IRAK TARİH EKOLÜ

Özet: İslâm tarih yazıcılığı, İslâm kültürünün bir parçası olarak ortaya çıkmış ve temelde Hadîs ve kabile geleneklerinden beslenerek şekillenmiştir. Irak’taki Kûfe ve Basra, Medine’de temsil edilen Hadîs metoduna mukabil kabile çizgisinde bir yaklaşımın yerleştiği bilim merkezleri oldular. Burada şecereler, şiirler, kabilelere ait ahbâr ve rivâyetler yazılı hale getirildiler. Bunları derleyen râviler, sonraki tarihçilere hem malzeme sağladılar hem de onlar için bir örnek oluşturdular. Kabileci tarz tarihçilerin ilk örneklerini ahbârîler denen ve içinde Ebû Mihnef, Avâne b. el-Hakem, el-Medâinî gibi isimlerin bulunduğu tarihçiler oluşturmuştur. Bu geleneğin temsilcileri, ümmet fikrinin yanı sıra Irak’la ilgili konulara özel bir önem verdiler. İşte Irak’ta bu suretle ortaya çıkan bu tarih anlayışı İslâm tarihçiliğinde bir ekolün doğmasına yol açtı. Bu makalede de Irak’ta doğan bu tarih ekolünün IX. yüzyıla kadar olan durumu değerlendirilmektedir.
Anahtar Kelimeler: Tarih yazımı, İslâm tarihçiliği, kabile tarzı, ahbârîler, Irak.

“The Iraq School of History to the Ninth Century - a Sketch”

Summary: Islamic historiography appeared as a part of Islamic culture and formed that providing mainly from traditions of hadith and tribe. Kufa and Basra in Iraq, on the contrary to the hadith line that was represented in Medina, became centers of science in which the tribal line was settled. Geneologies, poems, tribal reports and anecdotes were written. The râvîs who collected them both provided materials and made samples for the historians who were their successors. The first examples of tribal historians known as ahbârîs; there were historians named Abû Mikhnaf, Awâne b. al-Hakam, al-Madâ’inî in them. The representative of this traditions has placed a special importance on subject related to Iraq in addition to the Umma idea. This comprehension of history revealed this way in Iraq caused to rise of a new school in Islamic historiography. In this study, status of this new school revealed in Iraq untill IX.th century is evaluated.
Keywords :Historiography, Islamic historiograhpy, tribal line, ahbârîs, Iraq.
Müslüman tarihçiliği, Müslüman kültürünün bir parçasıdır ve ancak diğer kültürel etkinlikler ve gelişmeler hesaba katılarak incelendiği zaman anlaşılabilir. Onu tek başına incelemek, doğuşu ve gelişimi hakkında cüzî ve muğlak bir düşünceye yol açar.
Müslüman tarihçiliği, İslâmiyet’in doğuşundan sonra ortaya çıkmıştır. İslâm öncesi faaliyetler - Eyyâm ve şecere hikâyeleri - tarih fikrini değil, ilginin sınırını ve tahkiye tekniğinin başlangıcını gösterir.
Tarih çalışmalarının başlangıcı genel olarak birbirinden farklı iki yol izlemiştir: hadîs üslûbunu ve bir bakıma İslâm öncesi faaliyetlerin bir devamı olan aşiret üslûbunu. Bu iki tarz, ilk dönem İslâmî toplumda hayatın bütün veçhelerine nüfuz eden iki büyük akımı yansıtmaktadır: İslâmî ve kabileci. Her iki tarz da yaygın bir biçimde ayrı merkezlerde örnek alınmıştır: Hadîs, ilk olarak İslâmiyet’in beşiği olan Medine’de; kabileci olan da ilkin kabile geleneğinin merkezleri ve yeni garnizon kentleri olan Kûfe ve Basra’da. Medine, Kûfe ve Basra İslâmiyet’in ilk dönemlerinde bilimin merkezleriydiler.
İslâmî tarz burada bizi ilgilendirmiyor. Onun, Urve b. ez-Zübeyr’le başlayarak Hz. Peygamber’in kariyerine özel bir dikkat gösteren, hemen ardından ilk dönem İslâm tarihini incelemeye koyulan ve megâzi alimlerinin bir okulunu oluşturan Hadisçilerle başladığını söylemek kafi gelir. Buna ilaveten, Hz. Peygamber ve fetihler hakkındaki hikâye ve kıssalar anlatılmış ve dolaşıma sokulmuştur. Bununla birlikte bunlar, herhangi bir tarih tarzı başlatmadı; daha sonra özellikle İbn İshak’a bazı veriler sağladı ve ciddi alimlerce şüpheyle karşılandı. Bu okulun kritik başlangıcı, onların müellif ve habercilerin tetkiki konusunda yaptıkları vurguda gösterilmektedir. Hicrî I. yüzyılın sonuna kadar sîret dizileri ortaya çıkmış ve büyük miktarda temel malzeme toplanmıştır. Bunu müteakip, birçok kısas araya girmiş ve basit, olaylara bağlı bilgiden, övgüye doğru bir eğilim açıkça kendini göstermiştir. Notların kayda geçirilmesi oldukça erken başladı; Hicrî I. yüzyılın sonlarında Zuhrî tarafından ortaya kondu ve kaynaklar bundan böyle hem şifahî, hem yazılı hale geldi.
Tarihin kabilecî türü, kabileyle ilgili faaliyet ve işlerle ilgilenmekten doğmuştur. Kavram ve tarz olarak Eyyâm hikâyelerinin ve nesep bilimsel rivâyetlerin doğrudan bir devamı idi, başlıca İslâm’daki yeni Eyyâm savaşlarına ve fetihlerine yöneltildi.
Arap kültürü temelde şifahî idi, onun belgesel delili şiirdi ve geleneklerin muhafazasında en iyi vasıta idi. Hîre ve Yemen (Himyerîler) krallarının arşiv ve kayıtları ile Yemen’deki bazı ailelerce muhafaza edilen ve sonradan yararlanılmış olan soy kütükleri ve kayıtlara dair referanslar istisnadıri.
Kıssalar ilk olarak mecâliste (sosyal toplantılar) anlatılmıştı ve genellikle ailenin ya da kabilenin ortak malı idiler. Şiir râvîleri (ruvât) ya da kabile yaşlıları (meşâyîh) gibi bazı kimseler, belli başlı aktarıcılar [reporters] oldular. Başlangıçta kimi kıssa ya da rivâyetlerin (rivâyât, ahbâr) müellif zincirleri (isnâd) yoktu. Bunlar, genel kültürün ve ortak ilginin bir parçası olmaya devam ettiler. Bu tür sözlü gelenekler, çoğunlukla şiirle, eskiden olduğu gibi İslâmiyet’in ilk dönemlerinde de dolaşımda kalmaya devam ettiii. Kûfe ve Basra, büyük kabile merkezleri ve çöl ile doğrudan ve sürekli temas halinde olduklarından şifahî geleneklerin dolaşımında önemli bir rol oynadılar.
İslâmiyet ve kabilelerin şehirlerde yerleşmeleri, kabileleri daha yakın bir işbirliği içerisinde bir araya getirerek yeni merakları besledi ve okuma ve yazmanın yayılmasına yol açtı. Birinci asrın sonundan evvel ve ikinci asrın ilk yarısı boyunca, yazmayı teşvik eden, akılda kalmayı kolaylaştıran ya da gelenekleri muhafaza etmeye şahadet eden bol miktarda kanıt vardıriii. Yazma süreci de şifahî rivâyetlerle birlikte başlamıştı.
Hicrî II. yüzyılın başlarında, biz, soy kütükleri ve kabilelerinin işlerinde bilgili kimseler (eşyâh, ruvât) ile şecereler, şiir ve muhtemelen bazı kabilelerin ahbârını içeren kabile monografilerini (kütüb) görüyoruz. Bunlar, oldukça muhtemel bir biçimde bazı râvîler tarafından toplandılar ve daima o kabilenin ortak malı sayıldılar. Hammâd er-Râviye (ö.156 / 772), Kureyş ve Sakîf’in kütübüne sahip olurken, Şair Tirimmâh (ö.105/723), Temîm’in kitâbını aktarmaktadıriv. Bu monografiler ve râvîler, daha sonraki tarihçiler için malzeme sağlamışlardır.
Râvîlerin merakı zamanla daha da arttı. Bir mısra ilişkin mahalli yurtseverlik, bir kentte birçok kabileyle bir arada yaşama ve kabile siyaseti, onlar üzerinde etkili olmuştur. Bunların yanı sıra bir imparatorluğun doğuşu ve tarihsel bir rol oynama hissiyatı yeni bir bilinçlenmeyi doğurdu. Bütün bunlar basit kabile ravîlerinden ilk tarihçilere geçiş sürecini açıklamaya yardım etmektedir.
Hicrî II. yüzyılın ortalarına doğru, birçok tarihsel eser yahut zengin miktarda tarihsel anlatı bırakmış olan bilgili râvî-ahbârîler, nesep bilimciler ve filologlarla karşılaşıyoruz. Bu, çeşitli sahalarda şiir, ahbâr, ve hadîs toplamaya başlayan alimlerin öncülük ettiği bir dönemdi. Ebû Amr b. el-Alâ (ö.154/770) ve Hammad er-Râviye (ö.156/772), başlıca İslâm öncesi Arab kabile râvîlerinden ve kabile monografilerinden şiir, ahbâr ve jeneolojik veriler topladılar ve eserlerini koruma altına almak maksadıyla yazmaya başvurdularv. Bu dönemden itibaren biz, çeşitli vilayetlerde yapılmış ilk hadîs koleksiyonlarına ve Sîret konusunda yazılmış ilk eserlere sahip durumdayız. Bütün bunlar, tarihsel çalışmaların bir paya sahib olduğu kültürel gelişmenin genel bir görünümüne işaret etmektedir. Ahbârîler ve bilgili ruvât, bizim ilk tarihçilerimizdirler.
Tıpkı Sîret edebiyatında İbn İshak’ın büyük oranda dayandığı, Zuhrî misâli seleflerini bildiğimiz gibi, ahbârîlerin de belli bazı râvîlerden büyük miktarda ilham aldıklarını anlıyoruz. Nitekim, Seyf b. Ömer, Taberî’de aktarıldığı şekliyle, kendilerinden yararlandığı altmışın üzerindeki râvî’nin dışında, ağırlıklı olarak, her birinden yüzün üzerinde haber aktardığı Talha b. el-A‘lem ile Muhammed b. Abdullah’a dayanmaktadırvi. Bu râvîler, sadece bir kabileye ait malumatla değil, hâdiselerle veya sosyal meselelerle de ilgilenmişlerdir. Bir kabilenin sınırları ötesine geçen nesep alimleri bu kategoriye girerler. Onların yanı sıra kabile râvîleri de yer almıştır.
Böylece ahbârîler, kabileci tarzdaki ilk tarihçilerdi. Onlar, bir hâdise ya da bir mevzuyla ilgili rivâyetlerin toplanmasında ve bunları uygun bir monografide bir araya getirmede, kıssa râvîlerinden ayrılırlar. Ebû Mihnef (ö.157/ 774), Avâne b. el-Hakem (ö.147/ 764), Seyf b. Ömer (ö.180/ 796) ve son olarak önde gelen temsilcisi el-Medâ’inî bu ahbârîler arasında idi.
Bu ahbârîler, Ümmetin işlerine gösterdikleri ilginin yanı sıra Irak’la ilgili konulara da özel bir önem verirler. Ümmet hayatının birliği ve sürekliliği telakkisi dikkat çekicidir. Bunların yanı sıra Arap tarihinin sürekliliği de hissedilmektedir. Seyf, Riddeyi fetihlerle birleştirdi; Avâne, ilk asrı boyunca İslâm tarihi ile ilgilendi: Ortodoks halifeler, Ridde ve fetihler, iç savaş ve Irak’la ilgili konular ile Abdülmelik’e kadar Suriye; Ebû Mihnef, Sıffin’e kadar ilk dönem İslâm tarihini inceledi ve daha sonra Emevî döneminin sonuna kadar Irak’la ilgili konulara devam etti; Medâ’inî, Cahiliyye dönemi ile başlayıp Hicrî III. yüzyılın başlangıcına kadar giderek Arap tarihinin siyasî, edebî, sosyal v.b. bütün alanlarında gezindi.
Dolayısıyla, kabile değil, Ümmet ilgi odağıdır. Onların çalışmalarında başka fikirler de görülebilir. Biz, Emevîler’in yaydığı sosyal meselelerdeki kader fikri ile, muhalif zümrelerce beyan edilen insanî mesuliyet ve özgürlük fikirleri arasında çatışmayı fark ediyoruz. Avâne, Emevî düşüncesini izah eder: Yezid, Emevî iktidarını Allah’a bağlamaktadırvii, Osman, hakimiyetin Abdülmelik ve oğullarına geçeceğini haber vermiştirviii. Bu, özellikle Hüseyin’in ayaklanması ile Tevvâbûn hareketi hakkındaki rivâyetlerini göz önünde bulundurduğumuz zaman Ebû Mihnef’in tarzına aykırı bir durumdur.
Onların eserlerinde imâmın hakları (Emevî bakış açısından) ve onun bağlılık ve sadakat iddiası konularındaki vurgu, başka konuları (eyaletle, kabileyle v.s. ile ilgili) devletin üzerine yerleştiren muhalif partizan veya kabileci tutumla beraber, devlet kavramı yansıtılır. Emevîler’e karşı ayaklanmalar, övülmese bile kınanmaz da. Muaviye’nin Hz. Ali’ye karşı çıkışı (Nasr b. Müzâhim’in yaptığı gibi) tenkit edildiğinde bile bu, devlet kavramından ziyade, hizip çizgisinde olmuşturix. Şimdiye kadar muhafaza edilen kısımlar, büyük ılımlılık gösterirler. O tarihçiler, partizanlık peşine düşmediler ve sadece tek bir görüşün temsilcileri olmadılar. Bu eserlerden (özellikle Taberî ve Belâzurî’de) seçim yapma süreci, müfrit rivâyetlerin kimisini dışarıda bırakmış olmalıdır. Fakat biz karşı görüşteki anlatıya (rivâyet) atfedilen öneme ve bilimsel muhakemenin empoze ettiği disipline dair açıklama bulabiliriz.
Parti, eyalet ve kabilenin kendi nüfuzları vardı. Ebû Mihnef’de, Hz. Alix ve Irak’axi sempati duyulduğunu ve bazı kabileci övgülere yer verildiğini fark ediyoruz. Nitekim onun Sıffin hakkındaki nakillerinde kabilelerin başarıları açıkça belirtilmiştir. Seyf, Irak’ın fethinde kabilelerin rollerini açıklar ve Temîm kabilesinin rolü üzerinde dururxii. Avâne, Osman yanlısı olarak kabul edilir. O açıkça Emevî rivâyetlerini verir ve ara sıra da iç meselelerden bahsederxiii. Bununla birlikte bazı kayıtlar açıkça Emevî karşıtıdırxiv.
Ahbârîler, rivâyetleri bir araya getirmek için geniş çaplı bir araştırmayı sürdürmek zorundaydılar. Bu bakımdan aile rivâyetlerini, bulundukları eyaletteki kabile rivâyetlerini ve geniş miktarda münferit malumatı kullandılar. Bu rivâyetleri, olaylarla bağlantısı olan başka eyaletlerdekilerle tamamlamak zorunda kaldılar, böylece Suriye, Medine ve Arabistan’daki rivâyetleri sunabildiler. Ebû Mihnef, aile rivâyetleri kadar, Ezd, Nemîr, Muhârib ve Temîm kabilelerine mensup yaşlı insanların rivâyetlerini kullandıxv. O, olaylara karışanların ve çok sayıda başka kişinin anlattıklarını aktarmaktadırxvi. Onun, Sıffin, Müslim b. Akîl ve Kerbelâ bahisleri için şahitleri, esasen Kûfî’deydi; fakat bunlar, Alevî, Suriyeli ve Medineli rivâyetlerle tamamlanmışlardırxvii. Seyf b. Ömer, özellikle fetihler konusunda Medine ve Suriye kökenli rivâyetlerle desteklenen Kûfî rivâyetlerine dayanmaktadır. Ridde olayında Kûfe, Arabistan ve Medine’ye ait rivâyetlere güvenir. Hişam b. Urve ve Musa b. Ukbe, onun Medineli şahitleri arasındadır. Çoğu nakillerin geçmişi, olaylara karışanlara kadar uzanırxviii. Avâne, aile rivâyetlerini, Kelbî kabilesi ile başka kabilelerin rivâyetlerini, Suriyeli ve Emevî rivâyetlerini ve daha başka pek çok söylenceyi kullanmaktadırxix. Ahbârîler, bunlardan başka, muhtemelen resmî divânlardan ya da elinde bulunduran kişilerden temin ettiği mektuplar ile antlaşma metinleri gibi resmî belgeleri de kullanmışlardırxx.
Bir ahbârî, ağırlıklı olarak kendi eyalet ya da kabilesinin rivâyetine dayanabilir (msl. Ebû Mihnef), ancak diğer karşıt rivâyetleri göz ardı etmeyebilirxxi. Bu vakte kadar Hadisçilerin metodu oldukça yaygınlaşmış ve ahbârîleri etkilemiştir. Bu bakımdan onların eleştirel yöntemleri, nakilcilerin tahkikinde ve rivâyetlerin değerini takdir etmede kullanılmıştır. Meselâ Seyf, şu saptamayı yapar: “Bu Ubulla konusu ve fethi, siyer müelliflerinin bildiklerine ve Hadîslerin anlattığına terstir”xxii. Ebû Mihnef, Kerbelâ hakkındaki bir meseleyle ilgili olarak şöyle der: “Fakat bizim Mücahid’den, Sak‘ab’dan ve diğer Hadîslerden öğrendiğimiz şey, Hadîslerin ortak fikrine uygundur. Onlar der ki…”xxiii.
Her nasılsa mecâliste anlatılan hikâye ve şiirler, ahbârîlerin kayıtları arasında yer edinmişlerdir. Bu, öncelikle, unutulmuş şiirleri nakleden ve açıkça (onun Sıffin vakasında) Eyyâm hikâyelerinin bir devamı olan mecâlis hikâyelerinin çizgisini takip eden Nasr b. Müzâhim ile ilgili bir durumdurxxiv. İzler, Seyf b. Ömer, Ebû Mihnefxxv ve Avâne gibi diğerlerinde de görülebilir. Bu ahbârîler, olayların zaman zaman canlı ve parlak bir rivayetini vererek, düz yazıyla doğrudan yazmışlardır. Savaşların tahlilinde şiir, hitâbe ve diyaloglar kullanılmıştır. Anlatım genellikle süreklilik taşır ve ara sıra Eyyâm üslûbunun tadı hissedilir.
Bununla birlikte ahbârîler, fazla serbestlik ve bazen de müellif zincirlerinde gevşeklik gösterdiklerinden, ilk dönemlerde müelliflerin ihmal edilmesinden, Hadîsçilerin nakilcilerini tam olarak aktarmaya varan bir geçiş aşamasını temsil ederler. Bu bakımdan, yalnızca râvînin ilk adının zikredildiği ya da, ‘haber verildi’, ‘yaşlılar der ki…’, ‘haberdar olanlar’, ‘bir adam bana dedi ki…’ gibi ifadelerin yer aldığı durumlarda, biz, kopmuş zincirlerle karşı karşıya geliyoruz. İkinci asır boyunca bir haber [report] genellikle her bir açıdan verilir ve haberler konuyu daha ileriye götürmek için birbirini tamamlarlar. Aynı konuda birden fazla haber vererek daha dengeli ve tarafsız bir sunumun gelişmesi, Medâ’inî’yle birliktedir. Kaynakların çoğu şifahî rivâyetlerdi, ancak bazıları, aynı müellife gönderme yapan kâle ve haddesenî gibi ifadelerden çıkarıldığı kadarıyla muhtemelen yazılıydı.
Burada filologların, şiir üzerindeki incelemelerine ve unutulmuş şiirlerden mevsuk olanını ayırma girişimlerine daha eleştirel bir yaklaşım geliştirmeye yardımcı olduklarını belirtmek yerinde olacaktır. Onlar ayrıca tarihsel verilerin süzgeçten geçirilerek toplanmasına da yardım etmişler ve böylece müellifler hakkındaki dış tenkit yöntemiyle yan yana yer alan bir iç tenkid yöntemini ortaya koymuşlardır. Bununla beraber onların yazı tarzı, verilerini bir mevzu ya da tema etrafında gruplara ayırmada ve monografi yazımında ahbârîlerinkine benzemektedir.
Nesep bilimciler, bazı biyografik verilerle birlikte ensâb bilgisi vererek, tarihsel çalışmalara katkı yapmışlardır; bu özellikle Zübeyrî için doğrudur. Burada, sosyal meseleler, kabile çekişmeleri ve kabile siyaseti bunu teşvik etmiştir. Bu çalışmalar kabile aristokrasisine - sınırlı bir biçimde - tabakât kitaplarının Hadisçiler için yaptığı şeyi sağladı. Şu‘ûbiyye tartışması ve mevâlînin tesiri nesep alimleri ve gramercilerin çalışmalarına ilâve bir teşvik yaptı ve Arab kültür tarihinin sürekliliği konusu üzerinde durulmasına yol açtı. Nesep alimleri ve gramercilerin kaynağı esas olarak şiirdi, bu, şiirle alakalı ya da şiirle mevsuk hale getirilmiş kabile rivâyetleriyle birleştirildi. Böylece onların çalışmaları tarihsel çalışmalarla üst üste ve bağlantılı hale geldi.
Şecerelerle ilgili incelemeler ilkin bir kabileyle sınırlıydılar. Yine ikinci yüzyıl boyunca, çeşitli kabilelerin nessâblarından kabile rivâyetlerini ve özellikle nakâ’idin şiirlerini toplayan nesep alimleri ortaya çıktıxxvi. Aynı dönemde filologlar ve gramerciler kabile kitaplarından ve münferit râvîlerden Arapça şiir derlediler. Dil bilgisi veya şecere üzerinde sınırlı bir ilgiden hareket eden bazı dilci ve nesep alimleri, Arap tarihinin bütün alanları üzerine sıralandılarxxvii. Yine buradaki eğilim, hiçbir isnâdın bulunmamasından müelliflerin kısmen zikredilmesine, oradan isnâd yönteminin tam olarak geliştirilmesine yönelik bir teşebbüstü. Hişâm b. el-Kelbî, bazı ehl-i kitap müelliflerini, İbn Ebî Salih’in incile dayalı tarih konusundaki belirli bir kısım müelliflerini, tercüme yazarlarını, Hîre’deki kayıtlarla İran ve Arap kıssalarının müelliflerini, Kûfe’nin bazı önde gelen meşâyihini ve Ebû Mihnef ile Avâne’nin İslâm tarihi konusundaki müelliflerini nakleder. Ebû Ubeyde, Ebû Amr b. el-Alâ, Ahfeş, İsa b. Ömer es-Sakafî, Yunus b. Habîb, Hişâm b. Urve ve Vakî‘ gibi kendi şeyhlerinden ve bir grup bedevî hatibinden (fusahâ) aktarma yaparxxviii.
Arap tarihinin kültürel devamlılığına ilişkin, özellikle Arap aristokrasisinin iddiaları, Kureyş’in diğer kabilelerle münasebeti, Araplar’ın mevâlîye karşı tavırları ile, dil ve edebî mirasın sorunları gibi çağdaş meselelerle alakalı belirli bir tarihsel bakış ortaya çıkar. Bu hudutsuz meseleler nesep alimleri ve filologların İslâm öncesi başka ulusların tarihlerine dair bakış açılarını genişletmiştir. Kitapları arasında Ahbâr el-Fars ve Kitâb el-Mevâlî adlı eserleri bulunan Ebû Ubeyde, İran ananeleriyle ilgilenirken, Hişâm b. el-Kelbî, Arap tarihi ile bağlantılı İran tarihi ve İncil’e dayalı tarihle ilgilenmeye devam etti. Siyasi konular bunlarda bir dereceye kadar yansıtıldı. Bu bakımdan Hişâm b. el-Kelbî, kısmen Alevî yanlısı bir sempati göstermiştir; Ubû Ubeyde, Nakâ‘id’de görüldüğü gibi, Arapların ayıp ve kusurlarının ortaya dökülmesinde (bir Hâricî oluşu dolayısıyla izah edilemeyen) bir merakı açığa vurarak Şu‘ûbî çizgisini izlerxxix.
Üçüncü yüzyılın başlangıcıyla birlikte, tarih çalışmaları o asrın büyük tarihçilerinin ortaya çıkmasına yol açan bir safhaya ulaştı. Ahbârîler, filologlar ve nesep bilginleri monografilerinde tarihsel çalışmaların kapsamını belirlediler ve onun bütün alanı üzerinde dolaştılar.
Bu, muhtemelen el-Heysem b. Adî’nin Kitab et-tarîh alâ es-sinîn adlı eserinde tam bir kronolojik sırası verilen İslâm tarihinin birliği düşüncesini ortaya koymuştur. Onlar nesep bilimsel tarzı, Zübeyrî’nin (ö.233-6/844-50) Nesebu Kureyş adlı eserindeki gibi ve el-Heysem b. Adî’nin Tarih el-eşrâf el-kebîr adlı eserindeki plan ve kapsamda daha belirgin olan bir tarih tarzına evirdiler. Onlar evrensel tarih fikrini, (msl. Hişâm b. el-Kelbî), İncil’e dayalı, İslâm öncesi Arap -hem kuzey hem güney- ve İslâmî tarih üzerine oturtarak açıkladılar. Yöntemde, isnâda verilen dikkat ziyadesiyle artmış ve değişik rivâyetleri haber verme fikri Medâ’inî ve Ebû Ubeyde tarafından benimsenmiştir. Bunlardan başka, biz, Medâ’inî, Ebû Ubeyde ve Hişâm b. el-Kelbî’de, şifahî rivâyetler kadar yazılı malzemelerden de yararlanma eğilimi olduğunu fark ediyoruz. Bu insanlar, kendi çalışmalarında kaynak olarak Ebû Mihnef, Avâne, Muhammed b. es-Sâ’ib el-Kelbî ve Ebû Amr b. el-Alâ’ neslinin eserlerini kullanmışlardır.
Üçüncü yüzyıl kültürel gelişmenin yeni bir aşamasını gördü. Bu dönemde, farklı eyaletlerde kaydedilen ya da haber verilen bir yığın rivâyet bulunuyordu. Bu, hadîs âlimlerinin rivâyetleri toplayarak birbiriyle ilişkilendirmek amacıyla başlattığı ‘bilgi seyahatleri’ devri ve yöntem ile yaklaşımda karşılıklı etkileşime yol açan sonuç verici temaslar dönemiydi. Şimdi isnâd yöntemi yaygın bir şekilde kullanılıyor ve tamamen onun kuralları uygulanıyordu. Ayrıca, ilk eserlerin değerleri ve müelliflerinin güvenilirliği konusunda daha pratik bir eleştiri ve koleksiyon ortaya koyan öğrenilmiş düşünce de şekilleniyordu.
El-Belâzurî (ö. 279/892), el-Yakûbî (ö. 284/897), ed-Dineverî (ö. 282/895), İbn Kuteybe (ö. 270/882) ve Taberî (ö. 310/923) gibi üçüncü yüzyıl tarihçileri, monografi yerine fasılasız tarih yazdılar. Onların esas kaygıları ümmet hayatının birliği ve evrensel tarihti. El-Belâzurî, bu fikirlerden ilkini, geri kalanlar ise ikincisini temsil ederler. Bu müelliflerin yazı yazmak için hareket ettikleri nokta farklı farklıydı. El-Belâzurî, Arap sosyal düşüncesine tam bir vurgu yapmak suretiyle önem verdiği yeri göstererek, Arap aristokrasisi etrafında örülen bir tarih yazdı. Fütûh adlı eseri, İslâm’ın merkezî misyonunu açıklayarak hukukî ve idarî bir ihtiyacı karşılar. El-Yakûbî, Şiî (Caferî) bir üslûpla bir dünya tarihi yazdı ve İslâm öncesi tarihin dinî ve kültürel ehemmiyetinden bahsetti. İbn Kuteybe, sekreterler (küttâb) ve onların Eyyâm, dünya tarihi ve hukukî ihtiyaçları için bir sentez olan kapsamlı bir tarih el kitabı konusunda tasavvurda bulundu. Ed-Dineverî, kedisine ait dünya tarihinde Irak ve İran’ın rolünü göstermek istedi ve haklılığını Sasanî ve Abbasî dönemlerine dayandırdı. Taberî, tarihin Allah’ın rızasını açıklamasını ve O’nun vahyini anlatmasını istedi.
Hadisçilerin eleştirel yaklaşımı tam olarak uygulandı. Taberî’nin, yaklaşımında dikkatli bir Hadisçi olduğu, onun müellif zincirlerine verdiği önemden ve içeriği tenkit etmekten uzak durmasından anlaşılabilir. Vehb b. Münebbih’i denetlemek için Eski Ahit’e kadar gidecek ölçüde kaynaklarını tenkit eden İbn Kuteybe, kaynaklarda sağlam bir şekilde ortaya konan şeyi esas alır. El-Yakûbî, özellikle İslâm öncesi dönem için kaynaklarını tenkit eder; o İslâmî dönem müelliflerini dikkatli bir şekilde inceler, fakat önsözde onlara bilinen müelliflerin zincirleri olarak gönderme yaparak kendisini tatmin eder. Önceki tarihçileri isimleriyle birlikte aktaran ancak gerekli olduğu yerler dışında onların isnâdını göz ardı eden El-Belâzurî orta bir yol izler. Taberî ve el-Belâzurî’nin her ikisi de aynı konuyla alakalı farklı rivâyetler verirler. Onlarda ve ötekilerde -hatta el-Yakûbî‘de- daha az bulunan şey partizanlıktır, ve önceki tarihçilerin korelasyonu, oldukça dengeli bir görüş ortaya koymaya yardımcı olur.
Bu tarihçiler, şifahî ve yazılı malzemeyi (onları bir şeyhe okuduktan sonra), bazen de belge ve arşivleri kullanarak meydana getirdikleri geniş çaplı -tarihî, coğrafî ve edebî- araştırmalarını ahbârîlerin eserlerine ilâve ettiler. Onlar, nesep âlimlerinin, ahbârîlerin ve dilcilerin tarzlarından bir sentez oluşturdular ve Medine ekolünden büyük çapta yararlandılar. Ahbârîlerin yerini alarak kesin bir biçimde Müslüman tarihçiliğinin esaslarını ortaya koydular.

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar