göze çarpıyor.
O, "G.V. Plehanov'un çalışmalarından içtenlikle
söz ediyor, halkını çağdaş olmaya çağırıyor, ilgili
organların edebiyat konusunda verdiği kararları
ustalıkla meslektaşlarına açıklıyordu
(Kulmuhammetov, 1926-1).
107
bilig-13/Bahar’2000
Bir gazetenin üç sayısında yer alan "Edebiyatımız
Hangi Yol ile İlerlemeli" adlı bu makalesinde, Dünya
edebiyatının gelişim tarihindeki akımlardan bahsedip,
klâsisizm akımının ilk önce Grek (Yunan)
edebiyatında ortaya çıkmış olduğunu belirtiyor. Edebî
akımların içeriklerini doğru olarak tesbit ediyor,
tanınmış temsilcilerini gösteriyor".
O, klâsisizm terimi ile bağlantılı olarak şairleri
"başkalarına numune ve emsal olan şairler demektir"
şeklinde tanımlayarak, edebiyattaki bir gerçeği o
yıllarda vurgulamıştır.
Türkmen Edebiyatında diğer akımlar hakkında
verilen ilk bilgiler de A. Kulmuharnmetov'un bu
rnakalesindedir: "Klâsisizm akımı edebiyat
gündeminden çıktıktan sonra; 1-Rasyonalizm, 2-
Sentimentalizm, 3-Romantizm, 4-Realizm, 5-
Sembolizm, 6-Naturalizm, 7-Modemizm, 8-Fü-
türizm... gibi çeşitli akımlar ortaya çıkmıştır."
Edebiyatçı alim edebiyat terimi, edebiyatın
konusu, içeriği, hizmeti, edebiyat ve sanat eserleri
hakkında kaleme sarıldığında, görüşlerini
derinleştiriyor, toparlıyor, kesin tespitler, doğru
neticeler çıkarıyor. Yine aynı makaleden aktarıyoruz:
"Edebiyat kelimesi Arapça bir kelime olup, edep
sözünün çoğuludur. Edep sözü ise terbiyelilik,
güzellik, söz ustalığı, ve başka kişiler ile iyi ilişkilerde
bulunmak gibi anlamlan içine almaktadır. İşte bu
anlamları sebebiyle Araplar, edep sözünün kapsamını
edebiyat biçiminde genişleterek hikâyelere, şiirlere,
kıssalara ve masallara ad olarak koymuşlardır. Çünkü
bunlar halkın yüreğine, duygu ve düşüncelerine
terbiye, incelik ve ustalık vermekte olan nesnelerdir.
İşte bu "edebiyat" sözü bizde (genellikle İslâm
aleminde) Araplardan yukarıda açıkladığımız anlamı
ile alınarak şiir, hikâye, destan ve masal gibi halkın
bizzat ürettiği.ürünleri ifade etmek amacıyla
kullanılmaktadır."
"Sanat eseri sözü ile, insan eliyle üretilen
nesneler ifade ediliyor. İnsan eliyle üretilerek
meydana çıkarılan nesneler, insan hayatındaki
ihtiyaçları karşılamanın yanısıra, insanların
duygularına tesir edecek özellikte yazılmış veya
yapılmış olsalar, bu, güzel sanat' olur. Ustalık
gösterilerek en güzel biçimde yazılan eserlerin
dinleyenlerin ruhlarında büyük tesirler bıraktığı,
herkese malûmdur."
Âlimin Sankt-Petersburg'dan yazarak gönderdiği
ve gazetenin tam altı sayısında yer alan
(Kulmuhammelov, 1928-1:25 Nisan) makalesinde
edebiyat ilminde kullanılan "usul" terimi, şu
cümlelerle açıklanıyor: "Bu (usûl), edebiyat ilminin
ilkelerini belirten temel bir meseledir. Sözü duyuşta ve
söyleyişte gücünü arttırmak ve yanlışlardan korunmak
yollan ile birlikte, düzgün ve doğru söz söyleme
kurallarını en yüksek dereceye getirmeyi amaçlar.
Sözün asıl özelliklerini gösteren yollara "usûl"
deniliyor. Avrupa halklarında ise "metodika
literatürü" diyorlar".
Bilindiği üzere, edebî usûl (metod), günümüzde,
edebiyat teorisinin karmaşık meselelerinden birisidir.
A. Kulmuhammetov, edebiyat ilmine ait terimleri
üreten ve çok sayıda geleneksel söze ilk olarak ilmî
terim mânâsım yükleyen bir âlimdir. Bu iş, 1920'li
yılların şartlarında kolay bir görev değildi:
"Şairlerimizin yazdığı veya söylediği nazımlı ve
uyumlu sözlere farkına varılmadan şiir, beyit, gazel
gibi adlar verilmiş, "goşgı" (şiir) denilmemiştir.
"Goşgı" terimim, şiirin mânâsını bütünüyle tutmasa
da, Türkmen yayın organlarında ilk önce ben
kullandım. Üzülerek söylüyorum ki, halkımız şaire
"goşguçı", şiire "goşgı" demediği için, terim tutmadı.
Buna, benim yayın organlarında yazdıklarımın
hepsinde "goşgı" ve"goşguçı" terimini kullanmış
olmam şahittir."
Yazar daha sonra, bu sözlerin halk içindeki
kullanılışlarını göz önünde tutarak "şair" sözüyle
"tanınmış şair", "goşguçı" sözüyle de "taşralı şairi"
anlattığını ifade ediyor. Günümüzde, Türk-
108
bilig-13/Bahar’2000
mencede şair sözü, âlimin belirttiği anlamda olup,
şiir ve goşgu terimleri anlamdaş sözlerdir. Goşguçı
sözü ise başka bir anlamda kullanılıyor.
Edebiyatçı âlim, sevgi konusunda yazılan "Tahir
ile Zühre", "Şahsenem ile Garip" gibi âşıkâne
destanları "roman" diye adlandırıyor, sadece
"Göroğh",Yusuf-Ahmet" gibi kahramanlık, yiğitlik,
vatanseverlik konulu destanlarımıza "destan" adını
veriyor (Kulmuhammetov 1926-11).
Edebiyatçı âlim, çağdaşı olan şairleri Türkmen
millî edebiyat usullerini kullanmakla birlikte,
Fransızların "Viktor Hugo", İngilizlerin "Şekspir",
Almanların "Şiiler", Rusların "Puşkin", hiç olmazsa
Tatarların "Abdullah Tukay", Azerbaycanlıların
"Sabur" gibi şairlerinin sanatını öğrenmeye
çağrıyor.
Üzerinden 70'den fazla yıl geçmiş olmasına
rağmen, A. Kulmuhammetov'un yukarıda örnek
verdiğimiz görüşlerinin pek çoğu eskimemiş, "kem
talihin imtihanı"na karşı büyük bir güçle göğüs
germiştir. Bunların bir kısmı ise, başka sözler ile
karşılanarak edebiyat teorisi kapsamında bugünkü
kitaplarda tekrarlanıp kullanılmaktadır.
Türkmen Edebiyatı'ndan söz edildiğinde, A.
Kulmuhammetov, hakikati ifade etmek yolunda
tanınmış âlimler veya kendi hocaları ile tartışmaya
girmekten çekinmiyor:
"Türkmen Edebiyatı'nın tarihine derinlemesine
bakacak olursak, IX. asırdan başlayarak, yazma
eserler gözümüze çarpmaktadır. Daha açık olarak
belirtmek gerekirse, Türkmen edebiyatını "Dede
Korkut Kitabı"ndan başlatsak, (büyük akademisyen
Barthold bu eserin yazılış tarihini XIV asır olarak
tahmin etse de) kitabın dili ve bazı tarihi deliller,
bunun IX. veya X. asrın içinde yazılmış olduğunu açık
olarak göstermektedir (Kulmuhammetov. 1926-1:7
Kasım).
St. Petersburglu âlimler V. V. Barthold ve A. N.
Samoyloviç, A. Kulmuhammetov'un asistanlık
yıllarında hocaları idiler.
Edebiyatımızın gelişim devrelerine edebî
eserlerin yazıldığı dil ve tarihi kaynakları çerçevesinde
yaklaşmak, A. Kulmuhammetov'un çalışmalarının
hepsi için geçerli olan bir metoddur. Meselâ o, Alişir
Nevaî'nin "Muhakemetül-Lügateyn" adlı inceleme
eserini ilk önce 1925 yılında Aşgabat'ta Türkmen
lehçesinde yayımlayıp halka ulaştırıyor ve böylece
ilmî Nevaîşinaslığın temelini atıyor. Kitap, büyük
akademisyen Samoyloviç'in yüksek övgüsüne mazhar
oluyor. A. Kulmuhammetov, eserde, Nevaî'nin
şahsiyetine gerçek değer veren bir yaklaşım
sergilemiştir. Ona göre: "Mir Ali Şir Nevaî, Orta
Asyadaki bazı âlimlerin onu "Özbek" saymaya
çabalamalarının tam tersine, henüz Özbek adının tarih
sahnesine çıkmasından ve Türkistan'da duyulmazdan
çok önce, Orta Asya'da nüfuzları ve şöhretleri ile
taranmış olan Türklerin "Barlas" boyundan olup,
umumî Türk edip ve şairidir."
Ancak Türkmen âlimleri, A. Kulmuhammetov'un
bu meselede attığı adımlan, sonraları devam
ettirmeyi başaramadılar.
Yukarıda söylediklerimizi tamamen delillendirmek
amacıyla, A. Kulmuhammetov'un, Nevaî'nin kitabına
yazdığı giriş yazısını tâ başından okuyup görelim.
Günümüzde, Kulmuhammetov'un çalışmalarının
istenildiği zaman bulunamayan nadir eserler
olduğunu, üstelik de Arap harfleriyle yazıldığını göz
önünde tutarak, ele aldığı meseleler ile ilgilenen
alimlerin işini kolaylaştırmak için onun görüşlerim
alıntı şeklinde vermeyi uygun görüyoruz
(Kulmuhammetov, 1925):
"95. hicrî ve 717. milâdî yılda bütün Türkistan
Araplar tarafından ele geçirildikten, özellikle Türk
halklarının İslâm dinini kabul etmelerinden sonra,
hem dinî hem de siyasî her türlü yazılar Arap
alfabesiyle yazıla gelmiştir. Milâdî 893 yılında
Buhara'da kurulan Sâmânîler hükümeti zamanında
İran milleti uyanıp İran edebiyatı tesirini göstermeye
başlamıştır. Arapça kitaplar Fars-
109
bilig-13/Bahar’2000
çaya tercüme edildiği gibi, Farsça kitaplar da
yazılmıştır. Bu devirde Pudakî, Dakikî, Şekik, Balhi,
Hisrivanî, Ebulsekak Kesayî gibi Farsça yazan büyük
yazar ve şairler yetişmiştir.
Hükümetin Sâmânilerin elinden Türkmenlerin
eline geçtiği günden başlayarak, milâdî 999'dan
günümüze kadar hâkimiyet (Farsların elinde değil)
Türklerin elinde kalmış ise de, dinî ve kültüre! yönden
Arap ve Fars dilleri önde olduğu için Türk hükümetleri
Fars dilini edebî dil olarak kabul etmişlerdir. Bu
nedenle Türkler arasında da her türlü şiir ve diğer
eserler Fars dilinde yazıla gelmiştir. Gaznelilerden
Sultan Mahmut kendisi Türkmen boyuna mensup
olduğu hâlde, büyük masraflarla Fars kökenli
Firdevsî'ye İran "Şehname"sini yazdırmıştır.
Türkmenlerden Saltıklar (Selçuklar) hükümeti
zamanında da resmî dil Farsça idi. Fakat bunların
Anadolu'da devlet kuran bir parçası olan
Osmanlılar'da Türk dili resmî dil olarak
kullanılmıştır.
1369 yılında Emir Temir (Emir Timur) tarafından
Orta Asya'da kurulan büyük Türk devletinde de yan
Farsça "Çağatay Türkçesi" işletilmiş, genellikle Fars
dili revaç bulmuştur. Emir Timur, "Tüzük" adlı
eserini Türkçe yazmıştır.
1430Tu yıllarda, hususen Sultan Hüseyin Baykara
ve Babür Şah devirlerinde ise Türk dili güçlenmiş,
Türkçe yazan edipler ve şairler ortaya çıkmaya
başlamış, meşhur Babür Şah da Türk dilinde "Tüzük"
adlı bir kitap yazmıştır. Yine o devirde Türk dilinde
sayışız ilmî ve edebî kitaplar yazarak kendisini kabul
ettiren Mir Ali Şir'i görüyoruz.
Mir Ali Şir'in "Türkçesi" tarzında, kendisinden
önce olduğu kadar ilk zamanlar kendisinden sonra da
hiçbir kişi böylesi güzel bir edebî Türkçe yazabilmiş
değildir. O zamanlar Horasan'ın merkezi olan Herat'ın
hükümdarı Sultan Hüseyin Baykara, ilim ve sanat
adamlarını himayesine almış, böylece "gutar" adı
verilen pek çok sanat
adamı ortaya çıkmış, özellikle de şiir ve edebiyat
büyük bir gelişme göstermiştir. Bu aydm insanların ve
şairlerin pek çoğu Farslardan ibaret idi. Onlar, Türk
aydınlarına ve şairlerine karşı Türk dilini
aşağılayacağı tavırlar içinde idiler. Türk aydınlarının
temsilcisi Ali Şir Nevaî olup, Fars aydınları ile
aralarında pek çok mücadele ve tartışmalar olmuştur.
Bu tartışmaların konusu dil ve edebiyat idi. Mir Ali
Şir en sonunda Fars diline karşı Türk dilini korumak
ve üstünlüğünü göstermek amacıyla, bizim elde edip
yayımlamak istediğimiz 'muhakemetül-Lugateyn' adlı
kitabını yazmıştır."
A. Kulmuhammetov'un yukarıya aldığımız
görüşlerinde de ifade edildiği gibi, dil meselesi,
edebiyat tarihinde daima büyük bir yer edine
gelmiştir. O, Ali Şir Nevaî'nin açtığı yoldan
yürüyerek çağdaşı olan aydınlardan "ana dilimiz"e
büyük bir sorumluluk içinde yaklaşmalarını istiyor:
"Yazılacak olan şiir ve edebî metinlerde şiir sanatı
ve sanat dikkatli şekilde göz önünde tutulmakla
birlikte, dil ve terim zenginliğine daha çok önem
verilmelidir. Yazılacak olan her şiir ve edebî metin,
günümüzün diline bir zenginlik ve katkı sağlasın;
mevcudun üzerine az çok bir şeyler katsın"
(Kulmuhammetov, 1926-1:4 Kasım).
Âlimin edebiyat tarihini ele alan makalelerinde,
ilk defa millî edebiyatımızın eski devirlerinin
tanınmış temsilcilerinin adlan veriliyor:
"XIV. asrın yansından başlayarak XVI. asrın tam
ortalarına kadar Doğu Anadolu, İran ve Kafkaslar'da
hüküm süren Akkoyunlu ve Karakoyunlu
Türkmenlerinin hükümdarlarından Emir Cihan Şah ve
Sultan Yanup (başka şekilde okunamadı, Yakup veya
Yakut olması da mümkün... M.S.) gibilerin Türkçe ve
Farsça şiirleri olup, devirlerinde daha başka Türkmen
yazar ve şairleri de yetişmiştir. Akkoyunlu ve
Karakoyunlu Türkmen devletleri yıkılıp İran'da
hâkimiyet Safevîlerin eline geçtikten sonra da,
Türkmen lehçesinde yazan edip ve şairler olmuştur.
Safevîler dey-
110
bilig-13/Bahar’2000
letini kuran Türkmen yeğeni Şah İsmail'den
başlayarak, bu devirde de meşhur "Hanhanan"
Bayram Han, İskender Beg Muni ve Mirza Barhurdar
Türkmen Gerahi gibi Türkmen yazar ve şairlerinin
Türkmen ve Fars dillerinde eserleri vardır"
(Kulmuhammetov, 1926-1:4 Kasım).
Ancak uzun yıllar boyunca bizim âlimlerimiz
XVIII-XIX, asır edebiyatını incelemekle yetine
geldiler. A.G. Kulmuhammetov'un metodlarına ve
verdiği örneklere başvurmadılar, daha doğrusu bundan
daha öteye gitmeye cesaret edemediler.
İlk edebiyat âlimimiz A. Kulmuhammetov'un ta
1920'li yıllarda XVI. asırı göz önünde tutarak "İşte, o
zamanlarda yetişen Türkmen edip ve şairlerimizin en
ünlülerinden birisi Fuzulî'dir. Fuzulî, Türkmen'in
Bayat boyundandır. Onun meşhur "Divan"ı
günümüzde de okumayazma bilen her Türkmen'in
evinde bulunmaktadır. Bu divan, eski tip
mekteplerimizde de ders kitabı olarak okutuluyordu."
şeklinde yazmasına bakılmadan, Süleyman
Muhammet Fuzulî (1494-1556)'nin durumu da tıpkı
Ali Şir Nevaî'ninki gibi olmuştur.
A. Kulmuhammetov, geçmiş edebiyatımızın
araştırılması gereken belirli sahalarına işaret ediyor:
"Mısır'daki Türk devletleri zamanında Türkmen
dilinde yazılan bazı eserlerin varlığı doğrultusunda
bilgiler vardır" (Kulmuhammetov, 1926-1:7 Kasım).
Gerçekten de 1250 yıllarında Mısır'da hâkimiyeti
ele geçiren Memlüklerin ilk hükümdarı Aybek'in Türk
asıllı olduğunu biliyoruz. Fakat Memlükler devrinde
yazılmış olan bazı Türkçe-Arapça tercüme
sözlüklerin ortaya çıkarılması bir yana, edebiyat
konusunda şimdiye kadar yapılan bir çalışma
yoktur.
Âlim yukarıda başvurulan makalesinde ve diğer
bazı çalışmalarında, edebiyatın gelişim tarihinde Ali
Şir Nevaî tarafından temelleri atılan "Çağatay
devri"nden söz ediyor ve şunları kaydediyor:
"İşte, bu Çağatay edebiyatının tesiriyle ortaya
çıkan edebiyatı ve onun öncüsü durumunda
Devletmehmet Azadî'yi görüyoruz. Azadî, Nadir Şah
ile devirdeştir. Mahtumkulu gibi büyük bir şairi
yetiştiren baba olmakla birlikte, kendisi de güçlü bir
şairdir."
Âlim, bu tespitten sonra Azadî'den tâ XIX. asrın
son yarısına kadarki devirde yaşamış olan
Mahtumkulu, Magrupî, Seydî, Zelilî, Gayıbî, Nepesî,
Şeydayî, Talıbî, Zinharî, Allahî, Metecî (Muhtacî),
Kemine gibi şair ve ediplere temas ediyor.
Mahtumkulu 'nu; Çağatay edebiyatının ve "eski Türk
şeyhi" meşhur Türkistanlı Hoca Ahmet Yesevi ile
onun yolunu izleyen (XVIII. asrın sonlarında büyük
ün kazanmış) Türkmen şeyhi Niyazgulu Niyazî'nin
edebî hususiyetlerini benimseyerek , XVIII-XIX. asır
Türkmen edebiyatının öncüsü olan, diğer Türkmen
şairlerine de öncülük eden büyük bir şair olarak kabul
ediyor:
"Eski edebiyatımızın sayfalarına dikkatlice
bakacak olursak, hem sanat ve sistem, hem de çizgi ve
düşünce açısından güçlü bir akım görüyoruz. Bu akım,
Mahtumkulu'nun edebî, ahlakî şiirleriyle Türkmen
edebiyatında açtığı çığırdır. İşte bu yol ve bu usûl,
Mahtumkulu'nun devrinde yaşayanların yanısıra,
kendisinden sonra gelen Türkmen şairlerinin de dahil
oldukları bir mektep olmuştur. Mahtumkulu'nun açtığı
çığırdan yürüyenler bu çizgi ve usûlde eserler
vermişlerdir."
A. Kulmuhammetov, XVIII-XIX. asırları, "Eski
Türkmen Edebiyatı'nın güller açan devri" olarak
değerlendiriyor ve Klâsik Türkmen Edebiyatı'nın
böylesine yüksek bir dereceye ulaşmasının sebebini şu
cümlelerle açıklıyor:
"O devirdeki Türkmen şairleri ve Türkmen
edipleri, o devrin ve o devirdeki cemiyetin ruhuna azık
olacak ve gönlüne yarayacak şekilde bir edebiyat
ortaya koymuşlardır. Bu edebiyat, duygu ve düşünce
açışından halka yaradığı kadar, sanat, ustalık, sistem
ve stil açısından da Türk-
111
bilig-13/Bahar’2000
men halkının istek ve dileklerine cevap vermiştir."
Âlim bu umumî bilgileri ve neticeleri ileri sürmenin
yanısıra, "Mahtumkulu, Seydî, Zelilî gibi
şairlerimizin edebî-ahlâki-mistik şiirleri, Nepesî ve
Şeydayî gibi şairlerimizin aşk ve lirizm taşıyan
gazelleri, Kemine gibi şairlerimizin hicvî-mizahî halk
hikâyeleri ve şiirleri" şeklinde yazmak suretiyle
onların asıl üreticilik özelliklerini doğru olarak tespit
etmektedir (Kulmuhammetov, 1926-11:29 Eylül).
1926 yılında klâsik edebiyatımızın
temsilcilerinden olan üç şairin şiirleri özel kitaplar
hâlinde yayımlanıyor. Bu yayınlardan birisi büyük
Mahtumkulu'nun (yayıma hazırlayan: Berdi
Kerbabayev. Kitapta şair hakkında giriş yazısına yer
verilmemiştir, bu düşündürücüdür), diğer ikisi ise
Seydî ve Zelilî'nindir. (Bu iki yayındaki şiirleri
Kulmuhammetov toplamış ve giriş makalesi de
yazmıştır) (Kulmuhammetov, 1926, III).
Âlimin bu çalışmalarında tarihlerle ilgili verilen
sayısal bilgilerin biraz karıştırılmasına, bazen de
birbirleriyle yer değiştirilmesine rağmen, bu rakamları
karşılaştırmak suretiyle Seydî'nin hicrî XII. asrın
sonlarında, Zelilî'nin ise hicri XI-II. asrin başlarında
doğmuş olduğunu anlamak zor değil. Bu makalede
ayrıca ilk defa Zelilî'nin hayat hikâyesine ait kesin
bilgiler veriliyor:
"Türkmen ulusunun Göklen boyundandır.
Göklenlerin de Gerkez uruğundandır. Zelili,
Türkmen'in Ünlü şairi Mahtumkulu'nun yeğenidir. O
zamanlar Göklenler Garrıgala (Karrıkale)'da
oturuyorlardı. Zelilî de orada doğmuştur.
Mahtumkulu'nun vefatından önce kendisinden terbiye
almıştır.
Milâdî 1812 (Hicrî 1230) yılında Amuderya
Türkmenleri, Sultan Niyaz Bey adlı bir kişinin
önderliğinde Buhara emiri Mir Haydar'a karşı isyan
etmişler, ancak Türkmen beylerinden birisinin ihaneti
yüzünden yenilmişlerdi. O zamanlarda Hive Hanlığına
kaçan meşhur şair Seydî de burada tutunamayarak
Karrıkale'ye gelmiş ve
Zelilî ile ahiret dostu olmuştu. Seydî ile Zelilî sürekli
olarak birbirlerine şiirler ve türküler söylerlerdi.
Mahtumkulu ve Seydî gibi iki büyük şahıstan eğitim
alan genç Zelilî, sonuçta büyük şairlerden birisi
olmuştur.
1817 yılı civarında Hive hanı Muhammet Rahim,
Göklenlerin yurdunu basıp çoğunu esir ediyor ve
Hive'ye götürüyor. Bu esirlerin arasında Zelilî de
bulunmaktadır. Seydî ise her nasılsa Arkaç'ta kalmıştır.
Ancak her zaman haberleşmişler, şiirler
söylemişlerdir. Muhammet Rahim'in ölmesiyle
birlikte Özbek beyleri arasında hanlık çekişmelerinin
başlamasından sonra 1824 yılında, Göklen
Türkmenleri Hive'den kaçarak kendi yurtlarına
döndüler. Onlarla birlikte Zelilî de döndü, 50-60
yaşlarında vefat etti. Zelilî'nin bütün şiirlerini içine
alan büyük hacimli, bir "Divan'ının var olduğunu
işitmiş olsak da, bu şimdiye kadar bulunamamıştır.
Belki bir gün gelir, o da ortaya çıkar."
A. Kulmuhammetov, Seydî'nin şiirler kitabına
yazdığı bu sözbaşı yazısında, şairin Ersarı
Türkmenlerinden olduğunu, şimdiki Lebap vilâyetinin
Garabekavul ilçesinde doğduğunu söylüyor ve onun
Zelilî ile olan ilişkilerini daha da açığa çıkarıyor:
"Soltan Niyaz baskına uğradıktan sonra
Türkmenlerin ileri gelenlerinden bazıları Afganistan'a,
bazıları da Hive'ye kaçmışlardır. Bu şekilde Seydî de
Buhara hükümetinin düşmanı olan Hive hanlığına
kaçmıştır. Hive'de de tutunamayarak, Zelilî'nin
daveti üzerine Arkaç'a gelmiş ve orada
yaşamıştır."
Edebiyatçı âlim, Seydî'nin sanatına mahsus olan
iki özelliği, şu cümlelerle ifade ediyor:
1-) "Seydî, Türkmen şairlerinin büyüklerindendir.
Türkmen şiiri tarzında (geleneksel millî Türk
şiiri...) şiirler üretmesinin dışında, İran ve Buhara'daki
Farsça şiirler tarzında da şiirler yazmıştır."
2-) "Seydî bir yandan komutan olarak savaş-
112
bilig-13/Bahar’2000
larda büyük rol oynarken, diğer yandan Türkmenlerin
kahramanlık duygularını işleyen şiirleri ile onları
gayrete getirip genellikle Buhara ordularına
saldırılmasına sebep oluyordu."
"Kendisi bahtsız bir kişi olup, ömrü kaçmak ve
göçmek ile geçer." Seydî, son demlerine kadar şairlik
geleneğine bağlı kalmıştır. "Seydi esir düşüp
öidürülmüştür. Ölümünden önce söylediği hicran dolu
bir şiiri çok meşhurdur." Bu şiir, onun "Gal İndi" adlı
şiiridir. Şair o sıralar 62 yaşında imiş.
A. Kulmuhammetov bu yayınları hazırlarken
yararlandığı kaynakları da belirtiyor. Seydî'nin şiirler
kitabının sonunda şu cümleler bulunuyor: "Hicrî XIII.
asrın ortalarında, Türkmen'in Ersarı uruğundan olup,
o zamanlar Türkmenistan'ın bütün ilçelerinde hatta
Etrek ve Gürgen'de dolaşan üstadımız Hakberdi
MAHTUM'un çeşitli meseleler konusunda yazdığı
"Beyaz" adı verilen elyazma eserinden yeterince
faydalandık."
Âlim, bundan başka da, bu çalışmasında "Molla
Ali adlı bir Türkmen şeyhi"nin parça parça
elyazmalarından, Türkmen'in Sarık boyunun önceki
ham "Abdulkerim Han"dan ve yine o boydan
edebiyata hevesli "Ardana Beg" adlı yaşlı kişilerin
ağız mâlumatlarından" bölüm bölüm yararlandığını
yazıyor.
SONUÇ
A. Kulmuhammetov'un geçmiş edebiyatımız ve
tanınmış temsilcileri konusunda verdiği bilgilerden ve
ileri sürdüğü görüşlerden anlaşıldığı gibi, o, ilim
gündemine yeni yeni olguları taşımış, çeşitli meseleleri
ilk defa ele almış ve genellikle doğru çözümlere
ulaşmıştır. Bunun gerçekten de böyle olduğunu, bu
yazımızın muhtevası içinde âlimin çalışmalarından
tespit ettiğimiz çok sayıdaki bölümler ile karşılaşan
her âlim anlayacaktır.
İlk edebiyat âlimimizin ilmî araştırmalarını
bütünüyle yayımlayarak okuyuculara yetirmek
ise, geleceğin işi...
Cümlelerimizi bitirirken, bir meseleyi daha
okuyucularımızın dikkatine sunmak istiyoruz. Orijinal
ilmî fikirlerini ve topladığı bazı değerli bilgileri
bütünüyle kullanmış olsalar da, A.
Kulmuhammetov'un 1930'lu yılların başında
"milletçi", "halk düşmanı" gibi çeşitli ithamlarla ağır
şekilde suçlanıp öldürülmesi ve adının silinmesi
yüzünden, önceki edebiyat âlimlerimiz onun
çalışmalarına malûm şartlar dolayısıyla başvuramamışlardı.
Bu durumlardan habersiz kalmış son
dönemlerde yetişen edebiyatçılarımız ise, bunları
kendi hocalarının-öğretmenlerinin fikirleri olarak
kabul ettiler. Çünkü A. Kulmuhammetov'un
çalışmaları kütüphanelerin, arşivlerin kapalı
bölümlerine geçirildiği için, son araştırmalarda
kaynak olarak kullanılamamışlardır. Öte yandan siyasî
bakımdan karalanan âlimin çalışmaları hakkında, o
zamanlar olumlu söz etmek bile asla mümkün
değildi.
Görüldüğü üzere A. Kulmuhammetov'un halkı
için gerçekleştirdiği hizmetler hiç de az değil. Fakat bir
devirde yanlış kabul edilen bazı gönişleri yüzünden
günümüze kadar onun bütün hizmetlerinin üstüne bir
çizgi çekilip gelindi. Bağımsız Türkmenistan
devletinin kurulmasıyla birlikte A. Kulmuhammetov
gibi önceleri haksız yere suçlanan ve unutturulan
şahsiyetlerin ikbalini yeniden araştırmaya, onların
çalışmalarına gerçek değerlerini vermeye geniş yollar
açıldı. 1930'lu yıllarda yapılan yanlış değerlendirme ve
hüküm süren "gerçek dışı" tutum ve davranışlar
sebebiyle, günümüze kadar A. Kulmuhammetov'un
sanatı, fikrî ve edebî alanda yaptığı çalışmalar yüksek
okulların ve orta mekteplerin programlarında, okul
kitaplarında lâyık olduğu yeri alamadı. Gerçekte ise
onun eserlerini incelemeden Türkmen edebiyatının
1920'li yıllardaki gelişmesini göz önüne getirmek asla
mümkün değildir. Bu açıdan gelecekte onun hayatı ve
sanat çizgisi ilmî çerçevede incelenerek sanat
mirasının en iyi örnekleri halka ulaştırmış olsa, gerçek-
113
bilig-13/Bahar’2000
ten adaletli bir görev yerine getirilmiş olur.
Türkmenistan'ın hürmetli devlet başkanı
Türkmenbaşı'nın talimatlarıyla, günümüzde ilim
adamlarımız tarafından, en eski devirlerden
başlayarak, "Bağımsız/Tarafsız" devrimizde üretilen
eserlere kadar hepsini içine alan çok ciltli, dizi dizi
kitaplardan ibaret Türkmen Edebiyatı Tarihi yazılıyor.
Edebiyat tarihimizin yeniden yazılan ciltlerinde
Abdulhakim Kulmuhammetov'un edebi eserlerine
gerekli yeri verirsek, fikir ve eserlerine başvurarak
onun edebiyat ilminde âlim olarak hakkını verirsek
çok adaletli bir görevi yerine getirmiş oluruz.
Abdulhakim Kulmuhammetov gibi eski tanınmış
âlimlerimizin, yazarlarımızın kendi halfanın millî
kalkınması konusundaki arzularının hayata
geçirilmesini, adaletin yerine geldiği bu
devirde yaşamakta oluşumuz, bunun böyle olması
gerektiğine hiç şüphe bırakmıyor.
* Makaleyi Türkmen Türkçesinden aktaran
Araştırma Görevlisi Sayın Yusuf Akgül'e samimi
teşekkürlerimi sunarım. (M.S.)
(1). Aktaranın Açıklaması:
A. Kulmuhammedov gibi Türkmen kimliği ve
Türkoloji yönü öne çıkan bir bilim ve mücadele
adamını ele alan bir inceleme yazısının bu
cümlelerle başlaması okurlarımızı
şaşırtmamalıdır. Çünkü çok uzun bir süre devletsiz
bırakılan Türkmen halkının bu durumdan
kurtulabilmesi ve Çarlık Rusya'sına direnebilmesi
için, o dönem Türkmen aydınları, Sovyet ipine
sarılmışlar, ancak bu ipin ileride kendilerini
boğacak bir urgan olacağını hiç hesap
etmemişlerdir.
114
bilig-13/Bahar’2000
KAYNAKLAR
ABDULLİN (1927), Yusup-Ahmet (Drama),
Aşgabat
ANSİKLOPEDİ:I, Türkmen Sovyet Ansiklopedisi,
l.Tom., Aşgabat
ANSİKLOPEDİ:II (1979), Türkmen Edebiyatının
Tarihi, IV.Tom., Aşgabat
ARŞÎV:I, SSKP-MK'ne bağlı MLİ'nin Türkmenistan
Bölümü Arşivi, Fond:51, Yazı: 7, İşÇ 155
BAYRAMMIRADOV, K. (1970), Söveşcen
Edebiyat Uğrunda, Aşgabat,
BÖRİYEV K.A. (1926), A.Kulmuhammetov, Umıt
Yalkımları, Sözbaşı yazısı, Aşgabat
ESER: 1 (1963), Za Sovetskiy Türkestan, Taşkent,
ESER: II (1931), Materyali Türkmenkulta,
Türkmenistan Ilımlar Akademiyasının
Merkezi Ilmı Kitaphanası, R:176,
HOCAYEV, Feyzullah (1970), İzbrannıye
Trudı,Tom: l, Taşkent,
İŞANOV.A. (1969), Buharskaya Narodnaya
Sovetskaya Respublika, Taşkent,
KÖROĞLU.H.G. (1976), Oguzskiy Geroiçeskiy
Epos, Moskva
KULMUHAMMETOV A.(1925), Ali Şir Nevai,
Muhakemetül-Lügateyn, Sözbaşı yazısı,
Aşgabat
KULMUHAMMETOV A. (1926-1), Şahırlarımızın
Yumşı, Türkmenistan Gazetesi,
Aşgabat, 1-4 Kasım
KULMUHAMMETOV.A. (1926-II) Edebiyatımız Ne
Yol Bilen İlerlemeli, Türkmenistan gazetesi, 3
sayı, Aşgabat, 29 Eylül-5 Ekim)
KULMUHAMMETOV (1926), Seydi, Goşgular,
Sözbaşı yazısı, Aşgabat KULMUHAMMETOV A.
(1927), Sayatlı
Hemra Destanı, Sözbaşı yazısı, Aşgabat
KULMUHAMMETOV A. (1928-I), Doğru Düşünceli
Edebiyatçılar Üçin Yazıpdım, 4 Nisan-25 Nisan
6 sayı, Türkmenistan Gazetesi, Aşgabat
KULMUHAMMETOV A. (1928-II), Türkmenistan
Gazetesi, 25 Ocak, Aşgabat
KULMUHAMMETOV A. (1930), Türkmenistan
Gazetesi, 6-7 Temmuz, Aşgabat
SAMOYLOVİÇ. A.N. (1928), Mir Ali Şir,
Sbornik, Leningrad,
SÂHEDOV G. (1929), Türkmen Millî Çeper
Edebiyatı, Turkmenskaya İskra, Aşgabat, 21-
22, 26-26-28 Mart
SOLTANOV ALLABERDI (1991), Siyasi
Söhbetdeş, No:I, Aşgabat
ŞAMIRADOV V (1971), Yigriminci Yılların
Türkmen Edebiyatı, Aşgabat
TAÇNAZAROV O. (1931), Litso Vraga,
Türkmenovedeniye, No:5-6,7-9, Aşgabat
TUMANOVİÇ O.B. (1926), Türkmenistan I
Türkmen, Aşgabat
USPENSKİY-BELYAYEV V. (1970),
Türkmenskaya Muzıka, Tom:I, Aşgabat
VELTMAN A. (1926), Novıy Vostok, Moskva
115
bilig-13/Bahar’2000
THE OPPRESSED TURKMEN INTELLECTUAL
IN THE SOVIET PERIOD: ABDULHAKIM KULMUHAMMETOV
Prof. Dr. Muratgeldi SOYEGOV
International Turkmen-Turkish University
The Department of Turkmen Language and Literature
ABSTRACT
In this research you will read about the adventures of one the oppressed sons of the Turkmen people
Abdulhakim Kulmuhammedov. Nobody could ever talk about him and Kumushali Boriyev,
Muhammed Geldiev, Allahkulu Karahanov, Gurban Sehedov for the last 60 years because they were
labeled by the Soviet authorities as "nationalists" and "the nation's enemies".
After Turkmenistan gained its independence the lost years started to regain under the protection of the
Turkmen President Turkmenbashi, the repressed Turkmen intellectuals had been rehabilitated and the
oppressed Turkmen people embraced the memory of its repressed sons.
A life is not enough to comprise the life and struggle of Abdulhakim Kulmuhammedov. He is a man of
thought and ideal. He was a first Minister of Defense of the Buhara People's Republic and the
representative of Turkmen intelligentsia. He is the person who talked about Oguz Khan, Orhun
Monuments, Kashgarly Mahmud, Hodja Ahmet Yesevi, Bayaram Khan, Alisher Navoi in the Soviet
period. Her had been educated in Buhara Medresseh, Istanbul and Petersburg Universities. They say that
he knew Enver Pasha and that they even met in the desert.
In short, Turkmen scientists and all the scientists of the Turkic world would gain new horizons from this
article. Moreover our literature world will get new knowledge and approach.
Key Words:
Revolutionary Personality, Tendency to the Turkic History, Turkic Languages of Central Asia,
Innovation, Critical Realism, Soviet Oppression, Debt of Fidelity
116
bilig-13/Bahar’2000
117
bilig-13/Bahar’2000
BİR SİYASAL İLETİŞİM TARZI OLAN
PROPAGANDANIN TANINMASI VE
PROPAGANDA METİNLERİNİN
ÇÖZÜMLENMESİ
Yard. Doç. Dr. Şeref ATEŞ
Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi
ÖZET
Toplumsal çatışmaların özünü kavrayabilmek, propagandacıları
tanıyabilmek, onların tekniklerini anlayabilmek ve
değerlendirebilmek, davranışlarının ardındaki gerçek güdüleri
saptayabilmek, mesajlarını çağdaş toplumun değerleri açısından
ve elbette kişisel çıkarlar açısından tartmak için bir demokrasideki
siyasal süreçler içinde propagandanın yerini anlamak önemlidir. Bu
nedenle çalışmamızın odak noktasını propaganda metinlerinin
nasıl tanınabileceği oluşturmaktadır.
Anahtar Kelimeler:
Propaganda, Tutum ve Davranış Değişikliği, Metin Analizi
118
bilig-13/Bahar’2000
PROPAGANDANIN TANIMI VE FARKLI
DİSİPLİNLERLE İLİŞKİSİ
Modern dünyanın tartışmasız siyasî sistemi olan
demokrasilerin kamu iradesine yaslanma zorunluluğu
medyayı ve medya aracılığı ile gerçekleştirilen
propagandayı siyasal ve toplumsal yaşamın ayrılmaz
bir parçası haline getirmiştir. Yoğun propagandanın
halk üzerinde etkili olduğunun anlaşılması üzerine,
iktidarlar hedeflerine ulaşabilmek için propaganda
savaşı vermeye başlamışlardır. Yönetime talip
olanların, yönetilenlerden destek alması gerektiği
sürece, ikna edici iletişim tarzının şimdi olduğu gibi
gelecekte de kullanılacağı açıktır.
Medya aracılığı ile gerçekleştirilen
propagandaların etkisi konusunda iletişim bilimcilerin
yapmış oldukları araştırmalar farklı sonuçlar
vermektedir. Medyanın birey ve toplumlar üzerindeki
etkileri konusunda yapılan ilk araştırmalarda
(Lippmann, 1922; Lasswell, 1927; Mill, 1975), alıcı
durumundaki bireylerin rolleri küçümsenmiştir. İlgili
çalışmalarda bireylerin medya mesajları karşısında
güçsüz kaldıkları ve kolaylıkla manupile edildikleri
iddia edilmiştir. Ancak özellikle Lazarsfeld'in
çalışmalarıyla medyanın toplumsal yaşamı derinden
etkileyebileceği görüşü, yerini daha dengeli iddialara
bırakmıştır. Bu görüşe göre medyanın gücü toplumda
var olan görüş ve düşünceleri desteklemekle sınırlıdır.
Medya aracılığı ile yapılan propagandalar da aslında
sadece var olan görüş ve argümanları destekler.
Alıcının etken olduğu bu görüşe göre, birey sosyal bir
gruba katılma gereksinimini karşılamak için kendi
isteğiyle propagandalardan etkilenir.
Seksenli yıllara gelindiğinde ise, NoelleNeumann'ın
(1989: 360) yaptığı ampirik araştırmalar
ile, medyanın ve medya aracılığı ile gerçekleştirilen
propagandaların toplum üzerindeki etkilerinin -
sanıldığının aksine- çok büyük olduğu kanıtlanmıştır.
Noelle-Neumann (1983), Federal
Almanya'da 1965 ve 1972 yıllarında yapılan genel
seçimlerde, medya organları ve çalışanlarının genel
olarak SPD ve FDP partilerine angaje olmalarından
dolayı, W.Brandt'in yeniden Federal Almanya
Şansölyesi olarak seçildiğini ampirik araştırması ile
ortaya koymuştur. Bu ve benzeri çalışmalar,
günümüzde medya aracılığı ile gerçekleştirilen
propagandaların etkin olduğu savını yeniden
güçlendirmiştir. Bu çalışmamızda biz de özellikle
Elisabeth Noelle-Neumann'ın (1998) iletişim bilimine
kazandırdığı "suskunluk sarmalı" modeline dayanarak,
propagandanın modern toplumlarda daha çok kabul
gördüğü görüşüne yer verdik.
Bu görüşü savunmamızın nedeni, özellikle modern
toplumlarda bireylerin kendileri ile ilgili Ün, statü,
zenginlik, güzellik gibi erdemlerin, ancak başkaları
tarafından da desteklendiği ve onaylandığı sürece
etkili ve geçerli sayıldığını bilmemizdendir. En doğru
yargılarda bulunan insanlar dahi, toplum karşısında
dikkatli ve korkaktırlar. Çevrelerini dikkatlice
sezgileri ile kontrol ederler ve dışlanmamak korkusu
ile genellikle medya aracılığı ile kendilerine sunulan
genel geçer argümanları sadece tekrar ederler.
Tekrarlar yoğunlaştıkça aynı argümanlar bu defa
referans kabul edilir. Sadece "sert çekirdek" olarak
tanımlanan, gerçek anlamda özgür ve özgün bireyler
genel geçer argüman ve sloganlara karşı durabilirler.
Bireyselleşmenin, özgürleşmenin ve değişime açık
olmanın yerine sürekli yukardan aşağıya dayatmalar,
tabular ve durağanlık öngören az gelişmiş toplumların
üyeleri arasında doğal olarak propaganda metinleri
daha az dikkatle ele alınacak ve kabul görecektir.
İnsanların örgütlü topluluklarda yaşamaya
başlamalarıyla birlikte, yönetime talip olanlar
yönetilenlerle belirli bir siyasal tutum ve davranışa
yönelik bilinçli ikna çabalarından oluşan bir iletişim
kurmuşlardır. Politik iletişim genellikle politik
aktörlerden "yukarıdakilerden" vatandaşlara
"aşağıdakilere" doğru gerçekleştirilen
119
bilig-13/Bahar’2000
bir iletişim tarzı olarak kabul edilir (Sarcinelli, 1987:
22). Politikanın senaryosundan kurgusuna,
sahnelenişinden nesnel enformasyon aktarımına,
bilgilendirmesinden bilinçlendirmesine, kısaca bütün
iletişimsel faaliyetlerine politik iletişim ya da
propaganda diyebiliriz (Czerwick, 1998:254). Tarih
boyunca yönetenler, yönetilenleri kendilerinin "iyi" ve
"doğru" olanı yaptıklarına inandırdıkları sürece
"güçlü" ve "büyük" kabul edilmişlerdir. Güç,
kamuoyuna dayanır. Kamuoyu ise bilinçli ve örgütlü
ikna çabalarından etkilenir. Politik aktörlerin
ürettikleri enformasyon, kitle iletişim araçları ile
kamuoyuna duyurulduğundan, kamuoyunun dikkatini
çektiği oranda olumlu ya da olumsuz propaganda
etkisi yapabilmektedir. Bu nedenle özellikle gençlerin
sosyalleşmelerinde ve siyasallaşmalarında önemli rol
üstlenen propagandanın ne olduğu sorusu
eğitimcilerin önemle üzerinde durmaları gereken
konulardandır.
Propagandanın özelliğine, biçimine, oluşum
süreçlerine, etki biçimlerine göre tanımlarını vermek
mümkün. Ancak çalışmamızın amacı çağdaş insanın
propagandayı tanımasına yardımcı olmak olduğundan,
propaganda kısaca tanımlanacaktır. Bektaş'a göre
(1996:180) propaganda, "kişi ya da grupların fikir,
kanaat ya da davranışlarını etkileme amacına yönelik
iletişim olarak tanımlanabilir". Brown (1992: 23-24)
ise propagandayı daha genel kapsamda ele alarak
"tüm iletişim, eğitim ve kültür alanlarında insan
davranışlarını güdülemek ve yönlendirmek için
girişilen sistematik faaliyetlerdir" şeklinde
tanımlamaktadır.
Propaganda teknik ve tarzları hem totaliter hem de
demokratik rejimlerde hiç anlaşılmayacak oranda
geliştirildi ve zarifleştirildi. Bu değişim daha en
başından sözcüklerin seçiminden propagandanın ne
şekilde ortaya konacağına dair bütün boyutları ile ele
alınmaya başlandı. Artık kitle gösterileri ve saldırgan
tavırlar yerine, bireysel farklılıkları ve bağımlılıkları
kullanan
bir yeni tarz gelişti. O nedenle artık Nortcliffe ve
Goebbels tarihte kalmıştır ve tarihi kişilikler olarak
ilginçtir. Bugün gereksinim duyulan propagandanın
dilini araştıran, onu kitle psikolojisi ile ilişkilendiren
araştırmalardır. Bu nedenle ülkemizde üzerinde
durulmayan propaganda eğitimi, halkın aydınlanması
ve olaylar karşısında belli bir duruşunun olabilmesi
için son derece önemlidir. Bununla birlikte dil ile
politika arasındaki ilişkinin önemi, son yıllarda
ülkemizde de kavranmaya başlanmıştır. İkna edici
iletişim türlerinden olan politik propaganda
metinlerinin hazırlanmasını üstlenen yeni bir hizmet
sektörü kurulurken, diğer yandan politik söylemin
analizini üstlenen bir bilimsel disiplin doğmuştur.
Öncelikli olarak bilmemiz gereken Burton'un da
ifade ettiği gibi (1995: 10), "Kitaplar, kasetler,
programlar hiçbir yerden, hiçbir neden olmadan
öylece ortaya çıkmaz. Niçin bu şekilde oluştukları
önemlidir; çünkü dünyaya bakış açımızın
biçimlendirilmesine yardımcı olurlar". Bu
biçimlendirme sürecinde propaganda önemli bir rol
oynar. Bu nedenle çağdaş birey, bir materyalin
propaganda içerip içermediğini kavrama kapasitesine
sahip olmalıdır. Aksi takdirde çağdaş bireyler,
propagandacıların görüşlerini kendi görüşleri gibi
hararetle savunacaklardır.
Propaganda her insanın ilgi sahasına
girebilmektedir. Ancak öncelikli olarak her eğitmen,
öğrencilerini propagandaların etkileri konusunda
aydınlatmak zorundadır. Özellikle propaganda
çeşitleri üzerinde fazlaca durarak en kapsamlı bir
şekilde yanlış yönlendirilmeleri engellemek amaç
edinilmelidir.
Politik propaganda bir çok farklı açılardan ele
alınabilir. Bir tarihçi için propagandada farklı
dönemlerdeki tarihsel etkiler ve bugünün olayları ile
karşılaştırmalı değerlendirmeler birinci derecede
önemli sayılabilir. Bir psikolog için propagandanın
neden etkin bir araç olduğu sorunu önem kazanacaktır.
İnsanın hangi psikolojik süreçlerinin harekete
geçirildiği tartışılacaktır.
120
bilig-13/Bahar’2000
Kitlesel bir güdülemenin mümkün olup olmadığı, ya
da hangi oranda insan davranışlarının bu etki altında
kalabildiği önem kazanmaktadır.
Bir sosyolog için propaganda ile toplumsal yapı
arasındaki ilişki önemlidir. Propagandanın endüstri
toplumlarında endüstri öncesi toplumlardan farklı
şekillerde mi kurgulandığı ya da kurgulanmak
zorunda olduğu sorusu önem kazanmaktadır. Hangi
sosyal statü ve sınıfa mensup grupların
propagandadan daha fazla ya da az etkilendikleri de
gene bir sosyologun ilgi sahasına girmektedir.
Propagandanın hedefi insan gruplarının tutumları
üzerinde kontrol kurmaktır. Bu nedenle
propagandacılar sosyoloji ve psikoloji bilimlerinin
verileri doğrultusunda teknikler oluştururlar.
Propaganda özellikle duygusal tepkileri
uyandırmaya yöneliktir.
Bir edebiyatçı ya da dilbilimci için ise, metnin
bizzat kendisi önemlidir. Propaganda etkisi yaratmak
için hangi efektler kullanılmıştır? Propagandanın
somut izlerini takip ederek metnin etkisini ölçmek için
hangi anlambilimsel ve söz dizinsel işlemlere tabi
tutmak gerekecektir metinleri? Metnin hangi bağlam
düzleminde ortaya çıkartıldığı da gene önemlidir.
Ayrıca teknik olanakların etkisi nedir? Örneğin bir el
ilânı ile televizyonda yapılan bir söyleşinin etkisi aynı
mıdır? Bu tür soruların yanıtlan aranırken dikkat
edilen temel nokta hangi sözcüklerle bu etkinin
oluşturulduğu sorusudur. Hangi üslûbun kullanıldığı
ve sözcüklerin içerik analizleri önem kazanmaktadır.
İkna edici iletişim türlerinden olan propaganda
metinleri, siyasetle dilin, dil ile siyaset ilişkisinin
kanıtıdır. Propaganda metinleri etkileri bakımından
incelendiğinde, dilin siyasal sistemlerde karar alma
süreçlerini nasıl etkilediğinin kanıtlarıyla doludur.
Propaganda metinleri politikanın dilini araştırma
konusunda malzeme sunmaktadır. Propaganda metin
analizleri aynı zamanda dilin siyasal erki ele
geçirmek için nasıl kullanıldığının örneklerini verir.
Bu analizler, ilgililerin
gücü nasıl uyguladığının ve onu sürekli olarak
nasıl elinde bulundurduğunun bir göstergesi
olacaktır.
PROPAGANDA AÇISINDAN TUTUM VE
DAVRANIŞLAR
Tutumlar, his ve duygularla ilgilidir ve erken
yaşlarda edinilirler. Freud'e göre bilinç ve bilinç
altının oluşturduğu kişilik katmanları bireyin tutum ve
davranışlarına yön verir. Kişilik katmanlarında ise
içgüdüler, çocukluktan kalma anılar, bilinç altı
faktörler etken olur. İnsanlar yaşamları boyunca
biriktirdikleri rasyonel ve duygusal yönleri bulunan
değer ve inançlar yardımıyla, karşılaştıkları durumlar
karşısında ne gibi bir tutum ve davranış içinde
olacaklarırı belirlerler. Tutumlar erken yaşlarda
edinilir ve zamanla kalıplaşır ve çok az değişikliğe
uğrar.
Katz (1960: 168) tutumları "bireyin bir sembolü,
bir nesneyi, veya çevresindeki dünyanın bir boyutunu
olumlu ya da olumsuz olarak değerlendirmesi
öneğilimi " olarak tanımlar. Bireylerin belirli olaylar
karşısında sergiledikleri tavırlar onların tutumlarını
belirler. Tutumlarda fiilî bir hareket gerekmeyebilir,
ancak davranışlar gözlemlenebilir olmak
durumundadırlar.
İnceoğlu'nun da belirttiği gibi (1985; 72)
propaganda ancak toplumsal denetim kavramı
içerisinde bir anlam kazanacak ve soyutluktan
arınacaktır. Toplumsal denetimin kaynağı merkezî
otorite olmakla birlikte, toplumsal denetim araçları ve
şekli önemlidir. Konumuz bağlamında ele
aldığımızda, toplumsal denetim araçları kitle iletişim
kanalları ile bireylere iletilen ve onları belirli
davranışlara yönelten simge ve sembollerdir. Bu
simge ve semboller aracılığıyla oluşturulan algısal
âlem, sahip olduğumuz anlamlandırma haritaları ile
birlikte siyasal kültürümüzü oluşturmaktadır.
Propaganda, tutumları inandırarak değiştirmek
ister. Tutumlar genellikle his ve duygularla
121
bilig-13/Bahar’2000
ilgilidir ve bu nedenle değiştirilmelerinde de
duygusallık önemlidir. Kişinin tutumlarını
değiştirmesi; a) tutumun derecesine, b) bireyin kişisel
özelliklerine ve c) içinde bulunduğu grubun
özelliklerine göre farklılıklar taşır. Bu nedenle
bireylerin tutum ve davranışlarını etkilemeye yönelik
propagandada kişilik yapıları da dikkate alınır.
Bektaş'a göre (1996: 72), kişinin kanaat ve tutumlarını
"algılama, özdeşleşme, kızgınlık, bunalım, tercihler,
bıkma, uyuşmazlık, çatışma, kompleksler, değerler,
basmakalıp fikirler" her zaman etkileyebilir.
Tutum ve davranışları etkileyen kişisel faktörlerin
yanısıra, yukarda belirtildiği gibi, ideoloji, etnik
köken, kültür yapısı, kitle iletişim araçları, din, siyasal
kurumlar v.b. çevresel faktörler de bireylerin
kanaatlerini biçimlendirir.
PROPAGANDANIN İŞLEYİŞİ
Tüm iletişim eylemleri bir süreç içinde sosyal
hayata akar. Bu süreci propaganda analizi açısından
değerlendirdiğimizde, kaynak tarafından kodlanmış
iletilerin, alıcı tarafından çözümlenmesi süreci olarak
tanımlayabiliriz. Kodlanmış iletinin nasıl "açıldığı"
ondan çıkarılan anlamın
şeklini etkiler. Propaganda materyallerini genel
olarak metinler şeklinde kabul edersek, bu metinler
bizi esas olarak amaçlanan iletiyi almaya
yönlendirecek şekilde yapılanmıştır. Metin
çözümlemeleri ise, materyallerdeki anlamların
okunması demektir. Metinler anlam bakımından ele
alındığında - ister açık, ister kapalı (ima edilen) olsun
-, içlerindeki değer iletileri önem kazanır.
Kitle iletişim araçları ile yapılan propagandanın
etkisi, bilim adamlarını bu konuda araştırmalar
yapmaya yöneltmiştir. Laswell formülü temel sorunu
sistemli bir şekilde sıralar: "kim; hangi kanalla; kime;
ne diyor; ne gibi bir etki oluşturuyor." (McQuail, D.
ve Windahl, S., 1997: 23). Propaganda analiz süreci
üç etkenden oluşmaktadır: propagandacı ve ilettiği
mesaj; kullanılan iletişim araçları ve etkilenmek
istenilen özne.
DeFleur ise iletişim sürecinde propagandanın
etkilerini kolayca araştırabileceğimiz "psikodinamik
modeli" geliştirmiştir (DeFleur 1970). Bu modele göre
etkili bir şekilde ikna etmenin anahtarı bireyin iç
psikolojik yapısını değiştirmektir. Bu değişim ile
birlikte arzulanan davranış tepkilerine varılacaktır
(McQuail, 1997: 74).
Tablo 1. İletişim Sürecinin Psikodinamik İşleyişi
İkna edici mesaj
Gizli psikolojik süreci
harekete geçirir veya
değiştirir; örneğin tutumların
oluşumunu
Açık davranış yönünde
değişimi başarır
122
bilig-13/Bahar’2000
Propagandalar bize dünyayı ve olayları nasıl
yorumlamamız gerektiğini gösterirler. Propagandalara
dayanan olayları yorumlama ve dünyayı algılama
tarzı, eğitim sürecinden farklı olarak duyulan
güdülemeye dayandığından doğal değildir. Doğal
olmayan bu iletişim sürecinde mesaj kadar kodların
açılımını üstlenen alıcı da önemlidir. Propagandacı
mesajlarını çok güzel bir şekilde ambalajlayıp alıcıya
gönderebilir. Fakat alıcı edilgenlikten kurtularak,
ambalajdan farklı bir malzeme çıkartabilir. Bunun için
olaylar karşısında belirli bir duruşu, dünyayı
yorumlama kapasitesi ve özgür iradesi olması gerekir.
İletişim sürecinde ortaya çıkan yanlış anlaşılmalar
ve anlam kayıpları "antropi" , olguların hiçbir zaman
kesin ve net olmadıklarını, iletilen mesajların hedef
tarafından algılanırken yoruma tabi tutulduklarım
göstermektedir. İletişim sürecindeki bu türden hatalar,
propagandacının çarpıttığı gerçeklere, kışkırttığı
önyargılara bağlı olabilir.
PROPAGANDANIN ÖZELLİKLERİ
Propagandanın temel kuralları değişmez. Ancak
çağdaş propaganda bunlara yenilerini ilâve etmiştir:
Sempati kuralı, Sentez Kuralı, Sürpriz Kuralı,
Yineleme Kuralı, Birlik Kuralı, Zamanlama Kuralı,
Abartma ve Çarpıtma Kuralı, Basitleştirme ve Tek
Hedef Kuralı, Uyumlaştırma Kuralı, Yayılma Kuralı,
Devamlılık Kuralı.
İletişim süreci, iletiyi aktaran birey, ileti ve iletinin
alıcısı bireyden oluşan çift yönlü bir yapıdadır. Ancak
insanların bir ileti kaynağı oluşturabilmeleri, bunu
diğer bireylerin anlayabileceği simge ve sözcüklerle
kurgulamalarına, bir ileti alıcısı olmaları da iletideki
simgeleri çözümleye-bilmelerine bağlı bulunmaktadır
(Erdoğan ve Alemdar, 1990: 170). Bu nedenle
propaganda kitleden soyut olarak bireye yönelmez.
Birey diğer insanlarla birlikte ortak değerler
(motivasyonları, duygulan, mit'leri) paylaşması
açısından ele alınır ve ortalama bir düzeye hitap edilir.
Propaganda, bütün insanlara özgü korku ve
sevinçleri, tutku ve güdüleri harekete geçirir.
Propaganda ırksal karakteristiklere, geleneklere,
kültürel özelliklere ve mitlere dayanarak yapılır.
Toplumların derin eğilimlerini yansıtan kollektif mitler
kitle iletişim araçları ile ayni anda harekete geçirilir ve
izleyiciler farklı mekânlarda olmalarına rağmen aynı
ilgi ve çıkarları paylaşan psikolojik bir kitle
oluştururlar. Kitle iletişim araçlarının etkinliklerinin
başlıca nedeni Kapani'ye göre (1988 : 150), olayları
ve yorumları çok kısa bir zamanda ve çok büyük
kitlelere yayabilmeleri ve böylece onların kanaatlerini
yönlendirebilmeleridir.
Görüldüğü gibi, iletişim süreci sadece basit
anlamda alıcı ve göndericinin belirli bir kanal
üzerinde yaptıktan ileti aktarımından ibaret değildir.
Özellikle siyasal iletişimde, iletileri aktarmak için
kullanılan simgesel şifreler toplumların kültür yapılan
ile bağıntılıdır. O nedenle iletişim, basitçe bilgi ve
davranışların aktarılması olarak açıklanamaz.
PROPAGANDACI GERÇEĞİ NASIL
ÇARPITIR?
Yukarda değinildiği gibi, propagandanın çağdaş
öncülerinden olan İngiliz Lord Northcliffe ve Alman
Joseph Goebbels artık bizler için sadece tarihi bir imaja
sahipler. Oysa her ikisi de politik propagandanın tarz
ve tekniği konusunda uzun yıllar örnek alınmışlardır.
Ancak çağdaş propagandalar ne Northcliffe ne de
Goebbels'in teknikleri ile analiz edilemeyecek, hatta
anlaşılmayacak kadar karmaşıktır.
Bir olgunun doğruluğu ya da yanlışlığı görünüşte
son derece basit bir şekilde saptanabilir. Oysa işin
içine propagandacılar girdiğinde durum hiç de kolay
açıklanamaz. Toplumsal çatışmaların özünde de bu
türden propagandalaran tesiri vardır. Kişilerin değer
yargılan ve kanılan, propagandacıların çarpıttığı
gerçeklere bağlı olabilir.
123
bilig-13/Bahar’2000
Propaganda metinleri genellikle yüzeysel, dar,
klişeleşmiş, çok az açıklayıcı ve eleştirel tar tışmaya
kapalıdır. Toplumsal sorunlar yerine olaylar üzerinde
dururlar. '
Olgular ve olaylar hiçbir zaman kesin ve net
değillerdir. İletişim sürecindeki hataların çoğu, aynı
olgu ve olaylar hakkında farklı iletişim kanallarının ve
çıkar gruplarının temsilcileri tarafından olayların
farklı aktarılışından kaynaklanmaktadır. "Herşey gün
gibi ortada" dendiği halde, hangi olay ya da fikir
doğrudur bilinmez. Bu süreç nasıl işler, propagandacı
yalan mı söyler?
Toplumsal olaylar ya da siyasal fikirler hakkında
genellikle propagandacılar yalan söylemezler. Böyle
bir durumda itibarları kaybolur ve güvenilirlikleri
kalmaz. Bu nedenle aşağıdaki tabloda işaret edildiği
gibi bir çarpıtma yöntemi kullanılır:
Tablo 2. Propagandacının Gerçeği Çarpıtma
Modeli:
+
Çağdaş propagandacılar bir konu hakkında
doğrudan yalan söylemeyi tercih etmezler. Ancak
doğruyu söylediği, yazdığı ya da doğru görüntüyü
sunduğunu kanıtlamak için, doğrunun bir parçasını
verir. Propagandacı açısından seçilen "gerçekler" ise
öne çıkartılarak mesaja ilâve edilir.
Yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi, propagandacı
gerçek olgu ya da olay içinden bütünün içinde bir
anlamı olan, fakat konteksten çıkarıldığında
çarpıtılmaya müsait bir bölüm alır. O bölümü öyle
büyütür ve abartır ki; gerçekle hiçbir ilgisi kalmaz.
Çarpıtılan gerçeğe ilâveten kendi düşüncelerini,
duygularını, korkularını ya da umutlarını ilâve eder.
Propagandacı yeni anlamı
inşa etmiştir artık. Bir sonraki yinelemede, ilk kodlar
gerçek kabul edilir ve onun üzerine ilâveler yapılır.
Propagandacının bir defa eline düşen, bir daha iflah
olmaz. Toplumsal bellekte yer edince de onu tekrar
eski imajına kavuşturmak mümkün değildir. Bu
yöntem özellikle ikna edici siyasal iletişim sürecinde
sıklıkla kullanılır. Bu nedenle propagandacıları
tanımamız, argümanlarını bilmemiz , metinlerini
analiz edebilmemiz gerekir.
PROPAGANDA TEKNİKLERİ
Çağdaş propagandalar, bireylerin olayları
değerlendirme ve dünyayı yorumlamada kullandıkları
bütün referans kaynaklarını belirlemeye çalışırlar.
Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de medya,
tekelleşmiş yapısının gereklilikleri içerisinde
ekonomik/siyasal iktidar merkezlerine bağımlı, hatta
kendisi için bir güç olduğunu iddia etmek, temelsiz
bir tez olmasa gerek. Türk medyasının 1999 genel ve
yerel seçimlerinde partilere karşı duruşunu ampirik
araştırmalarıyla ortaya koyan çalışmanın sonuç
bulguları (K.A.V.,1999:162-178), iddiamızı doğrular
niteliktedir. Buna göre, Türkiye'de medya seçim
döneminde taraflı ve dengesiz bir yayın anlayışının
yanısıra bu tabloyu tamamlayacak biçimde
yönlendirici bir yayn anlayışı içerisinde davranmıştır.
Seçmenleri kendi istekleri doğrultusunda
etkileyebilmek için; seçim yasaklarına rağmen köşe
yazılarıyla, karikatürlerle, görsel ve işitsel sloganlarla,
fotoğraflarla, söyleşi ve tartışmalarla, adayları olumlu
ve olumsuz bağlamlarda sunmalarıyla v.b. bir çok
yollarla propaganda yapmışlardır. Propagandada
bütün araçlar bütünsellik içerisinde uyumlu bir
şekilde bireye ulaşmak için topyekûn kullanılır.
Bireyin genellikle bundan kaçınması çok zordur.
Çünkü ne kadar iletişim kanalı ve tarzı varsa o kadar
propaganda tekniği var demektir.
A.B.D.'de kurulan Propaganda Analiz Enstitüsü
(Institute of Propaganda Analysis), özellikOlgunun
ya da
gerçeğin tamamı
Gerçeğin
sadece bir
bölümü
büyütülür
Çarpıtılmış
yeni
gerçeklikler ve
propagandacını
n
124
bilig-13/Bahar’2000
le savaş yıllarında öğrencilerin propagandayı tanıyıp
reddedebilmeleri için, eğitim amaçlı genel ilkeler
saptamıştır. Propaganda teknik ve yöntemleri sürekli
değiştiği halde, propagandanın doğası fazlaca
değişmez. Bu nedenle Bektaş (1996: 165-167) The
Fine Art of Propaganda isimli kitaptan en çok
kullanılan propaganda tekniklerini şöyle sıralamıştır:
(1) Ad takma (name calling) - Sevilmeyen bir etiketin
kullanımı. Örneğin günümüzde "terörizm" ve
"terörist" gibi. (2) Gösterişli genelleme (glittering
generality) -Genel olarak 'iyi' kabul edilen bir deyimi
kullanma. Örneğin, "iş güvencesi" yasası olarak
nitelenen bir yasa tasarısını kanun haline getirmek
etkin bir yol olabilir. (3) Transfer - Genel olarak saygı
duyulan sembolleri kullanmak. Transfer "çağrışım
yoluyla hayranlık" duyurmayı amaçlar. (4) Tanıklık
(testimonial) ~ Ünlü ve saygın kişilerin desteğini
kullanmak. (5) Halktan biri (plain folks) - izleyicilere
aynı gruptan olan bir bireyin ortalama bir kişi
olduğunu vurgulamak. Örneğin, ailesi ile birlikte
yemek yiyen veya çocuklarıyla balık tutan adam imajı
aile erkeği olma vurgusunu içerir. (6) Kâğıt derme
(card stacking) - Tamamen inandırıcı bir tezi ortaya
çıkartmak için olgu ve yanlış fikirleri seçmek.
(7)Herkes Yapıyor (band wagon) - Birşeyi herkesin
yaptığının ifade edilmesi.
Propaganda analizinde, temel çalışma yöntemi,
niçin ve nasıl soruları üzerinde yoğunlaşmaktır. Bu
sorular belirli konularda inceleme yaparken, kendimize
sormamız gereken temel sorulardır. Ayrıca yineleme ve
temsil etme özellikleri propagandada sıkça kullanılan
özelliklerdendir.
Yineleme: Özellikle halk üzerinde yürütülen genel
propagandada, yinelenen mesajlar üzerinde durmak
gerekir. Aynı niteliklerin yinelendiğini
gözlemliyorsanız, mutlaka bir anlamı var demektir.
Burton (1995: 90): "bir şey yeteri kadar sık yinelenirse
o şeye inanma eğilimi doğacaktır" der. Propaganda
malzemesindeki anlamlan ortaya çıkarmak için
öncelikle yinelemenin farkına varmalı,
nasıl ve niçin sorusunu araştırarak sorunu ve
gerçek içerik ya da amacı saptamalıyız.
Temsil Etme (Basmakalıp örnekler) Bireylerin bir
konuyu düşünme biçimleri (tek ya da çok nedenli
olarak), kişinin akıl yürüttüğü düzeyin karmaşıklığı ile
siyasal çevrenin sağladığı ipuçlarının bir işlevidir.
Propagandacılar, halkın sorunlar üzerinde çok alt
düzeyde akıl yürütmelerini isterler. Pek çok insanda
bulunan bilişsel sınırlılıklar(anlama ve algılama
kapasitesi) nedeniyle, halkı ikna etmek için yalın bir
açıklama yapılır. Halkın çoğunluğunun kafasında yalın
bir sorunun ya da düşmanın başat hale gelmesi, rakip
düşüncenin ortaya attığı çözüm önerilerine geçit
vermez. Ayrıca insanları ikna için kullanılan imgelerin,
şablonların, yayın araçlarında propagandası ve reklâmı
çok daha kolaydır.
Bireylerin siyasal ve sosyal bilgileri örgütlemede
kullandıkları bilişsel yapılara Milburn'un da
(1998:133) isimlendirdiği gibi, şemalar denir. Buna
göre bireylerin zihinlerindeki siyasal şemalar arttıkça,
düşüncelerindeki karmaşıklık da azalır. İnsanların
kullandıkları şemalar, olayları yorumlamalarına
yardımcı olurlar. Psikologların "kestirme yollar"
dedikleri bu şemalar, insanların yargılarında çoğu
zaman hata yapmalarına neden olurlar.
Bireyler yeni bilgilerle karşılaştıklarında özgül
bilişsel şemaları aracılığı ile, yeni edindikleri bilgileri
süzer, seçer, kodlar ve yeni ya da varolan bilişsel
yapılar içinde bütünleştirirler. Söz konusu şemalar,
bilginin bellekten geri çağrılmasını da etkiler. Milburn
(1998:133-156) dört değişik şema üzerinde durmuştur:
Kişi şemaları, kendilik şemaları, rol şemaları ve olay
şemaları. Kişilik şemaları belirli ya da çok karşılaşılan
türden kişilerin kişilik özelliklerine, ya da bu kişilerin
davranışlarını etkileyen amaçlara ilişkin bilgileri
içerirler. Kendilik şemaları yaş, ırk, cinsiyet ya da
meslekler gibi, genel toplumsal sınıflandırmalara ilişkin
bilgileri içerirler. Olay şemaları da değişik durumlara
ilişkin bilgileri içerir.
125
bilig-13/Bahar’2000
Şemaların önemi, onların bellek ve sosyal algıyı
etkileme güçlerinden kaynaklanmaktadır. Bu konuda
yapılmış sayısız araştırmalar mevcut. Propaganda
alanında en çok kullanılan yöntem şema üretmektir.
İnsanların belleklerine yerleştirilen şemalar, ihtiyaç
duyulduğunda geri çağrılacaktır. Bu kalıp yargılama
sürecinin de başlaması demektir.
Yargıda bulunmamızı kolaylaştıran bu kestirme
yollar, temel verilerin gözardı edilerek temsil ediciliğe
güvenme, çok küçük ve istisna olay ve örneklerin
genelleştirilmesi ve benzer olayların anımsanma
kolaylığı temelinde yargılarda bulunmayı beraberinde
getirir.
Şema kavramı hem inanç / bilgi yapılarını hem de
problem çözme stratejilerini anlamada kavramsal bir
çerçeve sağlar. Propagandacılar, rakipleri hakkında
olumsuz değer yüklü şemalar geliştirerek,
kamuoyunun düşmanlığını kazandırırlar. Kamuoyunun
düşmanlığını kazanan birisinin kurtulması da pek
mümkün değildir. Atılan her adım, söylenen her söz
silaha dönüştürülebilir,
Propaganda hazır kanaatler sunar. Propaganda
insanların muhakeme etmeden, ikna ve yineleme
yoluyla hazır reçetelere inanmasını bekler (Doob,
1966:240). Çağdaş propagandanın öncülerinden olan
Hitler, halkın çoğunluğunun diplomat ya da
hukukçulardan oluşmadığını, bu nedenle
argümanlarının alternatiflerini vermeyen tek yönlü
Amerikan ve İngiliz savaş propagandasının psikolojik
açıdan etkili olduğunu ve Almanlar'ın da böyle
yapması gerektiğini belirtmiştir (1939:183).
Propagandacı olumlu ya da olumsuz olarak toplumsal
grupların bakış açılarını temsilî olarak verir.
Alternatifi verilmediğinden bu bakış açısının doğru
olduğunu kabulleniriz.
Propagandacı, alıcıya yönelik tasarılarını
gerçekleştirmek üzere genel kitle içerisinden amaca
uygun olarak olumlu veya olumsuz (duruma göre)
genel kitleden bir örnek seçer. Örnek kullanıldıkça
tanıdık hale gelir. Yineleme ve sağ-
lamlaştırma ile verilen örnek, dışlanmak ya da
olumlanmak istenen kitle ya da grubu temsil etmeye
başlar. Örneğin inşa sürecinde belirli davranış
biçimleri, hareketler ve ilişkiler kullanılır.
Propagandacı belirli hileler kullanarak, insanları
kategorize eder. Temsil edilen basit ve değer ileten
klişelerle bezenir. Ancak temel ayrıntılarda değiştirme
yapıldığından, kolayca fark edilebilir. Basmakalıp
örneklerde, yapılar çözümlenerek hangi değerlerin
(açık ve kapalı) iletilmek istendiği çözümlenebilir.
Temsil etmelerin arkasında, belirli insanları nasıl
sınıflandırmamız gerektiğine dair değer yargıları
vardır. Bu değer yargıları ve hileler biraraya getirilerek
çözümlendiğinde, belirli insan örneklerinin değerini
ya da değersizliğini de kavramış oluruz. Böylece
görünen anlamın arkasındaki gizli ya da derin anlam
ortaya çıkartılır.
Propaganda analizinde, anlamların ve değerlerin
inşa edilme yöntemlerini ortaya çıkarmak gerekir.
Materyalin nasıl işlediğini ve oluştuğunu görmek için
parçalara ayırarak yapısını çözmek gerekir. İçerik
çözümlemesi de yapı çözümüne yardımcı olur.
Burada örnek propaganda metinleri analiz
edilmeyeceğinden, söylem analizi ve alımlama analizi
yapılmayacaktır. Bilindiği gibi söylem çalışması,
Kocaman'ın da (1996: 4) belirttiği gibi, yapıyı da
kapsayan ama onun ötesine geçen, özellikle bağlamı,
işlevi, doğal iletişim koşullarını öne çıkaran bir
yönelimi yansıtır. Bu nedenle biz burada sadece içerik
çözümlemesi üzerinde duracağız.
İÇERİK ÇÖZÜMLEMESİ
Bir metin aynı zamanda alıcı ile verici arasında bir
iletişimsel süreci ifade eder. Propaganda metinleri de
aynı şekilde değerlendirilmek durumundadır. Bu
nedenle herhangi bir propaganda metnini incelerken
öncelikle dikkat edilmesi gereken aşamalar şunlardır:
a) İletişimsel Ortam:
Öncelikli olarak metnin ait olduğu ietişim-
126
bilig-13/Bahar’2000
sel ortam değerlendirilmelidir. Metnin ait olduğu
ortama bağlılığı analiz için çok önemlidir. Ortam
değerlendirilmesi tam olarak yapılmadan metni analiz
etmek, genellikle hatalı sonuçların çıkmasına neden
olur. İçinde bulunulan zamana ve iktidar yapılarına
göre dilin de değiştiğini iddia eden Gaier'e (1971; 11)
göre, mutlakiyetçi devletlerde iktidarı elinde
bulunduranlara karşı kullanılacak politik dil ile
parlamenter demokrasilerde kullanılan politik dil aynı
olmaz. Dil sadece politikanın aracı değildir, aksine
kullanılan politik dil ve üslûp da içinde bulunulan
siyasal ortamın bir göstergesidir. Mecazî anlatımların,
ölçülü hicvin ve çift anlamlı ifadelerin sıkça
kullanıldığı metinler genellikle zor zamanların
işaretçileridir.
b) Muhatap Analizi:
Aynı zamanda muhatap analizi de yapmak
gerekir.
• Muhataplar kimlerdir? iletişim teorisi açısından
bakıldığında gönderici ve alıcı kimlerdir?
• Propaganda metnini oluşturanların amaçları neler
olabilir? Bu tür metinlerin aslında genellikle
gizlenmiş bir amacının olduğu muhakkak.
Politik ve dilsel analiz metinlerin gizlenmiş
amaçlarını ortaya çıkartır.
• Genellikle mesajı gönderen kişi ya da kurum
kendi pozisyonunun kabul görmesini ve
rakibinin ise küçük düşürülmesini hedefler.
• Zor olan, alıcının amacını saptamaktır. Örneğin,
seçimlerle ilgili bir partinin toplantısına ya da
gösterisine katılan her bireyin o parti ya da görüşü
desteklediği anlamı çıkmaz. Bu nedenle alıcı
konumundaki kişilerin amaçlarını da saptamak
gereklidir. Örneğin merak, bilgilenme, kendini
bulma ya da taraftarlık güdüleriyle orada
bulunulabilir.
c) Propaganda - Reklam;
Propaganda sözcüğünün geçmişten kaynaklanan
olumsuz çağrışımları nedeni ile, modern
yönetimlerde yapılan iş ya da eylemin içeriği
propaganda olsa da adı genellikle propaganda olarak
açıklanmaz. Modern insan geçmişte yapılan
propaganda tekniklerini bilse dahi, kendisi üzerinde
uygulanan karmaşık propaganda ve güdüleme
faaliyetlerinin farkına varmaz. Parti, dernek, vakıf v.b.
kuruluşların periyodikleri, bültenleri, halka açık
toplantıları, ilân ya da reklâmları gibi faaliyetleri,
aslında propagandadan başka bir şey değildir.
İster "Halkla İlişkiler" isterse "Kamuoyu
Çalışmaları" adı altında gerçekleşsin, ikna ve telkin
yöntemlerini kullanan bütün eylemlerin arkasında tek
bir amaç vardır: Halkın görüşlerini etkilemek. Bu
anlamda hem reklâmcılık, hem tanıtım, propaganda
kapsamında değerlendirilebilir. Özellikle ikinci dünya
savaşı sonrasında, ülkelerin kalkınma yarışma
girmeleri, devletleri özellikle ekonomik ve toplumsal
konularda düzenlemeler yapmaya mecbur etmiştir. Bu
nedenle ikinci dünya savaşı sonrası toplumsal bellekte
olumsuz çağrışımlar yaptıran propaganda kavramı
yerine kullanılan halkla ilişkiler de, kimi kez
propaganda niteliği kazanmış, kimi kez de emredici
tarzda kuruluştan kitleye tek yönlü bilgi verme ya da
talimat aktarmaya dönüşmüştür (Uysal, 1998:16).
Öztuğ (1999: 13 - 14), siyasal iletişim türü olan
propagandanın akıl dışı ve aldatıcı bir ikna biçimi
olduğuna dair yaygın bir inancın gelişmesiyle birlikte,
çağdaş demokrasilerde yöneten ile yönetilen arasında
iletimin (etki - bilgi akışının) biçiminde farklı yapılara
gereksinim duyulduğunu belirtir. Bu nedenle
propaganda çalışmaları yerine imaj ve reklâm
çalışmaları üzerinde yoğunlaşır.
Etik ve kültürel eleştiriler, geleneksel propaganda
tekniklerini iletişim teknolojisindeki gelişmelere
paralel olarak etkiledi. Savaş sonrası propaganda
teknikleri, iletişim bilimcilerin uzmanlık bilgileri ile
zenginleştirilmiş, dönemin ruhunu yansıtan söz
sanatlarıyla bezenmiş, görsel efektler ve sloganlarla
süslenmiş ve sürekli
127
bilig-13/Bahar’2000
tekrar edilerek belleklere kazınmıştır. Köker'in de
ifade ettiği gibi (1998: 102), savaş sonrasında kitle
iletişim bilimcilerince propaganda "demokratikleştirilmiş"
ve resim, müzik gibi anlatım
teknikleri ilâve edilmiş, dedikodu ve rivayetler, kalıp
yargılar (stereotip) etkileme gücüne sahip toplumsal
olgular olarak kullanılmıştır.
Bu nedenle çağdaş propaganda çalışmalarında
artık reklâm ajansları, araştırma şirketleri, iletişimciler
ve basın danışmanları görev almaya başlamıştır.
Böyle olunca propaganda artık reklâmın bir kolu
olmaya başlamıştır. Reklâmın, satışları ve ciroyu
artırmaya yönelik amaçları vardır (Koszyk ve Pruys,
1969). Propaganda ise politikanın reklâm edilişidir.
Reklâmın amacı parasal gelir elde etmek iken,
propagandanın amacı ideoloji aktarımı ya da yeni bir
dünya görüşü sunmaktır. Ancak unutulmaması
gereken bir nokta ise, ideolojilerin somut materyalist
amaçlara hizmet etmeleridir.
Öncelikle politik propaganda ile reklâm arasında
bir çok benzerliğin olduğu unutulmamalıdır. Bu
nedenle dilin bir çok faktörünün yanısıra reklâm etkisi
üzerinde durmak gerekecektir. Bunu sağlamak için
doğal olarak dilden başka araçların da kullanıldığı
unutulmamalıdır. Bunlar arasında en önemlileri resim,
grafik, ses, renk ve görüntülerdir. Bu faktörlerden
herhangi birinde yapılan hata, metnin ya da
propagandanın tamamının yanlış anlaşılmasına neden
olabilir. Propaganda metinlerinin analizinde grafik
elementlerin rolü üzerinde önemle durmak
gerekecektir.
Propaganda dilinin analizi için Ruth Römer'in
(1971) ekonomik .amaçlı ilânlar için geliştirdiği
kriterleri kullanmak yerinde olacaktır. Buna göre
aşağıdaki kriterlere dikkat etmek gerekecektir:
» Kelimeler (isimler ve sıfatlar)
• Kelime seçimi (kelimelerin kullanım sıklı-
ğı, metin içerisinde kelimelerin anlambilimsel
yönden incelenmesi, farklı kontekslerde ya da
aynı metnin ilerleyen aşamalarında kelimeleri
anlam yükselmelerinde kullanımı gibi (klimax),
değerini yükselten çağrılar (appelative), dil
seviyesi ya da üslûbu, anahtar sözcükler;
• Cümle kuruluşu (cümlelerin uzunlukları, yarım
bırakılması, anlaşılması basit ya da zor
kelimeler),
• Retorik araçlar (tekrarlar, iddialar, emir, hitap,
olumsuzlaştırma, ima ve atıfta bulunmalar).
Bu türden her bir fenomeni dikkate alan bir
incelemenin ardından daha üst bağlamda bir
değerlendirme yapmak gerekecektir. Örneğin politik
propaganda normal dili etkiliyor mu? Propaganda her
zaman yeni bir dil de oluşturur. Bu nedenle dilin hangi
oranda istismar edildiğine bakmak gerekecektir.
Kullanılan dilin semantik anlamı her zaman sabit
kalmamaktadır, o halde değişen anlam konteksleri
nelerdir? İdeolojik dilin anahtar sözcükleri
tanınmayacak derecede dilin farklı kullanımlarını
yansıtırlar. Bu sözcükler genel dile girmişlerdir ve
içerik olarak orada etkilerini gösterirler. Bununla
birlikte her zaman yeniden daha ince bir şekilde
düzeltmeler yapılmaya çalışılır. Ayrıca dikkat
edilmesi gereken, sözcüklerin ifade ettikleri
değerlerdir. Propaganda dilindeki sözcükler
hakkındaki semantik incelemeler aynı zamanda politik
alanda yapılan değişimlerin de bir yansımasıdır.
d) Retorik :
Propaganda dilinin analizinde en önemli nokta
retorik analizdir. Propagandistin kendi konumunu
yüceltmeye ve kendi haklılığını kanıtlamaya yönelik
yaptığı propagandada' kullandığı retorik ifade
örnekleri kısaca şunlar olabilir:
• Mesajı gönderene ilişkin olumlu tamlamaların
sıralanması.
• Mesajı gönderene dair olumlu yönlerin öne
128
bilig-13/Bahar’2000
çıkartılması
• Kendi pozisyonuna ilişkin dinamik sözcükleri
kullanmak.
• Kendi kazanımlarını ve başarılarını öne
çıkartmak.
• Kendi bulunduğu konumu olumlu değerlerle
ilişkilendirmek.
• Kendi hatalarının faturasını başkalarına ya da
şartlara bağlamak.
• Kendi amaçlarını verilen çok az ve sınırlı sayıda
somut örnekle, olumlu olarak genelleştirmek.
• Kendi çıkarlarını genelin çıkarları gibi sunmak.
• Kendi konumunu desteklemek için
kuşkulanılmayacak, tehlikesiz örnekler ile şahit
tutmak ya da onlardan alıntı yapmak.
• Okuyucu ya da izleyiciyi özdeşleştirmeye
çağırmak.
Rakiple ilgili iddiaların sunumunda ve onu küçük
düşürmede kullanılacak teknikler şunlar olabilir:
• Rakibe ait bütün olumsuz tamlamaları
kullanmak.
• Olumsuz yönlerin öne çıkartılması.
• Kısaca yukarıda olumlu olarak neleri sıraladıysak
onların tam aksini yaparak olumsuz
tarzda rakibi sunmak diyebiliriz.
Propagandada itidal ve yatıştırma olmaz. İtidal ile
kastettiğimiz toplumu birleştiren, kaynaştıran
unsurların öne çıkartılması, zıtlıklar ve farklılıklar
hakkında anlayışlı olmak ve hoş karşılamak sayılabilir.
Bu tür unsurlar aynı zamanda millî güvenliğin de
temel unsurlarıdır. Ülkenin teme! değerleri, siyasal
söylemleri, yönetim kültürü ve gelenekleri dikkate
alınmadan yapılan propagandalar, çok iyi kurgulanmış
olsalar da başarılı olamazlar.
e) Politik İdeolojik Boyutlar:
Propaganda metinleri çalışma aynı zamanda
ideoloji eleştirisini de içerir. Ancak bununla birlikte
propaganda metinlerinin analizinde, analizci kendi
dünya görüşünü ve olaylara bakış açısını metnin
analizinde temel kriter olarak almamalı. O zaman
metnin mesajından ziyade analistin mesajı ortaya
çıkartılmış olur. Politik propagandanın analizinde
sadece metnin içinde kalınarak yapılacak edebî ya da
dilsel analizler yeterli olamaz. Metnin dışına çıkmadan
yapılan metin analizine politik, ideolojik ve ekonomik
araştırma kriterleri de eklenmelidir. Bu bağlamda
dikkat edilmesi gereken noktalar şunlardır:
• tarihsel, politik konumlanmalar (metnin
zamanla ilişkisi, tarihsel arka planı; tarihsel ya
da politik anlamı);
• metnin ideolojik konumu (muhafazakâr,
marksist, liberal v.b.)
• dilin politik etkisi.
f) Politik Propagandanın Teorisi ve Pratiği:
Propagandayı yapan her grup ve ideolojinin kendi
bakış açısı ve dünya görüşüne uygun bir propaganda
yöntemi ve buna uygun geliştirdiği propaganda
yöntem ve teknikleri vardır. Bu nedenle standart
propaganda teknik ve yöntemlerinden söz etmek
doğru olmaz. Örneğin geçmiş dönemlere ait olan
propaganda tekniklerinden Hitler'in özellikle Kavgam
adlı eserinden hareketle Hitler dönemi propagandanın
teori ve pratiğini karşılaştırmak mümkündür. Hitler
kendi eserinde başarılı propagandanın kriterlerini
belirttiği şekilde uygulamıştır.
Aynı şekilde komünist propagandanın temel ayrım
olarak kabul ettiği ajitasyon ve propaganda arasındaki
farkı, ancak Lenin'in teorik yazısını okuduktan sonra
anlamak mümkündür. Sonuç olarak her ideolojiye ait
propagandayı aynı kriterlerle analiz etmek mümkün
değildir.
g) Kesişen ve Ayrışan Noktalar:
Bu bölümde farklı boyutlar değerlendirilebilir:
• Kronolojik bakış açılan: Belirli dönemlere ait
metinlerin dil ve içerik yönünden ortak yön-
129
bilig-13/Bahar’2000
leri var mıdır? Örneğin 80'li yıllarda yazılmış bir
metin ile bugün yazılmış bir metin arasında hangi
farklar olabilir?
• Enformasyon ve görüş: Propaganda metinleri
belirli konular hakkında insanları bilgilendiriyorlar
mı? Bu bilgilendirme nasıl gerçekleştiriliyor? Bilgi
metnin içerisinde nasıl bir fonksiyon icra ediyor?
Enformasyon ile kişisel görüş arasındaki ilişki nasıl?
• İdeolojik dilin belirli dönemlerde kullandığı
sözcüklerin sözcük semantikleri üzerinde durma;
• Kullanılan araçlara göre dilsel farklılıkların
araştırılması: Örneğin gazetelerde yapılan
propagandalarda mecazî aktarımlar kelime oyunları ile
yapılırken, televizyon kanallarında yapılan
propagandalarda mecazî aktarımlar daha çok görsel
araçlar kullanılarak yapılmaktadır.
SONUÇ
Her geçen gün daha da yakından hissettiğimiz
"evrensel köy"de iletişimin önündeki engeller bir bir
kaldırılmaktadır. Dünyamızı çevreleyen uydular ve
dijital ağlar, milyarlarca insanın aynı anda global bir
iletişime geçmesine olanak tanıyor. Bu ağlan
kullanıma geçen bireyler, geçmişte hiç
düşünülemeyecek oranda, ulusal ve uluslar üstü
siyasal propagandalarla karşı karşıya kalıyorlar.
Dünyanın her tarafından erişilen CNN, BBC,
Euronews gibi haber kaynaklarının yanısıra, her türlü
derinlikte ve genişlikte politik enformasyonu masalara
taşıyan internet, sansürün her çeşidine başarıyla karşı
koymakta. Alıcı ya da kullanıcı durumundaki
bireylerin, sanal alemde uçuşan dataları sıralaması, bir
düzen içine koyması beklenmektedir. Bu düzenleme
parametrelerini kim kontrol ederse, politik
propagandasını da yapabilecektir. Buna rağmen köşe
yazarları, gazeteciler, kamuoyu önderleri de, "eşik
bekçiliği" rolünü üstlenmektedirler.
Uzun dönem Federal Almanya şansölyeliği yapmış
olan Kohl'ün basın danışmanlarından Wolfgang
Bergsdof'un (1990: 32) da ifade ettiği
gibi, parlamenter demokrasilerde yönetim erki,
medyayı siyasal İktidarın ikna araçlarından birisi olarak
görür. Başka bir ifade ile, siyasal aktörler, aldıkları
kararların kamuoyu tarafından, özellikle de ilgililer
tarafından kabul edilmesini isterler. Sarcinelli'ye
(1991: 470) göre siyasal iletişimin en temel amacı
halkın rızasını kazanmaktır. Ancak siyasal aktörlerin
tercih ettikleri iletişim tarzı, kendi mesajlarını halka
iletmek şeklinde, tek yönlü gelişir. Siyasal erk
tarafından geliştirilen söylem, kamuoyu çalışmaları ile,
politik reklâmlar ile, bilgilendirici çalışma
dokümanları ile ve en önemlisi medya aracılığı ile
sunulan argümanlar ile hedef kitleye iletilir. Modern
dünyada politik faaliyetlerden çok, yapılan faaliyetin
nasıl sunulacağı ve tanımlanacağı önem kazanmıştır.
Başkan Busch'un ulusal güvenlik .danışmanı Brendt
Scowcroft, görevi süresince Beyaz Saraydaki
tartışmaların %70'inin uluslar arası kriz durumlarının
medyada nasıl tanımlandığı, yansıtıldığı ve ilgili
ülkelerde nasıl karşılandığını tartışmakla geçirildiğini
iddia etmektedir (Hoge, 1995:266). Tek başına bu
örnekler dahi, propaganda tekniklerini yeniden
tanımanın ve tanıtmanın önemini ortaya koymaktadır.
Stratejik propagandalarda kısa ya da orta vadeli
hedefler belirlenir. İlk hedef güven kazanmaktır. İlgili
kurum, parti, kişi ya da kitlede olumlu bir imaj
oluşturmak ve kabul görmek önemlidir. Uydular
aracılığı ile bütün dünyayı kaplayan Hollywood'un
eğlence dünyası, dili ve konsepti bakımından Amerika
ve Avrupa'nın dışındaki kültürleri tehdit eden internet,
Özgünlüğü ve yerelliği reddederek batılı bir yaşam
tarzının propagandasını yapmaktadır. Prestijli
markaların imaj dünyasında en üst sırada yer aldığı,
global köyün "MacDonaldslaştığı" bir dünyaya karşı
koymak tersine kürek çekmektir.
O halde yapılması gereken saldırgan
milliyetçilikler, etnik ayrımcılıklar ve tepkisel
radikallikler yerine, dünyamızı çevreleyen yeni
ağlarda yapılan propagandayı tanımak, dünya iletişim
kanalına katılmak ve ortak amaçları paylaşan
insanlarla global iletişime geçmektir.
130
bilig-13/Bahar’2000
KAYNAKLAR
BEKTAŞ, A. (1996), Kamuoyu, İletişim ve
Demokrasi. İstanbul: Bağlam Yayınları.
BERGSDORF, Wolfgang (1990), Politische Kommunikation,
in: Klaus Dorbecker; Thomas
Rommerskirchen (der.), Blick in die Zukunft:
Kommunikationsmanagment. Remagen,
S. 30-40.
BROWN, J.A.C. (1992), Siyasal Propaganda. Çeviren:
Yusuf Yazar. İstanbul: Ağaç Yayıncılık.
BURTON, Graeme (1995), Görünenden Fazlası.
Çeviren: Nefin Dinç. İstanbul: Alan Yayıncılık.
CZERWICK, Edwin (1998), "Parlamentarische
Politikvermittlung - zwischen Basisbezug" und
"Systembezug", in: Ulrich Sarcinelli (der.),
Politikvermittlung und Demokratie in der
Mediengesellschaft. Opladen/Wiesbaden:
Westdeutscher Verlag.
DEFLEUR, M. (1970), Thories of Mass
Communication. New York: David McKay.
ERDOĞAN, İrfan; KORKMAZ, Alemdar (1990),
İletişim ve TopIum.Ankara: Bilgi Y
GAIER, U, (1971), Bemerkungen zum Verhâltnis von
Sprache und Politik. In: Sprache und Politik.
Bonn, S. 10-28.
HITLER, Adolf (1939), Mein Kampf. Jubilâumsausgabe.
Müncen: Eher
HOGE, James E(1995), Der EinfluB der Massenmedien
auf die Weltpolitik, in:Karl Kaiser; Hans Peter
Schwarz (der.), Die neue Weltpolitik. Bonn.
İNCEOĞLU, Metin(1985), Güdüleme Yöntemleri.
Ankara: A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Basımevi.
KAPANI, Münci (1988), Politika Bilimine Giriş.
Ankara: Bilgi Yayınevi.
KATZ, D. (1960), "The Functional Approach to the study
of Attitudes,"in: Public Opinion Quarterly 24, s.
163-304.
K.A.V.(der.), (1999), Türkiye'de Medya ve Se-
çimler. Medya İzleme Araştırması. Ankara:
KOCAMAN, Ahmet (1996), Söylem Üzerine. Ankara:
Hitit Yayınları.
KOSZYK, Kurt ve Karl Hugo Prays (1969), Dtv -
Wörterbuch zur Publizistik. München:dtv.
KÖKER, Eser (1998), Politikanın İletişimi İletişimin
Politikası. Ankara: Vadi Y.
LASSWELL, Harold D. (1927), Propaganda
Technique in the World War. London.
LİPPMANN, Walter (1922), Public Opinion. New
York: Harcourt, Brace&Co.
MILL, John Stuart (1975), On Liberty. In: Three
Essays. On Liberty. Representative
Government.
The Subjection of Women. With an Introduction by
Richard Wollheim. London.
MBLBURN, M.A. (1998), Sosyal Psikolojik Açıdan
Kamuoyu ve Siyaset. Çev. Ali Dönmez - Veli
Duyan. Ankara: İmge Kitabevi.
NOELLE-NEUMANN, Elisabeth (1983). Massenmedien
und Meinungklima im Wahlkampf. In: Schulz,
Winfried; Klaus Schönbach (der.). Massenmedien
und Wahlen. München.
NOELLE-NEUMANN, Elisabeth (1989), Die Theorie
der Schweigespirale als Instrument der
Medienforschung. In: Schulz, Winfried.
Massenkommunikation. Opladen.
NOELLE-NEUMANN, Elisabeth (1998), Kamuoyu.
Suskunluk Sarmalının Keşfi. Ankara: Dost
Kitabevi.
ÖZTUĞ, Ferruh (1999), Siyasal Marka. Seçim
Kampanyaları ve Aday İmajı. Ankara: MediaCat
Yayınları.
SARCINELLI, Ulrich (1987), Politikvermittlung.
Beitrâge zur politischen Kommunikationskultur.
Bonn.
SARCINELLI, Ulrich (1991), Massenmedien und
Politikvermittlung - eine Problem- und
Forschungsskizze, in: Rundfunk und Fernsehen
39, S. 469-486)
UYSAL, Birkan (1998), Siyaset Yönetim Halkla
İlişkiler. Ankara: TODAİE.
131
bilig-13/Bahar’2000
RECOGNITION OF PROPAGANDA AS A
TOOL OF POLITICAL COMMUNICATION AND
THE ANALYSIS OF PROPAGANDA TEXTS
Şeref ATEŞ
Gazi University
Gazi Education Faculty
ABSTRACT
Understanding the essence of the social conflicts, knowing the
propagandist, recognising and evaluating their techniques, establishing
the real motives behind their behaviours, estimating their messages in
view of the values of contemporary society and of course in view of
understanding its position in the political processes in a democracy.
For this reason, our study focuses on how propaganda contexts are
recognised.
Key Words :
Propaganda, Change of Attitudes and Behaviour, Text Analysis
132
bilig-13/Bahar’2000
133
bilig-13/Bahar’2000
Düzeltme:
12. Sayımızda, Doç. Dr. Şinasi GÜNDÜZ'ün
"Kadim Ortadoğudan Orta Asya'ya Nevruz" başlıklı
makalesinin son paragrafı yanlışlıkla eksik
yayımlanmıştır.
Makalenin son paragrafışöyle olacaktır:
"Adriyatik sahillerinden Çin'e kadar geniş bir
coğrafyada hem Mecusiler (Gabarlar, Parsiler) ve
Müslüman olmayan Türk toplulukları gibi
çeşitli gayrimüslim topluluklarca hem de birçok
Müslüman halk tarafından kutlanan Nevruz, her ne
kadar köken itibarıyla İran geleneğine ait çeşitli
unsurlar taşıyor olsa da günümüzde dinler ve halklar
üstü bir görünüme sahiptir. Birçok Müslüman halk
tarafından kutlanmakla birlikte bu festival, İslâmî bir
bayram değil, geleneksel bir halk festivalidir."
Yazarından ve okuyucularımızdan özür dileriz.
134
bilig-13/Bahar’2000
DUYURU
AHMET YESEVİ ÜNİVERSİTESİ
KENDİ ÖĞRENCİSİNİ KENDİSİ SEÇECEK VE YERLEŞTİRECEK
Ahmet Yesevi Üniversitesi kendi isteğiyle ÖSS-2000'den ayrılmıştır. ÖSYM sınav
sistemi yıllardan beri bilgi ve yeteneklerine göre öğrencileri sıralamada oldukça başarılı
olmakla birlikte bu sistem, Öğrencilerin yerleştirilmelerinde test tekniği ile ölçülemeyecek
Özelliklerini dikkate alamamaktadır. Özel kanunu ve misyonu nedeniyle Ahmet Yesevi
Üniversitesine kabul edilecek öğrenciler için bu özellikler çok önemlidir. Bu nedenle Ahmet
Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanlığı, kendi öğrencisini kendisinin seçmesine ve
yerleştirmesine karar vermiştir.
Türkiye Cumhuriyeti ve Kazakistan Cumhuriyeti tarafından birlikte kurulmuş olan
Ahmet Yesevi Üniversitesi, Türk dünyasının ilk ortak devlet üniversitesidir. Üniversite,
devlet üniversitesi olmasına rağmen tam anlamıyla idari, mali ve akademik özerkliğe sahiptir.
Üniversitenin vermiş olduğu diplomaların her iki ülkede aynı alan ve aynı düzeydeki
diplomalara denkliği kanunen sağlanmıştır. Her iki ülkenin Bakanlar Kurulunca onaylanmış
olan Üniversite Tüzüğünün birinci maddesinde Üniversitenin kuruluş amacının "Türkiye
Cumhuriyeti, Kazakistan Cumhuriyeti ve diğer Türk Cumhuriyetleri ile Türk
Topluluklarındaki üniversite çağında bulunan gençlerin bir çatı altında Türklük bilinci
ve uluslararası eğitim ve çağdaş bilimin gereklerine göre eğitimlerini sağlamak" olduğu
belirtilmektedir. Dolayısıyla Ahmet Yesevi Üniversitesine öğrenci olarak kabul edilmek her
şeyden önce bir gönül işi ve övünülecek bir ayrıcalıktır. Elbette başvuruda bulunacak
adaylarda YÖK ve ÖSYM tarafından belirlenecek en az 120 ÖSS puanı gibi asgari bilim ve
yetenek puanları dikkate alınacaktır. Ancak adayların sahip oldukları Türklük bilincini ve
Türk Devlet ve Topluluklarından gelen Öğrencilerle bir sevgi yumağı oluşturarak bir çatı
altında eğitim görme arzu ve potansiyelini ÖSYM sınavlarından elde edilen puanlarla ölçmek
imkânsızdır. Bu nedenle, Ahmet Yesevi Üniversitesine başvuran öğrenciler, ÖSS sınavına ek
olarak Türklük bilinci ve Türk kültürü konularında Mütevelli Heyet'ce oluşturulacak jüriler
tarafından baraj niteliğinde yazılı ve sözlü bir sınava tâbi tutulacaklardır. Baraj sınavını geçen
öğrenciler, ÖSYS puanlarına ağırlık verilerek tercih sıralarına göre yerleştirileceklerdir.
2000-2001 eğitim yılında Ahmet Yesevi Üniversitesinin Türkiye'den öğrenci kabul
edecek yükseköğretim programları ve kontenjanları aşağıda belirtilmiştir. Ahmet Yesevi
Üniversitesi'nin öğrenci alımıyla ilgili resmi bilgi ve açıklamalar, ÖSS-2000 sınav
sonuçlarının ÖSYM'ce ilân edilmesini takip eden hafta içinde gazete ilânı yoluyla adaylara
ayrıca duyurulacaktır. Ahmet Yesevi Üniversitesi hakkında daha ayrıntılı bilgiler ve
duyurular www.yesevi.edu.tr web adresinden takip edilebilir.
135
bilig-13/Bahar’2000
AHMET YESEVİ ÜNİVERSİTESİ
2000 - 2001 EĞİTİM/ÖĞRETİM YILI
ÖĞRENCİ KONTENJANLARI
Programın Adı Öğr. Puan Genel
Süre Türü Kon.
İktisat Fakültesi (Türkistan)
Bilgi İşlem ve Enformatik 4 EA 10
Matematik 4 SAY 10
İşletme 4 EA 15
Uluslararası Ekonomik İlişkiler 4 EA 15
Turizm İşletmeciliği 4 SÖZ 15
Uluslararası İlişkiler 4 EA 15
Bilgisayar ve Enformasyon Donanımı 5 SAY 10
Şarkiyat Fakültesi (Türkistan)
Uluslararası Gazetecilik 4 SÖZ 10
Tarih-Filoloji Fakültesi (Türkistan)
Türk Memleketleri Tarihi 4 SÖZ 8
Müzecilik ve Eski Eserleri Koruma 4 5
Türk Dili ve Edebiyatı 4 söz 15
Sosyoloji 4 söz 5
Filoloji Fakültesi (Çimkent)
Mütercim-Tercümanlık (Rusça-İng.) 4 DİL 10
Fizik-Matematik Fakültesi (Çimkent)
Bilgi İşlem Enformatik 4 ' SAY 10
Sanat Fakültesi (Çimkent)
Dekorasyon 4 SÖZ 5
Grafik 4 EA 5
Ekoloji Fakültesi (Kentav)
Ekoloji-Çevre Mühendisliği 4 SAY 12
Sanat Fakültesi (Kentav)
Aktörlük Sanatı 4 SÖZ 5
NOT: Öğretim süresine bir yıl zorunlu hazırlık sınıfı dahil değildir.

BILIG/EDITORIAL PRINCIPLES
BILIG is published quarterly: Spring,Summer, Autumn and Winter. At the end of each year, an
annual indice series will be offered. Each issue will be forwarded to the subscribers and to the
libraries and international institutions to be determined by the editorial board within one month after
its publication.
GOALS AND OBJECTIVES
The goals in publishing BILIG are :
To bring forth the cultural riches, historical and current realities of the Turkish World in a
scholarly manner.
To reach the experts and scholars who show interest in and produce and for offer ideas related
to the Turkish World.
To follow the studies related to the Turkish World internationally and inform about them to the
experts, scholars and public.
SUBJECT MATTERS
BILIG is the social science journal of the Turkish World. The articles to be published in this
journal should be dealing with the historical and current issues and problems and suggesting
solutions for the Turkish World.
CONTENTS
The contents of the articles to be published in BILIG are to include;
Those that are based on an original research which contribute knowlegde and scientific
information in its area.
Those that bring forth new views and perspectives on previously written scholarly works based
on extensive research and resources.
Those that are the result(s) of studies / researches executed by well reputed individuals and
research groups in the Turkish World on contract basis.
Those that inform/announce briefly about new/original works, articles, indiviuals and activities
related to the Turkish World.
In order for any article to be published in BILIG, it should not have been previously published
or accepted to be published elsewhere, papers presented at a conference or symposium may be
accepted for publication if stated so beforehand.
EVALUATION OF ARTICLES
The articles forwarded to be published in BÎLÎG are first studied by the Editorial Board in view
of the journal's objectives, subject matter, rules and regulations in writing. Those that are found
acceptable are then sent to two referees who are authorities in their field for scientific evaluation.
Referee reports are confidential and safe-kept for five years. In case one referee report is negative
and one is favourable , the article may be sent to a third referee for re-evaluation.
The authors of the articles are to consider the criticisms, suggestions and corrections of the
editorial board and referees. If they are in disagreement with the editorial board and/ or the referees,
they are entitled to counterpresent their views and justifications. Only the original copy of the
unaccepted articles may be returned upon request.
The royalty rights of the accepted articles are considered transferred to the Ahmet Yesevi
University Foundation. However the overall responsibility for the published articles belongs to the
author of the article. Quotations from articles including pictures are permitted during full reference
to the articles.
Payments to the authors and referees for their contribudions are made within one month of
publication.The amounts of payments are determined by the Editorial Board subject to the approval
by the Board of Managers.
THE LANGUAGE OF THE JOURNAL
Turkiye Turkish is the language of the journal. Articles presented in other Turkish dialects may
be evaluated after they are translated into Turkiye Turkish if necessary.
Abstracts in English and Russian along with Turkish are given for each article published in
BILIG.
WRITING RULES
The Structure of the Articles
In general the following are to be observed in writing the articles for BILIG:
1. Title of the Article
2. Name(s) and address(es) of the author(s) . (All in Latin letters.Names and surnames are in
capital letters. Addresses in normal italic letters)
3. Abstracts (with key words)
4. Each article is to begin with an introductory section stating the purpose, scope and methods
utilised; and should continue with main section to include data, observations, views, comments and
discussions (pros and cons) and should end with afinal section to include important results and,
conclusion.
5. Acknowledgements (if necessary)
6. List of references.
7. Title and abstract in English (as in Turkish Abstract)
8. Title and abstract in Russian (as in Turkish Abstract)
TITLE
Should state the subject clearly.Should not exceed 12 words and should be capitalised in bold.
ABSTRACT
Should not exceed 250 words.lt should be written in a clear, concise and complete way to reflect the
purpose and conclusion of the study so that it could be re-published separately from other parts of the
article. The summary with its title should be writen in italics. Within abstract no references and
formulae should be given. At least 3, maximum 8 key words should be given at the bottom of the
abstracts after a double space.
MAIN SECTION
Articles should be written in computer 10 points (Times New Roman or similar other characters
with double space on A4 (29.7*21 cms)papers. 3cms margins should be left on both ends of the
pages. Pages should be numbered. Each article should be composed of at least five thousands and
maximum ten thousands words.
SUB-SECTIONS
In order to provide an orderly transition of information and ideas of the main text and to
determine a clear structure of the article other sub-titles may be used for different sections and parts
of the article.
Main Heading: These can be used for the summary , sections of the main text,
acknowledgement (if any), references and appendice (if any). THESE HEADINGS SHOULD BE
CAPITALISED.
Interval Headings : should be in bold; only the first letters of each word should be in capital At
the end of each Interval Heading a new paragraph should be started.
Sub-headings : should be in bold; only the first letter of the first word should be in
capital and the writing should continue on the same line after a colon (:).
FIGURES AND TABLES
Figures should be drawn on transparent or white paper in ink so as not to cause problems in
printing or reducing in size. Each figure should be on a separate page and should be numbered with
a caption of the title in Turkish first and English below it.
Tables should also be numbered. It should have the title in Turkish first and English below it.
The titles of the figures and tables should be clear and concise. The first letters of each word should
be capita.lised.When necessary footnotes and acronyms should be below the captions.
PICTURES
Should be on highly contrasted photo papers.Rules for figures and tables are applied for
pictures as well. In special cases colored-pictures may be printed.
The number of pages for figures, tables and pictures should not exceed ten pages. Authors
having the necessary technical facilities may themselves insert the relatedfigures, drawings and
pictures into the text. Those without any technicalfacilities will leave the proportional sizes of empty
space for pictures within the text numbering them.
Stating the Source within the Text :
The following examples should be observed when giving the source within the text Sources will
not be given as footnotes.
a. Quoting a single or multi-authored source; first the last name of the author is written and
then the date is written in parenthesis as shown in the example.
....................Koksoy(1998)
...................Some authors (Bilgegil, 1970; Kaplan, 1974; Aktaş, 1990)
b. When multi-authored sources are mentioned , the name of first author is written for oth ers
(et.al) is added.
.......................... lpekten,et.al, (1975).
Full reference including all the names should be given in the list of references at the end of the
article.
c. If an unreachable source is quoted within the text from an available source it should be in
dicated as follows :
................; ....... Köprülü (191i: in Çelik 1998)
d. Personal communications can be indicated by giving the last name(s), the date(s) but full
references should be stated at the end of the article.
LIST OF REFENCES
a. For periodicals :
The name(s) of author(s), date, the title of the article, the name of the periodical in full, volume
#,issue# and page numbers should be quoted.
b. For submitted papers at conferences and /or symposiums:
The name(s) of author(s) , the date, the title of the paper(s), the name/title of the
conference/symposium, editor(s), publishing company, volume number, place of organization and
page number should be indicated.
c. For books
The name(s) of author(s) , the date, the title of the book (first letters capitalised) publishing
company, , the city where it was published , number of pages should be specified.
d. For reports, theses and dissertations
The name(s) of author(s), the date, the title of the theses or report, name of the institution or
university, archives number, published or unpublished should be specified.
HOW TO FORWARD THE ARTICLES
The articles duly prepared in accordance with the principles set forth on the foregoing pages are
to be sent in three copies (one original, two copied forms) to BILIG for publication to the address
given below. The last corrected fair copies in diskets and origlnalflgures are to reach BILIG within
not later than one month. Minor editting and re-arrangements may be done by the editorial board.
CORRESPONDENCE ADDRESS:
Bilig Dergisi Editörlüğü
Ahmet Yesevi Üniversitesi
Mütevelli Heyet Başkanlığı
Taşkent Caddesi, lO.sok. No: 30 06430
Bahçelİevler, Ankara-Türklye
Te: (0312) 215 22 06
Fax: (0312) 215 22 09
e-mail : Bilig @ yesevi.edu.tr
http : // www.yeseui.edu.tr/bilig
BİLİG / YAYIM İLKELERİ
Bilig bahar, yaz,sonbahar, kış olmak üzere yılda dört sayı yayımlanır. Her yılın sonunda
derginin yıllık dizini çıkarılır; Yayın Kurulu tarafından belirlenecek kütüphanelere,
uluslararası endeks kurumlarına ve abonelere -yayımlandığı tarihten itibaren bir ay içerisindegönderilir.
AMAÇ
Bilig'in yayım amacı;
• Türk dünyasının kültür zenginliklerini, tarihî ve güncel gerçeklerini bilimsel ölçüler içerisinde
ortaya koymak;
• Türk dünyasına ilgi duyan, bu konuda fikir üreten uzman ve bilim adamlarına ulaşmak;
• Türk dünyası ile ilgili olarak, uluslararası düzeyde yapılan bilimsel çalışmaları izlemek, bunları
ilgili bilim adamlarına, uzmanlara ve ilgili kamuoyuna duyurmak;
tır.
KONU
Bilig, Türk dünyasının sosyal bilimler dergisidir. Bilig'de yayımlanacak yazılar sosyal bilimler
alanı ile ilgili konular başta olmak üzere, Türk dünyasının tarihî ve güncel problemlerini ortaya
koyan, bu problemlere çözüm önerileri içeren yazılar olmalıdır.
MUHTEVA
Bilig'e gönderilecek yazılarda;
• Alanında bir boşluğu dolduracak; araştırmaya dayalı özgün makale,
• Daha önce yazılmış yazı ve çalışmaları zengin bir kaynakçaya dayanarak değerlendiren,
eleştiren ve bu konuda yeni ve dikkate değer görüşler ortaya koyan araştırma ve inceleme yazısı,
• Türk Dünyası ile ilgili konularda eser ve çalışmalarıyla tanınmış kişi ve gruplara anlaşmalı
olarak yaptırılacak araştırma,
• Türk Dünyası ile ilgili eser, yazı, şahsiyet ve yeni faaliyetleri tanıtan, duyuran, haber veren kısa
yazılar,
olma özelliği aranır.
Araştırma ve inceleme yazılarının Bilig'de yayımlanabilmesi için daha önce bir başka yayın
organında yayımlanmamış veya yayımlanmak üzere kabul edilmemiş olması gerekir. Daha önce
bir bilimsel kongrede sunulmuş tebliğler, bu durumu belirtmek şartıyla yayıma kabul edilebilir.
YAZILARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
Bilig'de yayımlanmak üzere gönderilen yazılar önce amaç, konu, muhteva, sunuş tarzı ve yazım
kurallarına uygunluk yönlerinden Yayın Kurulu'nca incelenir. Bu yönleriyle uygun bulunanlar,
bilimsel bakımdan değerlendirilmek üzere, alanında eser ve çalışmalarıyla tanınmış iki hakeme
gönderilir. Hakem raporları gizlidir ve 5 yıl süreyle saklanır. Hakem raporlarından biri olumlu, diğeri
olumsuz olduğu takdirde, yazı üçüncü bir hakeme gönderilebilir.
Yazarlar, hakem ve Yayın Kurulu'nun eleştiri, öneri ve düzeltmelerini dikkate almak zorundadırlar.
Katılmadıkları hususlar olduğunda bunları ayrı bir sayfada, gerekçeleri ile birlikte açıklama hakkına
da sahiptirler. Yayıma kabul edilmeyen yazıların yalnızca birinci nüshaları istek halinde yazarlarına
iade edilir.
Bilig'de yayımlanması kabul edilen yazıların te'lif hakkı Ahmet Yesevi Üniversitesine
Yardım Vakfı'na devredilmiş sayılır.
Yayımlanan yazılardaki görüşlerin sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğraflar, kaynak
gösterilerek alıntı yapılabilir.
Yayımlanması kararlaştırılan yazıların yazarlarına ve hakemlerine, telif ve inceleme ücreti, yayım
tarihinden itibaren 1 ay içerisinde ödenir. Ücret miktarı Yayın Kurulu'nun önerisi üzerine Yönetim
Kurulu'nca belirlenir.
YAZIM DİLİ
Bilîg'in yazım dili Türkiye Türkçesi'dir. Ancak her sayıda derginin üçte bir oranını geçmeyecek
şekilde İngilizce yazılara da yer verilebilir. Türkiye Türkçesi dışındaki Türk lehçelerinde hazırlanmış
yazılar, gerektiği takdirde Yayın Kurulu'nun kararı ile Türkiye Türkçesi'ne aktarıldıktan sonra
değerlendirilir.
Yayımlanacak yazıların Türkçe özetlerinin yanısıra İngilizce ve Rusça özetleri de verilir.
YAZIM KURALLARI
Makalenin Yapısı
Makalenin genel olarak aşağıda belirtilen düzene göre sunulmasına özen gösterilmelidir:
1) Başlık
2) Yazar ad(lar)ı ve adres(ler)i
(Hepsi Lâtin/Türk harfleriyle olmak üzere yazar adları, soyadı büyük harflerle olmak üzere koyu
karakterde, adresler normal italik karakterde)
3) Özet [anahtar kelimeler eklenerek)
4) Makale, çalışmanın amaç, kapsam, çalışma yöntemlerini belirten bir giriş bölümüyle başlamalı;
veriler, gözlemler, görüşler, yorumlar, tartışmalar., gibi ara ve alt bölümlerle devam etmeli; ve
nihayet tartışma ve sonuçlar {veya sonuçlar ve tartışmalar) bölümüyle son bulmalıdır.
5) Katkı belirtme (gerekiyor ise)
6) Kaynaklar Dizini
7) İngilizce başlık ve İngilizce Özet (Türkçe özette olduğu gibi)
8) Rusça başlık ve Rusça Özet (Türkçe özette olduğu gibi)
Başlık
Konuyu en iyi şekilde belirtmeli, 12 kelimeyi geçmemeli, tamamı büyük harflerle ve bold
olarak yazılmalıdır.
Özet
250 kelimeyi geçmeyecek şekilde ve yayının diğer bölümlerinden ayrı olarak
yayımlanabilecek düzeyde yazılmış, yazının tümünü en kısa, öz biçimde (özellikle çalışmanın
amacım ve sonucunu) yansıtacak nitelikte olmalıdır. Özetin başlığı ve metin kısmı italik
karakterle yazılmalıdır. Özet içinde, yararlanılan kaynaklara, şekil, çizelge ve eşitlik
numaralarına değinilmemelidir. Özetin altında bir satır boşluk bırakılarak en az 3, en çok 8
anahtar kelime verilmelidir.
Ana Metin
Makale. A4 boyutunda (29.7x21 cm.) kâğıtların üzerine bilgisayarda 1,5 satır aralıkla ve 10
punto (Times New Roman veya benzer bir yazı karakteri ile) yazılmalıdır. Sayfa kenarlarında
3'er cm. boşluk bırakılmalı ve sayfalar numaralandırılmalıdır. Yazılar en az beş-bin, en çok
onbin civarında kelimeden oluşmalıdır.
Bölüm Başlıkları
Makalenin yapısını belirlemek ve ana metinde düzenli bir bilgi aktarımı sağlamak üzere
yazıda ana, ara ve alt başlıklar kullanılabilir. Başlıklara numara veya harf verilmemelidir.
Ana Başlıklar: Bunlar, sıra ile özet, ana metnin bölümleri, teşekkür (varsa), kaynakça, ekler
(varsa)'den oluşmaktadır. ANA BAŞLIKLAR BÜYÜK HARFLERLE YAZILMALIDIR.
Ara Başlıklar: Tamamı koyu olarak yazılacak; ancak, her kelimenin ilk harfi büyük olacak,
başlık sonunda satırbaşı yapılacaktır.
Alt Başlıklar: Tamamı koyu olarak yazılacak; ancak, ilk kelimenin birinci harfi büyük
olacak, başlık sonuna iki nokta (üst üste) konularak yazıya aynı satırdan devam edilecektir.
Şekiller ve çizelgeler
Şekiller, küçültmede ve basımda sorun yaratmamak için siyah mürekkep ile, düzgün ve
yeterli çizgi kalınlığında aydınger veya beyaz kağıda çizilmelidir. Her şekil ayrı bir sayfada
olmalıdır. Şekiller 1 (bir)'den başlayarakayrıca
numaralandırılmak ve her şeklinaltı-na
başlığıyla birlikte önce Türkçe, sonra İngilizce olarak yazılmalıdır.
Çizelgeler de şekiller gibi, 1 (bir}'den başlayarak ayrıca numaralandırılmak ve her çizelgenin üstüne
başlığıyla birlikte önce Türkçe, sonra İngilizce olarak yazılmalıdır. Şekil ve çizelgelerin başlıkları,
kısa ve öz olarak seçilmeli ve her kelimenin ilk harfi büyük, diğerleri küçük harflerle yazılmalıdır.
Gerekli durumlarda açıklayıcı dipnotlara veya kısaltmalara şekil ve çizelgelerin hemen altında yer
verilmelidir.
Resimler
Parlak, sert {yüksek kontrastlı) fotoğraf kâğıdına basılmalıdır. Ayrıca şekiller için verilen kurallara
uyulmalıdır. Özel koşullarda renkli resim baskısı yapılabilecektir.
Şekil, çizelge ve resimler toplam 10 sayfayı aşmamalıdır. Teknik imkâna sahip yazarlar, şekil, çizelge
ve resimleri aynen basılabilecek nitelikte olmak şartı ile metin içindeki yerlerine yerleştirebilirler. Bu
imkâna sahip olmayanlar, bunlar için metin içinde aynı boyutta boşluk bırakarak içine şekil, çizelge
veya resim numalarnı yazarlar.
Metin İçinde Kaynak Verme
Metin içinde kaynak vermede aşağıdaki örneklere uyulmalı, kesinlikle dipnot şeklinde kaynak göster
itmemelidir:
a) Metin içinde tek yazarlı kaynaklara değinme yapılırken, aşağıdaki örneklerde olduğu gibi, önce
araştırıcının soyadı, sonra parantez içinde yayım tarihi verilir.
... Köksoy (1998)
... Bazı araştırmacılar (Bilgegİl, 1970; Kaplan, 1974; Aktaş, 1990)
b) Çok yazarlı yayınlara metin içinde değinilirken, aşağıdaki gibi ilk yazar adı belirtilme li, diğerleri
için vd. harfleri kullanılmalıdır. Ancak kaynaklar dizini'nde bütün yazarların isimleri yer almalıdır.
... İpekten vd. (1975)
c) Ulaşılamayan bir yayına metin içinde değinme yapılırken bu kaynakla birlikte alıntının yapıldığı
kaynak da aşağıdaki gibi belirtilmelidir.
...Köprülü (1911; Çelik, 1998'den)
d) Kişisel görüşmelere metin içinde -soyadı ve tarih belirtilerek- değinilmeli, ayrıca kay naklar
dizini'nde de belirtilmelidir.
Kaynaklar Dizini
a) Süreli yayınlar için:
Yazar ad(lar)ı, tarih, makalenin başlığı, süreli yayının adı {kısaltılmamış), cilt no (sayı no), sayfa no.
b) Bildiriler için:
Yazar ad(lar)ı, tarih, bildirinin başlığı, sempozyumun veya kongrenin adı, editör(ler), basımevi, cilt
no, düzenlendiği yerin adı, sayfa no.
c) Kitaplar için:
Yazar ad(lar)ı, tarih, kitabın adı (ilk harfleri büyük), yayınevi, basıldığı şehrin adı, sayfa sayısı.
d) Raporlar ve tezler için;
Yazar ad(lar)ı, tarih, raporun veya tezin başlığı, kuruluş veya üniversitenin adı, arşiv no [varsa], sayfa
sayısı, yayımlanıp-yayımlanmadığı.
YAZILARIN GÖNDERİLMESİ
Bilig'de yayımlanmak üzere -yukarıda belirtilen ilkelere uygun olarak- hazırlanmış yazılar, biri
orijinal, diğer ikisi fotokopi olmak üzere aşağıdaki adrese gönderilir. Yayıma kabul edilen yazıların
son düzeltmeleri yapılmış bilgisayar disketleri ile şekillerin orijinalleri en geç bir ay içinde yukarıda
belirtilen adrese ulaştırılır. Yayın Kurulu'nca, esasa yönelik olmayan küçük düzeltmeler yapılabilir.
YAZIŞMA ADRESİ
Bilig Dergisi Editörlüğü
Ahmet Yesevi Üniversitesi
Mütevelli Heyet Başkanlığı
Taşkent Cad. 10. Sok. No: 30
06430 Bahçelievler/ANKARA
Tel: (0312) 215 22 06
Fax: (0312} 215 22 09
e-mail: bilig @ yesevi. edu. tr
http: // www.yesevi.edu.tr/bilig
bilig'DENDUYURU
Türk Dünyasının Sosyal Bilimler Dergisi olan bilig, uluslararası standartlara
uygun, hakemli bir dergidir. Bu sayıdan itibaren bilig, hem ABD'deki Cambridge
Scientific Abstracts'ın Sociological Abstracts Managing Editörlüğü tarafından hem
de İngiltere'deki London School of Economics'in International Bibliografy of Social
Sciences (IBSS)
tarafından düzenli olarak taranmaktadır. Böylece bilig, tam anlamıyla uluslararası
bir bilim dergisi hüviyetine kavuşmuştur.
Yılda 4 defa (kış, ilkbahar, yaz, sonbahar) yayımlanan ve 2000 adet basılan her
sayının yurt içi ve yurt dışındaki okurlarımıza ulaştırılması, hem zaman almakta hem
de büyük bir masrafa yol açmaktadır. Bu sayıdan itibaren biligi, bilişim
teknolojisinden yararlanarak, basılı bir yayın olmanın yanında bir elektronik dergi
olarak da sunuyoruz.
Amacımız Türk Dünyasına hizmet olduğu için elektronik bilig aboneliği ücretsiz
olarak gerçekleştirilecektir. Ancak bilig'i daha güzele, en güzele eriştirebilmek için
dergimiz hakkında abonelerimizin görüş ve önerilerini bir "geri bildirim" (feed back)
sistemi ile öğrenmek istiyoruz. Bu nedenle ücretsiz bilig abonesi olan
okuyucularımızdan, bitiğin yeni bir sayısı ellerine geçtiğinde, bir önceki sayı
hakkındaki görüşlerim: http://www.yesevi.edu.tr/bilig adresimizdeki BİLİG
MAKALELERİNİ DEĞERLENDİRME FORMU'nu doldurarak online veya faksla
bildirmelerini rica ediyoruz. Formlar-daki bilgiler istatistiksel olarak
değerlendirilecek, gönderenlerin isimleri gizli tutulacak, tek tek açıklama
yapılmayacaktır.
Dergi ile ilgili daha fazla bilgi için web adresimizi ziyaret edebilir veya uyarı ve
öneriler için bilig@yesevi.edu.tr adresine elektronik olarak mesaj iletebilirsiniz.
İlginize şimdiden teşekkür ederiz.
Adres:
bilig Editörlüğü
Taşkent Caddesi,
lO.Sokak No.30
06490
Bahçelievler/ANKARA
TÜRKİYE
Tel:+90312 215 22 06
Fax:+90312 215 22 09

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar