Ferîdüddîn Attâr ve Bir Gazelinin İncelenmesi

Curr Res Soc Sci (2015), 1(2) 27
Ferîdüddîn Attâr ve
Bir Gazelinin İncelenmesi
Curr Res Soc Sci (2015), 1(2) • 27-34
Fatma KOPUZ ÇETİNKAYA1
1
Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Fars Dili ve Edebiyatı Bölümü, Ağrı, Türkiye
Öz
İran edebiyat tarihinin önemli mutasavvıf şahsiyetlerinden biri olan Ferîdüddîn Attâr-i Nîşâbûrî, Hicri VI.
yüzyılın sonları ve VII. yüzyılın başlarında yaşamıştır. Selçuklu dönemi tasavvuf edebiyatında önemli bir
yeri olan Attâr hayatı boyunca çeşitli eserler kaleme almıştır. Sade ve akıcı bir üsluba sahip olan Attâr;
tasavvuf, aşk, irfan, naat, âşıklık konularını içeren şiirler söylemiştir. Bu çalışmada Attâr’ın hayatı, edebi
kişiliği, düşünceleri hakkında bilgi verilerek Dîvân’ından bir gazel Türkçeye çevrilip arûz, kafiye, edebî
sanatlar ve içerik açısından incelenmiştir.
Anahtar Kelimeler: Attar, Ferîd, Ferîdüddîn Attâr-i Nîşâbûrî, Dîvân, Gazel, Tasavvuf.
Farīduddīn Attār and a Study on the One of His Ghazal
Abstract
Farīduddīn Attār who is one of the most important mystic personalities of Iranian literature, lived in
the end of the 12th and the early of the 13th century. Attâr who has a significant status in the literary of
mysticism of the Seljuk period wrote many books throughout his life. He said poems contain mysticism,
love, wisdom, naath, amorousness with a pure and fluent style. In this study the information about life,
literary style and ideas of Attâr was given and one of his ghazal from Diwan was translated into Turkish
and the structure, rhyme, literary arts and the content of this ghazal were studied.
Keywords: Attar, Farīd, Farīduddīn Attār-i Nishāburī, Diwān, Ghazal, Mysticism.
Giriş
İran tasavvuf edebiyatının önemli isimlerinden
olan Ferîdüddîn Attâr Selçuklu döneminde ya-
şamış, günümüze birçok değerli eser bırakmıştır.
Yalnız kendi topraklarındaki şairleri etkilemekle
kalmamış, İslam edebiyatı bünyesinde yer alan
birçok edebiyatı ve bu edebiyattaki birçok şairi
de etkilemiştir. Nitekim Türk divan ve tasavvuf
edebiyatlarında pek çok şair ve yazar onu takip
etmiş; eserlerinden Mantıku’t-tayr, İlâhînâme,
Esrârnâme, Tezkiretü’l-evliyâ ve Pendnâme
Türkçeye çevrilmiştir.
Bu çalışmada Ferîdüddîn Attâr’ın hayatı, eserleri,
edebi kişiliği ve tasavvufi düşünceleri hakkında
bilgi verilerek Dîvân’ından bir gazeli Türkçeye
çevrilmiştir. Gazel nazım türü hakkında kısa
bilgi verilip söz konusu gazelin vezni, kafiyesi
ve mevcut sanatları tespit edilip beyitler sırasıyla
ele alınıp açıklanmıştır.
Ferîdüddîn Attâr
İsmi Ferîdüddîn Ebû Hâmid Muhammed b. İbrahim
(Attâr, 1386 hş., s. 22), Ebû Hâmid Ferîdüddîn
Muhammed b. Ebî Bekr-i İbrahim-i Nîşâbûrî
(Şahinoğlu, 1995, IV, s. 95), Attâr-i Muhammed
(Attâr, 2536 şş., s. 5), Şeyh Ferîdüddîn Attâr-i
Nîşâbûrî (Attâr, 1391 hş., s. 7) ve Muhammed
(Attâr, 1386 hş., s. 7) olarak kaydedilen Attâr’ın
doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Kaynaklarda
513 (1119) (Semerkandî, 1338 hş., s.
140), 537-540 (1142-1145) (Şahinoğlu, 1995,
ARAŞTIRMA MAKALESİ
Sorumlu Yazar:
Ağrı İbrahim Çeçen
Üniversitesi, Fen-Edebiyat
Fakültesi, Fars Dili ve
Edebiyatı Bölümü, Ağrı,
Türkiye
fatmakopuzz@gmail.com
28 Curr Res Soc Sci (2015), 1(2) ARAŞTIRMA MAKALESİ
s. 95) yılları arasında, 553 (1158) (Attâr, 1385 hş., s. 35),
Selçuklu zamanı Sultan Sencer padişahlığı dönemi sonlarına
doğru 540’ta (1145) (Attâr, 2536 şş., s. 5) Nîşâbûr’a
bağlı Kedken’de (Attâr, 1386 hş., s. 23, Safâ, 1386 hş., II,
s. 858), Devletşâh’ın görüşüne göre Şâdyâh’ta (Attâr, 1372
hş., s. 3) dünyaya geldiği, eczacılık ve tıp ilmiyle uğraş-
tığı için “Attar” lâkabını aldığı ve bu lâkapla meşhur olduğu
yazılıdır (Şahinoğlu, 1995, IV, s. 95). Bazı eserlerde
lakabının Ferîdüddîn, künyesinin Ebû Hamid olduğu, genellikle
Attâr bazen de Ferîd (Attâr, 2536 şş., s. 5) ismini
kullandığı yazılıdır. Aynı şekilde birtakım gazel, kaside ve
mesnevilerinde de adını Ferîd olarak zikretmektedir (Attâr,
1386 hş., s. 7).
Attâr, araştırmacıların görüşüne göre babası gibi eczacılıkla
meşgul olmuş (Attâr, 2536 şş., s. 6), bir yandan da ilim ve
irfan tahsil etmiştir (Uludağ, 2007, s. 12). Bu hususta Attâr
Hüsrevnâme’de, İlâhinâme ve Musîbetnâme adlı eserlerini
eczanede yazdığını dile getirir (Attâr, 2536 şş., s. 6). Eserlerinden
iyi derecede Arapça bildiği; tefsir, hadis, kelâm,
fıkıh gibi dinî ilimler öğrendiği; hikmet, felsefe, astronomi,
eczacılık gibi aklî ve tecrübî ilimleri bildiği anlaşılmaktadır.
Ancak bu ilimleri nerede ve kimlerden öğrendiğine
dair kesin bir bilgi yoktur (Attâr, 1381 hş., s. 9).Bu hususta
Rıza Kulî Hân Hidayet Attâr’ın tıp ilminde Sultan Muhammed
Harzemşâh’ın özel hekimi Mecduddîn-i Bağdâdî’nin
öğrencisi olduğunu söyler (Attâr, 1372 hş., s. 5).
Attâr, tıp ilmi ve eczacılık ile meşgulken bir olay neticesinde
bir anda bu işi bırakır; her şeyden elini eteğini çeker ve
kendisini maneviyata verir. Nitekim Câmî bu hususta şöyle
bir rivayet nakleder: “Bir gün Attâr, dükkânında işleriyle
meşgulken oraya bir derviş gelip birkaç kez ‘Şey’un lillah’
dedi. O ise dervişle ilgilenmedi. Derviş; “Ey Efendi! Sen
nasıl öleceksin?” diye sordu. Attâr; “Senin öleceğin gibi!”
diye cevap verdi. Bunun üzerine derviş; “Sen, benim gibi
ölebilecek misin?” diye sordu. Attâr “Evet!” dedi. Attâr’ın
cevabı üzerine tahtadan bir kâsesi olan derviş, kâseyi ters
çevirip “Allah” diyerek hemen can verdi. Bu olaydan sonra
Attâr’ın durumu birden değişti ve dükkânını terk edip bu
yola girdi” (Safâ, 1386 hş., II, s. 860).
Attâr’ın hayatı hakkında bilgi veren ilk mutasavvıflardan
olan Câmî, Attâr’ın Harezmî olarak bilinen Necmeddîn-i
Kübrâ’dan eğitim almış Mecduddîn-i Bağdadî’nin müritlerinden
olduğunu belirtir (Safâ, 1386 hş., II, s. 860). Bazı
araştırmacılar Attâr’ın hayatının bir kısmını tarikat derviş-
leri gibi yolculukla geçirdiği, Mekke’den Maveraünnehir’e
kadar birçok şeyhi ziyaret ettiği, bu yolculuklar esnasında
Mecduddîn-i Bağdadî’nin hizmetinde bulunup kendisinden
feyz aldığı hatta Rukneddîn-i İshâk veya Kutb Haydar’ın
da müridi olduğu görüşündedir (Attâr, 2536 şş., s. 7). Bunun
yanında Attâr’ın mürşit olarak gördüğü ve sözlerinden
etkilendiği kişileri, Şeyh Mecduddîn-i Bağdadî, Şeyh Ebû
Saîd Ebi’l-Hayr, Hâkânî, Senâî, Nizâmî, Rûdekî, Nâsır-ı
Hüsrev ve Firdevsî olarak sıralayabiliriz (Attâr, 1391 hş.,
s. 11). Bahaeddîn Muhammed’in Irak yolcuğu esnasında
oğlu Mevlânâ ile birlikte Nîşâbûr’da Şeyh Attâr’ın yanı-
na gittiği; Attâr’ın, Esrârnâme’sinin bir nüshasını henüz
çocuk olan Mevlânâ’ya verdiği de söylenmektedir (Attâr,
1372 hş., s. 7).
Bir gazelinde şair, kendisinin uzun bir ömür sürdüğünü,
saçının ağardığını, dişlerinin döküldüğünü ve sonunda iş
yapacak takatinin kalmadığını söylemektedir (Attâr, 1386
hş., s. 15; Attâr, 1390 hş., s. 115):
Ömrümüzün gemisi karaya vurdu
Yük suya düştü, harap oldu
Saç, denizin köpüğü ile aynı renge boyandı
Ağızdan değerli inciler döküldü
Kökü rüzgâr üzerinde olan ömür günü
Feleğin boynuzuyla bozguna uğradı
Attâr’ın vefatı hakkında da çeşitli rivayetler vardır. Moğolların
Nîşâbûr’daki katliamı sırasında vefat ettiği söylenmektedir
(Attâr, 1372 hş., s. 10); ancak bu hususta 589
(1193) ile 632 (1234) yılına kadar değişen çeşitli tarihler
verilmektedir. Bu tarihler arasında en fazla 618 (1221)
(Attâr, 1386 hş., s. 12) veya 628 (1231) üzerinde durulmaktadır.
Böyle olmakla birlikte birçok kaynakta Attâr’ın
Moğol istilasına uğrayan Nîşâbûr’daki katliam sırasında
yani 618’de (1221) şehit edildiği anlatılmaktadır (Şahinoğ-
lu, 1995, IV, s. 95; Attâr, 2007, s. 15).
Edebî Kişiliği ve Eserleri
Attâr, İran edebiyatının büyük şairlerindendir. Sade ve
güçlü bir dile sahiptir (Attâr, 1372 hş., s. 15). Klasik nazım
şekillerinin birçoğunu kullanmış; fakat daha çok mesnevi
ve gazelde başarı sağlamıştır. Kasideleri naat, öğüt ve tasavvufun
ana meseleleri hakkındadır. Attâr’ın ustalığı tasavvufî
gazellerinde aranmalıdır. O, bu türde yalnız yaratı-
cı olmakla kalmamış, kendisinden sonra gelen mutasavvıf
olan ve olmayan şairlerin örnek aldığı bir isim olmuştur.
Gazelleri tasavvuf zevkini, özellikle vahdet-i vücûd nazariyesini,
ilâhî yolculuk için gerekli kabul ettiği aşkı ve âşıklı-
ğı dile getirir. Attâr, gazelleri için uygun ve gönle hoş gelen
vezinler bulmuştur. Divân’ında yer alan şiirlerinin büyük
bir kısmı rediflidir. Şiirlerinin çoğunluğunu oluşturan mesnevilerin
hepsi tasavvufla ilgilidir (Şahinoğlu, 1995, IV, s.
95).
3
diye sordu. Attâr; “Senin öleceğin gibi!” diye cevap verdi. Bunun üzerine derviş; “Sen, benim
gibi ölebilecek misin?” diye sordu. Attâr “Evet!” dedi. Attâr‟ın cevabı üzerine tahtadan bir
kâsesi olan derviş, kâseyi ters çevirip “Allah” diyerek hemen can verdi. Bu olaydan sonra
Attâr‟ın durumu birden değişti ve dükkânını terk edip bu yola girdi” (Safâ, 1386 hş., II, s.
860).
Attâr‟ın hayatı hakkında bilgi veren ilk mutasavvıflardan olan Câmî, Attâr‟ın Harezmî olarak
bilinen Necmeddîn-i Kübrâ‟dan eğitim almış Mecduddîn-i Bağdadî‟nin müritlerinden
olduğunu belirtir (Safâ, 1386 hş., II, s. 860). Bazı araştırmacılar Attâr‟ın hayatının bir kısmını
tarikat dervişleri gibi yolculukla geçirdiği, Mekke‟den Maveraünnehir‟e kadar birçok şeyhi
ziyaret ettiği, bu yolculuklar esnasında Mecduddîn-i Bağdadî‟nin hizmetinde bulunup
kendisinden feyz aldığı hatta Rukneddîn-i İshâk veya Kutb Haydar‟ın da müridi olduğu
görüşündedir (Attâr, 2536 şş., s. 7). Bunun yanında Attâr‟ın mürşit olarak gördüğü ve
sözlerinden etkilendiği kişileri, Şeyh Mecduddîn-i Bağdadî, Şeyh Ebû Saîd Ebi‟l-Hayr,
Hâkânî, Senâî, Nizâmî, Rûdekî, Nâsır-ı Hüsrev ve Firdevsî olarak sıralayabiliriz (Attâr, 1391
hş., s. 11). Bahaeddîn Muhammed‟in Irak yolcuğu esnasında oğlu Mevlânâ ile birlikte
Nîşâbûr‟da Şeyh Attâr‟ın yanına gittiği; Attâr‟ın, Esrârnâme‟sinin bir nüshasını henüz çocuk
olan Mevlânâ‟ya verdiği de söylenmektedir (Attâr, 1372 hş., s. 7).
Bir gazelinde şair, kendisinin uzun bir ömür sürdüğünü, saçının ağardığını, dişlerinin
döküldüğünü ve sonunda iş yapacak takatinin kalmadığını söylemektedir (Attâr, 1386 hş., s.
15; Attâr, 1390 hş., s. 115):
کشتتتتتتتتتت تتتتتتتتتت متتتتتتتتتتد ک تتتتتتتتتتد تتتتتتتتتتد
ختتتتتتتتتت ار تتتتتتتتتت کتتتتتتتتتد تتتتتتتتتد
متتتتتتتت ک ک دتتتتتتتت ک تتتتتتتت تتتتتتتتد تتتتتتتت
ز کتتتتتتتتتتتتتتتتد تتتتتتتتتتتتتتتتدک تتتتتتتتتتتتتتتتد
تتتتت ک کتتتتت ستتتتتت ستتتتت ستتتتتتد تتتتتت
ز
تتتتتتتتتتد ز تتتتتتتتتتد تتتتتتتتتتد
ستتتتتتتتتتد تتتتتتتتتت
Ömrümüzün gemisi karaya vurdu
Yük suya düştü, harap oldu
Saç, denizin köpüğü ile aynı renge boyandı
Curr Res Soc Sci (2015), 1(2) 29ARAŞTIRMA MAKALESİ
Şairin çeşitli tahayyüller noktasındaki kabiliyeti, konuları
birbirine bağlamadaki başarısı, letafeti, şevki ve zevki
okuyucuyu hayrete düşürür. Akıcı ve açıklayıcı bir üsluba
sahiptir (Safâ, 1386 hş., s. 858).
Horasan üslûbunda şiir söyleyen Attâr’ın sözü süssüz, dili
sıcak ve etkileyicidir. Şiirleri aşk ve işti­yakı dile getirir
(Attâr, 1372 hş., s. 15). Güç ve anlaşılmaz tarafı azdır. Kelimeler
genellikle bilinen anlamlarıyla kullanılmıştır. Eserlerinin
hemen hepsini tasavvufî konuları anlatıp açıkla­mak
için yazmıştır. Aşk ateşi, vahdet şuuru ve heyecanı bütün
şiirlerinde ve özellikle Divân’ında büyük ölçüde hissedilir.
Şiirlerinin hepsinde insana, ömrünü nasıl geçireceği konusunda
etkili hatırlatmalarda bulunarak onu fırsatı ganimet
bilmeye, iyi iş yapmaya ve Hak yoluna hizmete çağırır (Şahinoğlu,
1995, IV, s. 95).
Tezkiretü’l-evliyâ, İlâhînâme, Esrârnâme, Musîbetnâ-
me, Hüsrevnâme, Muhtârnâme, Mantıku’t-tayr ve Dîvân
Attâr’ın eserleri arasındadır. Tezkiretü’l-evliyâ dışındaki
eserleri manzum olarak yazılmıştır.
Kaynaklarda Pendnâme, Haydarmâme, Uşturnûme,
Cevherü’z-zât, Nüzhetü’l-ahbâb, Mazharü’l-acayib, Lisâ-
nü’1-gayb, Rumûzü'l-'âşıkîn, Şâhbâznâme, Mihr ü Müş-
teri, Heftâbâd, Heft Vâdî, Tercümetü’l-ehâdîs, Sî Fasl,
Miftahu'l-fütûh, Bî-sernâme, Bülbülnâme, Mi'râcnâme,
Cümcümenâme, Vusîatnâme, Heylâcnâme, Hayyâtnâme,
Vasiyetnâme, Kenzü'l-hakâik, Kenzü'l-esrar (Kenzü'l-bahr),
Velednâme, Siyâhnâme, İhvânü's-safâ ve Esrârü'ş-şühûd
gibi eserler Attâr'a isnat edilip çoğu onun adıyla basılmış,
hatta bazıları Türkçe dâhil birçok dile tercüme edilmiştir.
Ancak son araştırmalar, ilk beş eserin ona isnadının çok
şüpheli, diğerlerinin ise tamamen sahte olduğunu ortaya
koymuştur. Furûzanfer ve Zerrînkûb'a göre ona ait olduğu
şüpheli olan Pendnâme hariç bunların tamamı uydurmadır.
Yine bu araştırmacılara göre adı geçen eserlerin pek çoğu
XV. yüzyılda yaşayan Attâr-ı Tûnî tarafından yazılmış, bir
kısmı da yine adı veya mahlası Attâr olan diğer kişilerce
kaleme alınmıştır (Şahinoğlu, 1995, IV, s. 98).
Fikri ve Tasavvufî Düşünceleri
Attâr, büyük mutasavvıf şairlerdendir. Onun aşk ve arzu
dolu sade ve etkileyici sözleri, her zaman hakikat yolcularına
büyük bir aşk ve zevkle maksada ulaşmada rehberlik
etmiştir (Attâr, 1372 hş., s. 15). Yüce irfanî düşüncelerini
açıklamada dil ve şiirdeki eşsiz gücü kendisine başarı
sağlamıştır. Anlatımında çeşitli temsillere tevessül etmesi,
irfanî bir konuyu izah ederken değişik hikâyeler anlatmış
olması, tekkelerde itikâfa çekilmiş kimselerin amaçlarını
diğer insanlar için daha iyi, daha anlaşılır ve açık bir hâle
getirmiştir (Safâ, 1376 hş., II, s. 859).
Attâr’ın düşünce dünyasında, görünen “çokluk” (kesret),
ezelî âlemde Hakk’ın zâtı ile “bir”dir, ayrılık ve çokluk
yoktur. Çokluk bu âlemdedir ve tamamen zahirîdir. Varlıktan
bir zerreye sahip olan herkes, bütün zerrelerin bir varlıktan
geldiğini anlar. İlâhî cevheri içinde taşıyan insan, ancak
üzerindeki varlık perdelerini kaldırdıktan sonra Allah’ı
bulabilir ve O’nu görebilir. Attâr’a göre Allah, muhtelif
şeylerde muhtelif kisve­lerle tecelli eder (Şahinoğlu, 1995,
IV, s. 96).
Attâr, tasavvufun esası kabul edilen tarikat, marifet ve hakikat
merhalelerini talep, aşk, marifet, istiğna, tevhid, hayret
ve fenâdan ibaret yedi merhaleye çı­karır. Kâmil insan
olmak için gerekli olan yolculuğun sayısız zahmetleri ve
sı­kıntıları vardır. Bu yolculuğun ilk şartı talep ve araştırmadır.
Ona göre âşık, canını pervane gibi ateşte feda eden
kimsedir. Aşkı ve ateşi olmayan kimse ölse daha iyidir.
Mantıku’t-tayr ve Musîbetnâme adlı mesne­vilerinde belirttiği
gibi sâlik, ilâhî cevheri kendinde bütünüyle hissetmek
için, her türlü zahmet ve ıstıraba tahammülü olan bir aşk
ile uzun bir yol takip eder. Bütün kâinatı yani felâket ve
engellerle dolu yedi vadiyi dolaştıktan sonra nihayet aradığını
kendinde bulur ve kendisi de tamamen aradığı şey
yani Hak olur (Şahinoğlu, 1995, IV, s. 96).
Gazelin İncelenmesi
Attâr’ın hayatı, edebî kişiliği, fikir dünyası ve eserleri
hakkında kısaca bilgi verildikten sonra, burada şairin
Divân’ında yer alan gazellerinden biri Türkçeye çevrilip
incelenmiştir. Şiirde mevcut olan edebî sanatlar, vezin ve
kafiye gösterilip gazel nazım türü hakkında bilgi verilmiş-
tir. Mesnevilerindeki tasavvufî fikirleri lirik bir tarzda ifade
ettiği kaside, gazel ve tercilerden oluşan Divân’ı Takî-yi
Tefazzulî (Tahran, 1366 hş.), Bedîuzzaman Furûzanfer
(Tahran, 1386 hş.), Gulamrızâ Kayserî (Tahran, 2536 şş.),
Saîd-i Nefisî (Tahran, 1389 hş.), Ferheng u Kalem (Tahran,
1391 hş.), İsmail Şahrûdî (Tahran, 1372 hş.) tarafından tashih
ve tetkik edilerek basılmıştır.
Söz konusu gazel Saîd-i Nefisî, Gulamrızâ Kayserî, Bedîuzzaman
Furûzanfer, İsmail Şâhrûdî neşrinde on üç,
Takî-yi Tefazzulî ve Ferhen u Kalem neşrinde on bir beyittir.
Çalışmada ise Takî-yi Tefazzulî (Tahran, 1366 hş.)
neşrindeki gazel esas alınmıştır.
Sözlükte kadınlar hakkında söylenen güzel ve âşıkane söz
(Mermer, Bayram, Alıcı, Eflatun, Keskin, 2013, s. 86); kadınlarla
oynaşmak, sevişmek, aşk oyunu oynamak, aşk ve
âşıklıktan söz etmek manasına gelen gazel, terimde birinci
beytin ilk mısrası ile sonraki beyitlerin ikinci mısralarının
aynı kafiyede ve baştan sona aynı vezinde olduğu birkaç
beyte denir. En az beş, en fazla on beş, on altı ve nadiren
on dokuz beyit de olabilir; on dokuz beyitten fazla olan
gazellere de rastlanmaktadır. Gazelin ilk beytine matla, genellikle
şairin mahlasına yer verdiği son beytine makta, en
güzel beytine ise beytü’l-gazel denir (Değirmençay, 2013,
s. 86). Gazeller genellikle sevgi, sevgili, sevgiliye duyulan
aşk ve âşıklık konularını işlemekle birlikte bazen tasavvufî,
felsefî, ahlakî ve siyasî meseleleri de ihtiva eder. Aynı zamanda
methiye olarak yazılmış gazeller de bulunmaktadır
(Değirmençay, 2013, s. 86).
30 Curr Res Soc Sci (2015), 1(2) ARAŞTIRMA MAKALESİ
Şiirin kafiyesi incelediğinde beyit sonlarında kafiyeden
sonra gelen, aynı anlamda ve aynı şekilde tekrar edilen
8
Söz konusu gazel bahr-i hafîf-i aslem (-i mahbûn-i maktû)-i arûz ve zarb-i musabbağ
(Değirmençay, 2005, s. 81) yani feilâtun/fâilâtün, mefâilün, fâ„lât vezninde kaleme alınmıştır.
Şiirin kafiyesi incelediğinde beyit sonlarında kafiyeden sonra gelen, aynı anlamda ve aynı
şekilde tekrar edilen “ت د “kelimelerinin redif olarak kullanıldığı görülür. Kafiye kelimeleri
ise şu şekildedir:
, د , ک د , ز د , ت د . د , حقد , د , د , س د , بد , د
Kafiye kelimelerindeki son asıl harf olan “ ” revi harfi; revi harfinden önce, revi ile
aralarında harekeli bir harf bulunan “ ” harfi ise harf-i te„sis veya elif-i te„sis; elif-i te„sis ile
revi harfi arasında kalan harekeli harf “ ” ise dâhildir (Değirmençay, 2005, s. 112).
Manzumedeki söz sanatları incelendiğinde; ikinci beyitte insan dışı canlı ve cansız varlıkları;
düşünen, duyan ve hareket eden bir insan kişiliğinde göstererek elde edilen teşhis
(kişileştirme) sanatının (Dilçin, 2005, s. 419) olduğu görülür. “Gönül” kelimesine, insana ait
bir nitelik olan “bilme” eylemi nispet edilmiştir. Bilme yeteneği insana, akla aittir fakat söz
konusu beyitte “bilme” fiili gönle ait kılınmıştır.
Üçüncü beyitteki “ بد “ kelimeleri cinâs-ı tâm sanatına örnektir. Lafzî sanatlardan olan
cinâs-ı tâm sanatı; imlâ ve telaffuz bakımından aynı, anlam itibariyle farklı olan kelimelerin
bir arada kullanılmasıdır (Değirmençay, 2014, s. 68). Söz konusu kelime beytin ilk mısrasında
“söz, cümle, ibare” (Kanar, 2000, s. 782) anlamında kullanılmışken ikinci mısrasında “oluşan,
meydana gelen” (TDK, 2011, s. 1137) anlamındadır.
Dördüncü beyitte ise “ر خ “ve “ د “ kelimeleri arasında tezâd sanatı vardır. “Harap
olmak, bozulmak” ve “imar olmak, yapılanmak” manalarındaki bu iki kelimenin aynı beyitte
kullanılması, anlamlarının zıtlık, karşıtlık içermesi sebebiyle manevi sanatlardan olan tezâd
sanatını (Değirmençay, 2014, s. 99) meydana getirmiştir. Aynı şekilde beşinci beyitte de
“ د س “ve “ت س “kelimeleri anlamları itibariyle “satın al” ve “sat” manalarını taşıdıkları için
tezâd sanatına örnektir.
Yedinci beyitte “ د “ kelime grubunda, isim tamlaması şeklinde elde edilen istiâre-i
mekniyye (kapalı istiâre) sanatı görülmektedir. Nefsin mezarlığa benzetildiği bu isim
tamlaması; iki ismin oluşturduğu, istiâre bildiren izâfe-i istiârî (Değirmençay, 2014, s. 172,
173) olarak da tanımlanır.
Sonraki beyitte “ن خ “yani “gözün kanı” kelime grubu gözdeki kan anlamında değildir.
Çok fazla ve sürekli ağlamaktan kinayedir (Enverî, 1383 hş., s. 536). Sözlükte kapalı, açık
kelimelerinin redif olarak kullanıldığı görülür.
Kafiye kelimeleri ise şu şekildedir:
Kafiye kelimelerindeki son asıl harf olan
8
Söz konusu gazel bahr-i hafîf-i aslem (-i mahbûn-i maktû)-i arûz ve zarb-i musabbağ
(Değirmençay, 2005, s. 81) yani feilâtun/fâilâtün, mefâilün, fâ„lât vezninde kaleme alınmıştır.
Şiirin kafiyesi incelediğinde beyit sonlarında kafiyeden sonra gelen, aynı anlamda ve aynı
şekilde tekrar edilen “ت د “kelimelerinin redif olarak kullanıldığı görülür. Kafiye kelimeleri
ise şu şekildedir:
, د , ک د , ز د , ت د . د , حقد , د , د , س د , بد , د
Kafiye kelimelerindeki son asıl harf olan “ ” revi harfi; revi harfinden önce, revi ile
aralarında harekeli bir harf bulunan “ ” harfi ise harf-i te„sis veya elif-i te„sis; elif-i te„sis ile
revi harfi arasında kalan harekeli harf “ ” ise dâhildir (Değirmençay, 2005, s. 112).
Manzumedeki söz sanatları incelendiğinde; ikinci beyitte insan dışı canlı ve cansız varlıkları;
düşünen, duyan ve hareket eden bir insan kişiliğinde göstererek elde edilen teşhis
(kişileştirme) sanatının (Dilçin, 2005, s. 419) olduğu görülür. “Gönül” kelimesine, insana ait
bir nitelik olan “bilme” eylemi nispet edilmiştir. Bilme yeteneği insana, akla aittir fakat söz
konusu beyitte “bilme” fiili gönle ait kılınmıştır.
Üçüncü beyitteki “ بد “ kelimeleri cinâs-ı tâm sanatına örnektir. Lafzî sanatlardan olan
cinâs-ı tâm sanatı; imlâ ve telaffuz bakımından aynı, anlam itibariyle farklı olan kelimelerin
bir arada kullanılmasıdır (Değirmençay, 2014, s. 68). Söz konusu kelime beytin ilk mısrasında
“söz, cümle, ibare” (Kanar, 2000, s. 782) anlamında kullanılmışken ikinci mısrasında “oluşan,
meydana gelen” (TDK, 2011, s. 1137) anlamındadır.
Dördüncü beyitte ise “ر خ “ve “ د “ kelimeleri arasında tezâd sanatı vardır. “Harap
olmak, bozulmak” ve “imar olmak, yapılanmak” manalarındaki bu iki kelimenin aynı beyitte
kullanılması, anlamlarının zıtlık, karşıtlık içermesi sebebiyle manevi sanatlardan olan tezâd
sanatını (Değirmençay, 2014, s. 99) meydana getirmiştir. Aynı şekilde beşinci beyitte de
“ د س “ve “ت س “kelimeleri anlamları itibariyle “satın al” ve “sat” manalarını taşıdıkları için
tezâd sanatına örnektir.
Yedinci beyitte “ د “ kelime grubunda, isim tamlaması şeklinde elde edilen istiâre-i
mekniyye (kapalı istiâre) sanatı görülmektedir. Nefsin mezarlığa benzetildiği bu isim
tamlaması; iki ismin oluşturduğu, istiâre bildiren izâfe-i istiârî (Değirmençay, 2014, s. 172,
173) olarak da tanımlanır.
Sonraki beyitte “ن خ “yani “gözün kanı” kelime grubu gözdeki kan anlamında değildir.
Çok fazla ve sürekli ağlamaktan kinayedir (Enverî, 1383 hş., s. 536). Sözlükte kapalı, açık
revi harfi;
revi harfinden önce, revi ile aralarında harekeli bir harf bulunan

8
Söz konusu gazel bahr-i hafîf-i aslem (-i mahbûn-i maktû)-i arûz ve zarb-i musabbağ
(Değirmençay, 2005, s. 81) yani feilâtun/fâilâtün, mefâilün, fâ„lât vezninde kaleme alınmıştır.
Şiirin kafiyesi incelediğinde beyit sonlarında kafiyeden sonra gelen, aynı anlamda ve aynı
şekilde tekrar edilen “ت د “kelimelerinin redif olarak kullanıldığı görülür. Kafiye kelimeleri
ise şu şekildedir:
, د , ک د , ز د , ت د . د , حقد , د , د , س د , بد , د
Kafiye kelimelerindeki son asıl harf olan “ ” revi harfi; revi harfinden önce, revi ile
aralarında harekeli bir harf bulunan “ ” harfi ise harf-i te„sis veya elif-i te„sis; elif-i te„sis ile
revi harfi arasında kalan harekeli harf “ ” ise dâhildir (Değirmençay, 2005, s. 112).
Manzumedeki söz sanatları incelendiğinde; ikinci beyitte insan dışı canlı ve cansız varlıkları;
düşünen, duyan ve hareket eden bir insan kişiliğinde göstererek elde edilen teşhis
(kişileştirme) sanatının (Dilçin, 2005, s. 419) olduğu görülür. “Gönül” kelimesine, insana ait
bir nitelik olan “bilme” eylemi nispet edilmiştir. Bilme yeteneği insana, akla aittir fakat söz
konusu beyitte “bilme” fiili gönle ait kılınmıştır.
Üçüncü beyitteki “ بد “ kelimeleri cinâs-ı tâm sanatına örnektir. Lafzî sanatlardan olan
cinâs-ı tâm sanatı; imlâ ve telaffuz bakımından aynı, anlam itibariyle farklı olan kelimelerin
bir arada kullanılmasıdır (Değirmençay, 2014, s. 68). Söz konusu kelime beytin ilk mısrasında
“söz, cümle, ibare” (Kanar, 2000, s. 782) anlamında kullanılmışken ikinci mısrasında “oluşan,
meydana gelen” (TDK, 2011, s. 1137) anlamındadır.
Dördüncü beyitte ise “ر خ “ve “ د “ kelimeleri arasında tezâd sanatı vardır. “Harap
olmak, bozulmak” ve “imar olmak, yapılanmak” manalarındaki bu iki kelimenin aynı beyitte
kullanılması, anlamlarının zıtlık, karşıtlık içermesi sebebiyle manevi sanatlardan olan tezâd
sanatını (Değirmençay, 2014, s. 99) meydana getirmiştir. Aynı şekilde beşinci beyitte de
“ د س “ve “ت س “kelimeleri anlamları itibariyle “satın al” ve “sat” manalarını taşıdıkları için
tezâd sanatına örnektir.
Yedinci beyitte “ د “ kelime grubunda, isim tamlaması şeklinde elde edilen istiâre-i
mekniyye (kapalı istiâre) sanatı görülmektedir. Nefsin mezarlığa benzetildiği bu isim
tamlaması; iki ismin oluşturduğu, istiâre bildiren izâfe-i istiârî (Değirmençay, 2014, s. 172,
173) olarak da tanımlanır.
Sonraki beyitte “ن خ “yani “gözün kanı” kelime grubu gözdeki kan anlamında değildir.
Çok fazla ve sürekli ağlamaktan kinayedir (Enverî, 1383 hş., s. 536). Sözlükte kapalı, açık
harfi ise harf-i te‘sis veya elif-i te‘sis; elif-i te‘sis
ile revi harfi arasında kalan harekeli harf
8
Söz konusu gazel bahr-i hafîf-i aslem (-i mahbûn-i maktû)-i arûz ve zarb-i musabbağ
(Değirmençay, 2005, s. 81) yani feilâtun/fâilâtün, mefâilün, fâ„lât vezninde kaleme alınmıştır.
Şiirin kafiyesi incelediğinde beyit sonlarında kafiyeden sonra gelen, aynı anlamda ve aynı
şekilde tekrar edilen “ت د “kelimelerinin redif olarak kullanıldığı görülür. Kafiye kelimeleri
ise şu şekildedir:
, د , ک د , ز د , ت د . د , حقد , د , د , س د , بد , د
Kafiye kelimelerindeki son asıl harf olan “ ” revi harfi; revi harfinden önce, revi ile
aralarında harekeli bir harf bulunan “ ” harfi ise harf-i te„sis veya elif-i te„sis; elif-i te„sis ile
revi harfi arasında kalan harekeli harf “ ” ise dâhildir (Değirmençay, 2005, s. 112).
Manzumedeki söz sanatları incelendiğinde; ikinci beyitte insan dışı canlı ve cansız varlıkları;
düşünen, duyan ve hareket eden bir insan kişiliğinde göstererek elde edilen teşhis
(kişileştirme) sanatının (Dilçin, 2005, s. 419) olduğu görülür. “Gönül” kelimesine, insana ait
bir nitelik olan “bilme” eylemi nispet edilmiştir. Bilme yeteneği insana, akla aittir fakat söz
konusu beyitte “bilme” fiili gönle ait kılınmıştır.
Üçüncü beyitteki “ بد “ kelimeleri cinâs-ı tâm sanatına örnektir. Lafzî sanatlardan olan
cinâs-ı tâm sanatı; imlâ ve telaffuz bakımından aynı, anlam itibariyle farklı olan kelimelerin
bir arada kullanılmasıdır (Değirmençay, 2014, s. 68). Söz konusu kelime beytin ilk mısrasında
“söz, cümle, ibare” (Kanar, 2000, s. 782) anlamında kullanılmışken ikinci mısrasında “oluşan,
meydana gelen” (TDK, 2011, s. 1137) anlamındadır.
Dördüncü beyitte ise “ر خ “ve “ د “ kelimeleri arasında tezâd sanatı vardır. “Harap
olmak, bozulmak” ve “imar olmak, yapılanmak” manalarındaki bu iki kelimenin aynı beyitte
kullanılması, anlamlarının zıtlık, karşıtlık içermesi sebebiyle manevi sanatlardan olan tezâd
sanatını (Değirmençay, 2014, s. 99) meydana getirmiştir. Aynı şekilde beşinci beyitte de
“ د س “ve “ت س “kelimeleri anlamları itibariyle “satın al” ve “sat” manalarını taşıdıkları için
tezâd sanatına örnektir.
Yedinci beyitte “ د “ kelime grubunda, isim tamlaması şeklinde elde edilen istiâre-i
mekniyye (kapalı istiâre) sanatı görülmektedir. Nefsin mezarlığa benzetildiği bu isim
tamlaması; iki ismin oluşturduğu, istiâre bildiren izâfe-i istiârî (Değirmençay, 2014, s. 172,
173) olarak da tanımlanır.
Sonraki beyitte “ن خ “yani “gözün kanı” kelime grubu gözdeki kan anlamında değildir.
Çok fazla ve sürekli ağlamaktan kinayedir (Enverî, 1383 hş., s. 536). Sözlükte kapalı, açık
ise dâhildir
(Değirmençay, 2005, s. 112).
Manzumedeki söz sanatları incelendiğinde; ikinci beyitte
insan dışı canlı ve cansız varlıkları; düşünen, duyan ve hareket
eden bir insan kişiliğinde göstererek elde edilen teşhis
(kişileştirme) sanatının (Dilçin, 2005, s. 419) olduğu görü-
lür. “Gönül” kelimesine, insana ait bir nitelik olan “bilme”
eylemi nispet edilmiştir. Bilme yeteneği insana, akla aittir
fakat söz konusu beyitte “bilme” fiili gönle ait kılınmıştır.
Üçüncü beyitteki
8
Söz konusu gazel bahr-i hafîf-i aslem (-i mahbûn-i maktû)-i arûz ve zarb-i musabbağ
(Değirmençay, 2005, s. 81) yani feilâtun/fâilâtün, mefâilün, fâ„lât vezninde kaleme alınmıştır.
Şiirin kafiyesi incelediğinde beyit sonlarında kafiyeden sonra gelen, aynı anlamda ve aynı
şekilde tekrar edilen “ت د “kelimelerinin redif olarak kullanıldığı görülür. Kafiye kelimeleri
ise şu şekildedir:
, د , ک د , ز د , ت د . د , حقد , د , د , س د , بد , د
Kafiye kelimelerindeki son asıl harf olan “ ” revi harfi; revi harfinden önce, revi ile
aralarında harekeli bir harf bulunan “ ” harfi ise harf-i te„sis veya elif-i te„sis; elif-i te„sis ile
revi harfi arasında kalan harekeli harf “ ” ise dâhildir (Değirmençay, 2005, s. 112).
Manzumedeki söz sanatları incelendiğinde; ikinci beyitte insan dışı canlı ve cansız varlıkları;
düşünen, duyan ve hareket eden bir insan kişiliğinde göstererek elde edilen teşhis
(kişileştirme) sanatının (Dilçin, 2005, s. 419) olduğu görülür. “Gönül” kelimesine, insana ait
bir nitelik olan “bilme” eylemi nispet edilmiştir. Bilme yeteneği insana, akla aittir fakat söz
konusu beyitte “bilme” fiili gönle ait kılınmıştır.
Üçüncü beyitteki “ بد “ kelimeleri cinâs-ı tâm sanatına örnektir. Lafzî sanatlardan olan
cinâs-ı tâm sanatı; imlâ ve telaffuz bakımından aynı, anlam itibariyle farklı olan kelimelerin
bir arada kullanılmasıdır (Değirmençay, 2014, s. 68). Söz konusu kelime beytin ilk mısrasında
“söz, cümle, ibare” (Kanar, 2000, s. 782) anlamında kullanılmışken ikinci mısrasında “oluşan,
meydana gelen” (TDK, 2011, s. 1137) anlamındadır.
Dördüncü beyitte ise “ر خ “ve “ د “ kelimeleri arasında tezâd sanatı vardır. “Harap
olmak, bozulmak” ve “imar olmak, yapılanmak” manalarındaki bu iki kelimenin aynı beyitte
kullanılması, anlamlarının zıtlık, karşıtlık içermesi sebebiyle manevi sanatlardan olan tezâd
sanatını (Değirmençay, 2014, s. 99) meydana getirmiştir. Aynı şekilde beşinci beyitte de
“ د س “ve “ت س “kelimeleri anlamları itibariyle “satın al” ve “sat” manalarını taşıdıkları için
tezâd sanatına örnektir.
Yedinci beyitte “ د “ kelime grubunda, isim tamlaması şeklinde elde edilen istiâre-i
mekniyye (kapalı istiâre) sanatı görülmektedir. Nefsin mezarlığa benzetildiği bu isim
tamlaması; iki ismin oluşturduğu, istiâre bildiren izâfe-i istiârî (Değirmençay, 2014, s. 172,
173) olarak da tanımlanır.
Sonraki beyitte “ن خ “yani “gözün kanı” kelime grubu gözdeki kan anlamında değildir.
Çok fazla ve sürekli ağlamaktan kinayedir (Enverî, 1383 hş., s. 536). Sözlükte kapalı, açık
kelimeleri cinâs-ı tâm sanatı-
na örnektir. Lafzî sanatlardan olan cinâs-ı tâm sanatı; imlâ
ve telaffuz bakımından aynı, anlam itibariyle farklı olan
kelimelerin bir arada kullanılmasıdır (Değirmençay, 2014,
s. 68). Söz konusu kelime beytin ilk mısrasında “söz, cümle,
ibare” (Kanar, 2000, s. 782) anlamında kullanılmışken
ikinci mısrasında “oluşan, meydana gelen” (TDK, 2011, s.
1137) anlamındadır.
Dördüncü beyitte ise
8
Söz konusu gazel bahr-i hafîf-i aslem (-i mahbûn-i maktû)-i arûz ve zarb-i musabbağ
(Değirmençay, 2005, s. 81) yani feilâtun/fâilâtün, mefâilün, fâ„lât vezninde kaleme alınmıştır.
Şiirin kafiyesi incelediğinde beyit sonlarında kafiyeden sonra gelen, aynı anlamda ve aynı
şekilde tekrar edilen “ت د “kelimelerinin redif olarak kullanıldığı görülür. Kafiye kelimeleri
ise şu şekildedir:
, د , ک د , ز د , ت د . د , حقد , د , د , س د , بد , د
Kafiye kelimelerindeki son asıl harf olan “ ” revi harfi; revi harfinden önce, revi ile
aralarında harekeli bir harf bulunan “ ” harfi ise harf-i te„sis veya elif-i te„sis; elif-i te„sis ile
revi harfi arasında kalan harekeli harf “ ” ise dâhildir (Değirmençay, 2005, s. 112).
Manzumedeki söz sanatları incelendiğinde; ikinci beyitte insan dışı canlı ve cansız varlıkları;
düşünen, duyan ve hareket eden bir insan kişiliğinde göstererek elde edilen teşhis
(kişileştirme) sanatının (Dilçin, 2005, s. 419) olduğu görülür. “Gönül” kelimesine, insana ait
bir nitelik olan “bilme” eylemi nispet edilmiştir. Bilme yeteneği insana, akla aittir fakat söz
konusu beyitte “bilme” fiili gönle ait kılınmıştır.
Üçüncü beyitteki “ بد “ kelimeleri cinâs-ı tâm sanatına örnektir. Lafzî sanatlardan olan
cinâs-ı tâm sanatı; imlâ ve telaffuz bakımından aynı, anlam itibariyle farklı olan kelimelerin
bir arada kullanılmasıdır (Değirmençay, 2014, s. 68). Söz konusu kelime beytin ilk mısrasında
“söz, cümle, ibare” (Kanar, 2000, s. 782) anlamında kullanılmışken ikinci mısrasında “oluşan,
meydana gelen” (TDK, 2011, s. 1137) anlamındadır.
Dördüncü beyitte ise “ر خ “ve “ د “ kelimeleri arasında tezâd sanatı vardır. “Harap
olmak, bozulmak” ve “imar olmak, yapılanmak” manalarındaki bu iki kelimenin aynı beyitte
kullanılması, anlamlarının zıtlık, karşıtlık içermesi sebebiyle manevi sanatlardan olan tezâd
sanatını (Değirmençay, 2014, s. 99) meydana getirmiştir. Aynı şekilde beşinci beyitte de
“ د س “ve “ت س “kelimeleri anlamları itibariyle “satın al” ve “sat” manalarını taşıdıkları için
tezâd sanatına örnektir.
Yedinci beyitte “ د “ kelime grubunda, isim tamlaması şeklinde elde edilen istiâre-i
mekniyye (kapalı istiâre) sanatı görülmektedir. Nefsin mezarlığa benzetildiği bu isim
tamlaması; iki ismin oluşturduğu, istiâre bildiren izâfe-i istiârî (Değirmençay, 2014, s. 172,
173) olarak da tanımlanır.
Sonraki beyitte “ن خ “yani “gözün kanı” kelime grubu gözdeki kan anlamında değildir.
Çok fazla ve sürekli ağlamaktan kinayedir (Enverî, 1383 hş., s. 536). Sözlükte kapalı, açık
ve
8
Söz konusu gazel bahr-i hafîf-i aslem (-i mahbûn-i maktû)-i arûz ve zarb-i musabbağ
(Değirmençay, 2005, s. 81) yani feilâtun/fâilâtün, mefâilün, fâ„lât vezninde kaleme alınmıştır.
Şiirin kafiyesi incelediğinde beyit sonlarında kafiyeden sonra gelen, aynı anlamda ve aynı
şekilde tekrar edilen “ت د “kelimelerinin redif olarak kullanıldığı görülür. Kafiye kelimeleri
ise şu şekildedir:
, د , ک د , ز د , ت د . د , حقد , د , د , س د , بد , د
Kafiye kelimelerindeki son asıl harf olan “ ” revi harfi; revi harfinden önce, revi ile
aralarında harekeli bir harf bulunan “ ” harfi ise harf-i te„sis veya elif-i te„sis; elif-i te„sis ile
revi harfi arasında kalan harekeli harf “ ” ise dâhildir (Değirmençay, 2005, s. 112).
Manzumedeki söz sanatları incelendiğinde; ikinci beyitte insan dışı canlı ve cansız varlıkları;
düşünen, duyan ve hareket eden bir insan kişiliğinde göstererek elde edilen teşhis
(kişileştirme) sanatının (Dilçin, 2005, s. 419) olduğu görülür. “Gönül” kelimesine, insana ait
bir nitelik olan “bilme” eylemi nispet edilmiştir. Bilme yeteneği insana, akla aittir fakat söz
konusu beyitte “bilme” fiili gönle ait kılınmıştır.
Üçüncü beyitteki “ بد “ kelimeleri cinâs-ı tâm sanatına örnektir. Lafzî sanatlardan olan
cinâs-ı tâm sanatı; imlâ ve telaffuz bakımından aynı, anlam itibariyle farklı olan kelimelerin
bir arada kullanılmasıdır (Değirmençay, 2014, s. 68). Söz konusu kelime beytin ilk mısrasında
“söz, cümle, ibare” (Kanar, 2000, s. 782) anlamında kullanılmışken ikinci mısrasında “oluşan,
meydana gelen” (TDK, 2011, s. 1137) anlamındadır.
Dördüncü beyitte ise “ر خ “ve “ د “ kelimeleri arasında tezâd sanatı vardır. “Harap
olmak, bozulmak” ve “imar olmak, yapılanmak” manalarındaki bu iki kelimenin aynı beyitte
kullanılması, anlamlarının zıtlık, karşıtlık içermesi sebebiyle manevi sanatlardan olan tezâd
sanatını (Değirmençay, 2014, s. 99) meydana getirmiştir. Aynı şekilde beşinci beyitte de
“ د س “ve “ت س “kelimeleri anlamları itibariyle “satın al” ve “sat” manalarını taşıdıkları için
tezâd sanatına örnektir.
Yedinci beyitte “ د “ kelime grubunda, isim tamlaması şeklinde elde edilen istiâre-i
mekniyye (kapalı istiâre) sanatı görülmektedir. Nefsin mezarlığa benzetildiği bu isim
tamlaması; iki ismin oluşturduğu, istiâre bildiren izâfe-i istiârî (Değirmençay, 2014, s. 172,
173) olarak da tanımlanır.
Sonraki beyitte “ن خ “yani “gözün kanı” kelime grubu gözdeki kan anlamında değildir.
Çok fazla ve sürekli ağlamaktan kinayedir (Enverî, 1383 hş., s. 536). Sözlükte kapalı, açık
kelimeleri
arasında tezâd sanatı vardır. “Harap olmak, bozulmak” ve
“imar olmak, yapılanmak” manalarındaki bu iki kelimenin
aynı beyitte kullanılması, anlamlarının zıtlık, karşıtlık içermesi
sebebiyle manevi sanatlardan olan tezâd sanatını (De-
ğirmençay, 2014, s. 99) meydana getirmiştir. Aynı şekilde
beşinci beyitte de
8
Söz konusu gazel bahr-i hafîf-i aslem (-i mahbûn-i maktû)-i arûz ve zarb-i musabbağ
(Değirmençay, 2005, s. 81) yani feilâtun/fâilâtün, mefâilün, fâ„lât vezninde kaleme alınmıştır.
Şiirin kafiyesi incelediğinde beyit sonlarında kafiyeden sonra gelen, aynı anlamda ve aynı
şekilde tekrar edilen “ت د “kelimelerinin redif olarak kullanıldığı görülür. Kafiye kelimeleri
ise şu şekildedir:
, د , ک د , ز د , ت د . د , حقد , د , د , س د , بد , د
Kafiye kelimelerindeki son asıl harf olan “ ” revi harfi; revi harfinden önce, revi ile
aralarında harekeli bir harf bulunan “ ” harfi ise harf-i te„sis veya elif-i te„sis; elif-i te„sis ile
revi harfi arasında kalan harekeli harf “ ” ise dâhildir (Değirmençay, 2005, s. 112).
Manzumedeki söz sanatları incelendiğinde; ikinci beyitte insan dışı canlı ve cansız varlıkları;
düşünen, duyan ve hareket eden bir insan kişiliğinde göstererek elde edilen teşhis
(kişileştirme) sanatının (Dilçin, 2005, s. 419) olduğu görülür. “Gönül” kelimesine, insana ait
bir nitelik olan “bilme” eylemi nispet edilmiştir. Bilme yeteneği insana, akla aittir fakat söz
konusu beyitte “bilme” fiili gönle ait kılınmıştır.
Üçüncü beyitteki “ بد “ kelimeleri cinâs-ı tâm sanatına örnektir. Lafzî sanatlardan olan
cinâs-ı tâm sanatı; imlâ ve telaffuz bakımından aynı, anlam itibariyle farklı olan kelimelerin
bir arada kullanılmasıdır (Değirmençay, 2014, s. 68). Söz konusu kelime beytin ilk mısrasında
“söz, cümle, ibare” (Kanar, 2000, s. 782) anlamında kullanılmışken ikinci mısrasında “oluşan,
meydana gelen” (TDK, 2011, s. 1137) anlamındadır.
Dördüncü beyitte ise “ر خ “ve “ د “ kelimeleri arasında tezâd sanatı vardır. “Harap
olmak, bozulmak” ve “imar olmak, yapılanmak” manalarındaki bu iki kelimenin aynı beyitte
kullanılması, anlamlarının zıtlık, karşıtlık içermesi sebebiyle manevi sanatlardan olan tezâd
sanatını (Değirmençay, 2014, s. 99) meydana getirmiştir. Aynı şekilde beşinci beyitte de
“ د س “ve “ت س “kelimeleri anlamları itibariyle “satın al” ve “sat” manalarını taşıdıkları için
tezâd sanatına örnektir.
Yedinci beyitte “ د “ kelime grubunda, isim tamlaması şeklinde elde edilen istiâre-i
mekniyye (kapalı istiâre) sanatı görülmektedir. Nefsin mezarlığa benzetildiği bu isim
tamlaması; iki ismin oluşturduğu, istiâre bildiren izâfe-i istiârî (Değirmençay, 2014, s. 172,
173) olarak da tanımlanır.
Sonraki beyitte “ن خ “yani “gözün kanı” kelime grubu gözdeki kan anlamında değildir.
Çok fazla ve sürekli ağlamaktan kinayedir (Enverî, 1383 hş., s. 536). Sözlükte kapalı, açık
ve
8
Söz konusu gazel bahr-i hafîf-i aslem (-i mahbûn-i maktû)-i arûz ve zarb-i musabbağ
(Değirmençay, 2005, s. 81) yani feilâtun/fâilâtün, mefâilün, fâ„lât vezninde kaleme alınmıştır.
Şiirin kafiyesi incelediğinde beyit sonlarında kafiyeden sonra gelen, aynı anlamda ve aynı
şekilde tekrar edilen “ت د “kelimelerinin redif olarak kullanıldığı görülür. Kafiye kelimeleri
ise şu şekildedir:
, د , ک د , ز د , ت د . د , حقد , د , د , س د , بد , د
Kafiye kelimelerindeki son asıl harf olan “ ” revi harfi; revi harfinden önce, revi ile
aralarında harekeli bir harf bulunan “ ” harfi ise harf-i te„sis veya elif-i te„sis; elif-i te„sis ile
revi harfi arasında kalan harekeli harf “ ” ise dâhildir (Değirmençay, 2005, s. 112).
Manzumedeki söz sanatları incelendiğinde; ikinci beyitte insan dışı canlı ve cansız varlıkları;
düşünen, duyan ve hareket eden bir insan kişiliğinde göstererek elde edilen teşhis
(kişileştirme) sanatının (Dilçin, 2005, s. 419) olduğu görülür. “Gönül” kelimesine, insana ait
bir nitelik olan “bilme” eylemi nispet edilmiştir. Bilme yeteneği insana, akla aittir fakat söz
konusu beyitte “bilme” fiili gönle ait kılınmıştır.
Üçüncü beyitteki “ بد “ kelimeleri cinâs-ı tâm sanatına örnektir. Lafzî sanatlardan olan
cinâs-ı tâm sanatı; imlâ ve telaffuz bakımından aynı, anlam itibariyle farklı olan kelimelerin
bir arada kullanılmasıdır (Değirmençay, 2014, s. 68). Söz konusu kelime beytin ilk mısrasında
“söz, cümle, ibare” (Kanar, 2000, s. 782) anlamında kullanılmışken ikinci mısrasında “oluşan,
meydana gelen” (TDK, 2011, s. 1137) anlamındadır.
Dördüncü beyitte ise “ر خ “ve “ د “ kelimeleri arasında tezâd sanatı vardır. “Harap
olmak, bozulmak” ve “imar olmak, yapılanmak” manalarındaki bu iki kelimenin aynı beyitte
kullanılması, anlamlarının zıtlık, karşıtlık içermesi sebebiyle manevi sanatlardan olan tezâd
sanatını (Değirmençay, 2014, s. 99) meydana getirmiştir. Aynı şekilde beşinci beyitte de
“ د س “ve “ت س “kelimeleri anlamları itibariyle “satın al” ve “sat” manalarını taşıdıkları için
tezâd sanatına örnektir.
Yedinci beyitte “ د “ kelime grubunda, isim tamlaması şeklinde elde edilen istiâre-i
mekniyye (kapalı istiâre) sanatı görülmektedir. Nefsin mezarlığa benzetildiği bu isim
tamlaması; iki ismin oluşturduğu, istiâre bildiren izâfe-i istiârî (Değirmençay, 2014, s. 172,
173) olarak da tanımlanır.
Sonraki beyitte “ن خ “yani “gözün kanı” kelime grubu gözdeki kan anlamında değildir.
Çok fazla ve sürekli ağlamaktan kinayedir (Enverî, 1383 hş., s. 536). Sözlükte kapalı, açık
kelimeleri anlamları
itibariyle “satın al” ve “sat” manalarını taşıdıkları için
tezâd sanatına örnektir.
Yedinci beyitte
8
Söz konusu gazel bahr-i hafîf-i aslem (-i mahbûn-i maktû)-i arûz ve zarb-i musabbağ
(Değirmençay, 2005, s. 81) yani feilâtun/fâilâtün, mefâilün, fâ„lât vezninde kaleme alınmıştır.
Şiirin kafiyesi incelediğinde beyit sonlarında kafiyeden sonra gelen, aynı anlamda ve aynı
şekilde tekrar edilen “ت د “kelimelerinin redif olarak kullanıldığı görülür. Kafiye kelimeleri
ise şu şekildedir:
, د , ک د , ز د , ت د . د , حقد , د , د , س د , بد , د
Kafiye kelimelerindeki son asıl harf olan “ ” revi harfi; revi harfinden önce, revi ile
aralarında harekeli bir harf bulunan “ ” harfi ise harf-i te„sis veya elif-i te„sis; elif-i te„sis ile
revi harfi arasında kalan harekeli harf “ ” ise dâhildir (Değirmençay, 2005, s. 112).
Manzumedeki söz sanatları incelendiğinde; ikinci beyitte insan dışı canlı ve cansız varlıkları;
düşünen, duyan ve hareket eden bir insan kişiliğinde göstererek elde edilen teşhis
(kişileştirme) sanatının (Dilçin, 2005, s. 419) olduğu görülür. “Gönül” kelimesine, insana ait
bir nitelik olan “bilme” eylemi nispet edilmiştir. Bilme yeteneği insana, akla aittir fakat söz
konusu beyitte “bilme” fiili gönle ait kılınmıştır.
Üçüncü beyitteki “ بد “ kelimeleri cinâs-ı tâm sanatına örnektir. Lafzî sanatlardan olan
cinâs-ı tâm sanatı; imlâ ve telaffuz bakımından aynı, anlam itibariyle farklı olan kelimelerin
bir arada kullanılmasıdır (Değirmençay, 2014, s. 68). Söz konusu kelime beytin ilk mısrasında
“söz, cümle, ibare” (Kanar, 2000, s. 782) anlamında kullanılmışken ikinci mısrasında “oluşan,
meydana gelen” (TDK, 2011, s. 1137) anlamındadır.
Dördüncü beyitte ise “ر خ “ve “ د “ kelimeleri arasında tezâd sanatı vardır. “Harap
olmak, bozulmak” ve “imar olmak, yapılanmak” manalarındaki bu iki kelimenin aynı beyitte
kullanılması, anlamlarının zıtlık, karşıtlık içermesi sebebiyle manevi sanatlardan olan tezâd
sanatını (Değirmençay, 2014, s. 99) meydana getirmiştir. Aynı şekilde beşinci beyitte de
“ د س “ve “ت س “kelimeleri anlamları itibariyle “satın al” ve “sat” manalarını taşıdıkları için
tezâd sanatına örnektir.
Yedinci beyitte “ د “ kelime grubunda, isim tamlaması şeklinde elde edilen istiâre-i
mekniyye (kapalı istiâre) sanatı görülmektedir. Nefsin mezarlığa benzetildiği bu isim
tamlaması; iki ismin oluşturduğu, istiâre bildiren izâfe-i istiârî (Değirmençay, 2014, s. 172,
173) olarak da tanımlanır.
Sonraki beyitte “ن خ “yani “gözün kanı” kelime grubu gözdeki kan anlamında değildir.
Çok fazla ve sürekli ağlamaktan kinayedir (Enverî, 1383 hş., s. 536). Sözlükte kapalı, açık
kelime grubunda, isim tamlaması
şeklinde elde edilen istiâre-i mekniyye (kapalı istiâre)
sanatı görülmektedir. Nefsin mezarlığa benzetildiği
bu isim tamlaması; iki ismin oluşturduğu, istiâre bildiren
izâfe-i istiârî (Değirmençay, 2014, s. 172, 173) olarak da
tanımlanır.
Sonraki beyitte
8
Söz konusu gazel bahr-i hafîf-i aslem (-i mahbûn-i maktû)-i arûz ve zarb-i musabbağ
(Değirmençay, 2005, s. 81) yani feilâtun/fâilâtün, mefâilün, fâ„lât vezninde kaleme alınmıştır.
Şiirin kafiyesi incelediğinde beyit sonlarında kafiyeden sonra gelen, aynı anlamda ve aynı
şekilde tekrar edilen “ت د “kelimelerinin redif olarak kullanıldığı görülür. Kafiye kelimeleri
ise şu şekildedir:
, د , ک د , ز د , ت د . د , حقد , د , د , س د , بد , د
Kafiye kelimelerindeki son asıl harf olan “ ” revi harfi; revi harfinden önce, revi ile
aralarında harekeli bir harf bulunan “ ” harfi ise harf-i te„sis veya elif-i te„sis; elif-i te„sis ile
revi harfi arasında kalan harekeli harf “ ” ise dâhildir (Değirmençay, 2005, s. 112).
Manzumedeki söz sanatları incelendiğinde; ikinci beyitte insan dışı canlı ve cansız varlıkları;
düşünen, duyan ve hareket eden bir insan kişiliğinde göstererek elde edilen teşhis
(kişileştirme) sanatının (Dilçin, 2005, s. 419) olduğu görülür. “Gönül” kelimesine, insana ait
bir nitelik olan “bilme” eylemi nispet edilmiştir. Bilme yeteneği insana, akla aittir fakat söz
konusu beyitte “bilme” fiili gönle ait kılınmıştır.
Üçüncü beyitteki “ بد “ kelimeleri cinâs-ı tâm sanatına örnektir. Lafzî sanatlardan olan
cinâs-ı tâm sanatı; imlâ ve telaffuz bakımından aynı, anlam itibariyle farklı olan kelimelerin
bir arada kullanılmasıdır (Değirmençay, 2014, s. 68). Söz konusu kelime beytin ilk mısrasında
“söz, cümle, ibare” (Kanar, 2000, s. 782) anlamında kullanılmışken ikinci mısrasında “oluşan,
meydana gelen” (TDK, 2011, s. 1137) anlamındadır.
Dördüncü beyitte ise “ر خ “ve “ د “ kelimeleri arasında tezâd sanatı vardır. “Harap
olmak, bozulmak” ve “imar olmak, yapılanmak” manalarındaki bu iki kelimenin aynı beyitte
kullanılması, anlamlarının zıtlık, karşıtlık içermesi sebebiyle manevi sanatlardan olan tezâd
sanatını (Değirmençay, 2014, s. 99) meydana getirmiştir. Aynı şekilde beşinci beyitte de
“ د س “ve “ت س “kelimeleri anlamları itibariyle “satın al” ve “sat” manalarını taşıdıkları için
tezâd sanatına örnektir.
Yedinci beyitte “ د “ kelime grubunda, isim tamlaması şeklinde elde edilen istiâre-i
mekniyye (kapalı istiâre) sanatı görülmektedir. Nefsin mezarlığa benzetildiği bu isim
tamlaması; iki ismin oluşturduğu, istiâre bildiren izâfe-i istiârî (Değirmençay, 2014, s. 172,
173) olarak da tanımlanır.
Sonraki beyitte “ن خ “yani “gözün kanı” kelime grubu gözdeki kan anlamında değildir.
Çok fazla ve sürekli ağlamaktan kinayedir (Enverî, 1383 hş., s. 536). Sözlükte kapalı, açık
yani “gözün kanı” kelime
grubu gözdeki kan anlamında değildir. Çok fazla ve sürekli
ağlamaktan kinayedir (Enverî, 1383 hş., s. 536). Sözlükte
kapalı, açık olmayan anlamına gelen kinaye; uzak ve yakın
anlamları olan bir kelimenin, zihinden uzak anlamını
kastederek yine kapalı bir şekilde dile getirilmesi olarak
tanımlanır (Değirmençay, 2014, s. 161). Aynı beyitte yer
alan
9
olmayan anlamına gelen kinaye; uzak ve yakın anlamları olan bir kelimenin, zihinden uzak
anlamını kastederek yine kapalı bir şekilde dile getirilmesi olarak tanımlanır (Değirmençay,
2014, s. 161). Aynı beyitte yer alan “ک سش “ve “ د ت “yani “yıka” ve “temiz, temizlik”
kelimeleri; tür, benzerlik ve mülâzemet gibi anlam bakımından birbirleriyle yakın anlam ve
uyum içinde olmaları (Değirmençay, 2014, s. 95) ve karşıtlık ilgisi bulunmaması (Dilçin,
2005, s. 431) sebebiyle mürâ„ât-i nazîr (tenasüb) sanatına örnektir.
Son beyitte ise şair bir başkasına seslenir gibi kendisine “ د ک” ,“ Ey Attâr!” diyerek nidada
bulunur. Bu beyitte hem nidâ hem tecrîd sanatları yer almaktadır. Nidâ sanatı, nidâ harfi “ey!,
ya!” “د، ک “ gibi muhatabın dikkatini çeken seslenişler ile sağlanır. Tecrîd sanatı ise şairin
kendisini soyutlayarak yine kendine hitap etmesidir. Hitabu‟n-nefs sanatı olarak da
adlandırılır (Değirmençay, 2014, s. 111, 216). Şair, şiirin son beytinde bir başkasına seslenir
gibi kendisine seslenmektedir.
Sanatları incelenen manzumede genel olarak aşkın konu edildiği, aşkı ancak gönlün tarif
edebileceği, nefisten bahsedildiği, akıl ile aşkı anlamanın mümkün olmadığı, tasavvufî aşkın
ele alındığı görülür.
Söz konusu manzumenin Türkçe çevirisi ve beyitlerin açıklamaları ise şu şekildedir:
تتتتتتتجز شتتتتتتتت تتتتتتت تتتتتتتد د تتتتتتتت
شتتتتتتتتتت س تتتتتتتتت تتتتتتتتت د د تتتتتتتتتت
Aşk sözü işaretten başka bir şey değildir
İstiareye mahkûm değildir aşk
Şair, birinci beyitte aşkı şu şekilde açıklamaya çalışmıştır: Aşk sözü, kelimesi sadece harf,
nokta ve işaretlerden ibarettir. Aşkın muhtevası ise harfler, noktalamalar ve işaretler ile ifade
edilemez. İstiareler, açıklamalar ve benzetmeler ile aşkın ne olduğu tarif edilemez. Aşk
kelimesi ancak o duygunun, hissin adıdır. Tanımını yapacak olursak aşk; Arapça aslı ışk olup
sözlükte “şiddetli ve aşırı sevgi, bir kimsenin kendisini tamamen sevdiğine vermesi,
sevgilisinden başka güzel görmeyecek kadar ona düşkün olması” anlamına gelir. Lügat
kitaplarında aşk kelimesinin, aynı kökten olup “sarmaşık” anlamına gelen aşeka (Şemîsa,
1386 hş., s. 876) ile yakından ilgili olduğu belirtilir. Buna göre sarmaşığın kuşattığı ağacın
suyunu emmesi, onu soldurup zayıflatması ve bazen kurutması gibi aşırı sevgi de sevenin
sevdiğinden başkasıyla ilgisini kestiği, onu sarartıp soldurduğu için bu duyguya da aşk
denilmiştir (Uludağ, 1991, IV, s. 11). İnsanı insan yapan ve insanlığın ortak duygusu ve
ve
9
olmayan anlamına gelen kinaye; uzak ve yakın anlamları olan bir kelimenin, zihinden uzak
anlamını kastederek yine kapalı bir şekilde dile getirilmesi olarak tanımlanır (Değirmençay,
2014, s. 161). Aynı beyitte yer alan “ک سش “ve “ د ت “yani “yıka” ve “temiz, temizlik”
kelimeleri; tür, benzerlik ve mülâzemet gibi anlam bakımından birbirleriyle yakın anlam ve
uyum içinde olmaları (Değirmençay, 2014, s. 95) ve karşıtlık ilgisi bulunmaması (Dilçin,
2005, s. 431) sebebiyle mürâ„ât-i nazîr (tenasüb) sanatına örnektir.
Son beyitte ise şair bir başkasına seslenir gibi kendisine “ د ک” ,“ Ey Attâr!” diyerek nidada
bulunur. Bu beyitte hem nidâ hem tecrîd sanatları yer almaktadır. Nidâ sanatı, nidâ harfi “ey!,
ya!” “د، ک “ gibi muhatabın dikkatini çeken seslenişler ile sağlanır. Tecrîd sanatı ise şairin
kendisini soyutlayarak yine kendine hitap etmesidir. Hitabu‟n-nefs sanatı olarak da
adlandırılır (Değirmençay, 2014, s. 111, 216). Şair, şiirin son beytinde bir başkasına seslenir
gibi kendisine seslenmektedir.
Sanatları incelenen manzumede genel olarak aşkın konu edildiği, aşkı ancak gönlün tarif
edebileceği, nefisten bahsedildiği, akıl ile aşkı anlamanın mümkün olmadığı, tasavvufî aşkın
ele alındığı görülür.
Söz konusu manzumenin Türkçe çevirisi ve beyitlerin açıklamaları ise şu şekildedir:
تتتتتتتجز شتتتتتتتت تتتتتتت تتتتتتتد د تتتتتتتت
شتتتتتتتتتت س تتتتتتتتت تتتتتتتتت د د تتتتتتتتتت
Aşk sözü işaretten başka bir şey değildir
İstiareye mahkûm değildir aşk
Şair, birinci beyitte aşkı şu şekilde açıklamaya çalışmıştır: Aşk sözü, kelimesi sadece harf,
nokta ve işaretlerden ibarettir. Aşkın muhtevası ise harfler, noktalamalar ve işaretler ile ifade
edilemez. İstiareler, açıklamalar ve benzetmeler ile aşkın ne olduğu tarif edilemez. Aşk
kelimesi ancak o duygunun, hissin adıdır. Tanımını yapacak olursak aşk; Arapça aslı ışk olup
sözlükte “şiddetli ve aşırı sevgi, bir kimsenin kendisini tamamen sevdiğine vermesi,
sevgilisinden başka güzel görmeyecek kadar ona düşkün olması” anlamına gelir. Lügat
kitaplarında aşk kelimesinin, aynı kökten olup “sarmaşık” anlamına gelen aşeka (Şemîsa,
1386 hş., s. 876) ile yakından ilgili olduğu belirtilir. Buna göre sarmaşığın kuşattığı ağacın
suyunu emmesi, onu soldurup zayıflatması ve bazen kurutması gibi aşırı sevgi de sevenin
sevdiğinden başkasıyla ilgisini kestiği, onu sarartıp soldurduğu için bu duyguya da aşk
denilmiştir (Uludağ, 1991, IV, s. 11). İnsanı insan yapan ve insanlığın ortak duygusu ve
yani “yıka” ve “temiz, temizlik”
kelimeleri; tür, benzerlik ve mülâzemet gibi anlam
bakımından birbirleriyle yakın anlam ve uyum içinde olmaları
(Değirmençay, 2014, s. 95) ve karşıtlık ilgisi bulunmaması
(Dilçin, 2005, s. 431) sebebiyle mürâ‘ât-i nazîr
(tenasüb) sanatına örnektir.
Söz konusu gazel bahr-i hafîf-i aslem (-i mahbûn-i maktû)-i
arûz ve zarb-i musabbağ (Değirmençay, 2005, s. 81)
yani feilâtun/fâilâtün, mefâilün, fâ‘lât vezninde kaleme
alınmıştır.
7
تتتتتتجز شتتتتتتت تتتتتت تتتتتتتد د تتتتتتتت
شتتتتتتتتتت س تتتتتتتتت تتتتتتتتت د د تتتتتتتتتت
ل د تتتتت کتتتتت ع تتتتتت تتتتت ک شتتتتتت
قتتتتتتتتتت ت ن ک س تتتتتتتتتتد د تتتتتتتتتتت
بتتتتتتتتد ک تتتتتتتت د تتتتتتتتت شتتتتتتتتتت
شتتتتتتتتتت ز تتتتتتتتتد بتتتتتتتتتد د تتتتتتتتتت
کتتتتت کتتتتت ل ز شتتتتتت شتتتتتت ختتتتت ر
س تتتتتت ز ا ک تتتتتت ت تتتتتتد د تتتتتتت
شتتتتتتتت س تتتتتتت د خ شتتتتتتت ز س تتتتتتت ت
کتتتتتت د تتتتتت ز تتتتتتز تتتتتتد د تتتتتتت
تتتت تتتت تتتت تتتت ک ستتتت شتتتتت
ک تتتتتت ا تتتتتتت ک تتتتتتتد د تتتتتتتت
ل ختتتتتتتت ز تتتتتتتت د تتتتتتتت ستتتتتتتت ا
کتتتت تتتتت تتتت تتتتز ز تتتتد د تتتتت
تتتتتتتز ختتتتتتت سجتتتتتتت تتتتتتت ن سشتتتتتتت ک
کتتتت تتتتت تتتت تتتتز ت تتتتد د تتتتت
پتتت تتتت ز تتتتت کتتت کتتتت تتتت
تتتتتتتتت ک زکتتتتتتتتت تتتتتتتتتد د تتتتتتتتتت
ل تتتتتتتت د عتتتتتتتت تتتتتتتتد کتتتتتتتت
سددتتتت ستتتتت کتتتتت تتتتتدک تتتتتد د تتتتتت
تتتتتتتز تتتتتتتز کتتتتتتتد ن ک تتتتتتتد
8 ز د تتتتت تتتتتز کتتتتتد متتتتتد حقتتتتتد د تتتتتت
Söz konusu gazel bahr-i hafîf-i aslem (-i mahbûn-i maktû)-i arûz ve zarb-i musabbağ
(Değirmençay, 2005, s. 81) yani feilâtun/fâilâtün, mefâilün, fâ„lât vezninde kaleme alınmıştır.
Şiirin kafiyesi incelediğinde beyit sonlarında kafiyeden sonra gelen, aynı anlamda ve aynı
şekilde tekrar edilen “ت د “kelimelerinin redif olarak kullanıldığı görülür. Kafiye kelimeleri
ise şu şekildedir:
, د , ک د , ز د , ت د . د , حقد , د , د , س د , بد , د
Kafiye kelimelerindeki son asıl harf olan “ ” revi harfi; revi harfinden önce, revi ile
aralarında harekeli bir harf bulunan “ ” harfi ise harf-i te„sis veya elif-i te„sis; elif-i te„sis ile
revi harfi arasında kalan harekeli harf “ ” ise dâhildir (Değirmençay, 2005, s. 112).
Manzumedeki söz sanatları incelendiğinde; ikinci beyitte insan dışı canlı ve cansız varlıkları;
düşünen, duyan ve hareket eden bir insan kişiliğinde göstererek elde edilen teşhis
(kişileştirme) sanatının (Dilçin, 2005, s. 419) olduğu görülür. “Gönül” kelimesine, insana ait
bir nitelik olan “bilme” eylemi nispet edilmiştir. Bilme yeteneği insana, akla aittir fakat söz
konusu beyitte “bilme” fiili gönle ait kılınmıştır.
Üçüncü beyitteki “ بد “ kelimeleri cinâs-ı tâm sanatına örnektir. Lafzî sanatlardan olan
cinâs-ı tâm sanatı; imlâ ve telaffuz bakımından aynı, anlam itibariyle farklı olan kelimelerin
bir arada kullanılmasıdır (Değirmençay, 2014, s. 68). Söz konusu kelime beytin ilk mısrasında
“söz, cümle, ibare” (Kanar, 2000, s. 782) anlamında kullanılmışken ikinci mısrasında “oluşan,
meydana gelen” (TDK, 2011, s. 1137) anlamındadır.
Dördüncü beyitte ise “ر خ “ve “ د “ kelimeleri arasında tezâd sanatı vardır. “Harap
olmak, bozulmak” ve “imar olmak, yapılanmak” manalarındaki bu iki kelimenin aynı beyitte
kullanılması, anlamlarının zıtlık, karşıtlık içermesi sebebiyle manevi sanatlardan olan tezâd
sanatını (Değirmençay, 2014, s. 99) meydana getirmiştir. Aynı şekilde beşinci beyitte de
“ د س “ve “ت س “kelimeleri anlamları itibariyle “satın al” ve “sat” manalarını taşıdıkları için
tezâd sanatına örnektir.
Yedinci beyitte “ د “ kelime grubunda, isim tamlaması şeklinde elde edilen istiâre-i
mekniyye (kapalı istiâre) sanatı görülmektedir. Nefsin mezarlığa benzetildiği bu isim
tamlaması; iki ismin oluşturduğu, istiâre bildiren izâfe-i istiârî (Değirmençay, 2014, s. 172,
173) olarak da tanımlanır.
Sonraki beyitte “ن خ “yani “gözün kanı” kelime grubu gözdeki kan anlamında değildir.
Çok fazla ve sürekli ağlamaktan kinayedir (Enverî, 1383 hş., s. 536). Sözlükte kapalı, açık
8
Söz konusu gazel bahr-i hafîf-i aslem (-i mahbûn-i maktû)-i arûz ve zarb-i musabbağ
(Değirmençay, 2005, s. 81) yani feilâtun/fâilâtün, mefâilün, fâ„lât vezninde kaleme alınmıştır.
Şiirin kafiyesi incelediğinde beyit sonlarında kafiyeden sonra gelen, aynı anlamda ve aynı
şekilde tekrar edilen “ت د “kelimelerinin redif olarak kullanıldığı görülür. Kafiye kelimeleri
ise şu şekildedir:
, د , ک د , ز د , ت د . د , حقد , د , د , س د , بد , د
Kafiye kelimelerindeki son asıl harf olan “ ” revi harfi; revi harfinden önce, revi ile
aralarında harekeli bir harf bulunan “ ” harfi ise harf-i te„sis veya elif-i te„sis; elif-i te„sis ile
revi harfi arasında kalan harekeli harf “ ” ise dâhildir (Değirmençay, 2005, s. 112).
Manzumedeki söz sanatları incelendiğinde; ikinci beyitte insan dışı canlı ve cansız varlıkları;
düşünen, duyan ve hareket eden bir insan kişiliğinde göstererek elde edilen teşhis
(kişileştirme) sanatının (Dilçin, 2005, s. 419) olduğu görülür. “Gönül” kelimesine, insana ait
bir nitelik olan “bilme” eylemi nispet edilmiştir. Bilme yeteneği insana, akla aittir fakat söz
konusu beyitte “bilme” fiili gönle ait kılınmıştır.
Üçüncü beyitteki “ بد “ kelimeleri cinâs-ı tâm sanatına örnektir. Lafzî sanatlardan olan
cinâs-ı tâm sanatı; imlâ ve telaffuz bakımından aynı, anlam itibariyle farklı olan kelimelerin
bir arada kullanılmasıdır (Değirmençay, 2014, s. 68). Söz konusu kelime beytin ilk mısrasında
“söz, cümle, ibare” (Kanar, 2000, s. 782) anlamında kullanılmışken ikinci mısrasında “oluşan,
meydana gelen” (TDK, 2011, s. 1137) anlamındadır.
Dördüncü beyitte ise “ر خ “ve “ د “ kelimeleri arasında tezâd sanatı vardır. “Harap
olmak, bozulmak” ve “imar olmak, yapılanmak” manalarındaki bu iki kelimenin aynı beyitte
kullanılması, anlamlarının zıtlık, karşıtlık içermesi sebebiyle manevi sanatlardan olan tezâd
sanatını (Değirmençay, 2014, s. 99) meydana getirmiştir. Aynı şekilde beşinci beyitte de
“ د س “ve “ت س “kelimeleri anlamları itibariyle “satın al” ve “sat” manalarını taşıdıkları için
tezâd sanatına örnektir.
Yedinci beyitte “ د “ kelime grubunda, isim tamlaması şeklinde elde edilen istiâre-i
mekniyye (kapalı istiâre) sanatı görülmektedir. Nefsin mezarlığa benzetildiği bu isim
tamlaması; iki ismin oluşturduğu, istiâre bildiren izâfe-i istiârî (Değirmençay, 2014, s. 172,
173) olarak da tanımlanır.
Sonraki beyitte “ن خ “yani “gözün kanı” kelime grubu gözdeki kan anlamında değildir.
Çok fazla ve sürekli ağlamaktan kinayedir (Enverî, 1383 hş., s. 536). Sözlükte kapalı, açık
Curr Res Soc Sci (2015), 1(2) 31ARAŞTIRMA MAKALESİ
Son beyitte ise şair bir başkasına seslenir gibi kendisine
9
olmayan anlamına gelen kinaye; uzak ve yakın anlamları olan bir kelimenin, zihinden uzak
anlamını kastederek yine kapalı bir şekilde dile getirilmesi olarak tanımlanır (Değirmençay,
2014, s. 161). Aynı beyitte yer alan “ک سش “ve “ د ت “yani “yıka” ve “temiz, temizlik”
kelimeleri; tür, benzerlik ve mülâzemet gibi anlam bakımından birbirleriyle yakın anlam ve
uyum içinde olmaları (Değirmençay, 2014, s. 95) ve karşıtlık ilgisi bulunmaması (Dilçin,
2005, s. 431) sebebiyle mürâ„ât-i nazîr (tenasüb) sanatına örnektir.
Son beyitte ise şair bir başkasına seslenir gibi kendisine “ د ک” ,“ Ey Attâr!” diyerek nidada
bulunur. Bu beyitte hem nidâ hem tecrîd sanatları yer almaktadır. Nidâ sanatı, nidâ harfi “ey!,
ya!” “د، ک “ gibi muhatabın dikkatini çeken seslenişler ile sağlanır. Tecrîd sanatı ise şairin
kendisini soyutlayarak yine kendine hitap etmesidir. Hitabu‟n-nefs sanatı olarak da
adlandırılır (Değirmençay, 2014, s. 111, 216). Şair, şiirin son beytinde bir başkasına seslenir
gibi kendisine seslenmektedir.
Sanatları incelenen manzumede genel olarak aşkın konu edildiği, aşkı ancak gönlün tarif
edebileceği, nefisten bahsedildiği, akıl ile aşkı anlamanın mümkün olmadığı, tasavvufî aşkın
ele alındığı görülür.
Söz konusu manzumenin Türkçe çevirisi ve beyitlerin açıklamaları ise şu şekildedir:
تتتتتتتجز شتتتتتتتت تتتتتتت تتتتتتتد د تتتتتتتت
شتتتتتتتتتت س تتتتتتتتت تتتتتتتتت د د تتتتتتتتتت
Aşk sözü işaretten başka bir şey değildir
İstiareye mahkûm değildir aşk
Şair, birinci beyitte aşkı şu şekilde açıklamaya çalışmıştır: Aşk sözü, kelimesi sadece harf,
nokta ve işaretlerden ibarettir. Aşkın muhtevası ise harfler, noktalamalar ve işaretler ile ifade
edilemez. İstiareler, açıklamalar ve benzetmeler ile aşkın ne olduğu tarif edilemez. Aşk
kelimesi ancak o duygunun, hissin adıdır. Tanımını yapacak olursak aşk; Arapça aslı ışk olup
sözlükte “şiddetli ve aşırı sevgi, bir kimsenin kendisini tamamen sevdiğine vermesi,
sevgilisinden başka güzel görmeyecek kadar ona düşkün olması” anlamına gelir. Lügat
kitaplarında aşk kelimesinin, aynı kökten olup “sarmaşık” anlamına gelen aşeka (Şemîsa,
1386 hş., s. 876) ile yakından ilgili olduğu belirtilir. Buna göre sarmaşığın kuşattığı ağacın
suyunu emmesi, onu soldurup zayıflatması ve bazen kurutması gibi aşırı sevgi de sevenin
sevdiğinden başkasıyla ilgisini kestiği, onu sarartıp soldurduğu için bu duyguya da aşk
denilmiştir (Uludağ, 1991, IV, s. 11). İnsanı insan yapan ve insanlığın ortak duygusu ve
, “Ey Attâr!” diyerek nidada bulunur. Bu beyitte
hem nidâ hem tecrîd sanatları yer almaktadır. Nidâ sanatı,
nidâ harfi “ey!, ya!”
9
olmayan anlamına gelen kinaye; uzak ve yakın anlamları olan bir kelimenin, zihinden uzak
anlamını kastederek yine kapalı bir şekilde dile getirilmesi olarak tanımlanır (Değirmençay,
2014, s. 161). Aynı beyitte yer alan “ک سش “ve “ د ت “yani “yıka” ve “temiz, temizlik”
kelimeleri; tür, benzerlik ve mülâzemet gibi anlam bakımından birbirleriyle yakın anlam ve
uyum içinde olmaları (Değirmençay, 2014, s. 95) ve karşıtlık ilgisi bulunmaması (Dilçin,
2005, s. 431) sebebiyle mürâ„ât-i nazîr (tenasüb) sanatına örnektir.
Son beyitte ise şair bir başkasına seslenir gibi kendisine “ د ک” ,“ Ey Attâr!” diyerek nidada
bulunur. Bu beyitte hem nidâ hem tecrîd sanatları yer almaktadır. Nidâ sanatı, nidâ harfi “ey!,
ya!” “د، ک “ gibi muhatabın dikkatini çeken seslenişler ile sağlanır. Tecrîd sanatı ise şairin
kendisini soyutlayarak yine kendine hitap etmesidir. Hitabu‟n-nefs sanatı olarak da
adlandırılır (Değirmençay, 2014, s. 111, 216). Şair, şiirin son beytinde bir başkasına seslenir
gibi kendisine seslenmektedir.
Sanatları incelenen manzumede genel olarak aşkın konu edildiği, aşkı ancak gönlün tarif
edebileceği, nefisten bahsedildiği, akıl ile aşkı anlamanın mümkün olmadığı, tasavvufî aşkın
ele alındığı görülür.
Söz konusu manzumenin Türkçe çevirisi ve beyitlerin açıklamaları ise şu şekildedir:
تتتتتتتجز شتتتتتتتت تتتتتتت تتتتتتتد د تتتتتتتت
شتتتتتتتتتت س تتتتتتتتت تتتتتتتتت د د تتتتتتتتتت
Aşk sözü işaretten başka bir şey değildir
İstiareye mahkûm değildir aşk
Şair, birinci beyitte aşkı şu şekilde açıklamaya çalışmıştır: Aşk sözü, kelimesi sadece harf,
nokta ve işaretlerden ibarettir. Aşkın muhtevası ise harfler, noktalamalar ve işaretler ile ifade
edilemez. İstiareler, açıklamalar ve benzetmeler ile aşkın ne olduğu tarif edilemez. Aşk
kelimesi ancak o duygunun, hissin adıdır. Tanımını yapacak olursak aşk; Arapça aslı ışk olup
sözlükte “şiddetli ve aşırı sevgi, bir kimsenin kendisini tamamen sevdiğine vermesi,
sevgilisinden başka güzel görmeyecek kadar ona düşkün olması” anlamına gelir. Lügat
kitaplarında aşk kelimesinin, aynı kökten olup “sarmaşık” anlamına gelen aşeka (Şemîsa,
1386 hş., s. 876) ile yakından ilgili olduğu belirtilir. Buna göre sarmaşığın kuşattığı ağacın
suyunu emmesi, onu soldurup zayıflatması ve bazen kurutması gibi aşırı sevgi de sevenin
sevdiğinden başkasıyla ilgisini kestiği, onu sarartıp soldurduğu için bu duyguya da aşk
denilmiştir (Uludağ, 1991, IV, s. 11). İnsanı insan yapan ve insanlığın ortak duygusu ve
gibi muhatabın dikkatini
çeken seslenişler ile sağlanır. Tecrîd sanatı ise şairin kendisini
soyutlayarak yine kendine hitap etmesidir. Hitabu’nnefs
sanatı olarak da adlandırılır (Değirmençay, 2014, s.
111, 216). Şair, şiirin son beytinde bir başkasına seslenir
gibi kendisine seslenmektedir.
Sanatları incelenen manzumede genel olarak aşkın konu
edildiği, aşkı ancak gönlün tarif edebileceği, nefisten bahsedildiği,
akıl ile aşkı anlamanın mümkün olmadığı, tasavvufî
aşkın ele alındığı görülür.
Söz konusu manzumenin Türkçe çevirisi ve beyitlerin
açıklamaları ise şu şekildedir:
Aşk sözü işaretten başka bir şey değildir
İstiareye mahkûm değildir aşk
Şair, birinci beyitte aşkı şu şekilde açıklamaya çalışmıştır:
Aşk sözü, kelimesi sadece harf, nokta ve işaretlerden ibarettir.
Aşkın muhtevası ise harfler, noktalamalar ve işaretler
ile ifade edilemez. İstiareler, açıklamalar ve benzetmeler ile
aşkın ne olduğu tarif edilemez. Aşk kelimesi ancak o duygunun,
hissin adıdır. Tanımını yapacak olursak aşk; Arapça
aslı ışk olup sözlükte “şiddetli ve aşırı sevgi, bir kimsenin
kendisini tamamen sevdiğine vermesi, sevgilisinden baş-
ka güzel görmeyecek kadar ona düşkün olması” anlamına
gelir. Lügat kitaplarında aşk kelimesinin, aynı kökten olup
“sarmaşık” anlamına gelen aşeka (Şemîsa, 1386 hş., s. 876)
ile yakından ilgili olduğu belirtilir. Buna göre sarmaşığın
kuşattığı ağacın suyunu emmesi, onu soldurup zayıflatması
ve bazen kurutması gibi aşırı sevgi de sevenin sevdiğinden
başkasıyla ilgisini kestiği, onu sarartıp soldurduğu için bu
duyguya da aşk denilmiştir (Uludağ, 1991, IV, s. 11). İnsanı
insan yapan ve insanlığın ortak duygusu ve yaradılışın
esası olan aşk, insanla var olmuş bir duygudur. Bu açıdan
bu duygu, bütün edebiyatların değişik edebi türlerinde ve
sanatın değişik dallarında sürekli işlenmiştir (Mermer, vd.,
2013, s. 35).
İslâmî literatürde aşk, ilâhî/hakikî ve beşerî/mecazî olmak
üzere iki anlamda kullanılmıştır (Uludağ, 1991, IV, s. 11).
Tasavvufî açıdan baktığımızda ise hakikî aşk Allah aşkı-
dır. Cenab-ı Hakk bir kudsî hadiste, “Ben gizli bir hazine
idim; bilinmeyi arzu ettim, âlemi yarattım.” buyurmaktadır
ki ilâhî aşkın kaynağı budur. Çünkü Allah’ı bilmek, tanı-
mak ancak aşk ile olur. Allah’ı gerçekten seven kişi O’nun
yarattıklarını da aynı şekilde sever. Bu aşk güzele değil
güzelliğe duyulan aşktır. Varlıklarda tezahür eden Allah’ın
sanatını, kudretini, rahmetini, lütfunu ibretle temaşa etmektir
(Cebecioğlu, 2004, s. 65). Diğer bir ibareyle yaratı-
lanı Yaratan’dan ötürü sevmektir denilebilir.
Gönül bilir aşkın hazinesini
Aşkta bulunmaz aklın basireti
İkinci beyitte aşkı nasıl kavrayabileceğimizi açıklamaya
devam eder. Aşk hazinesinin ancak gönül ile bilinebilece-
ğini, akıl ile aşkı anlamanın mümkün olmadığını vurgular.
Aşkın akıl ile anlaşılıp ifade edilemeyeceği hususunu ise
şu şekilde açıklayabiliriz. Divân ve tasavvuf edebiyatında
mutlak hakikat olan Allah’a varmanın yani vuslatın, aşk ve
akıl olmak üzere belli başlı iki yolu vardır. Âşık aşkı, zahîd
ise aklı temsil eder. Maksada en kısa şekilde ulaştıran fakat
en çetin yol aşk yoludur ve bu daima akılla çatışma halinde
ele alınmıştır. Çünkü aşk dünya ilmiyle medresede kavranamaz.
Fuzûlî’nin çok tanınmış beyti, “Aşk imiş her ne
var âlemde/İlim bir kîl u kâl imiş ancak” bunun en meşhur
ifadesidir. Akıl gönlü aşktan ayırmak ister, gönül ise aşka
koşar, onu her şeye tercih eder. Bu yüzden âşık akla değil
gönle uyar (Uzun, 1991, IV, s. 19). Nitekim akıl ile aşkın
açıklanamayacağı hususunda Mevlânâ şöyle der (Mevlânâ,
1376 hş., s. 23):
Aşkı açıklayıp beyan etmede her ne söylersem söyleyeyim,
Aşka gelip hissedince ondan (o söylediklerimden) utanı-
rım
Akıl ile aşkı beyan etmenin başarısız olacağını da şu şekilde
dile getirir:
Akıl aşkı şerh edip açıklamada tıpkı bir merkep gibi çamura
battı
Aşkı ve âşıklığın ne olduğunu yine aşk açıkladı.
Aşk gönülde, kalpte hissedildiği için, aşkın akıl ile idrak
edilmesi, tanımlanması mümkün değildir. Nitekim Mevlânâ
yukarıda bunu en açık şekilde ifade etmiştir. Akılla
düşünülüp dilden dökülen hiçbir söz ile aşkın muhtevasını
anlatmanın ve ne olduğunu anlamanın imkânı yoktur. Çünkü
aşkın olduğu yerde aklın hükmü kalmaz, aklın işlevlerini
yürüttüğü yerde ise aşk söz konusu olmaz. Aşk ancak
gönülde ve gönül ile hayat bulur. Söz konusu beyitte de
şair aşk hazinesinin gönül ile bilinebileceğini, bu hususta
aklın basiret ve hüküm sahibi olmadığını vurgular.
9
olmayan anlamına gelen kinaye; uzak ve yakın anlamları olan bir kelimenin, zihinden uzak
anlamını kastederek yine kapalı bir şekilde dile getirilmesi olarak tanımlanır (Değirmençay,
2014, s. 161). Aynı beyitte yer alan “ک سش “ve “ د ت “yani “yıka” ve “temiz, temizlik”
kelimeleri; tür, benzerlik ve mülâzemet gibi anlam bakımından birbirleriyle yakın anlam ve
uyum içinde olmaları (Değirmençay, 2014, s. 95) ve karşıtlık ilgisi bulunmaması (Dilçin,
2005, s. 431) sebebiyle mürâ„ât-i nazîr (tenasüb) sanatına örnektir.
Son beyitte ise şair bir başkasına seslenir gibi kendisine “ د ک” ,“ Ey Attâr!” diyerek nidada
bulunur. Bu beyitte hem nidâ hem tecrîd sanatları yer almaktadır. Nidâ sanatı, nidâ harfi “ey!,
ya!” “د، ک “ gibi muhatabın dikkatini çeken seslenişler ile sağlanır. Tecrîd sanatı ise şairin
kendisini soyutlayarak yine kendine hitap etmesidir. Hitabu‟n-nefs sanatı olarak da
adlandırılır (Değirmençay, 2014, s. 111, 216). Şair, şiirin son beytinde bir başkasına seslenir
gibi kendisine seslenmektedir.
Sanatları incelenen manzumede genel olarak aşkın konu edildiği, aşkı ancak gönlün tarif
edebileceği, nefisten bahsedildiği, akıl ile aşkı anlamanın mümkün olmadığı, tasavvufî aşkın
ele alındığı görülür.
Söz konusu manzumenin Türkçe çevirisi ve beyitlerin açıklamaları ise şu şekildedir:
تتتتتتتجز شتتتتتتتت تتتتتتت تتتتتتتد د تتتتتتتت
شتتتتتتتتتت س تتتتتتتتت تتتتتتتتت د د تتتتتتتتتت
Aşk sözü işaretten başka bir şey değildir
İstiareye mahkûm değildir aşk
Şair, birinci beyitte aşkı şu şekilde açıklamaya çalışmıştır: Aşk sözü, kelimesi sadece harf,
nokta ve işaretlerden ibarettir. Aşkın muhtevası ise harfler, noktalamalar ve işaretler ile ifade
edilemez. İstiareler, açıklamalar ve benzetmeler ile aşkın ne olduğu tarif edilemez. Aşk
kelimesi ancak o duygunun, hissin adıdır. Tanımını yapacak olursak aşk; Arapça aslı ışk olup
sözlükte “şiddetli ve aşırı sevgi, bir kimsenin kendisini tamamen sevdiğine vermesi,
sevgilisinden başka güzel görmeyecek kadar ona düşkün olması” anlamına gelir. Lügat
kitaplarında aşk kelimesinin, aynı kökten olup “sarmaşık” anlamına gelen aşeka (Şemîsa,
1386 hş., s. 876) ile yakından ilgili olduğu belirtilir. Buna göre sarmaşığın kuşattığı ağacın
suyunu emmesi, onu soldurup zayıflatması ve bazen kurutması gibi aşırı sevgi de sevenin
sevdiğinden başkasıyla ilgisini kestiği, onu sarartıp soldurduğu için bu duyguya da aşk
denilmiştir (Uludağ, 1991, IV, s. 11). İnsanı insan yapan ve insanlığın ortak duygusu ve
10
yaradılışın esası olan aşk, insanla var olmuş bir duygudur. Bu açıdan bu duygu, bütün
edebiyatların değişik edebi türlerinde ve sanatın değişik dallarında sürekli işlenmiştir
(Mermer, vd., 2013, s. 35).
İslâmî literatürde aşk, ilâhî/hakikî ve beşerî/mecazî olmak üzere iki anlamda kullanılmıştır
(Uludağ, 1991, IV, s. 11). Tasavvufî açıdan baktığımızda ise hakikî aşk Allah aşkıdır. Cenab-ı
Hakk bir kudsî hadiste, “Ben gizli bir hazine idim; bilinmeyi arzu ettim, âlemi yarattım.”
buyurmaktadır ki ilâhî aşkın kaynağı budur. Çünkü Allah‟ı bilmek, tanımak ancak aşk ile
olur. Allah‟ı gerçekten seven kişi O‟nun yarattıklarını da aynı şekilde sever. Bu aşk güzele
değil güzelliğe duyulan aşktır. Varlıklarda tezahür eden Allah‟ın sanatını, kudretini,
rahmetini, lütfunu ibretle temaşa etmektir (Cebecioğlu, 2004, s. 65). Diğer bir ibareyle
yaratılanı Yaratan‟dan ötürü sevmektir denilebilir.
ل د تتتتتتت کتتتتتت ع تتتتتتت تتتتتت ک شتتتتتتتت
قتتتتتتتتتتتتت ت ن ک س تتتتتتتتتتتتتد د تتتتتتتتتتتتتت
Gönül bilir aşkın hazinesini
Aşkta bulunmaz aklın basireti
İkinci beyitte aşkı nasıl kavrayabileceğimizi açıklamaya devam eder. Aşk hazinesinin ancak
gönül ile bilinebileceğini, akıl ile aşkı anlamanın mümkün olmadığını vurgular. Aşkın akıl ile
anlaşılıp ifade edilemeyeceği hususunu ise şu şekilde açıklayabiliriz. Divân ve tasavvuf
edebiyatında mutlak hakikat olan Allah‟a varmanın yani vuslatın, aşk ve akıl olmak üzere
belli başlı iki yolu vardır. Âşık aşkı, zahîd ise aklı temsil eder. Maksada en kısa şekilde
ulaştıran fakat en çetin yol aşk yoludur ve bu daima akılla çatışma halinde ele alınmıştır.
Çünkü aşk dünya ilmiyle medresede kavranamaz. Fuzûlî‟nin çok tanınmış beyti, “Aşk imiş
her ne var âlemde/İlim bir kîl u kâl imiş ancak” bunun en meşhur ifadesidir. Akıl gönlü aşktan
ayırmak ister, gönül ise aşka koşar, onu her şeye tercih eder. Bu yüzden âşık akla değil gönle
uyar (Uzun, 1991, IV, s. 19). Nitekim akıl ile aşkın açıklanamayacağı hususunda Mevlânâ
şöyle der (Mevlânâ, 1376 hş., s. 23):
کتتتتتت عتتتتتت تتتتتت شتتتتتتت تتتتتت س تتتتتتد
عتتتتت ستتتتت شتتتتتت ا تتتتت ، خ تتتتت سد تتتتت ز ا
Aşkı açıklayıp beyan etmede her ne söylersem söyleyeyim,
Aşka gelip hissedince ondan (o söylediklerimden) utanırım
10
yaradılışın esası olan aşk, insanla var olmuş bir duygudur. Bu açıdan bu duygu, bütün
edebiyatların değişik edebi türlerinde ve sanatın değişik dallarında sürekli işlenmiştir
(Mermer, vd., 2013, s. 35).
İslâmî literatürde aşk, ilâhî/hakikî ve beşerî/mecazî olmak üzere iki anlamda kullanılmıştır
(Uludağ, 1991, IV, s. 11). Tasavvufî açıdan baktığımızda ise hakikî aşk Allah aşkıdır. Cenab-ı
Hakk bir kudsî hadiste, “Ben gizli bir hazine idim; bilinmeyi arzu ettim, âlemi yarattım.”
buyurmaktadır ki ilâhî aşkın kaynağı budur. Çünkü Allah‟ı bilmek, tanımak ancak aşk ile
olur. Allah‟ı gerçekten seven kişi O‟nun yarattıklarını da aynı şekilde sever. Bu aşk güzele
değil güzelliğe duyulan aşktır. Varlıklarda tezahür eden Allah‟ın sanatını, kudretini,
rahmetini, lütfunu ibretle temaşa etmektir (Cebecioğlu, 2004, s. 65). Diğer bir ibareyle
yaratılanı Yaratan‟dan ötürü sevmektir denilebilir.
ل د تتتتتتت کتتتتتت ع تتتتتتت تتتتتت ک شتتتتتتتت
قتتتتتتتتتتتتت ت ن ک س تتتتتتتتتتتتتد د تتتتتتتتتتتتتت
Gönül bilir aşkın hazinesini
Aşkta bulunmaz aklın basireti
İkinci beyitte aşkı nasıl kavrayabileceğimizi açıklamaya devam eder. Aşk hazinesinin ancak
gönül ile bilinebileceğini, akıl ile aşkı anlamanın mümkün olmadığını vurgular. Aşkın akıl ile
anlaşılıp ifade edilemeyeceği hususunu ise şu şekilde açıklayabiliriz. Divân ve tasavvuf
edebiyatında mutlak hakikat olan Allah‟a varmanın yani vuslatın, aşk ve akıl olmak üzere
belli başlı iki yolu vardır. Âşık aşkı, zahîd ise aklı temsil eder. Maksada en kısa şekilde
ulaştıran fakat en çetin yol aşk yoludur ve bu daima akılla çatışma halinde ele alınmıştır.
Çünkü aşk dünya ilmiyle medresede kavranamaz. Fuzûlî‟nin çok tanınmış beyti, “Aşk imiş
her ne var âlemde/İlim bir kîl u kâl imiş ancak” bunun en meşhur ifadesidir. Akıl gönlü aşktan
ayırmak ister, gönül ise aşka koşar, onu her şeye tercih eder. Bu yüzden âşık akla değil gönle
uyar (Uzun, 1991, IV, s. 19). Nitekim akıl ile aşkın açıklanamayacağı hususunda Mevlânâ
şöyle der (Mevlânâ, 1376 hş., s. 23):
کتتتتتت عتتتتتت تتتتتت شتتتتتتت تتتتتت س تتتتتتد
عتتتتت ستتتتت شتتتتتت ا تتتتت ، خ تتتتت سد تتتتت ز ا
Aşkı açıklayıp beyan etmede her ne söylersem söyleyeyim,
Aşka gelip hissedince ondan (o söylediklerimden) utanırım
11
Akıl ile aşkı beyan etmenin başarısız olacağını da şu şekilde dile getirir:
قتتتت تتتت ح عتتتت ختتتت تتتت سج تتتتت
تتتتت شتتتتتت د تتتتتق ، کتتتتت شتتتتتت تتتتتت
Akıl aşkı şerh edip açıklamada tıpkı bir merkep gibi çamura battı
Aşkı ve âşıklığın ne olduğunu yine aşk açıkladı.
Aşk gönülde, kalpte hissedildiği için, aşkın akıl ile idrak edilmesi, tanımlanması mümkün
değildir. Nitekim Mevlânâ yukarıda bunu en açık şekilde ifade etmiştir. Akılla düşünülüp
dilden dökülen hiçbir söz ile aşkın muhtevasını anlatmanın ve ne olduğunu anlamanın imkânı
yoktur. Çünkü aşkın olduğu yerde aklın hükmü kalmaz, aklın işlevlerini yürüttüğü yerde ise
aşk söz konusu olmaz. Aşk ancak gönülde ve gönül ile hayat bulur. Söz konusu beyitte de şair
aşk hazinesinin gönül ile bilinebileceğini, bu hususta aklın basiret ve hüküm sahibi olmadığını
vurgular.
بتتتتتتتتتتتتتد ک تتتتتتتتتتتتت د تتتتتتتتتتتتت شتتتتتتتتتتتتتت
شتتتتتتتتتتتتتت ز تتتتتتتتتتتتتد بتتتتتتتتتتتتتد د تتتتتتتتتتتتتت
Söze, ibareye sığmaz aşk
Dünyadan ibaret değildir aşk
Şairin birinci beyitte de dile getirdiği üzere aşk, söze ve anlatıya sığmaz, kelimeler ile ifade
bulamaz. Aşkın, dünya, madde ve yaratılmış her şeyin dışında olduğunu dile getirir. İlk üç
beyitte şairin aşkı tanımlamaya çalıştığını, aşkın içeriğinden bahsettiğini görmekteyiz.
کتتتتتتتت کتتتتتتتت ل ز شتتتتتتتتت شتتتتتتتتت ختتتتتتتت ر
س تتتتتتتتتت ز ا ک تتتتتتتتتت ت تتتتتتتتتتد د تتتتتتتتتتت
Her kimin gönlü harap olmuşsa aşk ile
Artık o imar olmaz hiçbir şekilde
Dördüncü beyitte bir gönül eğer aşk ile tanışıp hemhal olmuş, aşkın tadına varıp yanıp
yakılmış ise onun tekrar kendine gelmesi yani imar olması mümkün değildir. Tanımında yer
verildiği üzere aşk, sarmaşık gibi âşığı kuşatıp tüketir. Bütün hayat suyunu tüketip yaşama
özelliklerini azar azar yok eder. Ancak âşık bu durumdan asla şikâyet etmez. Âşığın, hiçbir
zaman ve durumda sevgiliden ve çektiği acıdan şikâyet etmemesi hususunu Sa„dî şu şekilde
dile getirir (Sa„dî, 1369 hş., s. 53):
32 Curr Res Soc Sci (2015), 1(2) ARAŞTIRMA MAKALESİ
Söze, ibareye sığmaz aşk
Dünyadan ibaret değildir aşk
Şairin birinci beyitte de dile getirdiği üzere aşk, söze ve
anlatıya sığmaz, kelimeler ile ifade bulamaz. Aşkın, dünya,
madde ve yaratılmış her şeyin dışında olduğunu dile getirir.
İlk üç beyitte şairin aşkı tanımlamaya çalıştığını, aşkın
içeriğinden bahsettiğini görmekteyiz.
Her kimin gönlü harap olmuşsa aşk ile
Artık o imar olmaz hiçbir şekilde
Dördüncü beyitte bir gönül eğer aşk ile tanışıp hemhal
olmuş, aşkın tadına varıp yanıp yakılmış ise onun tekrar
kendine gelmesi yani imar olması mümkün değildir. Tanı-
mında yer verildiği üzere aşk, sarmaşık gibi âşığı kuşatıp
tüketir. Bütün hayat suyunu tüketip yaşama özelliklerini
azar azar yok eder. Ancak âşık bu durumdan asla şikâyet
etmez. Âşığın, hiçbir zaman ve durumda sevgiliden ve çektiği
acıdan şikâyet etmemesi hususunu Sa‘dî şu şekilde dile
getirir (Sa‘dî, 1369 hş., s. 53):
Sen bana kılıç çeksen de benim seninle yoktur bir düşmanlığım
Ben, senin kılıcınla aramda siper olan şeyin düşmanıyım
Sa‘dî’nin beytinde görüldüğü üzere sevgilinin huzurunda
âşığın canının kıymeti olmaz, var olan her şey sevgilidir,
maşuk ne tür cefada bulunursa bulunsun âşık şikâyette bulunmaz.
Satın al aşkı, karşılığında sat kendini
Ticaret yoktur bundan daha iyi
Şair beşinci beyitte aşk karşısında aşktan daha değerli ve
kıymetli bir varlığın ve ticaretin söz konusu olmadığını
dile getirerek kendi benliğini aşk karşısında kıymetsiz görmektedir.
Bütün varlığından, benliğinden vazgeçip aşk ile
var olmanın kıymetli olduğunu vurgular. Aşkı benimseyip
kabul ederek, aşkı kendine tercih ederek değerli bir kazanç
sağlayacağını belirtir. Çünkü aşk tüm varlığın yaratılış sebebi
iken kendisi varlığın ancak bir zerresidir. Bu nedenle
kendinden vazgeçip aşk yoluna girmek en kazançlı tercih
sayılmıştır.
Aşksız yaşayıp ölürse bir an dahi
Olmaz hiçbir zaman o anın kefareti
Attâr’a göre aşk, insanı öyle kuşatmalıdır ki her an aşk ile
var olmalıdır. Âlemlerin yaratılma sebebi aşk olduğu için
bir an dahi aşksız yaşamanın kefaretinin olmadığını vurgular.

Tut çıkar nefis mezarından gönlünü
Gönlüne başka ziyaret yoktur çünkü
Yedinci beyitte nefis mefhumunun yer aldığını görmekteyiz.
Attâr nefsi bir mezara benzeterek gönlü oradan kurtarmak
gerektiğini dile getirir. Anlam itibariyle nefis; Arapça
bir kelime olup çok sayıda mana ihtiva eder: ruh, akıl, insan
bedeni, ceset, kan, azamet, izzet, görüş, kötü göz, bir
şeyin cevheri, hamiyet, işkence, ukubet, arzu. Hakîm Tirmizî
ise nefsi şu şekilde tanımlar: O, hayvanî ruhtur, kalp
ile beden arasında vasıtadır (Cebecioğlu, 2004, s. 472).
Tasavvufta ise nefis denilince şer ve günahın kaynağı olan
“kötü huy ve suflî arzuların tamamı” anlamına gelen ve
kötülüğü emreden nefis anlaşılır; bu bağlamda “Sana gelen
iyilik Allah’tan, başına gelen kötülük ise nefsindendir”
gibi ayetlere (Nisâ 4/79) sıkça atıf yapılır (Uludağ, 1991, s.
526). Bu sebeple irfanî açıdan kötülük ve kötü duyguların
kaynağı olarak görülen nefis, insan hayatından uzaklaştırılmalı
ve gönül nefsin eline bırakılmamalıdır. Çünkü hakikî
aşka nefsin tasfiye edilmesi ile ulaşılır. Nitekim bu hususta
Attâr Muhtarnâme adlı eserinde şöyle der (Attâr, 1386 hş.,
s. 146):.
Daha ne kadar kötülük yapacaksın?
İyilik yap, otur. Teslim seccadesine çök ve otur.
Kemikten bir evde bir köpekle yaşayamazsın sonuna dek.
Onu kovala, def et ve otur.
11
Akıl ile aşkı beyan etmenin başarısız olacağını da şu şekilde dile getirir:
قتتتت تتتت ح عتتتت ختتتت تتتت سج تتتتت
تتتتت شتتتتتت د تتتتتق ، کتتتتت شتتتتتت تتتتتت
Akıl aşkı şerh edip açıklamada tıpkı bir merkep gibi çamura battı
Aşkı ve âşıklığın ne olduğunu yine aşk açıkladı.
Aşk gönülde, kalpte hissedildiği için, aşkın akıl ile idrak edilmesi, tanımlanması mümkün
değildir. Nitekim Mevlânâ yukarıda bunu en açık şekilde ifade etmiştir. Akılla düşünülüp
dilden dökülen hiçbir söz ile aşkın muhtevasını anlatmanın ve ne olduğunu anlamanın imkânı
yoktur. Çünkü aşkın olduğu yerde aklın hükmü kalmaz, aklın işlevlerini yürüttüğü yerde ise
aşk söz konusu olmaz. Aşk ancak gönülde ve gönül ile hayat bulur. Söz konusu beyitte de şair
aşk hazinesinin gönül ile bilinebileceğini, bu hususta aklın basiret ve hüküm sahibi olmadığını
vurgular.
بتتتتتتتتتتتتتد ک تتتتتتتتتتتتت د تتتتتتتتتتتتت شتتتتتتتتتتتتتت
شتتتتتتتتتتتتتت ز تتتتتتتتتتتتتد بتتتتتتتتتتتتتد د تتتتتتتتتتتتتتت
Söze, ibareye sığmaz aşk
Dünyadan ibaret değildir aşk
Şairin birinci beyitte de dile getirdiği üzere aşk, söze ve anlatıya sığmaz, kelimeler ile ifade
bulamaz. Aşkın, dünya, madde ve yaratılmış her şeyin dışında olduğunu dile getirir. İlk üç
beyitte şairin aşkı tanımlamaya çalıştığını, aşkın içeriğinden bahsettiğini görmekteyiz.
کتتتتتتتت کتتتتتتتت ل ز شتتتتتتتتت شتتتتتتتتت ختتتتتتتت ر
س تتتتتتتتتت ز ا ک تتتتتتتتتت ت تتتتتتتتتتد د تتتتتتتتتتت
Her kimin gönlü harap olmuşsa aşk ile
Artık o imar olmaz hiçbir şekilde
Dördüncü beyitte bir gönül eğer aşk ile tanışıp hemhal olmuş, aşkın tadına varıp yanıp
yakılmış ise onun tekrar kendine gelmesi yani imar olması mümkün değildir. Tanımında yer
verildiği üzere aşk, sarmaşık gibi âşığı kuşatıp tüketir. Bütün hayat suyunu tüketip yaşama
özelliklerini azar azar yok eder. Ancak âşık bu durumdan asla şikâyet etmez. Âşığın, hiçbir
zaman ve durumda sevgiliden ve çektiği acıdan şikâyet etmemesi hususunu Sa„dî şu şekilde
dile getirir (Sa„dî, 1369 hş., s. 53):
11
Akıl ile aşkı beyan etmenin başarısız olacağını da şu şekilde dile getirir:
قتتتت تتتت ح عتتتت ختتتت تتتت سج تتتتت
تتتتت شتتتتتت د تتتتتق ، کتتتتت شتتتتتت تتتتتت
Akıl aşkı şerh edip açıklamada tıpkı bir merkep gibi çamura battı
Aşkı ve âşıklığın ne olduğunu yine aşk açıkladı.
Aşk gönülde, kalpte hissedildiği için, aşkın akıl ile idrak edilmesi, tanımlanması mümkün
değildir. Nitekim Mevlânâ yukarıda bunu en açık şekilde ifade etmiştir. Akılla düşünülüp
dilden dökülen hiçbir söz ile aşkın muhtevasını anlatmanın ve ne olduğunu anlamanın imkânı
yoktur. Çünkü aşkın olduğu yerde aklın hükmü kalmaz, aklın işlevlerini yürüttüğü yerde ise
aşk söz konusu olmaz. Aşk ancak gönülde ve gönül ile hayat bulur. Söz konusu beyitte de şair
aşk hazinesinin gönül ile bilinebileceğini, bu hususta aklın basiret ve hüküm sahibi olmadığını
vurgular.
بتتتتتتتتتتتتتد ک تتتتتتتتتتتتت د تتتتتتتتتتتتت شتتتتتتتتتتتتتت
شتتتتتتتتتتتتتت ز تتتتتتتتتتتتتد بتتتتتتتتتتتتتد د تتتتتتتتتتتتتتت
Söze, ibareye sığmaz aşk
Dünyadan ibaret değildir aşk
Şairin birinci beyitte de dile getirdiği üzere aşk, söze ve anlatıya sığmaz, kelimeler ile ifade
bulamaz. Aşkın, dünya, madde ve yaratılmış her şeyin dışında olduğunu dile getirir. İlk üç
beyitte şairin aşkı tanımlamaya çalıştığını, aşkın içeriğinden bahsettiğini görmekteyiz.
کتتتتتتتت کتتتتتتتت ل ز شتتتتتتتتت شتتتتتتتتت ختتتتتتتت ر
س تتتتتتتتتت ز ا ک تتتتتتتتتت ت تتتتتتتتتتد د تتتتتتتتتتت
Her kimin gönlü harap olmuşsa aşk ile
Artık o imar olmaz hiçbir şekilde
Dördüncü beyitte bir gönül eğer aşk ile tanışıp hemhal olmuş, aşkın tadına varıp yanıp
yakılmış ise onun tekrar kendine gelmesi yani imar olması mümkün değildir. Tanımında yer
verildiği üzere aşk, sarmaşık gibi âşığı kuşatıp tüketir. Bütün hayat suyunu tüketip yaşama
özelliklerini azar azar yok eder. Ancak âşık bu durumdan asla şikâyet etmez. Âşığın, hiçbir
zaman ve durumda sevgiliden ve çektiği acıdan şikâyet etmemesi hususunu Sa„dî şu şekilde
dile getirir (Sa„dî, 1369 hş., s. 53):
12
ستت تتت ی س دتت ، ستتتد تتت متت خ تت د تتتت
خ تتتت ادتتتت کتتتت م تتتتد متتتتز یتتتتت تتتتت
Sen bana kılıç çeksen de benim seninle yoktur bir düşmanlığım
Ben, senin kılıcınla aramda siper olan şeyin düşmanıyım
Sa„dî‟nin beytinde görüldüğü üzere sevgilinin huzurunda âşığın canının kıymeti olmaz, var
olan her şey sevgilidir, maşuk ne tür cefada bulunursa bulunsun âşık şikâyette bulunmaz.
شتتتتتتتتتتتتت س تتتتتتتتتتتت د خ شتتتتتتتتتتتت ز س تتتتتتتتتتتت ت
کتتتتتتتتتت د تتتتتتتتتت ز تتتتتتتتتتز تتتتتتتتتتد د تتتتتتتتتتت
Satın al aşkı, karşılığında sat kendini
Ticaret yoktur bundan daha iyi
Şair beşinci beyitte aşk karşısında aşktan daha değerli ve kıymetli bir varlığın ve ticaretin söz
konusu olmadığını dile getirerek kendi benliğini aşk karşısında kıymetsiz görmektedir. Bütün
varlığından, benliğinden vazgeçip aşk ile var olmanın kıymetli olduğunu vurgular. Aşkı
benimseyip kabul ederek, aşkı kendine tercih ederek değerli bir kazanç sağlayacağını belirtir.
Çünkü aşk tüm varlığın yaratılış sebebi iken kendisi varlığın ancak bir zerresidir. Bu nedenle
kendinden vazgeçip aşk yoluna girmek en kazançlı tercih sayılmıştır.
تتتتتتت تتتتتتت تتتتتتت تتتتتتت ک ستتتتتتت شتتتتتتتت
ک تتتتتتتتتت ا تتتتتتتتتت ک تتتتتتتتتتد د تتتتتتتتتتت
Aşksız yaşayıp ölürse bir an dahi
Olmaz hiçbir zaman o anın kefareti
Attâr‟a göre aşk, insanı öyle kuşatmalıdır ki her an aşk ile var olmalıdır. Âlemlerin yaratılma
sebebi aşk olduğu için bir an dahi aşksız yaşamanın kefaretinin olmadığını vurgular.
ل ختتتتتتتتتتتت ز تتتتتتتتتتتت د تتتتتتتتتتتت ستتتتتتتتتتتت ا
کتتتتتتت تتتتتتتت تتتتتتت تتتتتتتز ز تتتتتتتد د تتتتتتتت
Tut çıkar nefis mezarından gönlünü
Gönlüne başka ziyaret yoktur çünkü
Yedinci beyitte nefis mefhumunun yer aldığını görmekteyiz. Attâr nefsi bir mezara
benzeterek gönlü oradan kurtarmak gerektiğini dile getirir. Anlam itibariyle nefis; Arapça bir
12
ستت تت ی س دتت ، ستتد تتت متت خ تت د تتتت
خ تتتت ادتتتت کتتتت م تتتتد متتتتز یتتتتت تتتتت
Sen bana kılıç çeksen de benim seninle yoktur bir düşmanlığım
Ben, senin kılıcınla aramda siper olan şeyin düşmanıyım
Sa„dî‟nin beytinde görüldüğü üzere sevgilinin huzurunda âşığın canının kıymeti olmaz, var
olan her şey sevgilidir, maşuk ne tür cefada bulunursa bulunsun âşık şikâyette bulunmaz.
شتتتتتتتتتتتتت س تتتتتتتتتتتت د خ شتتتتتتتتتتتت ز س تتتتتتتتتتتت ت
کتتتتتتتتتت د تتتتتتتتتت ز تتتتتتتتتتز تتتتتتتتتتد د تتتتتتتتتتت
Satın al aşkı, karşılığında sat kendini
Ticaret yoktur bundan daha iyi
Şair beşinci beyitte aşk karşısında aşktan daha değerli ve kıymetli bir varlığın ve ticaretin söz
konusu olmadığını dile getirerek kendi benliğini aşk karşısında kıymetsiz görmektedir. Bütün
varlığından, benliğinden vazgeçip aşk ile var olmanın kıymetli olduğunu vurgular. Aşkı
benimseyip kabul ederek, aşkı kendine tercih ederek değerli bir kazanç sağlayacağını belirtir.
Çünkü aşk tüm varlığın yaratılış sebebi iken kendisi varlığın ancak bir zerresidir. Bu nedenle
kendinden vazgeçip aşk yoluna girmek en kazançlı tercih sayılmıştır.
تتتتتتت تتتتتتت تتتتتتت تتتتتتت ک ستتتتتتت شتتتتتتتت
ک تتتتتتتتتت ا تتتتتتتتتت ک تتتتتتتتتتد د تتتتتتتتتتت
Aşksız yaşayıp ölürse bir an dahi
Olmaz hiçbir zaman o anın kefareti
Attâr‟a göre aşk, insanı öyle kuşatmalıdır ki her an aşk ile var olmalıdır. Âlemlerin yaratılma
sebebi aşk olduğu için bir an dahi aşksız yaşamanın kefaretinin olmadığını vurgular.
ل ختتتتتتتتتتتت ز تتتتتتتتتتتت د تتتتتتتتتتتت ستتتتتتتتتتتت ا
کتتتتتتت تتتتتتتت تتتتتتت تتتتتتتز ز تتتتتتتد د تتتتتتتت
Tut çıkar nefis mezarından gönlünü
Gönlüne başka ziyaret yoktur çünkü
Yedinci beyitte nefis mefhumunun yer aldığını görmekteyiz. Attâr nefsi bir mezara
benzeterek gönlü oradan kurtarmak gerektiğini dile getirir. Anlam itibariyle nefis; Arapça bir
12
ستت تت ی س دتت ، ستتد تتت متت خ تت د تتتت
خ تتتت ادتتتت کتتتت م تتتتد متتتتز یتتتتت تتتتت
Sen bana kılıç çeksen de benim seninle yoktur bir düşmanlığım
Ben, senin kılıcınla aramda siper olan şeyin düşmanıyım
Sa„dî‟nin beytinde görüldüğü üzere sevgilinin huzurunda âşığın canının kıymeti olmaz, var
olan her şey sevgilidir, maşuk ne tür cefada bulunursa bulunsun âşık şikâyette bulunmaz.
شتتتتتتتتتتتتت س تتتتتتتتتتتت د خ شتتتتتتتتتتتت ز س تتتتتتتتتتتت ت
کتتتتتتتتتت د تتتتتتتتتت ز تتتتتتتتتتز تتتتتتتتتتد د تتتتتتتتتتت
Satın al aşkı, karşılığında sat kendini
Ticaret yoktur bundan daha iyi
Şair beşinci beyitte aşk karşısında aşktan daha değerli ve kıymetli bir varlığın ve ticaretin söz
konusu olmadığını dile getirerek kendi benliğini aşk karşısında kıymetsiz görmektedir. Bütün
varlığından, benliğinden vazgeçip aşk ile var olmanın kıymetli olduğunu vurgular. Aşkı
benimseyip kabul ederek, aşkı kendine tercih ederek değerli bir kazanç sağlayacağını belirtir.
Çünkü aşk tüm varlığın yaratılış sebebi iken kendisi varlığın ancak bir zerresidir. Bu nedenle
kendinden vazgeçip aşk yoluna girmek en kazançlı tercih sayılmıştır.
تتتتتتت تتتتتتت تتتتتتت تتتتتتت ک ستتتتتتت شتتتتتتتت
ک تتتتتتتتتت ا تتتتتتتتتت ک تتتتتتتتتتد د تتتتتتتتتتت
Aşksız yaşayıp ölürse bir an dahi
Olmaz hiçbir zaman o anın kefareti
Attâr‟a göre aşk, insanı öyle kuşatmalıdır ki her an aşk ile var olmalıdır. Âlemlerin yaratılma
sebebi aşk olduğu için bir an dahi aşksız yaşamanın kefaretinin olmadığını vurgular.
ل ختتتتتتتتتتتت ز تتتتتتتتتتتت د تتتتتتتتتتتت ستتتتتتتتتتتت ا
کتتتتتتت تتتتتتتت تتتتتتت تتتتتتتز ز تتتتتتتد د تتتتتتتت
Tut çıkar nefis mezarından gönlünü
Gönlüne başka ziyaret yoktur çünkü
Yedinci beyitte nefis mefhumunun yer aldığını görmekteyiz. Attâr nefsi bir mezara
benzeterek gönlü oradan kurtarmak gerektiğini dile getirir. Anlam itibariyle nefis; Arapça bir
12
ستت تتت ی س دتت ، ستتتد تتت متت خ تت د تتتت
خ تتتت ادتتتت کتتتت م تتتتد متتتتز یتتتتت تتتتت
Sen bana kılıç çeksen de benim seninle yoktur bir düşmanlığım
Ben, senin kılıcınla aramda siper olan şeyin düşmanıyım
Sa„dî‟nin beytinde görüldüğü üzere sevgilinin huzurunda âşığın canının kıymeti olmaz, var
olan her şey sevgilidir, maşuk ne tür cefada bulunursa bulunsun âşık şikâyette bulunmaz.
شتتتتتتتتتتتتت س تتتتتتتتتتتت د خ شتتتتتتتتتتتت ز س تتتتتتتتتتتت ت
کتتتتتتتتتت د تتتتتتتتتت ز تتتتتتتتتتز تتتتتتتتتتد د تتتتتتتتتتت
Satın al aşkı, karşılığında sat kendini
Ticaret yoktur bundan daha iyi
Şair beşinci beyitte aşk karşısında aşktan daha değerli ve kıymetli bir varlığın ve ticaretin söz
konusu olmadığını dile getirerek kendi benliğini aşk karşısında kıymetsiz görmektedir. Bütün
varlığından, benliğinden vazgeçip aşk ile var olmanın kıymetli olduğunu vurgular. Aşkı
benimseyip kabul ederek, aşkı kendine tercih ederek değerli bir kazanç sağlayacağını belirtir.
Çünkü aşk tüm varlığın yaratılış sebebi iken kendisi varlığın ancak bir zerresidir. Bu nedenle
kendinden vazgeçip aşk yoluna girmek en kazançlı tercih sayılmıştır.
تتتتتتت تتتتتتت تتتتتتت تتتتتتت ک ستتتتتتت شتتتتتتتت
ک تتتتتتتتتت ا تتتتتتتتتت ک تتتتتتتتتتد د تتتتتتتتتتت
Aşksız yaşayıp ölürse bir an dahi
Olmaz hiçbir zaman o anın kefareti
Attâr‟a göre aşk, insanı öyle kuşatmalıdır ki her an aşk ile var olmalıdır. Âlemlerin yaratılma
sebebi aşk olduğu için bir an dahi aşksız yaşamanın kefaretinin olmadığını vurgular.
ل ختتتتتتتتتتتت ز تتتتتتتتتتتت د تتتتتتتتتتتت ستتتتتتتتتتتت ا
کتتتتتتت تتتتتتتت تتتتتتت تتتتتتتز ز تتتتتتتد د تتتتتتتت
Tut çıkar nefis mezarından gönlünü
Gönlüne başka ziyaret yoktur çünkü
Yedinci beyitte nefis mefhumunun yer aldığını görmekteyiz. Attâr nefsi bir mezara
benzeterek gönlü oradan kurtarmak gerektiğini dile getirir. Anlam itibariyle nefis; Arapça bir
13
kelime olup çok sayıda mana ihtiva eder: ruh, akıl, insan bedeni, ceset, kan, azamet, izzet,
görüş, kötü göz, bir şeyin cevheri, hamiyet, işkence, ukubet, arzu. Hakîm Tirmizî ise nefsi şu
şekilde tanımlar: O, hayvanî ruhtur, kalp ile beden arasında vasıtadır (Cebecioğlu, 2004, s.
472). Tasavvufta ise nefis denilince şer ve günahın kaynağı olan “kötü huy ve suflî arzuların
tamamı” anlamına gelen ve kötülüğü emreden nefis anlaşılır; bu bağlamda “Sana gelen iyilik
Allah‟tan, başına gelen kötülük ise nefsindendir” gibi ayetlere (Nisâ 4/79) sıkça atıf yapılır
(Uludağ, 1991, s. 526). Bu sebeple irfanî açıdan kötülük ve kötü duyguların kaynağı olarak
görülen nefis, insan hayatından uzaklaştırılmalı ve gönül nefsin eline bırakılmamalıdır. Çünkü
hakikî aşka nefsin tasfiye edilmesi ile ulaşılır. Nitekim bu hususta Attâr Muhtarnâme adlı
eserinde şöyle der (Attâr, 1386 hş., s. 146):.
ستتتتتت ع تتتتتت ک تتتتتت کتتتتتتد د تتتتتت کتتتتتتز س شتتتتتت ز
تتتتتتتتتتت د ن تتتتتتتتتتت تتتتتتتتتتت کتتتتتتتتتتتز س شتتتتتتتتتتت ز
خددتتتتتتتتت تتتتتتتتت ج د اختتتتتتتتت ستتتتتتتتتد تتتتتتتتت
د تتتتتتتتت د ز تتتتتتتتتت تتتتتتتتت کتتتتتتتتتز س شتتتتتتتتت ز
Daha ne kadar kötülük yapacaksın?
İyilik yap, otur. Teslim seccadesine çök ve otur.
Kemikten bir evde bir köpekle yaşayamazsın sonuna dek.
Onu kovala, def et ve otur.
Yukarıdaki rubâîde Attâr yine nefisten uzaklaşmak gerektiğini dile getirerek insan bedenini
kemikten bir eve, nefsi ise bir köpeğe benzetmiştir. Gayet açık bir şekilde nefsin insanı
kemirip tüketeceği, bir an önce nefisten kurtulmak gerektiği üzerinde durur. Söz konusu
gazelde de nefsin kötülüklerinden sakınmak, gönlü nefsin belalarından korumak için uyarıda
bulunur.
تتتتتتتتتتتز ختتتتتتتتتتت سجتتتتتتتتتتت تتتتتتتتتتت ن سشتتتتتتتتتتت ک
کتتتتتتت تتتتتتتت تتتتتتت تتتتتتتز ت تتتتتتتد د تتتتتتتت
Bütün bedenini kanlı gözyaşlarıyla yıka temizle
Zira bundan başka temizlik yoktur bedene
Sekizinci beyitte “göz kanı” yani kanlı gözyaşının kastedildiği görülmektedir. Burada
verilmek istenen anlam gözden kan damlaması değil, çok ağlamaktır (Enverî, 1383 hş., s.
536). Sürekli ve çok fazla gözyaşı dökmektir. Âşık, aşkından dolayı, vuslat hasretiyle daima
Curr Res Soc Sci (2015), 1(2) 33ARAŞTIRMA MAKALESİ
Yukarıdaki rubâîde Attâr yine nefisten uzaklaşmak gerektiğini
dile getirerek insan bedenini kemikten bir eve, nefsi
ise bir köpeğe benzetmiştir. Gayet açık bir şekilde nefsin
insanı kemirip tüketeceği, bir an önce nefisten kurtulmak
gerektiği üzerinde durur. Söz konusu gazelde de nefsin
kötülüklerinden sakınmak, gönlü nefsin belalarından korumak
için uyarıda bulunur.
Bütün bedenini kanlı gözyaşlarıyla yıka temizle
Zira bundan başka temizlik yoktur bedene
Sekizinci beyitte “göz kanı”yani kanlı gözyaşının kastedildiği
görülmektedir. Burada verilmek istenen anlam gözden
kan damlaması değil, çok ağlamaktır (Enverî, 1383 hş., s.
536). Sürekli ve çok fazla gözyaşı dökmektir. Âşık, aşkından
dolayı, vuslat hasretiyle daima ağlayıp inler, sızlar. Aş-
kın, gönülde bir sır gibi saklanıp büyümesi makbul olduğu
için âşık kendi kendine inleyip durur. Nitekim aşkın gönülde
mesken tutup sarmaşık gibi bütün bedeni sarması, âşığı
kendi kendine ağlatıp inletmesi aşkın âdetindendir. Âşık,
sırrını söyleyebilecek bir kimse bulamaz, bütün derdini,
acılarını içinde yaşar ve sürekli ağlar. Bu hususta Sa‘dî
şöyle söylemiştir (Sa‘dî, 1386 hş., s. 475):
Bir sırrım var gönlümde gönül kanı ile beslenen; fakat
Kime söyleyeyim bu sırrı; çünkü bir mahrem göremiyorum

Sa‘dî’nin bu beytinde ve söz konusu gazelde “göz kanı”
aynı anlamda kullanılmıştır. Aşk derdi ile yanan âşık bu
sırrı saklayıp gizli tutarak sessizce ve sürekli ağlar, aşkını
beslemeye ve büyütmeye devam eder. Bu aşkı bir sır gibi
saklaması ona daha da kıymetli bir anlam kazandırır.
İki âlem dost ile doludur; fakat
Yoktur O’nu gösterecek bir cesaret
Dokuzuncu beyitte iki âlemin dost, güzellik ve Allah’ın
sanatı ile dolu olduğu; iki dünyada var olan her şeyin
Allah’ın yaratması sebebiyle güzel olduğu vurgulanmaktadır.
Âşık, yaratılmış olan her şeyi güzel görür; çünkü o,
Allah için sever. Fakat bu güzellikleri görmeye herkesin
ehliyeti yoktur. Bütün o güzellikleri görebilmek aşk; aşk
ise derin muhabbet ve cesaret ister. Hak âşıkları için tüm o
güzellikler aşikârdır; ancak nefsi ile nefsi için yaşayanların
bu güzellikleri görebilme basireti yoktur.
Âşıkların gönlü yağmaya tutuşunca
Yükseldi bir ses “Yağma yeri değildir!”
Gazelin onuncu beytinde her ne kadar
14
ağlayıp inler, sızlar. Aşkın, gönülde bir sır gibi saklanıp büyümesi makbul olduğu için âşık
kendi kendine inleyip durur. Nitekim aşkın gönülde mesken tutup sarmaşık gibi bütün bedeni
sarması, âşığı kendi kendine ağlatıp inletmesi aşkın âdetindendir. Âşık, sırrını söyleyebilecek
bir kimse bulamaz, bütün derdini, acılarını içinde yaşar ve sürekli ağlar. Bu hususta Sa„dî
şöyle söylemiştir (Sa„dî, 1386 hş., s. 475):
متتتتت ز تتتتتت دتتتتت ل سجتتتتت تتتتت ن پتتتتت ن
تتت ز ستتد کتت تتت ز، عتتت م تت د تت س تت
Bir sırrım var gönlümde gönül kanı ile beslenen; fakat
Kime söyleyeyim bu sırrı; çünkü bir mahrem göremiyorum
Sa„dî‟nin bu beytinde ve söz konusu gazelde “göz kanı” aynı anlamda kullanılmıştır. Aşk
derdi ile yanan âşık bu sırrı saklayıp gizli tutarak sessizce ve sürekli ağlar, aşkını beslemeye
ve büyütmeye devam eder. Bu aşkı bir sır gibi saklaması ona daha da kıymetli bir anlam
kazandırır.
پتتتتتتتت تتتتتتت ز تتتتتتتت کتتتتتتت کتتتتتتت تتتتتتتت
تتتتتتتتتتتتتتت ک زکتتتتتتتتتتتتتتت تتتتتتتتتتتتتتتد د تتتتتتتتتتتتتتتت
İki âlem dost ile doludur; fakat
Yoktur O‟nu gösterecek bir cesaret
Dokuzuncu beyitte iki âlemin dost, güzellik ve Allah‟ın sanatı ile dolu olduğu; iki dünyada
var olan her şeyin Allah‟ın yaratması sebebiyle güzel olduğu vurgulanmaktadır. Âşık,
yaratılmış olan her şeyi güzel görür; çünkü o, Allah için sever. Fakat bu güzellikleri görmeye
herkesin ehliyeti yoktur. Bütün o güzellikleri görebilmek aşk; aşk ise derin muhabbet ve
cesaret ister. Hak âşıkları için tüm o güzellikler aşikârdır; ancak nefsi ile nefsi için
yaşayanların bu güzellikleri görebilme basireti yoktur.
ل تتتتتتتتتتتت د عتتتتتتتتتتتت تتتتتتتتتتتتد کتتتتتتتتتتتت
سددتتتتتتت ستتتتتتت کتتتتتتت تتتتتتتدک تتتتتتتد د تتتتتتتت
Âşıkların gönlü yağmaya tutuşunca
Yükseldi bir ses “Yağma yeri değildir!”
Gazelin onuncu beytinde her ne kadar “د ی خ “kullanılmamış olsa da “ ک د “ yani
“yağmalamak” fiilinden “han-ı yağma” anlamını çıkarabiliriz. Anlam itibariyle han-ı yağma;
kullanılmamış
olsa da
14
ağlayıp inler, sızlar. Aşkın, gönülde bir sır gibi saklanıp büyümesi makbul olduğu için âşık
kendi kendine inleyip durur. Nitekim aşkın gönülde mesken tutup sarmaşık gibi bütün bedeni
sarması, âşığı kendi kendine ağlatıp inletmesi aşkın âdetindendir. Âşık, sırrını söyleyebilecek
bir kimse bulamaz, bütün derdini, acılarını içinde yaşar ve sürekli ağlar. Bu hususta Sa„dî
şöyle söylemiştir (Sa„dî, 1386 hş., s. 475):
متتتتت ز تتتتتت دتتتتت ل سجتتتتت تتتتت ن پتتتتت ن
تت ز ستتد کتت تتت ز، عتتت م تتت د تت س تتت
Bir sırrım var gönlümde gönül kanı ile beslenen; fakat
Kime söyleyeyim bu sırrı; çünkü bir mahrem göremiyorum
Sa„dî‟nin bu beytinde ve söz konusu gazelde “göz kanı” aynı anlamda kullanılmıştır. Aşk
derdi ile yanan âşık bu sırrı saklayıp gizli tutarak sessizce ve sürekli ağlar, aşkını beslemeye
ve büyütmeye devam eder. Bu aşkı bir sır gibi saklaması ona daha da kıymetli bir anlam
kazandırır.
پتتتتتتت تتتتتتت ز تتتتتتتت کتتتتتتت کتتتتتتت تتتتتتتت
تتتتتتتتتتتتتتت ک زکتتتتتتتتتتتتتتت تتتتتتتتتتتتتتتد د تتتتتتتتتتتتتتتت
İki âlem dost ile doludur; fakat
Yoktur O‟nu gösterecek bir cesaret
Dokuzuncu beyitte iki âlemin dost, güzellik ve Allah‟ın sanatı ile dolu olduğu; iki dünyada
var olan her şeyin Allah‟ın yaratması sebebiyle güzel olduğu vurgulanmaktadır. Âşık,
yaratılmış olan her şeyi güzel görür; çünkü o, Allah için sever. Fakat bu güzellikleri görmeye
herkesin ehliyeti yoktur. Bütün o güzellikleri görebilmek aşk; aşk ise derin muhabbet ve
cesaret ister. Hak âşıkları için tüm o güzellikler aşikârdır; ancak nefsi ile nefsi için
yaşayanların bu güzellikleri görebilme basireti yoktur.
ل تتتتتتتتتتتت د عتتتتتتتتتتتت تتتتتتتتتتتتد کتتتتتتتتتتتت
سددتتتتتتت ستتتتتتت کتتتتتتت تتتتتتتدک تتتتتتتد د تتتتتتتت
Âşıkların gönlü yağmaya tutuşunca
Yükseldi bir ses “Yağma yeri değildir!”
Gazelin onuncu beytinde her ne kadar “د ی خ “kullanılmamış olsa da “ ک د “ yani
“yağmalamak” fiilinden “han-ı yağma” anlamını çıkarabiliriz. Anlam itibariyle han-ı yağma;
yani “yağmalamak”
fiilinden “han-ı yağma” anlamını çıkarabiliriz. Anlam
itibariyle han-ı yağma; eski Türklerde meclis gibi düzenlenen,
yılda bir kez bir hafta boyunca süren bir kurultay,
toy, umumî bir eğlence yeridir. Orada çeşitli siyasi kararlar
alınır, yasalar düzenlenir; ikramlar verilir. Bu toplantı yani
kurultay bitiminde on binlerce kişinin yemek yiyip içtiği
sofralar kurulur, ziyafet verilir. Han-ı yağma ise ziyafet ve
yemek bittikten sonra davetlilerin misafir oldukları yeri
yağma etmeleridir (Şemîsâ, 1387 hş., s. 463). Beyit ile ilgi
kuracak olursak sevgili tıpkı han-ı yağmada olduğu gibi
âşıkların gönlünü yağmalar. Âşıkların gönlünde fırtınalar,
kasırgalar kopartır, bütün düzeni bozar ve huzur bırakmaz.
Bu hususta Hâfız şöyle der (Hâfız, 1387 hş., s. 109):
Şehri karıştıran bu tatlı tavırlı şuh güzellerden el aman!
Türklerin han-ı yağması gibi gönülden sabrı yağmalayıp
götürdüler
Hâfız’ın da söylediği gibi sevgili, âşıkların gönlünü çalıp
kalplerinde sabır ve huzur bırakmaz. Sevgilinin aşkı ve
vuslat arzusu ile âşıkların gönlü perişan, darmadağın olur.
Söz konusu gazelde de “yağma” kelimesi aynı anlamda
kullanılmıştır.
Bedenini, varlığını bu işe ada ey Attâr!
Çünkü bizim bu işimiz hakaret değildir
Son beyitte, Attâr kendisine seslenerek benliğinden vazge-
çip tüm varlığını aşka adaması gerektiği telkininde bulunur.
Dünyalık her şeyi terk edip masivadan koparak aşk
yolunda yürümeyi değerli kılar. Görünüşte âşıklar perişan
bir vaziyette olabilirler; ancak bu asla hakaret ve aşağılanma
değildir. Çünkü âşıklar yaratılmış her varlıkta aşkı ve
Allah’ın sanatını görür, temaşa ederler. Âşıklar dünyalık
herhangi bir şeye değil sadece aşka bağlı oldukları için
hayatlarını bu yolda geçirmeyi; ömürlerini, canlarını aşk
uğrunda feda etmeyi asla aşağılanma olarak düşünmezler.
Sonuç
Selçuklu dönemi şairlerinden Ferîdüddîn Attâr İran ve tasavvuf
edebiyatının önemli isimlerinden olup birbirinden
13
kelime olup çok sayıda mana ihtiva eder: ruh, akıl, insan bedeni, ceset, kan, azamet, izzet,
görüş, kötü göz, bir şeyin cevheri, hamiyet, işkence, ukubet, arzu. Hakîm Tirmizî ise nefsi şu
şekilde tanımlar: O, hayvanî ruhtur, kalp ile beden arasında vasıtadır (Cebecioğlu, 2004, s.
472). Tasavvufta ise nefis denilince şer ve günahın kaynağı olan “kötü huy ve suflî arzuların
tamamı” anlamına gelen ve kötülüğü emreden nefis anlaşılır; bu bağlamda “Sana gelen iyilik
Allah‟tan, başına gelen kötülük ise nefsindendir” gibi ayetlere (Nisâ 4/79) sıkça atıf yapılır
(Uludağ, 1991, s. 526). Bu sebeple irfanî açıdan kötülük ve kötü duyguların kaynağı olarak
görülen nefis, insan hayatından uzaklaştırılmalı ve gönül nefsin eline bırakılmamalıdır. Çünkü
hakikî aşka nefsin tasfiye edilmesi ile ulaşılır. Nitekim bu hususta Attâr Muhtarnâme adlı
eserinde şöyle der (Attâr, 1386 hş., s. 146):.
ستتتتتت ع تتتتتت ک تتتتتت کتتتتتتد د تتتتتت کتتتتتتز س شتتتتتت ز
تتتتتتتتتتت د ن تتتتتتتتتتت تتتتتتتتتتت کتتتتتتتتتتتز س شتتتتتتتتتتت ز
خددتتتتتتتتت تتتتتتتتت ج د اختتتتتتتتت ستتتتتتتتتد تتتتتتتتت
د تتتتتتتتت د ز تتتتتتتتتت تتتتتتتتت کتتتتتتتتتز س شتتتتتتتتت ز
Daha ne kadar kötülük yapacaksın?
İyilik yap, otur. Teslim seccadesine çök ve otur.
Kemikten bir evde bir köpekle yaşayamazsın sonuna dek.
Onu kovala, def et ve otur.
Yukarıdaki rubâîde Attâr yine nefisten uzaklaşmak gerektiğini dile getirerek insan bedenini
kemikten bir eve, nefsi ise bir köpeğe benzetmiştir. Gayet açık bir şekilde nefsin insanı
kemirip tüketeceği, bir an önce nefisten kurtulmak gerektiği üzerinde durur. Söz konusu
gazelde de nefsin kötülüklerinden sakınmak, gönlü nefsin belalarından korumak için uyarıda
bulunur.
تتتتتتتتتتتز ختتتتتتتتتتت سجتتتتتتتتتتت تتتتتتتتتتت ن سشتتتتتتتتتتت ک
کتتتتتتت تتتتتتتت تتتتتتت تتتتتتتز ت تتتتتتتد د تتتتتتتت
Bütün bedenini kanlı gözyaşlarıyla yıka temizle
Zira bundan başka temizlik yoktur bedene
Sekizinci beyitte “göz kanı” yani kanlı gözyaşının kastedildiği görülmektedir. Burada
verilmek istenen anlam gözden kan damlaması değil, çok ağlamaktır (Enverî, 1383 hş., s.
536). Sürekli ve çok fazla gözyaşı dökmektir. Âşık, aşkından dolayı, vuslat hasretiyle daima
14
ağlayıp inler, sızlar. Aşkın, gönülde bir sır gibi saklanıp büyümesi makbul olduğu için âşık
kendi kendine inleyip durur. Nitekim aşkın gönülde mesken tutup sarmaşık gibi bütün bedeni
sarması, âşığı kendi kendine ağlatıp inletmesi aşkın âdetindendir. Âşık, sırrını söyleyebilecek
bir kimse bulamaz, bütün derdini, acılarını içinde yaşar ve sürekli ağlar. Bu hususta Sa„dî
şöyle söylemiştir (Sa„dî, 1386 hş., s. 475):
متتتتت ز تتتتتت دتتتتت ل سجتتتتت تتتتت ن پتتتتت ن
تت ز ستتد کتت تتت ز، عتتت م تتت د تت س تتت
Bir sırrım var gönlümde gönül kanı ile beslenen; fakat
Kime söyleyeyim bu sırrı; çünkü bir mahrem göremiyorum
Sa„dî‟nin bu beytinde ve söz konusu gazelde “göz kanı” aynı anlamda kullanılmıştır. Aşk
derdi ile yanan âşık bu sırrı saklayıp gizli tutarak sessizce ve sürekli ağlar, aşkını beslemeye
ve büyütmeye devam eder. Bu aşkı bir sır gibi saklaması ona daha da kıymetli bir anlam
kazandırır.
پتتتتتتت تتتتتتت ز تتتتتتتت کتتتتتتت کتتتتتتت تتتتتتتت
تتتتتتتتتتتتتتت ک زکتتتتتتتتتتتتتتت تتتتتتتتتتتتتتتد د تتتتتتتتتتتتتتتت
İki âlem dost ile doludur; fakat
Yoktur O‟nu gösterecek bir cesaret
Dokuzuncu beyitte iki âlemin dost, güzellik ve Allah‟ın sanatı ile dolu olduğu; iki dünyada
var olan her şeyin Allah‟ın yaratması sebebiyle güzel olduğu vurgulanmaktadır. Âşık,
yaratılmış olan her şeyi güzel görür; çünkü o, Allah için sever. Fakat bu güzellikleri görmeye
herkesin ehliyeti yoktur. Bütün o güzellikleri görebilmek aşk; aşk ise derin muhabbet ve
cesaret ister. Hak âşıkları için tüm o güzellikler aşikârdır; ancak nefsi ile nefsi için
yaşayanların bu güzellikleri görebilme basireti yoktur.
ل تتتتتتتتتتتت د عتتتتتتتتتتتت تتتتتتتتتتتتد کتتتتتتتتتتتت
سددتتتتتتت ستتتتتتت کتتتتتتت تتتتتتتدک تتتتتتتد د تتتتتتتت
Âşıkların gönlü yağmaya tutuşunca
Yükseldi bir ses “Yağma yeri değildir!”
Gazelin onuncu beytinde her ne kadar “د ی خ “kullanılmamış olsa da “ ک د “ yani
“yağmalamak” fiilinden “han-ı yağma” anlamını çıkarabiliriz. Anlam itibariyle han-ı yağma; 14
ağlayıp inler, sızlar. Aşkın, gönülde bir sır gibi saklanıp büyümesi makbul olduğu için âşık
kendi kendine inleyip durur. Nitekim aşkın gönülde mesken tutup sarmaşık gibi bütün bedeni
sarması, âşığı kendi kendine ağlatıp inletmesi aşkın âdetindendir. Âşık, sırrını söyleyebilecek
bir kimse bulamaz, bütün derdini, acılarını içinde yaşar ve sürekli ağlar. Bu hususta Sa„dî
şöyle söylemiştir (Sa„dî, 1386 hş., s. 475):
متتتتت ز تتتتتت دتتتتت ل سجتتتتت تتتتت ن پتتتتت ن
تت ز ستتد کتت تتت ز، عتتت م تتت د تت س تتت
Bir sırrım var gönlümde gönül kanı ile beslenen; fakat
Kime söyleyeyim bu sırrı; çünkü bir mahrem göremiyorum
Sa„dî‟nin bu beytinde ve söz konusu gazelde “göz kanı” aynı anlamda kullanılmıştır. Aşk
derdi ile yanan âşık bu sırrı saklayıp gizli tutarak sessizce ve sürekli ağlar, aşkını beslemeye
ve büyütmeye devam eder. Bu aşkı bir sır gibi saklaması ona daha da kıymetli bir anlam
kazandırır.
پتتتتتتت تتتتتتت ز تتتتتتتت کتتتتتتت کتتتتتتت تتتتتتتت
تتتتتتتتتتتتتتت ک زکتتتتتتتتتتتتتتت تتتتتتتتتتتتتتتد د تتتتتتتتتتتتتتتت
İki âlem dost ile doludur; fakat
Yoktur O‟nu gösterecek bir cesaret
Dokuzuncu beyitte iki âlemin dost, güzellik ve Allah‟ın sanatı ile dolu olduğu; iki dünyada
var olan her şeyin Allah‟ın yaratması sebebiyle güzel olduğu vurgulanmaktadır. Âşık,
yaratılmış olan her şeyi güzel görür; çünkü o, Allah için sever. Fakat bu güzellikleri görmeye
herkesin ehliyeti yoktur. Bütün o güzellikleri görebilmek aşk; aşk ise derin muhabbet ve
cesaret ister. Hak âşıkları için tüm o güzellikler aşikârdır; ancak nefsi ile nefsi için
yaşayanların bu güzellikleri görebilme basireti yoktur.
ل تتتتتتتتتتتت د عتتتتتتتتتتتت تتتتتتتتتتتتد کتتتتتتتتتتتت
سددتتتتتتت ستتتتتتت کتتتتتتت تتتتتتتدک تتتتتتتد د تتتتتتتت
Âşıkların gönlü yağmaya tutuşunca
Yükseldi bir ses “Yağma yeri değildir!”
Gazelin onuncu beytinde her ne kadar “د ی خ “kullanılmamış olsa da “ ک د “ yani
“yağmalamak” fiilinden “han-ı yağma” anlamını çıkarabiliriz. Anlam itibariyle han-ı yağma;
14
ağlayıp inler, sızlar. Aşkın, gönülde bir sır gibi saklanıp büyümesi makbul olduğu için âşık
kendi kendine inleyip durur. Nitekim aşkın gönülde mesken tutup sarmaşık gibi bütün bedeni
sarması, âşığı kendi kendine ağlatıp inletmesi aşkın âdetindendir. Âşık, sırrını söyleyebilecek
bir kimse bulamaz, bütün derdini, acılarını içinde yaşar ve sürekli ağlar. Bu hususta Sa„dî
şöyle söylemiştir (Sa„dî, 1386 hş., s. 475):
متتتتت ز تتتتتت دتتتتت ل سجتتتتت تتتتت ن پتتتتت ن
تتت ز ستتد کتت تتت ز، عتتت م تت د تت س تت
Bir sırrım var gönlümde gönül kanı ile beslenen; fakat
Kime söyleyeyim bu sırrı; çünkü bir mahrem göremiyorum
Sa„dî‟nin bu beytinde ve söz konusu gazelde “göz kanı” aynı anlamda kullanılmıştır. Aşk
derdi ile yanan âşık bu sırrı saklayıp gizli tutarak sessizce ve sürekli ağlar, aşkını beslemeye
ve büyütmeye devam eder. Bu aşkı bir sır gibi saklaması ona daha da kıymetli bir anlam
kazandırır.
پتتتتتتتت تتتتتتت ز تتتتتتتت کتتتتتتت کتتتتتتت تتتتتتتت
تتتتتتتتتتتتتتت ک زکتتتتتتتتتتتتتتت تتتتتتتتتتتتتتتد د تتتتتتتتتتتتتتتت
İki âlem dost ile doludur; fakat
Yoktur O‟nu gösterecek bir cesaret
Dokuzuncu beyitte iki âlemin dost, güzellik ve Allah‟ın sanatı ile dolu olduğu; iki dünyada
var olan her şeyin Allah‟ın yaratması sebebiyle güzel olduğu vurgulanmaktadır. Âşık,
yaratılmış olan her şeyi güzel görür; çünkü o, Allah için sever. Fakat bu güzellikleri görmeye
herkesin ehliyeti yoktur. Bütün o güzellikleri görebilmek aşk; aşk ise derin muhabbet ve
cesaret ister. Hak âşıkları için tüm o güzellikler aşikârdır; ancak nefsi ile nefsi için
yaşayanların bu güzellikleri görebilme basireti yoktur.
ل تتتتتتتتتتتت د عتتتتتتتتتتتت تتتتتتتتتتتتد کتتتتتتتتتتتت
سددتتتتتتت ستتتتتتت کتتتتتتت تتتتتتتدک تتتتتتتد د تتتتتتتت
Âşıkların gönlü yağmaya tutuşunca
Yükseldi bir ses “Yağma yeri değildir!”
Gazelin onuncu beytinde her ne kadar “د ی خ “kullanılmamış olsa da “ ک د “ yani
“yağmalamak” fiilinden “han-ı yağma” anlamını çıkarabiliriz. Anlam itibariyle han-ı yağma;
15
eski Türklerde meclis gibi düzenlenen, yılda bir kez bir hafta boyunca süren bir kurultay, toy,
umumî bir eğlence yeridir. Orada çeşitli siyasi kararlar alınır, yasalar düzenlenir; ikramlar
verilir. Bu toplantı yani kurultay bitiminde on binlerce kişinin yemek yiyip içtiği sofralar
kurulur, ziyafet verilir. Han-ı yağma ise ziyafet ve yemek bittikten sonra davetlilerin misafir
oldukları yeri yağma etmeleridir (Şemîsâ, 1387 hş., s. 463). Beyit ile ilgi kuracak olursak
sevgili tıpkı han-ı yağmada olduğu gibi âşıkların gönlünü yağmalar. Âşıkların gönlünde
fırtınalar, kasırgalar kopartır, bütün düzeni bozar ve huzur bırakmaz. Bu hususta Hâfız şöyle
der (Hâfız, 1387 hş., s. 109):
یتتد کتتد ز تتد تت تت ز کتتد ا تت ر
ع د س د صب ز ل ک کد خ ی د
Şehri karıştıran bu tatlı tavırlı şuh güzellerden el aman!
Türklerin han-ı yağması gibi gönülden sabrı yağmalayıp götürdüler
Hâfız‟ın da söylediği gibi sevgili, âşıkların gönlünü çalıp kalplerinde sabır ve huzur bırakmaz.
Sevgilinin aşkı ve vuslat arzusu ile âşıkların gönlü perişan, darmadağın olur. Söz konusu
gazelde de “yağma” kelimesi aynı anlamda kullanılmıştır.
تتتتتتتتتتتتز تتتتتتتتتتتتتز کتتتتتتتتتتتتتد ن ک تتتتتتتتتتتتتد
ز د تتتتتتتت تتتتتتتتز کتتتتتتتتد متتتتتتتتد حقتتتتتتتتد د تتتتتتتتت
Bedenini, varlığını bu işe ada ey Attâr!
Çünkü bizim bu işimiz hakaret değildir
Son beyitte, Attâr kendisine seslenerek benliğinden vazgeçip tüm varlığını aşka adaması
gerektiği telkininde bulunur. Dünyalık her şeyi terk edip masivadan koparak aşk yolunda
yürümeyi değerli kılar. Görünüşte âşıklar perişan bir vaziyette olabilirler; ancak bu asla
hakaret ve aşağılanma değildir. Çünkü âşıklar yaratılmış her varlıkta aşkı ve Allah‟ın sanatını
görür, temaşa ederler. Âşıklar dünyalık herhangi bir şeye değil sadece aşka bağlı oldukları
için hayatlarını bu yolda geçirmeyi; ömürlerini, canlarını aşk uğrunda feda etmeyi asla
aşağılanma olarak düşünmezler.
Sonuç
Selçuklu dönemi şairlerinden Ferîdüddîn Attâr İran ve tasavvuf edebiyatının önemli
isimlerinden olup birbirinden değerli eserler kaleme almıştır. Dîvân‟ında genel olarak
tasavvufun ana meselelerini, aşkı ve âşıklığı konu edinmiştir. Vezin, kafiye ve edebi sanatlar
15
eski Türklerde meclis gibi düzenlenen, yılda bir kez bir hafta boyunca süren bir kurultay, toy,
umumî bir eğlence yeridir. Orada çeşitli siyasi kararlar alınır, yasalar düzenlenir; ikramlar
verilir. Bu toplantı yani kurultay bitiminde on binlerce kişinin yemek yiyip içtiği sofralar
kurulur, ziyafet verilir. Han-ı yağma ise ziyafet ve yemek bittikten sonra davetlilerin misafir
oldukları yeri yağma etmeleridir (Şemîsâ, 1387 hş., s. 463). Beyit ile ilgi kuracak olursak
sevgili tıpkı han-ı yağmada olduğu gibi âşıkların gönlünü yağmalar. Âşıkların gönlünde
fırtınalar, kasırgalar kopartır, bütün düzeni bozar ve huzur bırakmaz. Bu hususta Hâfız şöyle
der (Hâfız, 1387 hş., s. 109):
یتتد کتتد ز تتد تت تت ز کتتد ا تت ر
ع د س د صب ز ل ک کد خ ی د
Şehri karıştıran bu tatlı tavırlı şuh güzellerden el aman!
Türklerin han-ı yağması gibi gönülden sabrı yağmalayıp götürdüler
Hâfız‟ın da söylediği gibi sevgili, âşıkların gönlünü çalıp kalplerinde sabır ve huzur bırakmaz.
Sevgilinin aşkı ve vuslat arzusu ile âşıkların gönlü perişan, darmadağın olur. Söz konusu
gazelde de “yağma” kelimesi aynı anlamda kullanılmıştır.
تتتتتتتتتتتتز تتتتتتتتتتتتتز کتتتتتتتتتتتتتد ن ک تتتتتتتتتتتتتد
ز د تتتتتتتت تتتتتتتتز کتتتتتتتتد متتتتتتتتد حقتتتتتتتتد د تتتتتتتتت
Bedenini, varlığını bu işe ada ey Attâr!
Çünkü bizim bu işimiz hakaret değildir
Son beyitte, Attâr kendisine seslenerek benliğinden vazgeçip tüm varlığını aşka adaması
gerektiği telkininde bulunur. Dünyalık her şeyi terk edip masivadan koparak aşk yolunda
yürümeyi değerli kılar. Görünüşte âşıklar perişan bir vaziyette olabilirler; ancak bu asla
hakaret ve aşağılanma değildir. Çünkü âşıklar yaratılmış her varlıkta aşkı ve Allah‟ın sanatını
görür, temaşa ederler. Âşıklar dünyalık herhangi bir şeye değil sadece aşka bağlı oldukları
için hayatlarını bu yolda geçirmeyi; ömürlerini, canlarını aşk uğrunda feda etmeyi asla
aşağılanma olarak düşünmezler.
Sonuç
Selçuklu dönemi şairlerinden Ferîdüddîn Attâr İran ve tasavvuf edebiyatının önemli
isimlerinden olup birbirinden değerli eserler kaleme almıştır. Dîvân‟ında genel olarak
tasavvufun ana meselelerini, aşkı ve âşıklığı konu edinmiştir. Vezin, kafiye ve edebi sanatlar
34 Curr Res Soc Sci (2015), 1(2) ARAŞTIRMA MAKALESİ
değerli eserler kaleme almıştır. Dîvân’ında genel olarak tasavvufun
ana meselelerini, aşkı ve âşıklığı konu edinmiştir.
Vezin, kafiye ve edebi sanatlar açısından incelenip beyitleri
açıklanan söz konusu manzumeye baktığımızda da; aşkı,
âşıklığı, gönül-aşk, akıl-aşk ilişkisini, aşk ile var olup ya-
şamanın önemini, nefsin kötülüklerinden kaçınmanın faziletini,
ömrü aşk yoluna adamanın ehemmiyetini ihtiva
eden Attâr’ın bu gazeli tasavvufî aşk öğretisinin bir örneği
olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kaynakça
Attâr, Ferîdüddin Muhammed b. İbrâhîm-i Nîşâbûrî. (1372 hş.).
Dîvân-i Kâmil-i Attâr-i Nîşâbûrî (tsh. İsmâîl Şâhrûdî). Tahran:
Çâphâne-yi Ferheng.
Attâr, Ferîdüddin Muhammed b. İbrâhîm-i Nîşâbûrî. (1381 hş.).
Tezkiretü’l-evliyâ (Nichelson nüshasından tıbkı basım; Mukaddime:
Kazvinî). Tahran: İntişârât-i Peymân.
Attâr, Ferîdüddin Muhammed b. İbrâhîm-i Nîşâbûrî. (1385 hş.).
Musîbetnâme (tsh. Muhammed Rıza Şefî-i Kedkenî). Tahran: İntişârât-i
Sohen.
Attâr, Ferîdüddin Muhammed b. İbrâhîm-i Nîşâbûrî. (1386 hş.).
Dîvân-i Attâr (tsh. Bediuzzaman Furûzanfer). Tahran: Muessese-i
İntişârât-i Negâh.
Attâr, Ferîdüddin Muhammed b. İbrâhîm-i Nîşâbûrî. (1386 hş.).
Muhtarnâme (tsh. Muhammed Rıza Şefî-i Kedkenî). Tahran: İntişârât-i
Sohen.
Attâr, Ferîdüddin Muhammed b. İbrâhîm-i Nîşâbûrî. (1390 hş.)
Dîvân-i Attâr (tsh. Takî-yi Tefazzulî). Tahran: Şirket-i İntişârât-i
İlm u Ferhengî.
Attâr, Ferîdüddin Muhammed b. İbrâhîm-i Nîşâbûrî. (1391 hş.).
Dîvân-i Attâr-i Nîşâbûrî (nşr. Ferheng u Kalem). Tahran: Ferheng
u kalem.
Attâr, Ferîdüddin Muhammed b. İbrâhîm-i Nîşâbûrî. (2536 şş.).
Dîvân-i Şeyh Feridüddîn Attâr-i Nîşâbûrî (tsh. Gulamrıza Kayserî).
Tahran: İntişârât-i Câvidân.
Attâr, Feridüddîn. (2007). Evliyâ Tezkireleri (Çev. Süleyman Uludağ).
İstanbul: Kabalcı.
Cebecioğlu, E. (2004). Tasavvuf Terimleri Sözlüğü. İstanbul:
Ağaç Kitabevi Yayınları.
Celâleddîn-i Rumî, Mevlânâ. (1376 hş). Mesnevi-yi Manevi (tsh.
Kıvamuddîn Hurremşâhî). Tahran: İntişârât-i Dûstan.
Değirmençay, V. (2005). Farsça Arûz ve Kafiye. Erzurum: Atatürk
Üniversitesi Ofset Tesisleri.
Değirmençay, V. (2014). Fünûn-i Belâgat ve Sınâât-ı Edebî. Ankara:
Aktif Yayınevi.
Dilçin, C. (2005). Örneklerle Türk Şiir Bilgisi. Ankara: Türk Dil
Kurumu Yayınları.
Enverî, H. (1383 hş.). Ferheng-i Kinâyât-i Sohen. Tahran: İntişârât-i
Sohen.
Hürremşâhî, B. (1387 hş.). Hafıznâme. Tahran: Şirket-i İntişârât-i
İlm u Ferhengî.
Kanar, M. (2000). Farsça-Türkçe Sözlük. İstanbul: Deniz Kitabevi.
Mermer, A., Bayram, Y., Alıcı, L., Eflatun, M., Keskin, N. K.
(2013). Eski Türk Edebiyatına Giriş. Ankara: Akçağ Yayınları.
Rehber, H.H. (1369 hş.). Gazeliyyât-i Sa‘di. Tahran: İntişârât-i
Mehtab.
Safâ, Z. (1386 hş.). Târîh-i Edebiyyât der İran, I-VIII. Tahran:
İntişârât-i Firdovs.
Semerkandî, D. (1338 hş.). Tezkiretü’ş-şuarâ (nşr. Muhammed-i
Remezanî). Tahran.
Şahinoğlu, M. N. (1991). Attâr, Feridüddîn (c. IV, s. 95-98). İstanbul:
Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi.
Şemîsâ, S. (1386 hş.). Ferheng-i İşârât. Tahran: Neşr-i Mitra.
Şîrâzî, Sa‘di. (1386 hş.). Külliyât-i Sa‘di (tsh. Nizameddîn Nûrî).
Tahran: İntişârât-i Kitâb-i Âbân.
Türk Dil Kurumu. (2011). Türkçe Sözlük. Ankara: Türk Dil Kurumu
Yayınları.
Uludağ, S. (1991). Aşk (c. IV, s. 11-17). İstanbul: Türkiye Diyanet
Vakfı İslam Ansiklopedisi.
Uludağ, S. (2006). Nefis (c. XXXII, s. 526-529). İstanbul: Türkiye
Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi.
Uzun, M. (1991). Aşk (c. IV, s. 17-21). İstanbul: Türkiye Diyanet
Vakfı İslam Ansiklopedisi.

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar