Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Nâme-i Muharrem’i

Tufantoz, Abdürrahim, “Mervânîler”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm
Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı, Ankara 2004, c. 29, ss. 230-232.
Uludağ, Süleyman, “Hizb”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Türkiye
Diyanet Vakfı, Ankara 1998, c. 18, ss. 182-183.
Yeşilmen, Halit, Sosyo-Kültürel Değişim ve Etno-Dini Kimlik İlişkisi, Erciyes
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri
Anabilim Dalı Din Sosyolojisi Bilim Dalı, (Yayımlanmamış Doktora
Tezi), Kayseri 2016.
Yıldırım, Ali-Şimşek, Hasan, Sosyal Bilimlerde Nitel Araştırma Yöntemleri,7.
Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara 2008.
Yinanç, Mükrimin Halil, “Aşîret”, İslâm Ansiklopedisi, Milli Eğitim Basımevi,
İstanbul 1978, c. I, ss. 709-710.
Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi’nin
Nâme-i Muharrem’i
Mehmet Halit AYAR∗
Sheikh Abdurrahman Sâmî Efendi’s Work Titled
Nâme-i Muharrem
Citation/©: Ayar, Mehmet Halit., Sheikh Abdurrahman Sâmî Efendi’s Work
Titled Nâme-i Muharrem, Artuklu Akademi, 2016/3 (2), 41-77.
Abstract: This article provides information about the life and works of
Abdurrahman Sâmî Saruhânî Efendi, a sheikh of the KhalwatiyyahUshshaqiyyah
Sufi order, and a transcribed copy of his work “Nâme-i
Muharram”, supplemented with comments and explanations. Furthermore, the
events of the Battle of Karbala, the main subject of his work, are summarily
recounted. Information on special elegiac literary forms of Islamic literature
associated with the Karbala incident – marthiyah, maqtal, and muharramiyyah
– is also provided. Appropriately, the mourning (matam) rituals observed every
year during the holy month of Muharram are also mentioned. Abdurrahman
Sâmî Efendi was an Islamic scholar and Sufi who lived during the late 19th
century and the early 20th century. He is noteworthy as one of the last 20th
century representatives of the tradition of writing elegiac poems about the
Karbala incident. Sâmî Efendi, a Sunni Islamic scholar and Sûfî penned his
Karbala elegy, Nâme-i Muharrem, to show his love for the prophet’s grandson
Husayn (pbuh) and sorrow for his martyrdom at the hands of Yazid’s army in
Karbala. So this work (Nâme-i Muharrem) is important among the Sunni Sufi
orders as a sign of the love and respect harbored for the Prophet’s family and
the sensitivity and emotionality of the Karbala incident.
Keywords: Muharram, Karbala, Marthiyah, Abdurrahman Sâmî Saruhânî,
Ushshaqiyyah.
Atıf/©: Ayar, Mehmet Halit, Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Nâme-i
Muharrem’i, Artuklu Akademi, 2016/3 (2), 41-77.
Öz: Bu çalışmada Halvetiyye-i Uşşâkiyye şeyhi Abdurrahman Sâmî Saruhânî
Efendi’nin hayatı ve eserleri hakkında bilgi verildikten sonra Nâme-i Muharrem
∗ Arş. Gör., Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, İslâm Tarihi ve Sanatları
Anabilim Dalı, mehmethalitayar@gmail.com

42
Artuklu Akademi | Journal of Artuklu Academia 2016/3(2)
isimli eseri muhteva açısından değerlendirilmiş ve eser transkripsiyonlu metne
aktarılmıştır. Ayrıca eserin konusunu teşkil etmesi sebebiyle Kerbelâ hâdisesi
özetle anlatılmış, bu hâdisenin İslâmî Edebiyâttaki tezahürleri olan Kerbelâ
Mersiyeleri, Maktel-i Hüseyin’ler ve Muharremiyeler hakkında bilgiler
verilmiş, bu bağlamda her sene Muharrem ayında icrâ edilen mâtem geleneğine
de değinilmiştir. Abdurrahman Sâmî Efendi XIX. yüzyılın ikinci yarısı ile XX.
yüzyılın ilk yarısında yaşamış âlim ve sûfî bir şâirdir. Kerbelâ mersiyesi yazma
geleneğinin XX. yüzyıldaki son temsilcilerinden biri olması itibariyle Sâmî
Efendi, önemli bir şahsiyettir. Medrese tahsili görmüş icâzet sahibi Sünnî bir
âlim ve şeyh olan Sâmî Efendi’nin Hz. Hüseyin’e olan sevgisini ve Kerbelâ
hâdisesinden duyduğu üzüntüyü dile getirmek amacıyla kaleme aldığı Nâme-i
Muharrem isimli bu eser Sünnî tarîkatlerdeki Ehl-i Beyt muhabbetinin ve
Kerbelâ hassasiyetinin güzel bir nişanesi olması açısından da önem
arzetmektedir.
Anahtar Kelimeler: Mersiye, Muharrem, Kerbelâ, Uşşâkî, Abdurrahman Sâmî
Saruhânî.
Giriş
Hz. Ali’nin vefatından sonra bir süre halifelik makamında kalan oğlu
Hz. Hasan, Müslüman kanı dökülmemesi için bazı şartlar mukâbilinde
Muâviye b. Ebi Süfyân lehine halifelikten ferâgat etmeyi kabul etmiştir.
Ancak başa geçen Muâviye’nin henüz iktidarı esnasında oğlu Yezîd’i veliaht
tayin etmek için çeşitli teşebbüslerde bulunması ve öldükten sonra yerine
Yezîd’in geçmesi, Müslümanlarda memnuniyetsizliğe yol açmıştır.
Muâviye’den sonra başa geçen Yezîd, saltanatını halka kabul ettirmek için
birtakım yollara başvurmuş, kimilerini çeşitli vaadlerle kandırarak,
kimilerini de baskı, tehdit ve göz dağıyla kendisine itaate zorlamıştır. Hz.
Hüseyin ise halifelik meziyetlerini ve şartlarını hâiz olmayan Yezîd’in
baskılarına boyun eğmeyi reddederek ailesi, akrabaları ve maiyetiyle birlikte
Medine’den Mekke’ye gitmiştir. Orada bulunduğu esnada Kûfelilerin biat
etmek için kendisini davet etmeleri üzerine aile efradı, akraba ve dostlarıyla
birlikte Kûfe’ye doğru yola çıkmıştır. Hz. Hüseyin ve kafilesi Kerbelâ
mevkiine vardığında Yezîd ordusu tarafından Fırat nehrinin hemen
kıyısında kuşatma altına alınmış, çöl sıcağında günlerce sudan mahrum
bırakılmış ve Yezîd’in hilâfet makamını gaspederek elde ettiği saltanatını
tanımaya zorlanmıştır. Neticede çıkan savaşta İslâm tarihinin en üzücü
vakalarından biri gerçekleşmiş, Hz. Peygamberin torunu Hz. Hüseyin ile
Ehl-i Beyt’ten yetmiş iki (72) kişi Yezîd ordusu tarafından şehit edilmiştir.
(10 Muharrem H. 61/ 10 Ekim M. 680)1
Tarihe “Kerbelâ Hâdisesi”, “Kerbelâ vakası” ve “Kerbelâ Fâciası” gibi
isimlerle geçen bu elim olay, hâdisenin meydana geldiği asırdan itibaren
geniş halk kitleleri üzerinde derin tesirler bırakmıştır. Hz. Hüseyin, gerek
Hz. Peygamberin torunu olması, gerek şahsi meziyetleriyle, gerekse de
Kerbelâ’da gösterdiği metânet ve yiğitlik dolayısıyla İslâm âlemince çok
sevilmiş ve yüceltilmiştir. Bu sebeple şehadetinin hikâyesi asırlarca
anlatılmaya, yazılmaya, okunmaya ve dinlenmeye devam etmiştir.2
Mersiye; “Arap, Fars ve Türk Edebiyâtlarında özellikle ölenin veya
kaybedilen değerlerin ardından onu öven ve kaybının üzüntüsünü
terennüm eden şiirlerin genel adı.” olarak tanımlanmıştır.3 Kerbelâ mersiyeleri
ise İslâm tarihinin en sarsıcı hâdiselerinden biri olan Hz. Hüseyin’in
şehit edilişini konu edinen mersiyelerdir. 4 Kerbelâ hâdisesinden hemen
sonra okunan bu mersiyeler diğer klasik mersiyeler gibi sadece ölümü tâkip
eden kısa bir zaman dilimiyle sınırlı kalmamış, aksine aradan asırlar geçse
bile tüm İslâmî Edebiyâtta manzûm ve mensur eserlerin ortak bir konusu ve
önemli bir motifi olarak yoğun bir şekilde işlenmeye devam etmiş,5 İslâm
coğrafyasının hemen her yerinde Ehl-i Beyt aşkıyla yanan gönüller
tarafından Kerbelâ şühedâsının aziz hatırası için başta Arapça, Farsça ve
Türkçe olmak üzere birçok dilde sayısız Kerbelâ mersiyesi yazılmış ve
okunmuştur.6 İslâmî Edebiyâtta bu denli yoğun işlenen Kerbelâ, zamanla
“Vak‘a-i Dilsûz-ı Kerbelâ” ve “Haber-i Kerbelâ” gibi ifadelerle de anılan
acıklı bir konunun remiz ve mazmununa dönüşürken7 Kerbelâ mersiyeleri,
makteller ve muharremiyeler şeklinde yeni edebi türlerin oluşmasına da
kaynaklık teşkil etmiştir.
Kerbelâ hâdisesi önceleri tarih, ahbâr ve ensâb türü kitaplarda bir
bölüm halinde yer alırken sonraları edebiyat sahasında, bu konuyu müstakil
1 Ayrıntılı bilgi için bkz: M. Asım Köksal, Hz. Hüseyin ve Kerbela Fâciası, Köksal Yayıncılık, İstanbul 2001.
2 Şeyma Güngör, Hadikatü's-Süedâ- Fuzûlî, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1987, s. XX.
3 M. Faruk Toprak, “Mersiye”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yay.,
İstanbul 2004, c. XXIX, s. 215.
4 Bünyamin Çağlayan, Kerbelâ Mersiyeleri, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış
Doktora Tezi), Ankara 1997, s. 72.
5 Mustafa Uzun, “Kerbelâ-Türk Edebiyatında Kerbelâ”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Türkiye
Diyanet Vakfı Yay., İstanbul 2002, c. XXV, s. 274.
6 Süleyman Nazif, Fuzûlî, Yeni Matbaa, İstanbul 1925, s. 101; Ayrıntılı bilgi için bkz.; Mehmet ArslanMehtap
Erdoğan, Kerbelâ Mersiyeleri, Grafiker Yayınları, Ankara 2009.
7 Uzun, “Kerbelâ-Türk Edebiyatında Kerbelâ”, c. XXV, s. 274.

43
Mehmet Halit Ayar | Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Nâme-i Muharrem’i
isimli eseri muhteva açısından değerlendirilmiş ve eser transkripsiyonlu metne
aktarılmıştır. Ayrıca eserin konusunu teşkil etmesi sebebiyle Kerbelâ hâdisesi
özetle anlatılmış, bu hâdisenin İslâmî Edebiyâttaki tezahürleri olan Kerbelâ
Mersiyeleri, Maktel-i Hüseyin’ler ve Muharremiyeler hakkında bilgiler
verilmiş, bu bağlamda her sene Muharrem ayında icrâ edilen mâtem geleneğine
de değinilmiştir. Abdurrahman Sâmî Efendi XIX. yüzyılın ikinci yarısı ile XX.
yüzyılın ilk yarısında yaşamış âlim ve sûfî bir şâirdir. Kerbelâ mersiyesi yazma
geleneğinin XX. yüzyıldaki son temsilcilerinden biri olması itibariyle Sâmî
Efendi, önemli bir şahsiyettir. Medrese tahsili görmüş icâzet sahibi Sünnî bir
âlim ve şeyh olan Sâmî Efendi’nin Hz. Hüseyin’e olan sevgisini ve Kerbelâ
hâdisesinden duyduğu üzüntüyü dile getirmek amacıyla kaleme aldığı Nâme-i
Muharrem isimli bu eser Sünnî tarîkatlerdeki Ehl-i Beyt muhabbetinin ve
Kerbelâ hassasiyetinin güzel bir nişanesi olması açısından da önem
arzetmektedir.
Anahtar Kelimeler: Mersiye, Muharrem, Kerbelâ, Uşşâkî, Abdurrahman Sâmî
Saruhânî.
Giriş
Hz. Ali’nin vefatından sonra bir süre halifelik makamında kalan oğlu
Hz. Hasan, Müslüman kanı dökülmemesi için bazı şartlar mukâbilinde
Muâviye b. Ebi Süfyân lehine halifelikten ferâgat etmeyi kabul etmiştir.
Ancak başa geçen Muâviye’nin henüz iktidarı esnasında oğlu Yezîd’i veliaht
tayin etmek için çeşitli teşebbüslerde bulunması ve öldükten sonra yerine
Yezîd’in geçmesi, Müslümanlarda memnuniyetsizliğe yol açmıştır.
Muâviye’den sonra başa geçen Yezîd, saltanatını halka kabul ettirmek için
birtakım yollara başvurmuş, kimilerini çeşitli vaadlerle kandırarak,
kimilerini de baskı, tehdit ve göz dağıyla kendisine itaate zorlamıştır. Hz.
Hüseyin ise halifelik meziyetlerini ve şartlarını hâiz olmayan Yezîd’in
baskılarına boyun eğmeyi reddederek ailesi, akrabaları ve maiyetiyle birlikte
Medine’den Mekke’ye gitmiştir. Orada bulunduğu esnada Kûfelilerin biat
etmek için kendisini davet etmeleri üzerine aile efradı, akraba ve dostlarıyla
birlikte Kûfe’ye doğru yola çıkmıştır. Hz. Hüseyin ve kafilesi Kerbelâ
mevkiine vardığında Yezîd ordusu tarafından Fırat nehrinin hemen
kıyısında kuşatma altına alınmış, çöl sıcağında günlerce sudan mahrum
bırakılmış ve Yezîd’in hilâfet makamını gaspederek elde ettiği saltanatını
tanımaya zorlanmıştır. Neticede çıkan savaşta İslâm tarihinin en üzücü
vakalarından biri gerçekleşmiş, Hz. Peygamberin torunu Hz. Hüseyin ile
Ehl-i Beyt’ten yetmiş iki (72) kişi Yezîd ordusu tarafından şehit edilmiştir.
(10 Muharrem H. 61/ 10 Ekim M. 680)1
Tarihe “Kerbelâ Hâdisesi”, “Kerbelâ vakası” ve “Kerbelâ Fâciası” gibi
isimlerle geçen bu elim olay, hâdisenin meydana geldiği asırdan itibaren
geniş halk kitleleri üzerinde derin tesirler bırakmıştır. Hz. Hüseyin, gerek
Hz. Peygamberin torunu olması, gerek şahsi meziyetleriyle, gerekse de
Kerbelâ’da gösterdiği metânet ve yiğitlik dolayısıyla İslâm âlemince çok
sevilmiş ve yüceltilmiştir. Bu sebeple şehadetinin hikâyesi asırlarca
anlatılmaya, yazılmaya, okunmaya ve dinlenmeye devam etmiştir.2
Mersiye; “Arap, Fars ve Türk Edebiyâtlarında özellikle ölenin veya
kaybedilen değerlerin ardından onu öven ve kaybının üzüntüsünü
terennüm eden şiirlerin genel adı.” olarak tanımlanmıştır.3 Kerbelâ mersiyeleri
ise İslâm tarihinin en sarsıcı hâdiselerinden biri olan Hz. Hüseyin’in
şehit edilişini konu edinen mersiyelerdir. 4 Kerbelâ hâdisesinden hemen
sonra okunan bu mersiyeler diğer klasik mersiyeler gibi sadece ölümü tâkip
eden kısa bir zaman dilimiyle sınırlı kalmamış, aksine aradan asırlar geçse
bile tüm İslâmî Edebiyâtta manzûm ve mensur eserlerin ortak bir konusu ve
önemli bir motifi olarak yoğun bir şekilde işlenmeye devam etmiş,5 İslâm
coğrafyasının hemen her yerinde Ehl-i Beyt aşkıyla yanan gönüller
tarafından Kerbelâ şühedâsının aziz hatırası için başta Arapça, Farsça ve
Türkçe olmak üzere birçok dilde sayısız Kerbelâ mersiyesi yazılmış ve
okunmuştur.6 İslâmî Edebiyâtta bu denli yoğun işlenen Kerbelâ, zamanla
“Vak‘a-i Dilsûz-ı Kerbelâ” ve “Haber-i Kerbelâ” gibi ifadelerle de anılan
acıklı bir konunun remiz ve mazmununa dönüşürken7 Kerbelâ mersiyeleri,
makteller ve muharremiyeler şeklinde yeni edebi türlerin oluşmasına da
kaynaklık teşkil etmiştir.
Kerbelâ hâdisesi önceleri tarih, ahbâr ve ensâb türü kitaplarda bir
bölüm halinde yer alırken sonraları edebiyat sahasında, bu konuyu müstakil
1 Ayrıntılı bilgi için bkz: M. Asım Köksal, Hz. Hüseyin ve Kerbela Fâciası, Köksal Yayıncılık, İstanbul 2001.
2 Şeyma Güngör, Hadikatü's-Süedâ- Fuzûlî, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1987, s. XX.
3 M. Faruk Toprak, “Mersiye”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yay.,
İstanbul 2004, c. XXIX, s. 215.
4 Bünyamin Çağlayan, Kerbelâ Mersiyeleri, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış
Doktora Tezi), Ankara 1997, s. 72.
5 Mustafa Uzun, “Kerbelâ-Türk Edebiyatında Kerbelâ”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Türkiye
Diyanet Vakfı Yay., İstanbul 2002, c. XXV, s. 274.
6 Süleyman Nazif, Fuzûlî, Yeni Matbaa, İstanbul 1925, s. 101; Ayrıntılı bilgi için bkz.; Mehmet ArslanMehtap
Erdoğan, Kerbelâ Mersiyeleri, Grafiker Yayınları, Ankara 2009.
7 Uzun, “Kerbelâ-Türk Edebiyatında Kerbelâ”, c. XXV, s. 274.

44
Artuklu Akademi | Journal of Artuklu Academia 2016/3(2)
olarak ayrıntılı bir şekilde anlatan Maktel-i Hüseyin isimli kitaplar yazılmaya
başlamıştır. 8 Kerbelâ fâciasının özetle anlatılıp bu olaydan duyulan
üzüntünün dile getirildiği Kerbelâ mersiyeleri, dîvânlar başta olmak üzere
değişik kitaplar içerisinde yer alabilen hacim bakımından küçük eserlerden
oluşurken, Maktel-i Hüseyin’ler Kerbelâ hâdisesini destânî özellikler de
ilave ederek on bölüm halinde ayrıntılı bir şekilde anlatan hacimli müstakil
kitaplar olarak karşımıza çıkmaktadır.9 İlk başlarda tarihi olayların edebi bir
üslupla anlatıldığı bu tür eserlerde zamanla edebi kaygı tarihi gerçekliğe
baskın çıkmıştır.10
Türk İslâm Edebiyâtında mersiye ve maktel tabirlerinin aynı anlamda
kullanıldığı görülmektedir. Ancak genel mânâsı itibariyle mersiye, herhangi
bir kimsenin vefatı üzerine duyulan üzüntüyü konu edinir. Makteller ise
sadece Hz. Hüseyin’in şehâdetinden bahseden eserlerdir. Bu açıdan her
maktel aynı zamanda bir mersiyedir, fakat her mersiye maktel değildir.11
Kaynaklar Maktel-i Hüseyin türü ilk eserin Arap Edebiyâtında Câbir
el-Cu‘fî (ö. 128/746) tarafından kaleme alındığını bildirmektedir. Ancak bu
konuda günümüze ulaşan en eski metin Ebû Mihnef’in (ö.157/774) yazılı ve
sözlü rivâyetlerden faydalanarak hazırladığı12 ve kendisinden sonraki maktellerin
önemli kısmını şekil ve muhteva açısından etkilemiş olan 13
Masra‘u’l-Huseyn ve mâ-cerâ lehû / Ahbâru Makteli’l-Huseyn14 isimli eseridir.
Türk Edebiyâtında ise bilinen en eski maktel, 763/1361 yılında
Kastamonu’da yazılan ve bazı araştırmacılar tarafından Şâdî’ye, bazıları
tarafından ise Yûsuf-ı Meddâh’a nispet edilen Dâsitân-ı Maktel-i Hüseyn adlı
eserdir.15 İran Edebiyâtındaki en eski Maktel-i Hüseyin ise Şiîliğin resmî
8 Şeyma Güngör, “Maktel-i Hüseyin”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yay.,
İstanbul 2003, c. XXVII, s. 456.
9 Çağlayan, Kerbelâ Mersiyeleri, s. 34.
10 Güngör, Hadikatü's-Süedâ, s. XXII.
11 Necla Pekolcay, İslâmî Türk Edebiyatında Şekil ve Nevilere Giriş, , Kitabevi Yayınları, İstanbul 1994, s.228.
12 Güngör, “Maktel-i Hüseyin”, c. XXVII, s. 456-457.
13 Güngör, Hadikatü’s-Süedâ- Fuzûlî, s. XXIII.
14 Selman Başaran, “Ebû Mihnef” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yay.,
İstanbul 1994, c. X., s. 188.
15 Kenan Özçelik çalışmasında Yusuf-ı Meddah'ın Varka ile Gülşah adlı eseriyle Maktel-i Hüseyn’ini
karşılaştırmış ve kesin olmamakla beraber bu eserin Yusuf-ı Meddah'a ait olduğu yönünde görüş
bildirmiştir. Bk: Kenan Özçelik, Yüsuf-ı Meddâh ve Maktel-i Hüseyn, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara, 2008; Ancak bu konuda kesin bir kanaat
bildirmek için elimizde yeterli bilgi olmadığından kesin bir şekilde “Yusuf-ı Meddah” değil de
“Meddâh” veya ihtiyatlı bir şekilde “Şâdî Meddâh” denilebileceği yönünde görüş beyan eden
araştırmacılar da vardır. Bk: Şâdî Meddâh, Maktel-i Hüseyn, Kerbelâ Hâdisesi, (Haz:) Erdoğan ErbaySelahattin
Tozlu, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, İstanbul 2015, s. 28-29.

mezhep olarak kabul edildiği XVI. yüzyılda Hüseyin Vâiz Kâşifî (ölm.
910/1505) tarafından kaleme alınan Ravzatü’ş-Şühedâ isimli eserdir.16
Türk Edebiyâtında XV. yüzyılda görülmeye başlayan klasik
mersiyelerin sayısı XVI. yüzyılda en yüksek seviyeye çıkarken sonraki
yüzyıllarda hem yazılan mersiyelerin sayısında azalma hem de hacimlerinde
küçülme görülmüştür.17 Klasik mersiyelerin sayısındaki bu düşüşe karşılık
Kerbelâ mersiyeleri sayı, hacim ve bir şâirin yazdığı mersiye sayısı
bakımından devamlı artış göstermiştir.18 Kerbelâ mersiyelerindeki bu artış
1930’lu yıllara kadar devam etmiş ve 1940’lı yıllarda ise hızını
kaybetmiştir.19
Kerbelâ hâdisesini asırlar boyu Müslüman toplumların ve dolayısıyla
İslâmî Edebiyâtın gündeminde böylesine canlı tutan şey hâdisenin bıraktığı
derin teessürle beraber her 10 Muharrem’de bu hazin hâdisenin yad
edilmesi şeklinde bir geleneğin oluşmasıdır.20 Zira Ehl-i Beyt’in önem ve
hassasiyetini bildiren âyet ve hadislere rağmen Hz. Peygamberin torunu ve
Hz. Ali ile Hz. Fâtımâ’nın ciğerpâresi Hz. Hüseyin’in Kûfe halkı tarafından
önce dâvet edilmesi sonrasında ise düşman bir topluluğa karşı yalnız
bırakılıp vefâsızlığa uğraması, ailesi ve dostlarıyla beraber Kerbelâ çölünde
düşman ordusu tarafından kuşatılmaları, hemen yanıbaşlarında akan Fırat
nehrinden su almalarına dahi izin verilmemesi, günlerce susuzluğa
mahkum edilmeleri, çocuk ve kadınların bile şehit edildiği vahşice bir
saldırıya maruz kalmaları, bir Yahudinin, Hıristiyanın hatta bir putperestin
bile cenazesine insanlık gereği gösterilmesi gereken asgari hürmetin Resûl-i
Ekrem’in torunu Hz. Hüseyin ile diğer Kerbelâ şühedâsının mübarek
naaşlarına gösterilmemesi, elbiselerine varıncaya kadar mallarının talan
edilmesi, çadırlarının yakılması, Ehl-i Beyt’e mensup hanımlara esir
muamelesinde bulunulması ve daha birçok üzücü olay Ehl-i Beyt âşığı
gönüllerde öylesine derin bir yara açmıştır ki aradan asırlar geçmesine
rağmen bu fâcia unutulmamış, hakkında mersiyeler okunmaya devam
etmiştir.
16 Güngör, Hadikatü’s-Süedâ- Fuzûlî, s. XXVII
17 Mustafa İsen, Acıyı Bal Eylemek Türk Edebiyatında Mersiye, Akçağ Yayınları, Ankara 1994, s.11-12.
18 Çağlayan, Kerbelâ Mersiyeleri, s. 38-73.
19 Cemil Çiftçi, Dîvân Şiirinde Kerbelâ Ağıtları, Kevser Yayıncılık, İstanbul 2008, s. 16.; Çağlayan, Kerbelâ
Mersiyeleri, s. 73.
20 Çağlayan, Kerbelâ Mersiyeleri, s. 39.

45
Mehmet Halit Ayar | Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Nâme-i Muharrem’i
olarak ayrıntılı bir şekilde anlatan Maktel-i Hüseyin isimli kitaplar yazılmaya
başlamıştır. 8 Kerbelâ fâciasının özetle anlatılıp bu olaydan duyulan
üzüntünün dile getirildiği Kerbelâ mersiyeleri, dîvânlar başta olmak üzere
değişik kitaplar içerisinde yer alabilen hacim bakımından küçük eserlerden
oluşurken, Maktel-i Hüseyin’ler Kerbelâ hâdisesini destânî özellikler de
ilave ederek on bölüm halinde ayrıntılı bir şekilde anlatan hacimli müstakil
kitaplar olarak karşımıza çıkmaktadır.9 İlk başlarda tarihi olayların edebi bir
üslupla anlatıldığı bu tür eserlerde zamanla edebi kaygı tarihi gerçekliğe
baskın çıkmıştır.10
Türk İslâm Edebiyâtında mersiye ve maktel tabirlerinin aynı anlamda
kullanıldığı görülmektedir. Ancak genel mânâsı itibariyle mersiye, herhangi
bir kimsenin vefatı üzerine duyulan üzüntüyü konu edinir. Makteller ise
sadece Hz. Hüseyin’in şehâdetinden bahseden eserlerdir. Bu açıdan her
maktel aynı zamanda bir mersiyedir, fakat her mersiye maktel değildir.11
Kaynaklar Maktel-i Hüseyin türü ilk eserin Arap Edebiyâtında Câbir
el-Cu‘fî (ö. 128/746) tarafından kaleme alındığını bildirmektedir. Ancak bu
konuda günümüze ulaşan en eski metin Ebû Mihnef’in (ö.157/774) yazılı ve
sözlü rivâyetlerden faydalanarak hazırladığı12 ve kendisinden sonraki maktellerin
önemli kısmını şekil ve muhteva açısından etkilemiş olan 13
Masra‘u’l-Huseyn ve mâ-cerâ lehû / Ahbâru Makteli’l-Huseyn14 isimli eseridir.
Türk Edebiyâtında ise bilinen en eski maktel, 763/1361 yılında
Kastamonu’da yazılan ve bazı araştırmacılar tarafından Şâdî’ye, bazıları
tarafından ise Yûsuf-ı Meddâh’a nispet edilen Dâsitân-ı Maktel-i Hüseyn adlı
eserdir.15 İran Edebiyâtındaki en eski Maktel-i Hüseyin ise Şiîliğin resmî
8 Şeyma Güngör, “Maktel-i Hüseyin”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yay.,
İstanbul 2003, c. XXVII, s. 456.
9 Çağlayan, Kerbelâ Mersiyeleri, s. 34.
10 Güngör, Hadikatü's-Süedâ, s. XXII.
11 Necla Pekolcay, İslâmî Türk Edebiyatında Şekil ve Nevilere Giriş, , Kitabevi Yayınları, İstanbul 1994, s.228.
12 Güngör, “Maktel-i Hüseyin”, c. XXVII, s. 456-457.
13 Güngör, Hadikatü’s-Süedâ- Fuzûlî, s. XXIII.
14 Selman Başaran, “Ebû Mihnef” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yay.,
İstanbul 1994, c. X., s. 188.
15 Kenan Özçelik çalışmasında Yusuf-ı Meddah'ın Varka ile Gülşah adlı eseriyle Maktel-i Hüseyn’ini
karşılaştırmış ve kesin olmamakla beraber bu eserin Yusuf-ı Meddah'a ait olduğu yönünde görüş
bildirmiştir. Bk: Kenan Özçelik, Yüsuf-ı Meddâh ve Maktel-i Hüseyn, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara, 2008; Ancak bu konuda kesin bir kanaat
bildirmek için elimizde yeterli bilgi olmadığından kesin bir şekilde “Yusuf-ı Meddah” değil de
“Meddâh” veya ihtiyatlı bir şekilde “Şâdî Meddâh” denilebileceği yönünde görüş beyan eden
araştırmacılar da vardır. Bk: Şâdî Meddâh, Maktel-i Hüseyn, Kerbelâ Hâdisesi, (Haz:) Erdoğan ErbaySelahattin
Tozlu, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, İstanbul 2015, s. 28-29.

mezhep olarak kabul edildiği XVI. yüzyılda Hüseyin Vâiz Kâşifî (ölm.
910/1505) tarafından kaleme alınan Ravzatü’ş-Şühedâ isimli eserdir.16
Türk Edebiyâtında XV. yüzyılda görülmeye başlayan klasik
mersiyelerin sayısı XVI. yüzyılda en yüksek seviyeye çıkarken sonraki
yüzyıllarda hem yazılan mersiyelerin sayısında azalma hem de hacimlerinde
küçülme görülmüştür.17 Klasik mersiyelerin sayısındaki bu düşüşe karşılık
Kerbelâ mersiyeleri sayı, hacim ve bir şâirin yazdığı mersiye sayısı
bakımından devamlı artış göstermiştir.18 Kerbelâ mersiyelerindeki bu artış
1930’lu yıllara kadar devam etmiş ve 1940’lı yıllarda ise hızını
kaybetmiştir.19
Kerbelâ hâdisesini asırlar boyu Müslüman toplumların ve dolayısıyla
İslâmî Edebiyâtın gündeminde böylesine canlı tutan şey hâdisenin bıraktığı
derin teessürle beraber her 10 Muharrem’de bu hazin hâdisenin yad
edilmesi şeklinde bir geleneğin oluşmasıdır.20 Zira Ehl-i Beyt’in önem ve
hassasiyetini bildiren âyet ve hadislere rağmen Hz. Peygamberin torunu ve
Hz. Ali ile Hz. Fâtımâ’nın ciğerpâresi Hz. Hüseyin’in Kûfe halkı tarafından
önce dâvet edilmesi sonrasında ise düşman bir topluluğa karşı yalnız
bırakılıp vefâsızlığa uğraması, ailesi ve dostlarıyla beraber Kerbelâ çölünde
düşman ordusu tarafından kuşatılmaları, hemen yanıbaşlarında akan Fırat
nehrinden su almalarına dahi izin verilmemesi, günlerce susuzluğa
mahkum edilmeleri, çocuk ve kadınların bile şehit edildiği vahşice bir
saldırıya maruz kalmaları, bir Yahudinin, Hıristiyanın hatta bir putperestin
bile cenazesine insanlık gereği gösterilmesi gereken asgari hürmetin Resûl-i
Ekrem’in torunu Hz. Hüseyin ile diğer Kerbelâ şühedâsının mübarek
naaşlarına gösterilmemesi, elbiselerine varıncaya kadar mallarının talan
edilmesi, çadırlarının yakılması, Ehl-i Beyt’e mensup hanımlara esir
muamelesinde bulunulması ve daha birçok üzücü olay Ehl-i Beyt âşığı
gönüllerde öylesine derin bir yara açmıştır ki aradan asırlar geçmesine
rağmen bu fâcia unutulmamış, hakkında mersiyeler okunmaya devam
etmiştir.
16 Güngör, Hadikatü’s-Süedâ- Fuzûlî, s. XXVII
17 Mustafa İsen, Acıyı Bal Eylemek Türk Edebiyatında Mersiye, Akçağ Yayınları, Ankara 1994, s.11-12.
18 Çağlayan, Kerbelâ Mersiyeleri, s. 38-73.
19 Cemil Çiftçi, Dîvân Şiirinde Kerbelâ Ağıtları, Kevser Yayıncılık, İstanbul 2008, s. 16.; Çağlayan, Kerbelâ
Mersiyeleri, s. 73.
20 Çağlayan, Kerbelâ Mersiyeleri, s. 39.

46
Artuklu Akademi | Journal of Artuklu Academia 2016/3(2)
Şiîler tarafından kafa derisini kesip kan akıtmak, göğsü
yumruklamak, sırta zincirle vurmak şeklinde ifrata varmak suretiyle icrâ
edilen mâtem törenleri Sünnî tarîkatlerde hoş karşılanmamış bunun yerine
dergâhlarda Kur’ân-ı Kerîm ve Kerbelâ mersiyelerinin okunduğu, tarîkatlere
has âyin ve zikirlerin yapıldığı, âyin bitiminde ise ziyaretçilere aşurelerin
ikram edildiği hürmetkâr bir yâd-ı hazîn gelenek haline gelmiştir.21 Mâtem
törenlerinin icrâsındaki bu fark, Mehmet Zeki Pakalın’ın Osmanlı Tarih
Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü’nde şu şekilde anlatılmıştır;
İslâm memleketlerinde Turuk-ı âliyye müntesibîni mâtem günlerinde
nefislerinde tatbîk ettikleri riyâzet ve imsâk ve Kerbelâ şühedâsına hürmeten
izhâr-ı ye’s ve sükût ihtiyâr etmek sûretiyle mahabbet ve teessürlerini
tazelerler. İfrâta giden Şî‘a ve gulât ise mâtem âyinlerine devâm ederler. Bu
âyinler, İran’da çok mutantan (tantanalı) yapılmakta idi. Orada âyin icrâsı
sırasında nefsini katledecek derecede ileri gidildiği vâki olmuştur.22
Kerbelâ fâciası; halk, dîvân ve tekke edebiyatının ortak konusu
olmakla birlikte Ehl-i Beyt’e olan muhabbetleri ve tasavvufun Hz. Ali’den
intişar ettiği inancı sebebiyle özellikle mutasavvıf şâirler tarafından yoğun
ilgi görmüş ve tekke edebiyatında Kerbelâ muhtevalı birçok manzûm ve
mensur eser kaleme alınmıştır. Nitekim basılan ve basılmayan şeyh
dîvânlarının büyük bir kısmında Âl-i Abâ’ya methiyeler, Kerbelâ fâciası ve
Seyyidü’ş-şühedâ Hz. Hüseyin hakkında etkileyici şiirler ve mersiyeler
vardır.23 Tekke ve dergâhlarda tertiplenen Muharrem mâtemleri de bunda
etkili olmuştur. 24 Zira ehl-i sünnet dairesinde inkişaf eden tarîkatlerde
Muharrem ayında muhtelif şekiller ve derecelerde mâtem âyinleri
düzenlenmiştir. 25 İstanbul’daki Sünbül Efendi Tekkesi’nde her sene 10
Muharrem’de icrâ edilen törenler, bunun en güzel örneklerindendir.
İçerisinde Hz. Hüseyin’in kızları olarak kabul edilen ve Çifte Sultanlar
olarak isimlendirilen bir makamın bulunması Sünbül Efendi Tekkesini,
Muharrem ayına ilişkin gelenekler çerçevesinde ayrıcalıklı kılmıştır. 10
Muharrem’de öğle namazını müteakip icrâ edilen mevlit ve mersiye
cemiyeti hemen bütün tarîkatlere mensup şeyhlerin ve dervişlerin iştirâkiyle
icrâ edilmiştir. Tahirü’l- Mevlevî bu konuda “Muharrem’in onuncu günü
21 Tâhirülmevlevî, “Muharremü’l-Haram”, Mahfil, Sayı: III, İstanbul R.1338, s. 47.
22 Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, MEB. Yayınları, İstanbul 1983, c. II., s.
420.
23 Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, c. II., s. 482.
24 Çağlayan, Kerbelâ Mersiyeleri, s. 73.
25 Köprülüzâde Mehmet Fuad, “Muharrem ve Mersiyecilik”, Hayat, Ankara 1927, Sayı: 33, s. 122.

İstanbul’da Kocamustafa Paşa semtinde Sünbül Efendi dergâh-ı şerîfinde
müntesibîn-i tarîkat ve muhibbân-ı Ehl-i Beyt’in ictimâ‘iyle vicdân-fürûz ve
rûh-efzâ bir mukâbele icrâ edilir.” demiştir. 26 İstanbul’da ehl-i sünnet ve
muhibb-i Ehl-i Beyt olan tarîkat mensuplarınca sürdürülen bu gelenek
günümüzde de canlılığını korumaktadır.27 Bu mâtem törenlerinde Kerbelâ
mersiyeleri, Sünnî tarîkatlerce zikir ve âyinlerde besteli veya bestesiz olarak
okunagelmiştir. Muharrem ayında okunan Kerbelâ mersiyelerinin ilâhi veya
tevşih formuyla bestelenmiş şekillerine “Muharrem ilâhileri” veya
“Muharremiyye” adı verilmiştir. 28
Nâme-i Muharrem yukarıda bahsi edilen Kerbelâ mersiyesi yazma
geleneğinin XX. yüzyıldaki son örneklerindendir. Medrese tahsili görmüş,
icâzet sahibi Sünnî bir âlim ve şeyh olan Abdurrahman Sâmî Efendi’nin
Kerbelâ’da Yezîd ordusu tarafından şehit edilen Hz. Hüseyin’e olan
sevgisini ve Kerbelâ hâdisesinden duyduğu üzüntüyü dile getirmek
amacıyla kaleme aldığı bu eser, Sünnî tarîkatlerdeki Ehl-i Beyt muhabbetinin
ve Kerbelâ hassasiyetinin güzel bir nişanesi olması açısından da önem
arzetmektedir.
Abdurahmân Sâmî Efendi’nin Hayatı
Kaynaklarda Abdurrahman Sâmî Efendi’nin 1296 senesi Rebîülevvel
ayının 12. gecesinde bugün Manisa sınırları dahilinde bulunan Saruhan’da
dünyaya geldiği29 ve 31 Temmuz 1934 tarihinde30 İstanbul’da vefat ettiği
belirtilmiştir31 Bununla birlikte kaynaklarda Abdurrahman Sâmî Efendi’nin
doğum tarihiyle ilgili farklı bilgiler de yer aldığından bu konuda bazı
belirsizlikler söz konusudur. Meselâ müellifin 12 Rebîülevvel 1296 şeklinde
Hicrî bir ayla birlikte verilen doğum tarihini, Rûmî olarak kabul edenler
26 Tâhirülmevlevî, “Muharremü’l-Haram” Mahfil, s. 48.
27 Baha Tanman, (Komisyon), “Sünbül Efendi Tekkesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Kültür
Bakanlığı ve Tarih Vakfı Ortak Yayını, İstanbul 1994, c. 7, s. 106.
28 Mustafa Uzun, “Muharremiyye” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yay.,
İstanbul 2006, c. XXXI, s. 8.
29 Abdurrahman Sâmî Saruhânî, Evrâdü’l-Mukarrabîn fî Salavât-i Seyyidi’l- Evvelîn ve’l-Âhirîn; Matba‘a-i
Osmâniyye, R. 1332, s. 117; Osmanzâde Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, (Haz:) Mehmet Akkuş, Ali
Yılmaz, Kitabevi Yayınları, İstanbul 2006, c. IV. s. 499; Ezel Erverdi, Mustafa Kutlu, İsmail Kara (Yayın
Kurulu), “Sâmî Abdurrahman Efendi”, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergah Yayınları, İstanbul
1977, c. VII, s. 450.; İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Asır Türk Şâirleri, Maarif Matbaası, İstanbul 1940,
c. IX, s. 1665.
30 İhsan Işık, “Samî (Uşşâkî)”, Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi, Elvan Yayınları, Ankara
2007, c. 8, s. 3098.
31 Müjgân Cunbur, “Sâmî”, Türk Dünyası Edebiyatçıları, Ansiklopedisi, Sarıyıldız Basımevi, Ankara 2007, c.
VII, s. 487.

47
Mehmet Halit Ayar | Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Nâme-i Muharrem’i
Şiîler tarafından kafa derisini kesip kan akıtmak, göğsü
yumruklamak, sırta zincirle vurmak şeklinde ifrata varmak suretiyle icrâ
edilen mâtem törenleri Sünnî tarîkatlerde hoş karşılanmamış bunun yerine
dergâhlarda Kur’ân-ı Kerîm ve Kerbelâ mersiyelerinin okunduğu, tarîkatlere
has âyin ve zikirlerin yapıldığı, âyin bitiminde ise ziyaretçilere aşurelerin
ikram edildiği hürmetkâr bir yâd-ı hazîn gelenek haline gelmiştir.21 Mâtem
törenlerinin icrâsındaki bu fark, Mehmet Zeki Pakalın’ın Osmanlı Tarih
Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü’nde şu şekilde anlatılmıştır;
İslâm memleketlerinde Turuk-ı âliyye müntesibîni mâtem günlerinde
nefislerinde tatbîk ettikleri riyâzet ve imsâk ve Kerbelâ şühedâsına hürmeten
izhâr-ı ye’s ve sükût ihtiyâr etmek sûretiyle mahabbet ve teessürlerini
tazelerler. İfrâta giden Şî‘a ve gulât ise mâtem âyinlerine devâm ederler. Bu
âyinler, İran’da çok mutantan (tantanalı) yapılmakta idi. Orada âyin icrâsı
sırasında nefsini katledecek derecede ileri gidildiği vâki olmuştur.22
Kerbelâ fâciası; halk, dîvân ve tekke edebiyatının ortak konusu
olmakla birlikte Ehl-i Beyt’e olan muhabbetleri ve tasavvufun Hz. Ali’den
intişar ettiği inancı sebebiyle özellikle mutasavvıf şâirler tarafından yoğun
ilgi görmüş ve tekke edebiyatında Kerbelâ muhtevalı birçok manzûm ve
mensur eser kaleme alınmıştır. Nitekim basılan ve basılmayan şeyh
dîvânlarının büyük bir kısmında Âl-i Abâ’ya methiyeler, Kerbelâ fâciası ve
Seyyidü’ş-şühedâ Hz. Hüseyin hakkında etkileyici şiirler ve mersiyeler
vardır.23 Tekke ve dergâhlarda tertiplenen Muharrem mâtemleri de bunda
etkili olmuştur. 24 Zira ehl-i sünnet dairesinde inkişaf eden tarîkatlerde
Muharrem ayında muhtelif şekiller ve derecelerde mâtem âyinleri
düzenlenmiştir. 25 İstanbul’daki Sünbül Efendi Tekkesi’nde her sene 10
Muharrem’de icrâ edilen törenler, bunun en güzel örneklerindendir.
İçerisinde Hz. Hüseyin’in kızları olarak kabul edilen ve Çifte Sultanlar
olarak isimlendirilen bir makamın bulunması Sünbül Efendi Tekkesini,
Muharrem ayına ilişkin gelenekler çerçevesinde ayrıcalıklı kılmıştır. 10
Muharrem’de öğle namazını müteakip icrâ edilen mevlit ve mersiye
cemiyeti hemen bütün tarîkatlere mensup şeyhlerin ve dervişlerin iştirâkiyle
icrâ edilmiştir. Tahirü’l- Mevlevî bu konuda “Muharrem’in onuncu günü
21 Tâhirülmevlevî, “Muharremü’l-Haram”, Mahfil, Sayı: III, İstanbul R.1338, s. 47.
22 Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, MEB. Yayınları, İstanbul 1983, c. II., s.
420.
23 Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, c. II., s. 482.
24 Çağlayan, Kerbelâ Mersiyeleri, s. 73.
25 Köprülüzâde Mehmet Fuad, “Muharrem ve Mersiyecilik”, Hayat, Ankara 1927, Sayı: 33, s. 122.

İstanbul’da Kocamustafa Paşa semtinde Sünbül Efendi dergâh-ı şerîfinde
müntesibîn-i tarîkat ve muhibbân-ı Ehl-i Beyt’in ictimâ‘iyle vicdân-fürûz ve
rûh-efzâ bir mukâbele icrâ edilir.” demiştir. 26 İstanbul’da ehl-i sünnet ve
muhibb-i Ehl-i Beyt olan tarîkat mensuplarınca sürdürülen bu gelenek
günümüzde de canlılığını korumaktadır.27 Bu mâtem törenlerinde Kerbelâ
mersiyeleri, Sünnî tarîkatlerce zikir ve âyinlerde besteli veya bestesiz olarak
okunagelmiştir. Muharrem ayında okunan Kerbelâ mersiyelerinin ilâhi veya
tevşih formuyla bestelenmiş şekillerine “Muharrem ilâhileri” veya
“Muharremiyye” adı verilmiştir. 28
Nâme-i Muharrem yukarıda bahsi edilen Kerbelâ mersiyesi yazma
geleneğinin XX. yüzyıldaki son örneklerindendir. Medrese tahsili görmüş,
icâzet sahibi Sünnî bir âlim ve şeyh olan Abdurrahman Sâmî Efendi’nin
Kerbelâ’da Yezîd ordusu tarafından şehit edilen Hz. Hüseyin’e olan
sevgisini ve Kerbelâ hâdisesinden duyduğu üzüntüyü dile getirmek
amacıyla kaleme aldığı bu eser, Sünnî tarîkatlerdeki Ehl-i Beyt muhabbetinin
ve Kerbelâ hassasiyetinin güzel bir nişanesi olması açısından da önem
arzetmektedir.
Abdurahmân Sâmî Efendi’nin Hayatı
Kaynaklarda Abdurrahman Sâmî Efendi’nin 1296 senesi Rebîülevvel
ayının 12. gecesinde bugün Manisa sınırları dahilinde bulunan Saruhan’da
dünyaya geldiği29 ve 31 Temmuz 1934 tarihinde30 İstanbul’da vefat ettiği
belirtilmiştir31 Bununla birlikte kaynaklarda Abdurrahman Sâmî Efendi’nin
doğum tarihiyle ilgili farklı bilgiler de yer aldığından bu konuda bazı
belirsizlikler söz konusudur. Meselâ müellifin 12 Rebîülevvel 1296 şeklinde
Hicrî bir ayla birlikte verilen doğum tarihini, Rûmî olarak kabul edenler
26 Tâhirülmevlevî, “Muharremü’l-Haram” Mahfil, s. 48.
27 Baha Tanman, (Komisyon), “Sünbül Efendi Tekkesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Kültür
Bakanlığı ve Tarih Vakfı Ortak Yayını, İstanbul 1994, c. 7, s. 106.
28 Mustafa Uzun, “Muharremiyye” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yay.,
İstanbul 2006, c. XXXI, s. 8.
29 Abdurrahman Sâmî Saruhânî, Evrâdü’l-Mukarrabîn fî Salavât-i Seyyidi’l- Evvelîn ve’l-Âhirîn; Matba‘a-i
Osmâniyye, R. 1332, s. 117; Osmanzâde Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, (Haz:) Mehmet Akkuş, Ali
Yılmaz, Kitabevi Yayınları, İstanbul 2006, c. IV. s. 499; Ezel Erverdi, Mustafa Kutlu, İsmail Kara (Yayın
Kurulu), “Sâmî Abdurrahman Efendi”, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergah Yayınları, İstanbul
1977, c. VII, s. 450.; İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Asır Türk Şâirleri, Maarif Matbaası, İstanbul 1940,
c. IX, s. 1665.
30 İhsan Işık, “Samî (Uşşâkî)”, Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi, Elvan Yayınları, Ankara
2007, c. 8, s. 3098.
31 Müjgân Cunbur, “Sâmî”, Türk Dünyası Edebiyatçıları, Ansiklopedisi, Sarıyıldız Basımevi, Ankara 2007, c.
VII, s. 487.

48
Artuklu Akademi | Journal of Artuklu Academia 2016/3(2)
olmuştur.32 Nitekim kabrine, sonradan asıldığı anlaşılan, Latin harfleriyle
yazılı kitabelerden birinde doğum yılı Rûmî 1296 olarak belirtilmiştir. 33
Ancak eski kaynaklarda sözkonusu tarihin Rûmî olduğunu ifade eden bir
bilgiye rastlanmamıştır. Bu noktada eldeki tek karine müellifin doğum
yılının Hicrî bir ayla birlikte zikredilmiş olmasıdır. Bu da tutarlılık açısından
sözkonusu senenin de Hicrî olmasını gerektirmektedir. Öte yandan bu
tarihin Mîlâdî olarak tespiti noktasında da kaynaklarda birbirinden farklı
bilgiler yer almış; kimi kaynaklar sadece yıl olarak 187634 derken kimileri 24
Şubat 187935 ve 5 Nisan 187936 tarihlerini göstermiştir. Birbirinden farklı bu
tarihlerden hangisinin esas alınması gerektiği konusunda müellifin Evrâdü’lMukarrabîn
isimli eseri birincil kaynak niteliğindedir. Çünkü müellifin
hayatıyla ilgili bir bölüm de içeren bu eser, kendisi henüz hayattayken
basılmıştır. Eserde müellifin hayatı Arapça ve Türkçe olmak üzere iki bölüm
halinde kaleme alınmış ve doğum tarihi Arapça bölümde 1296 senesi
Rebîülevvel ayının ikinci Pazartesi gecesi; Türkçe bölümde ise 12
Rebîülevvel 1296 olarak belirtilmiştir. Bu tarih ise Türk Tarih Kurumu’nun
tarih çevirme kılavuzu esas alındığında Mîlâdî takvime göre 6 Mart 1879’a
tekabül etmektedir.37 Sonuç olarak mevcut bilgiler ışığında müellifin Hicrî
takvime göre 12 Rebîülevvel 1296, Mîlâdî takvime göre ise 6 Mart 1879
tarihinde dünyaya geldiği anlaşılmaktadır. Sâmî Efendi’nin Saruhan olan
doğum yeri ise bazı kaynaklarda İstanbul 38 olarak gösterilmiştir. Ancak
Sâmî Efendi, Evrâdü’l-Mukarrabîn’de kendisini “Mevliden Saruhânî ve
mevtınen İslâmbolî”39 olarak tanıtmıştır. Sâmî Efendi’nin bu ifadesinden ve
diğer birçok kaynaktan40 anlaşıldığı üzere İstanbul, onun doğduğu yer değil
sonradan yurt edindiği yerdir.
32 Sıddık Naci Eren, Yüce Veliler ve Anadolu Evliyaları, Şelale Yayınları, İstanbul 1991, s. 542.
33 Kabri Edirnekapı Şehitliğinde Mısır Tarlası olarak isimlendirilen bölümdedir.
34 Çağlayan, Kerbelâ Mersiyeleri, s. 20; Abdurrahman Sâmî Niyâzî Saruhânî, Dîvân-ı Sâmî, Şahinler Vakfı,
İzmir 1980, s. 6
35 Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, c. IV, s. 499. (Sözkonusu tarih Sefine-i Evliyân’nın Latin harfleriyle yapılan
baskısına aittir. Eserin el yazması nüshasında sadece 12 Rebîülevvel 1296 tarihi verilmiştir.)
36 Cunbur, “Sâmî”, Türk Dünyası Edebiyatçıları, Ansiklopedisi, c. VII, s. 487.
37 Türk Tarih Kurumu’nun tarih çevirme kılavuzu esas alınmıştır.
38 Cunbur, “Sâmî”, Türk Dünyası Edebiyatçıları Ansiklopedisi, c. VII, s. 487.
39 (Doğum yeri itibariyle Saruhanlı, yerleştiği ve yaşadığı yer itibariyle İstanbullu); Abdurrahman Sâmî
Saruhânî, Evrâdü’l-Mukarrabîn, s. 5.
40 Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, c. IV, s. 499; Işık, “Samî (Uşşâkî)”, Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları
Ansiklopedisi, c. 8, s. 3098; Erverdi, Kutlu, Kara (Yayın Kurulu) “Sâmî Abdurrahman Efendi”, Türk Dili ve
Edebiyatı Ansiklopedisi, c. VII, s. 450; Eren, Yüce Veliler ve Anadolu Evliyaları, s. 542.

Müellifin tam ismi “Şeyh Abdurrahman Sâmî İslâmbolî İbn
Muhammed Âsım Mevla’l-Harameyn İbni’ş-Şeyh Ahmed Feyzî İbn Hüseyn
bin el-Hâc el-Hâfız” şeklindedir.41 Soyunun baba tarafından Hz. Ömer’e42
anne tarafından ise Hz. Zeyneb’e ulaştığı rivâyet edilir.43
Abdurrahman Sâmî Efendi’nin babası Mekke-i Mükerreme - Medîne-i
Münevvere valiliklerinde bulunmuş ve San‘a’da vefat etmiş olan Manisalı
Kadı Muhammed Âsım Efendi’dir. 44 Sâmî Efendi’nin yukarıda verilen
künyesinden ve bazı kaynaklarda babasının “Fevzî Efendi-zâde” şeklinde
takdim edilmesinden dedesinin Şeyh Ahmed Fevzî Efendi olduğunu
anlaşılmaktadır. Ancak Sefîne-i Evliyâ’nın müellif hattı nüshasında bu isim
hem “Şeyh Ahmed Nûrî Efendi” hem “Şeyh Ahmed Fevzî Efendi” olarak
okunabilecek şekilde yazılmıştır. Fevzî / فوزي ve Nûrî نوري isimlerinin Arap
alfabesindeki imla benzerliğinden kaynaklanan bu farklılık birçok kaynakta
müellifin dede isminin “Nûrî” olarak aktarılmasına sebep olmuştur.45F
45
Sâmî Efendi’nin bazı matbû eserlerinin kapağında eserin nâşirinin
Cemâl Nâdir olduğu belirtilmiştir. Bu kişinin Sâmî Efendi’nin kardeşi
olduğu bilgisini veren kaynaklar vardır.46 Cemâl Nâdir, aynı zamanda II.
Meşrutiyet döneminin kültür ve edebiyat hayatını en iyi yansıtan
dergilerden biri olarak kabul edilen Rübâb dergisinin de başyazarı ve
nâşiridir. 47 Aynı dönemde yaşamış olmaları sebebiyle bir karışıklığa mahal
vermemek için (Âsımzâde) Cemâl Nâdir ile meşhur karikatürist Cemâl
Nâdir (Güler) (1902-1947) arasında isim benzerliği dışında bir alâkanın
olmadığını belirtmekte fayda görüyoruz. 48
Abdurrahman Sâmî Efendi, ilk eğitimini Saruhan’da aldıktan sonra
İstanbul Fatih’teki Çifte Ayak Bahr-ı Sefîd Medresesi’ne gelmiş ve Hüseyin
Necmeddin Efendi’den ders alarak tahsilini tamamlamıştır.49 Hüseyin Nec-
41 Saruhânî, Evrâdü’l-Mukarrabîn, s. 5.
42 Eren, Yüce Veliler ve Anadolu Evliyaları, s. 536.
43 Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, c. IV, s. 499
44 Saruhânî, Evrâdü’l-Mukarrabîn, s. 117; Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, c. IV, s. 499; İnal, Son Asır Türk Şâirleri, c. IX,
s. 1665.
45 Saruhânî, Dîvân-ı Sâmî, 243; Eren, Yüce Veliler ve Anadolu Evliyaları, 536; Süleyman Derin, Abdurrahman
Sami’nin Hayatı, Eserleri ve Tefsîr-i Fâtiha-i Şerîfe Risâlesi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,
(Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul 1993, s. 20.
46 Nazım H. Polat, “Rübâb”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İstanbul
2006, c. XXXV, s. 281.
47 Polat, “Rübâb”, c. XXXV, s. 281.
48 Nâzım H. Polat, “II. Meşrutiyet Devri Türk Kültür-Edebiyat Ve Basın Hayatının Bir Yansıtıcısı Olarak
Rübap Dergisi”, Türklük Bilimi Araştırmaları Dergisi, Sayı: XIV-2003-Güz, s. 9.
49 Saruhânî, Evrâdü’l-Mukarrabîn, s. 118.

49
Mehmet Halit Ayar | Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Nâme-i Muharrem’i
olmuştur.32 Nitekim kabrine, sonradan asıldığı anlaşılan, Latin harfleriyle
yazılı kitabelerden birinde doğum yılı Rûmî 1296 olarak belirtilmiştir. 33
Ancak eski kaynaklarda sözkonusu tarihin Rûmî olduğunu ifade eden bir
bilgiye rastlanmamıştır. Bu noktada eldeki tek karine müellifin doğum
yılının Hicrî bir ayla birlikte zikredilmiş olmasıdır. Bu da tutarlılık açısından
sözkonusu senenin de Hicrî olmasını gerektirmektedir. Öte yandan bu
tarihin Mîlâdî olarak tespiti noktasında da kaynaklarda birbirinden farklı
bilgiler yer almış; kimi kaynaklar sadece yıl olarak 187634 derken kimileri 24
Şubat 187935 ve 5 Nisan 187936 tarihlerini göstermiştir. Birbirinden farklı bu
tarihlerden hangisinin esas alınması gerektiği konusunda müellifin Evrâdü’lMukarrabîn
isimli eseri birincil kaynak niteliğindedir. Çünkü müellifin
hayatıyla ilgili bir bölüm de içeren bu eser, kendisi henüz hayattayken
basılmıştır. Eserde müellifin hayatı Arapça ve Türkçe olmak üzere iki bölüm
halinde kaleme alınmış ve doğum tarihi Arapça bölümde 1296 senesi
Rebîülevvel ayının ikinci Pazartesi gecesi; Türkçe bölümde ise 12
Rebîülevvel 1296 olarak belirtilmiştir. Bu tarih ise Türk Tarih Kurumu’nun
tarih çevirme kılavuzu esas alındığında Mîlâdî takvime göre 6 Mart 1879’a
tekabül etmektedir.37 Sonuç olarak mevcut bilgiler ışığında müellifin Hicrî
takvime göre 12 Rebîülevvel 1296, Mîlâdî takvime göre ise 6 Mart 1879
tarihinde dünyaya geldiği anlaşılmaktadır. Sâmî Efendi’nin Saruhan olan
doğum yeri ise bazı kaynaklarda İstanbul 38 olarak gösterilmiştir. Ancak
Sâmî Efendi, Evrâdü’l-Mukarrabîn’de kendisini “Mevliden Saruhânî ve
mevtınen İslâmbolî”39 olarak tanıtmıştır. Sâmî Efendi’nin bu ifadesinden ve
diğer birçok kaynaktan40 anlaşıldığı üzere İstanbul, onun doğduğu yer değil
sonradan yurt edindiği yerdir.
32 Sıddık Naci Eren, Yüce Veliler ve Anadolu Evliyaları, Şelale Yayınları, İstanbul 1991, s. 542.
33 Kabri Edirnekapı Şehitliğinde Mısır Tarlası olarak isimlendirilen bölümdedir.
34 Çağlayan, Kerbelâ Mersiyeleri, s. 20; Abdurrahman Sâmî Niyâzî Saruhânî, Dîvân-ı Sâmî, Şahinler Vakfı,
İzmir 1980, s. 6
35 Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, c. IV, s. 499. (Sözkonusu tarih Sefine-i Evliyân’nın Latin harfleriyle yapılan
baskısına aittir. Eserin el yazması nüshasında sadece 12 Rebîülevvel 1296 tarihi verilmiştir.)
36 Cunbur, “Sâmî”, Türk Dünyası Edebiyatçıları, Ansiklopedisi, c. VII, s. 487.
37 Türk Tarih Kurumu’nun tarih çevirme kılavuzu esas alınmıştır.
38 Cunbur, “Sâmî”, Türk Dünyası Edebiyatçıları Ansiklopedisi, c. VII, s. 487.
39 (Doğum yeri itibariyle Saruhanlı, yerleştiği ve yaşadığı yer itibariyle İstanbullu); Abdurrahman Sâmî
Saruhânî, Evrâdü’l-Mukarrabîn, s. 5.
40 Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, c. IV, s. 499; Işık, “Samî (Uşşâkî)”, Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları
Ansiklopedisi, c. 8, s. 3098; Erverdi, Kutlu, Kara (Yayın Kurulu) “Sâmî Abdurrahman Efendi”, Türk Dili ve
Edebiyatı Ansiklopedisi, c. VII, s. 450; Eren, Yüce Veliler ve Anadolu Evliyaları, s. 542.

Müellifin tam ismi “Şeyh Abdurrahman Sâmî İslâmbolî İbn
Muhammed Âsım Mevla’l-Harameyn İbni’ş-Şeyh Ahmed Feyzî İbn Hüseyn
bin el-Hâc el-Hâfız” şeklindedir.41 Soyunun baba tarafından Hz. Ömer’e42
anne tarafından ise Hz. Zeyneb’e ulaştığı rivâyet edilir.43
Abdurrahman Sâmî Efendi’nin babası Mekke-i Mükerreme - Medîne-i
Münevvere valiliklerinde bulunmuş ve San‘a’da vefat etmiş olan Manisalı
Kadı Muhammed Âsım Efendi’dir. 44 Sâmî Efendi’nin yukarıda verilen
künyesinden ve bazı kaynaklarda babasının “Fevzî Efendi-zâde” şeklinde
takdim edilmesinden dedesinin Şeyh Ahmed Fevzî Efendi olduğunu
anlaşılmaktadır. Ancak Sefîne-i Evliyâ’nın müellif hattı nüshasında bu isim
hem “Şeyh Ahmed Nûrî Efendi” hem “Şeyh Ahmed Fevzî Efendi” olarak
okunabilecek şekilde yazılmıştır. Fevzî / فوزي ve Nûrî نوري isimlerinin Arap
alfabesindeki imla benzerliğinden kaynaklanan bu farklılık birçok kaynakta
müellifin dede isminin “Nûrî” olarak aktarılmasına sebep olmuştur.45F
45
Sâmî Efendi’nin bazı matbû eserlerinin kapağında eserin nâşirinin
Cemâl Nâdir olduğu belirtilmiştir. Bu kişinin Sâmî Efendi’nin kardeşi
olduğu bilgisini veren kaynaklar vardır.46 Cemâl Nâdir, aynı zamanda II.
Meşrutiyet döneminin kültür ve edebiyat hayatını en iyi yansıtan
dergilerden biri olarak kabul edilen Rübâb dergisinin de başyazarı ve
nâşiridir. 47 Aynı dönemde yaşamış olmaları sebebiyle bir karışıklığa mahal
vermemek için (Âsımzâde) Cemâl Nâdir ile meşhur karikatürist Cemâl
Nâdir (Güler) (1902-1947) arasında isim benzerliği dışında bir alâkanın
olmadığını belirtmekte fayda görüyoruz. 48
Abdurrahman Sâmî Efendi, ilk eğitimini Saruhan’da aldıktan sonra
İstanbul Fatih’teki Çifte Ayak Bahr-ı Sefîd Medresesi’ne gelmiş ve Hüseyin
Necmeddin Efendi’den ders alarak tahsilini tamamlamıştır.49 Hüseyin Nec-
41 Saruhânî, Evrâdü’l-Mukarrabîn, s. 5.
42 Eren, Yüce Veliler ve Anadolu Evliyaları, s. 536.
43 Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, c. IV, s. 499
44 Saruhânî, Evrâdü’l-Mukarrabîn, s. 117; Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, c. IV, s. 499; İnal, Son Asır Türk Şâirleri, c. IX,
s. 1665.
45 Saruhânî, Dîvân-ı Sâmî, 243; Eren, Yüce Veliler ve Anadolu Evliyaları, 536; Süleyman Derin, Abdurrahman
Sami’nin Hayatı, Eserleri ve Tefsîr-i Fâtiha-i Şerîfe Risâlesi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,
(Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul 1993, s. 20.
46 Nazım H. Polat, “Rübâb”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İstanbul
2006, c. XXXV, s. 281.
47 Polat, “Rübâb”, c. XXXV, s. 281.
48 Nâzım H. Polat, “II. Meşrutiyet Devri Türk Kültür-Edebiyat Ve Basın Hayatının Bir Yansıtıcısı Olarak
Rübap Dergisi”, Türklük Bilimi Araştırmaları Dergisi, Sayı: XIV-2003-Güz, s. 9.
49 Saruhânî, Evrâdü’l-Mukarrabîn, s. 118.

50
Artuklu Akademi | Journal of Artuklu Academia 2016/3(2)
meddin Efendi, döneminin büyük âlimlerinden biri olup Prizren’in Radomir
kasabasındandır. 50 Ancak Sâmî Efendi’nin bu hocasının “Prizrenî” olan
nisbesi bazı kaynaklarda51 sehven “Pürzetî” şeklinde nakledilmiştir.
Medrese tahsilini tamamlayan Abdurrahman Sâmî Efendi,
Çanakkale’ye giderek Gelibolulu Uşşâkî Şeyhi Ahmed Şücâüddîn Efendi’ye
intisap etmiştir. Şeyh Şücâüddîn Uşşâkî, dört yıl sonra Sâmî Efendi’ye
Uşşâkiyye tarîkatı hilâfetnâmesi vermiş ve irşâd için İstanbul’a gitmesini
buyurmuştur. Sâmî Efendi, İstanbul’a geldikten kısa bir süre sonra
Kasımpaşa Yahya Kethüdâ Dergâhı’nda Uşşâkî tarîkatı şeyhliğine tayin
edilmiş ve 1925 yılında tekke ve zaviyelerin seddine dair kanun çıkana
kadar resmî olarak bu vazifesini yürütmüştür. 52 Yahya Kethüdâ Dergâhı’nda
şeyhlik yaptığı süre boyunca aldığı ücreti harcamayıp şeyhi
Ahmed Şücâüddîn Efendi’ye gönderen Abdurrahman Sâmî Efendi’nin
geçimini ürettiği kokuları satarak temin etmesi ve kimya konusunda Kitâb-ı
Sırri’l-Kadîr fi-İlmi'l-İksîr isimli bir eser kaleme alması onun aynı zamanda iyi
bir kimyâger olduğu şeklinde yorumlanmıştır.53
Abdurrahman Sâmî Efendi, Şeyh Ahmed Şücâüddîn Efendi’nin
yanında sülûkunu tamamladıktan sonra “Efendim! Dîğer tarîkatlerden de
sâhib-i silsile olsam, müsâade buyurulur mu?” diye sorunca şeyhi; “Salâhî
Efendimiz hazretleri de cem‘ etmiştir. Esnâ-yı sülûkta olamazdı, ba‘de’licâze
muhayyersin” diyerek kendisine müsaade etmiştir. 54 Şeyh Sâmî
Efendi, kaynaklarda geçen bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla bu müsaadeden
sonra Nakşiyye, Kadiriyye, Şa‘bâniyye, Sa‘diyye, Rufâ‘iyye, Bedeviyye,
Gülşeniyye, Şâzeliyye, Desûkiyye ve Mevleviyye gibi birçok tarîkatten icâzet
almıştır. 55 Keza dîvânındaki bir şiirinde de ifade ettiği üzere 56 kendileri
yukarıda saydıklarımızla beraber başka birçok tarîkatin de hal ve neşvesine
sahip bir şahsiyettir.
50 Şükrü Özen, Tenkīhu’l-Usûl, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yay.,
İstanbul 2011, c. XXXX, s. 457.
51 Cunbur, “Sâmî”, Türk Dünyası Edebiyatçıları, Ansiklopedisi, c. VII, s. 487.; Erverdi, Kutlu, Kara (Yayın
Kurulu), ) “Sâmî Abdurrahman Efendi”, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, c. VII, s. 450; Eren, Yüce
Veliler ve Anadolu Evliyaları, s. 536; Derin, Abdurrahman Sami’nin Hayatı, Eserleri ve Tefsîr-i Fâtiha-i Şerîfe
Risâlesi, s. 21.
52 Eren, Yüce Veliler ve Anadolu Evliyaları, s. 537.; İnal, Son Asır Türk Şâirleri, c. IX, s.1665.; Derin,
Abdurrahman Sami’nin Hayatı, s. 23.
53 Derin, Abdurrahman Sami’nin Hayatı, s. 22.
54 Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, c. IV, s. 499.
55 Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, c. IV, s. 499-500; Saruhânî, Dîvân-ı Sâmî, s. 12.
56 Saruhânî, Dîvân-ı Sâmî, s. 221.

Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi tefsir, hadis, kelâm, akâid, tasavvuf,
nahiv ve kimya gibi ilimlerde telif ettiği eserlerden de anlaşılacağı üzere
zü’l-cenâheyn tabir olunan hem zâhir hem de bâtın ilimleri zât-ı âlîlerinde
toplamış âlim ve mutasavvıf bir şahsiyettir. Dîvânında âyet ve hadislere
sıkça yaptığı atıflar ve tasavvufun birçok inceliğini teşbîh, kinâye ve
mecâzlarla manzûm olarak ifade etmesi hem şer‘î ilimlere vâkıf bir âlim,
hem tarîkat ehli bir ârif hem de iyi bir şâir olduğunu göstermektedir.
Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi, şiirlerinde “Sâmî” ve “Niyâzî”
olmak üzere iki mahlas kullanmıştır. Sefîne-i Evliyâ’da verilen bilgiye göre
“Sâmî” ismi müellifimiz doğduğu vakit babasını tebrik için ziyarete gelen
Çöplü Dede isimli bir zat tarafından konulmuştur.57 “Niyâzî” mahlası ise
Sâmî Efendi’nin gördüğü bir rüya üzerine şeyhi Şücâüddîn Efendi
tarafından kendisine icâzet ismi olarak verilmiştir.58
Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi, Arapça ve Farsçayı bu dillerde şiir
yazabilecek derecede iyi bilmektedir.59 Kâfiye isimli nahiv kitabı başta olmak
üzere Emâlî ve el-Kasîdetu’n-Nûniyye gibi meşhur Arapça eserlere yazdığı
şerhler ve bazı Kur'ân-ı Kerîm sûrelerini tefsir etmiş olması Sâmî Efendi’nin
Arapçaya vukûfiyetinin delillerindendir.
Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi’nin genel olarak manzûm ve mensûr
tüm eserlerinde Arapça ve Farsça kelime ve terkipleri yoğun bir şekilde
kullandığı görülmektedir. Buna istinâden eserlerinde kullandığı dilin ağır
olduğunu söylemek mümkündür.
İlahi aşk, peygamber sevgisi, vahdet-i vücût, seyr ü sülûk ehlinin
dikkat etmesi gereken husûslar, mâsivâ ve nefsin kötülüklerinden sakınmak
vb. tasavvufî incelikler, Şeyh Sâmî Efendi’nin şiirlerinde sıkça işlediği
konulardır. Nitekim dîvânı incelendiğinde Hakk’a giden yolda nefis ve
mâsivâ engelinden kurtulmak, aşk ve muhabbet ehli olmak, bir mürşide
gönül bağlamak gibi tasavvufi inceliklerin nasîhat üslûbuyla anlatıldığı
görülmektedir. Ayrıca özellikle Nâme-i Muharrem isimli eseri ve dîvânındaki
birçok şiir Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Ehl-i Beyt’e derin bir
muhabbet duyduğunu göstermektedir.
57 Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, c. IV, s. 499.
58 Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, c. IV, s. 499.; İnal, Son Asır Türk Şâirleri, c. IX, s. 1665.
59 Saruhânî, Dîvân-ı Sâmî, s. 38/46

51
Mehmet Halit Ayar | Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Nâme-i Muharrem’i
meddin Efendi, döneminin büyük âlimlerinden biri olup Prizren’in Radomir
kasabasındandır. 50 Ancak Sâmî Efendi’nin bu hocasının “Prizrenî” olan
nisbesi bazı kaynaklarda51 sehven “Pürzetî” şeklinde nakledilmiştir.
Medrese tahsilini tamamlayan Abdurrahman Sâmî Efendi,
Çanakkale’ye giderek Gelibolulu Uşşâkî Şeyhi Ahmed Şücâüddîn Efendi’ye
intisap etmiştir. Şeyh Şücâüddîn Uşşâkî, dört yıl sonra Sâmî Efendi’ye
Uşşâkiyye tarîkatı hilâfetnâmesi vermiş ve irşâd için İstanbul’a gitmesini
buyurmuştur. Sâmî Efendi, İstanbul’a geldikten kısa bir süre sonra
Kasımpaşa Yahya Kethüdâ Dergâhı’nda Uşşâkî tarîkatı şeyhliğine tayin
edilmiş ve 1925 yılında tekke ve zaviyelerin seddine dair kanun çıkana
kadar resmî olarak bu vazifesini yürütmüştür. 52 Yahya Kethüdâ Dergâhı’nda
şeyhlik yaptığı süre boyunca aldığı ücreti harcamayıp şeyhi
Ahmed Şücâüddîn Efendi’ye gönderen Abdurrahman Sâmî Efendi’nin
geçimini ürettiği kokuları satarak temin etmesi ve kimya konusunda Kitâb-ı
Sırri’l-Kadîr fi-İlmi'l-İksîr isimli bir eser kaleme alması onun aynı zamanda iyi
bir kimyâger olduğu şeklinde yorumlanmıştır.53
Abdurrahman Sâmî Efendi, Şeyh Ahmed Şücâüddîn Efendi’nin
yanında sülûkunu tamamladıktan sonra “Efendim! Dîğer tarîkatlerden de
sâhib-i silsile olsam, müsâade buyurulur mu?” diye sorunca şeyhi; “Salâhî
Efendimiz hazretleri de cem‘ etmiştir. Esnâ-yı sülûkta olamazdı, ba‘de’licâze
muhayyersin” diyerek kendisine müsaade etmiştir. 54 Şeyh Sâmî
Efendi, kaynaklarda geçen bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla bu müsaadeden
sonra Nakşiyye, Kadiriyye, Şa‘bâniyye, Sa‘diyye, Rufâ‘iyye, Bedeviyye,
Gülşeniyye, Şâzeliyye, Desûkiyye ve Mevleviyye gibi birçok tarîkatten icâzet
almıştır. 55 Keza dîvânındaki bir şiirinde de ifade ettiği üzere 56 kendileri
yukarıda saydıklarımızla beraber başka birçok tarîkatin de hal ve neşvesine
sahip bir şahsiyettir.
50 Şükrü Özen, Tenkīhu’l-Usûl, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yay.,
İstanbul 2011, c. XXXX, s. 457.
51 Cunbur, “Sâmî”, Türk Dünyası Edebiyatçıları, Ansiklopedisi, c. VII, s. 487.; Erverdi, Kutlu, Kara (Yayın
Kurulu), ) “Sâmî Abdurrahman Efendi”, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, c. VII, s. 450; Eren, Yüce
Veliler ve Anadolu Evliyaları, s. 536; Derin, Abdurrahman Sami’nin Hayatı, Eserleri ve Tefsîr-i Fâtiha-i Şerîfe
Risâlesi, s. 21.
52 Eren, Yüce Veliler ve Anadolu Evliyaları, s. 537.; İnal, Son Asır Türk Şâirleri, c. IX, s.1665.; Derin,
Abdurrahman Sami’nin Hayatı, s. 23.
53 Derin, Abdurrahman Sami’nin Hayatı, s. 22.
54 Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, c. IV, s. 499.
55 Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, c. IV, s. 499-500; Saruhânî, Dîvân-ı Sâmî, s. 12.
56 Saruhânî, Dîvân-ı Sâmî, s. 221.

Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi tefsir, hadis, kelâm, akâid, tasavvuf,
nahiv ve kimya gibi ilimlerde telif ettiği eserlerden de anlaşılacağı üzere
zü’l-cenâheyn tabir olunan hem zâhir hem de bâtın ilimleri zât-ı âlîlerinde
toplamış âlim ve mutasavvıf bir şahsiyettir. Dîvânında âyet ve hadislere
sıkça yaptığı atıflar ve tasavvufun birçok inceliğini teşbîh, kinâye ve
mecâzlarla manzûm olarak ifade etmesi hem şer‘î ilimlere vâkıf bir âlim,
hem tarîkat ehli bir ârif hem de iyi bir şâir olduğunu göstermektedir.
Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi, şiirlerinde “Sâmî” ve “Niyâzî”
olmak üzere iki mahlas kullanmıştır. Sefîne-i Evliyâ’da verilen bilgiye göre
“Sâmî” ismi müellifimiz doğduğu vakit babasını tebrik için ziyarete gelen
Çöplü Dede isimli bir zat tarafından konulmuştur.57 “Niyâzî” mahlası ise
Sâmî Efendi’nin gördüğü bir rüya üzerine şeyhi Şücâüddîn Efendi
tarafından kendisine icâzet ismi olarak verilmiştir.58
Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi, Arapça ve Farsçayı bu dillerde şiir
yazabilecek derecede iyi bilmektedir.59 Kâfiye isimli nahiv kitabı başta olmak
üzere Emâlî ve el-Kasîdetu’n-Nûniyye gibi meşhur Arapça eserlere yazdığı
şerhler ve bazı Kur'ân-ı Kerîm sûrelerini tefsir etmiş olması Sâmî Efendi’nin
Arapçaya vukûfiyetinin delillerindendir.
Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi’nin genel olarak manzûm ve mensûr
tüm eserlerinde Arapça ve Farsça kelime ve terkipleri yoğun bir şekilde
kullandığı görülmektedir. Buna istinâden eserlerinde kullandığı dilin ağır
olduğunu söylemek mümkündür.
İlahi aşk, peygamber sevgisi, vahdet-i vücût, seyr ü sülûk ehlinin
dikkat etmesi gereken husûslar, mâsivâ ve nefsin kötülüklerinden sakınmak
vb. tasavvufî incelikler, Şeyh Sâmî Efendi’nin şiirlerinde sıkça işlediği
konulardır. Nitekim dîvânı incelendiğinde Hakk’a giden yolda nefis ve
mâsivâ engelinden kurtulmak, aşk ve muhabbet ehli olmak, bir mürşide
gönül bağlamak gibi tasavvufi inceliklerin nasîhat üslûbuyla anlatıldığı
görülmektedir. Ayrıca özellikle Nâme-i Muharrem isimli eseri ve dîvânındaki
birçok şiir Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Ehl-i Beyt’e derin bir
muhabbet duyduğunu göstermektedir.
57 Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, c. IV, s. 499.
58 Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, c. IV, s. 499.; İnal, Son Asır Türk Şâirleri, c. IX, s. 1665.
59 Saruhânî, Dîvân-ı Sâmî, s. 38/46

52
Artuklu Akademi | Journal of Artuklu Academia 2016/3(2)
Eserleri
Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi’nin eserleri kaynaklarda farklı
şekillerde zikredilmiştir. Çalışmada Abdurrahman Sâmî Efendi’nin eserleri
farklı kaynaklardan60 yararlanılarak derlenmiş ve bu eserler gayr-ı matbû ve
matbû olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Bunlarla ilgili bir düzeltme veya
bilgi ekleme gerekmedikçe sadece eserin isminin ve geçtiği kaynağın
verilmesiyle yetinilmiştir.
Gayr-ı Matbû Eserleri:
1. Hadîs-i Erba‘în
2. Kitabu’d-düstûri’l-bedî‘
3. Kitâbu-sırrı’t-tevhîd
4. Kitâbu’s-sırri’l-kadîr fî-‘ilmi’l-iksîr
5. Şerhu’l-emâlî mevhibetü’l-müte‘âlî
6. Şerhu’l-kâfiye (el-müsemmâ bi) hulâsati’r-rızâ
7. Tefsîrü’l-Kur’ân tenvîrü’l-beyân
8. Tevcîhâtü’l-âyâti’l-muhtelefi’z-zâhîr 61
9. Kenzü’l-‘âşıkîn
Bu eser Mehmet Halil Erzen tarafından yüksek lisans tezi olarak
çalışılmıştır.
62
10. Cevâmi‘u’l-kelim
Kaynaklarda hadis ilmi hakkında bir eser olduğu belirtilmiştir.63
11. el-Mecâlisü’s-sâmiyye
Kaynaklarda mev‘iza (vaaz-nasîhat) türü bir eser olduğu belirtilmiştir.64
12. Esrâru’t-tâlibîn65
60 Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, c. IV, s. 500; Saruhânî, Evrâdü’l-Mukarrabîn, s. 24-32; İnal, Son Asır Türk Şâirleri, c.
IX, s. 1665-1665; Derin, Abdurrahman Sami’nin Hayatı, s. 24-32.
61 Buraya kadar sıraladığımız eserler (1-8) hakkında ayrıntılı bilgi için bkz: Derin, Abdurrahman Sami’nin
Hayatı, s. 24-28.
62 Mehmet Halil Erzen, Abdurrahman Sâmî'nin Kenzü'l-'Âşıkîn’i, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Van 2005.
63 Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ, s. 28; Saruhânî, Evrâdü’l-Mukarrabîn, s. 2.
64 Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ, s. 28; Saruhânî, Evrâdü’l-Mukarrabîn, s. 2.

13. Kenzü’l-‘ârifîn
Kaynaklarda şerîat, tarîkat, hakîkat, marifet hakkında kaleme alınmış 66
manzûm ve Türkçe bir eser67 olduğu belirtilmiştir.
14. el-Mecelletü’s-sâfiye fi’l-‘ulûmi’l-İslâmiyye
Sadece Sefîne-i Evliyâ’da ismi geçmektedir.68 Başka bir kaynakta bu eserle
ilgili bir bilgiye ulaşılamadı.
15. Medâricü’s-sâlikîn ve me‘âricü’l-vâsilîn
Müellifin Evrâdü’l-Mukarrabîn ve Mevlûd-i Müctebâ isimli eserlerinde
zikredilmiş ve merâtib-i sülûk hakkında olduğu belirtilmiştir.69
16. Memleket-i Rabbâniyye
Kaynaklarda Muhyiddîn-i Arabî’nin aynı isimli eserinin tercümesi olduğu
belirtilmiştir.70
17. Sûre-i İhlâs Tefsîri71
18. Şerhu Futûr-i İdrîs-i Muhtefî ve Sâire72
19. Şerhu’n-Nûniyye ed-Dürretü’l-meknûniyye 73
20. Vâridâtu’s-sâmiyye fî-sırri’l-elif
74
21. Mir’ât-ı Ma‘rifet75
22. Usûl-i Tefsîr Risâlesi76
23. Fıkh-ı Kübrâ
İbnü’l-emîn, fıkh-ı bâtından bahseden Arapça bir eser olduğunu
belirtmiştir.77
65 İbnülemîn bu eseri müellifin hem matbu hem gayr-ı matbu eserleri arasında zikretmiş ve Yahya
Şirvânî’nin aynı isimli eserinin tercümesi olduğunu belirtmiştir. Bkz: İnal, Son Asır Türk Şâirleri, c. IX, s.
1665-1666.
66 Saruhânî, Evrâdü’l-Mukarrabîn, s. 2.
67 İnal, Son Asır Türk Şâirleri, c. IX, s. 1666.
68 Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, c. IV, s. 500.
69 Saruhânî, Evrâdü’l-Mukarrabîn, s. 2; Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ, s. 28.
70 İnal, Son Asır Türk Şâirleri,c. IX, s. 1666; Saruhânî, Evrâdü’l-Mukarrabîn, s. 28.
71 İnal, Son Asır Türk Şâirleri, c. IX, s. 1666.
72 Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, c. IV, s. 500.
73 Saruhânî, Evrâdü’l-Mukarrabîn, s. 2; Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ, s. 28; Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, c. IV, s. 500
74 İnal, Son Asır Türk Şâirleri, c. IX, s. 1666.
75 İnal, Son Asır Türk Şâirleri, c. IX, s. 1666.
76 İnal, Son Asır Türk Şâirleri, c. IX, s. 1666

53
Mehmet Halit Ayar | Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Nâme-i Muharrem’i
Eserleri
Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi’nin eserleri kaynaklarda farklı
şekillerde zikredilmiştir. Çalışmada Abdurrahman Sâmî Efendi’nin eserleri
farklı kaynaklardan60 yararlanılarak derlenmiş ve bu eserler gayr-ı matbû ve
matbû olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Bunlarla ilgili bir düzeltme veya
bilgi ekleme gerekmedikçe sadece eserin isminin ve geçtiği kaynağın
verilmesiyle yetinilmiştir.
Gayr-ı Matbû Eserleri:
1. Hadîs-i Erba‘în
2. Kitabu’d-düstûri’l-bedî‘
3. Kitâbu-sırrı’t-tevhîd
4. Kitâbu’s-sırri’l-kadîr fî-‘ilmi’l-iksîr
5. Şerhu’l-emâlî mevhibetü’l-müte‘âlî
6. Şerhu’l-kâfiye (el-müsemmâ bi) hulâsati’r-rızâ
7. Tefsîrü’l-Kur’ân tenvîrü’l-beyân
8. Tevcîhâtü’l-âyâti’l-muhtelefi’z-zâhîr 61
9. Kenzü’l-‘âşıkîn
Bu eser Mehmet Halil Erzen tarafından yüksek lisans tezi olarak
çalışılmıştır.
62
10. Cevâmi‘u’l-kelim
Kaynaklarda hadis ilmi hakkında bir eser olduğu belirtilmiştir.63
11. el-Mecâlisü’s-sâmiyye
Kaynaklarda mev‘iza (vaaz-nasîhat) türü bir eser olduğu belirtilmiştir.64
12. Esrâru’t-tâlibîn65
60 Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, c. IV, s. 500; Saruhânî, Evrâdü’l-Mukarrabîn, s. 24-32; İnal, Son Asır Türk Şâirleri, c.
IX, s. 1665-1665; Derin, Abdurrahman Sami’nin Hayatı, s. 24-32.
61 Buraya kadar sıraladığımız eserler (1-8) hakkında ayrıntılı bilgi için bkz: Derin, Abdurrahman Sami’nin
Hayatı, s. 24-28.
62 Mehmet Halil Erzen, Abdurrahman Sâmî'nin Kenzü'l-'Âşıkîn’i, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Van 2005.
63 Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ, s. 28; Saruhânî, Evrâdü’l-Mukarrabîn, s. 2.
64 Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ, s. 28; Saruhânî, Evrâdü’l-Mukarrabîn, s. 2.

13. Kenzü’l-‘ârifîn
Kaynaklarda şerîat, tarîkat, hakîkat, marifet hakkında kaleme alınmış 66
manzûm ve Türkçe bir eser67 olduğu belirtilmiştir.
14. el-Mecelletü’s-sâfiye fi’l-‘ulûmi’l-İslâmiyye
Sadece Sefîne-i Evliyâ’da ismi geçmektedir.68 Başka bir kaynakta bu eserle
ilgili bir bilgiye ulaşılamadı.
15. Medâricü’s-sâlikîn ve me‘âricü’l-vâsilîn
Müellifin Evrâdü’l-Mukarrabîn ve Mevlûd-i Müctebâ isimli eserlerinde
zikredilmiş ve merâtib-i sülûk hakkında olduğu belirtilmiştir.69
16. Memleket-i Rabbâniyye
Kaynaklarda Muhyiddîn-i Arabî’nin aynı isimli eserinin tercümesi olduğu
belirtilmiştir.70
17. Sûre-i İhlâs Tefsîri71
18. Şerhu Futûr-i İdrîs-i Muhtefî ve Sâire72
19. Şerhu’n-Nûniyye ed-Dürretü’l-meknûniyye 73
20. Vâridâtu’s-sâmiyye fî-sırri’l-elif
74
21. Mir’ât-ı Ma‘rifet75
22. Usûl-i Tefsîr Risâlesi76
23. Fıkh-ı Kübrâ
İbnü’l-emîn, fıkh-ı bâtından bahseden Arapça bir eser olduğunu
belirtmiştir.77
65 İbnülemîn bu eseri müellifin hem matbu hem gayr-ı matbu eserleri arasında zikretmiş ve Yahya
Şirvânî’nin aynı isimli eserinin tercümesi olduğunu belirtmiştir. Bkz: İnal, Son Asır Türk Şâirleri, c. IX, s.
1665-1666.
66 Saruhânî, Evrâdü’l-Mukarrabîn, s. 2.
67 İnal, Son Asır Türk Şâirleri, c. IX, s. 1666.
68 Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, c. IV, s. 500.
69 Saruhânî, Evrâdü’l-Mukarrabîn, s. 2; Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ, s. 28.
70 İnal, Son Asır Türk Şâirleri,c. IX, s. 1666; Saruhânî, Evrâdü’l-Mukarrabîn, s. 28.
71 İnal, Son Asır Türk Şâirleri, c. IX, s. 1666.
72 Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, c. IV, s. 500.
73 Saruhânî, Evrâdü’l-Mukarrabîn, s. 2; Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ, s. 28; Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, c. IV, s. 500
74 İnal, Son Asır Türk Şâirleri, c. IX, s. 1666.
75 İnal, Son Asır Türk Şâirleri, c. IX, s. 1666.
76 İnal, Son Asır Türk Şâirleri, c. IX, s. 1666

54
Artuklu Akademi | Journal of Artuklu Academia 2016/3(2)
24. Zübdetü’l-‘ulûmi’l-‘Arabiyye
Arapça hakkında bir eserdir.78 Müellifin Mevlûd-i Müctebâ isimli eserinde
Zübdetü’l-‘ulûmi’l-isnâ ‘aşere ismiyle zikredilen ve Arapça hakkında olduğu
belirtilen eserin aynısı olması muhtemeldir.79 Ancak her iki isimle de günümüze
ulaşmış bir eser tespit edilememiştir.
25. Hazînetü’l-evrâd
Müellifin Mevlûd-i Müctebâ isimli eserinde “Yedi hizb ed‘îye-i şerîfden
oluşur” denilerek bir dua kitabı olduğu belirtilmiştir.80
26. Şerhu vedî‘a81
27. Şerhu rûhi’s-salât82
28. Hadikâtü’l- esrâr83
29. Tefsîr-i Sûre-i Kâf84
30. Tercemetü Istılâhâti’s-sûfiyye85
31. Mecma‘i’l-bahreyn
Nakşiyye ve Halvetiyye tarîkatlerinin sülûku hakkında olduğu
belirtilmiştir.86
Muhtelif Risâleler
87
a) Risâle fî-mâ yasna‘uhu te‘âlâ kable halki’l-eşyâ’
b) Risâle fî-enne’l-‘abde keyfe yulâhizu te‘âlâ hîne’t-tevhîd
c) Risâle ‘alâ-kavlihî sallallâhu te‘âlâ ‘aleyhi ve sellem: “Mâ vasi‘atnî erdî
ve-lâ semâî ve vasi‘atnî kalbu ‘abdi’l-mü’min”
d) Risâle fî-beyâni esrâri’l-ihrâk bi’n-nâr
e) Risâle fî-tahkîki ta‘yîni vakti’l-kıyâme
f) Risâle ‘alâ-kavlihî Te‘âlâ: “Ulâ’ike ‘alâ-huden min-rabbihim ve ulâ’ike
humu’l-muflihûn”
g) Risâle-i Râbıta
77 İnal, Son Asır Türk Şâirleri, c. IX, s. 1666
78 Saruhânî, Evrâdü’l-Mukarrabîn, s. 2.
79 Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ, s. 28.
80 Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ, s. 28.
81 Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ, s. 28.
82 Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ, s. 28.
83 Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ, s. 28.
84 Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ, s. 28.
85 Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ, s. 28.
86 Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ, s. 28.
87 Bkz: Derin, Abdurrahman Sami’nin Hayatı, s. 2

h) Risâle fî-esrâri tertîbi’l-enbiyâ’ ‘aleyhimi’s-salâtu ve’s- selâm
Matbû Eserleri
1. Binâ-yı İslâm
2. el-Meslekü’s-sâmîyye fî sülûki’n-nakşiyyeti’l-bahâiyye ve’lhalvetiyyeti’l-hüsâmiyye
3. Dîvân-ı Sâmî
4. Evrâdü’l-mukarrebîn
5. Hediyyetü’l-‘âşıkîn
6. Kenzü’l-‘âşıkîn
7. Mi‘yâru’l-evliyâ
8. Müntehabât-ı Sâmiyye88
9. Tuhfetu’l-‘uşşâkiyye
Bu eser, Şeyh Abdullâh Selâhaddîn-i Uşşâkî’ye ait olup, Abdurrahman Sâmî
Efendi tarafından tercüme edilmiştir. Eser, Mahmut Erol Kılıç tarafından Latin
harfleriyle yayınlanmıştır.89
10. Fâtiha Sûresi Tefsîri
Süleyman Derin tarafından yüksek lisans tezi olarak çalışılmıştır. Çalışmada,
Abdurrahman Sâmî Efendi’nin hayatı ve eserleri hakkında bilgi verildikten sonra bu
eser kaynaklarıyla birlikte tahlil edilip Latin harfleriyle neşredilmiştir.90
11. Cem‘iyyet ve Hürriyet
Bu eserde milletin terakkisi, saadetin temini ve eşitliğin muhafazası için
şerîatten bir kıl kadar bile sapmayarak çalışılması gerektiği belirtilmiş, âyet ve
hadislerden deliller getirilerek toplumun ve hürriyetin gerekliliğine işaret
edilmiştir. 91 Bazı kaynaklarda Risâle-i Hürriyet ismiyle zikredilen bu eserin
günümüze ulaşmadığı belirtilmiştir. 92 Yapılan araştırma neticesinde matbû iki
88 Buraya kadar sıraladığımız eserler (1-8) hakkında ayrıntılı bilgi için bkz: Derin, Abdurrahman Sami’nin
Hayatı, s. 28-32.
89 Uşşâkî, Şeyh Abdullâh Salâhhaddîn, Uşşâkî Sâliklerinin Âdâbı (Tuhfetu’l-‘Uşşâkiyye), Çev. Şeyh
Abdurrahman Sâmî-yi Uşşâkî, Haz. Mahmut Erol Kılıç, Âsitâne-i Uşşâkî Neşriyâtı, İstanbul 1998.
90 Bkz: Derin, Abdurrahman Sami’nin Hayatı.
91 Bkz: Asımefendizâde Şeyh Sâmî, Cem'iyyet ve Hürriyet, İzmir Matbaası, İzmir 1324.
92 Bkz: Derin, Abdurrahman Sami’nin Hayatı, s. 32.

55
Mehmet Halit Ayar | Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Nâme-i Muharrem’i
24. Zübdetü’l-‘ulûmi’l-‘Arabiyye
Arapça hakkında bir eserdir.78 Müellifin Mevlûd-i Müctebâ isimli eserinde
Zübdetü’l-‘ulûmi’l-isnâ ‘aşere ismiyle zikredilen ve Arapça hakkında olduğu
belirtilen eserin aynısı olması muhtemeldir.79 Ancak her iki isimle de günümüze
ulaşmış bir eser tespit edilememiştir.
25. Hazînetü’l-evrâd
Müellifin Mevlûd-i Müctebâ isimli eserinde “Yedi hizb ed‘îye-i şerîfden
oluşur” denilerek bir dua kitabı olduğu belirtilmiştir.80
26. Şerhu vedî‘a81
27. Şerhu rûhi’s-salât82
28. Hadikâtü’l- esrâr83
29. Tefsîr-i Sûre-i Kâf84
30. Tercemetü Istılâhâti’s-sûfiyye85
31. Mecma‘i’l-bahreyn
Nakşiyye ve Halvetiyye tarîkatlerinin sülûku hakkında olduğu
belirtilmiştir.86
Muhtelif Risâleler
87
a) Risâle fî-mâ yasna‘uhu te‘âlâ kable halki’l-eşyâ’
b) Risâle fî-enne’l-‘abde keyfe yulâhizu te‘âlâ hîne’t-tevhîd
c) Risâle ‘alâ-kavlihî sallallâhu te‘âlâ ‘aleyhi ve sellem: “Mâ vasi‘atnî erdî
ve-lâ semâî ve vasi‘atnî kalbu ‘abdi’l-mü’min”
d) Risâle fî-beyâni esrâri’l-ihrâk bi’n-nâr
e) Risâle fî-tahkîki ta‘yîni vakti’l-kıyâme
f) Risâle ‘alâ-kavlihî Te‘âlâ: “Ulâ’ike ‘alâ-huden min-rabbihim ve ulâ’ike
humu’l-muflihûn”
g) Risâle-i Râbıta
77 İnal, Son Asır Türk Şâirleri, c. IX, s. 1666
78 Saruhânî, Evrâdü’l-Mukarrabîn, s. 2.
79 Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ, s. 28.
80 Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ, s. 28.
81 Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ, s. 28.
82 Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ, s. 28.
83 Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ, s. 28.
84 Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ, s. 28.
85 Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ, s. 28.
86 Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ, s. 28.
87 Bkz: Derin, Abdurrahman Sami’nin Hayatı, s. 2

h) Risâle fî-esrâri tertîbi’l-enbiyâ’ ‘aleyhimi’s-salâtu ve’s- selâm
Matbû Eserleri
1. Binâ-yı İslâm
2. el-Meslekü’s-sâmîyye fî sülûki’n-nakşiyyeti’l-bahâiyye ve’lhalvetiyyeti’l-hüsâmiyye
3. Dîvân-ı Sâmî
4. Evrâdü’l-mukarrebîn
5. Hediyyetü’l-‘âşıkîn
6. Kenzü’l-‘âşıkîn
7. Mi‘yâru’l-evliyâ
8. Müntehabât-ı Sâmiyye88
9. Tuhfetu’l-‘uşşâkiyye
Bu eser, Şeyh Abdullâh Selâhaddîn-i Uşşâkî’ye ait olup, Abdurrahman Sâmî
Efendi tarafından tercüme edilmiştir. Eser, Mahmut Erol Kılıç tarafından Latin
harfleriyle yayınlanmıştır.89
10. Fâtiha Sûresi Tefsîri
Süleyman Derin tarafından yüksek lisans tezi olarak çalışılmıştır. Çalışmada,
Abdurrahman Sâmî Efendi’nin hayatı ve eserleri hakkında bilgi verildikten sonra bu
eser kaynaklarıyla birlikte tahlil edilip Latin harfleriyle neşredilmiştir.90
11. Cem‘iyyet ve Hürriyet
Bu eserde milletin terakkisi, saadetin temini ve eşitliğin muhafazası için
şerîatten bir kıl kadar bile sapmayarak çalışılması gerektiği belirtilmiş, âyet ve
hadislerden deliller getirilerek toplumun ve hürriyetin gerekliliğine işaret
edilmiştir. 91 Bazı kaynaklarda Risâle-i Hürriyet ismiyle zikredilen bu eserin
günümüze ulaşmadığı belirtilmiştir. 92 Yapılan araştırma neticesinde matbû iki
88 Buraya kadar sıraladığımız eserler (1-8) hakkında ayrıntılı bilgi için bkz: Derin, Abdurrahman Sami’nin
Hayatı, s. 28-32.
89 Uşşâkî, Şeyh Abdullâh Salâhhaddîn, Uşşâkî Sâliklerinin Âdâbı (Tuhfetu’l-‘Uşşâkiyye), Çev. Şeyh
Abdurrahman Sâmî-yi Uşşâkî, Haz. Mahmut Erol Kılıç, Âsitâne-i Uşşâkî Neşriyâtı, İstanbul 1998.
90 Bkz: Derin, Abdurrahman Sami’nin Hayatı.
91 Bkz: Asımefendizâde Şeyh Sâmî, Cem'iyyet ve Hürriyet, İzmir Matbaası, İzmir 1324.
92 Bkz: Derin, Abdurrahman Sami’nin Hayatı, s. 32.

56
Artuklu Akademi | Journal of Artuklu Academia 2016/3(2)
nüshasının hâlihazırda kütüphanelerde mevcut olduğu görülmüştür. Nüshaların
bulunduğu kütüphaneler şunlardır: İBB Atatürk Kitaplığı, Belediye Osmanlıca
Kitaplar Koleksiyonu, DN: K.01961; Atatürk Üniversitesi Merkez Kütüphanesi,
Seyfettin Özege Salonu, DN: 0108526.
12. Mevlûd-i Müctebâ ve Şemâ’il-i Celîle-i Muhammed Mustafâ
Hz. Peygamberin doğumu ve şemâil-i şerîfi hakkında kaleme alınmış
manzûm ve Türkçe bir eserdir.93 Nüshaları şu kütüphanelerde bulunmaktadır: İBB
Atatürk Kitaplığı, Kemal Salih Sel Osmanlıca Koleksiyonu, DN: 01616/03; Atatürk
Üniversitesi Merkez Kütüphanesi, Seyfettin Özege Salonu, DN: 0108526.
13. Mir’ât-ı Eyyâm
Günlerin husûsiyetleri hakkında kaleme alınmış, otuz sayfadan oluşan
manzûm ve Türkçe bir eserdir. Eserin nüshaları şu kütüphanelerde bulunmaktadır:
İBB Atatürk Kitaplığı, Belediye Osmanlıca Kitaplar Koleksiyonu, DN: K.04920;
Atatürk Üniversitesi Merkez Kütüphanesi, Seyfettin Özege Salonu, DN: 0117632.
14. Vesiletü’l-kübrâ şerhu esrâr-i esmâi’l-hüsnâ
Esmâ-i hüsnâ şerhidir. Otuz sayfadan oluşmaktadır. Eserin sonunda
Kasîdetü’l-Esmâi’l-Hüsnâ isimli bir şiir vardır. Matbû nüshaları şu kütüphanelerde
kayıtlıdır: İBB Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin Türkçe ve Yabancı Dil Koleksiyonu,
DN: 01125; Atatürk Üniversitesi Merkez Kütüphanesi, Seyfettin Özege Salonu, DN:
0125659. Bu eser, Mahmut Şevket Erol tarafından Latin harflerine aktarılarak
yayımlanmıştır.94
15. Mihverü’l- ‘ulûm
Kaynaklarda Abdurrahman Sâmî Efendi’nin eserleri arasında zikredilen95
ve
günümüze ulaşmadığı belirtilen96 bu eserin müstakil bir kitap değil; Cemâl Nâdir ile
birlikte çıkardıkları ve sekiz sayı devam etmiş olan (9 Kânûn-ı Evvel 1327-Nisan
1328) tasavvufî muhtevalı dergi olması gerekir.97 Derginin bazı sayıları Atatürk
93 Şeyh Abdurrahman Sâmî Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ ve Şemâil-i Celîle-i Muhammed S.A.V., Müşterek
Osmanlı Matbaası, R.1331, s. 28.
94 Bkz: Derin, Abdurrahman Sami’nin Hayatı, s. 31.
95 Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ, s. 28.
96 Bkz: Derin, Abdurrahman Sami’nin Hayatı, s. 32.
97 Polat, “II. Meşrutiyet Devri Türk Kültür-Edebiyat Ve Basın Hayatının Bir Yansıtıcısı Olarak Rübap Dergisi”, s.
10.

Üniversitesi Merkez Kütüphanesi, Seyfettin Özege Salonunda S94700 demirbaş
numarasıyla kayıtlıdır.
16. Nâme-i Muharrem
Nüsha Tavsifi
Bazı kaynaklarda bu eserin günümüze ulaşmadığı belirtilmiştir. 98 Ancak
Mehmet Arslan ve Mehtap Erdoğan tarafından yayımlanmış olan Kerbelâ
Mersiyeleri isimli kitapta bu eserden bahsedilmiş ve eserdeki manzûm kısımların
transkripsiyonlu metni verilmiştir.99 Ayrıca bu çalışma sırasında yapılan araştırma
sonunda eserin matbû üç nüshası tespit edilmiştir.
Aynı sene içinde ve aynı matbaada basılmış olmaları sebebiyle sözkonusu
nüshalar arasında bir fark bulunmamaktadır. Bu sebeple nüshalardan sadece birinin
ayrıntılı tavsifi yapılmış olup diğerleri hakkında kütüphane bilgilerinin verilmesiyle
yetinilmiştir.
Nüshalara ait bilgiler şu şekildedir:
1. Nüsha: İstanbul İBB Atatürk Kitaplığı, Kemal Salih Sel koleksiyonunda
Nâme-i Muharrem ismi ve 01516/02 demirbaş numarasıyla kayıtlıdır. Eser R.1327 /
M.1911 senesinde İstanbul’da Matbaa-i Hukûkiyye isimli matbaada bastırılmıştır.
Ön ve arka cildleri ebru kaplıdır. Üzerinde nâşir Cemâl Nâdir’in mührü vardır. 14
sayfadan oluşan küçük hacimli bir kitapçık niteliğindedir. Sayfaları 18x12 cm.
ebadındadır.
2. Nüsha: Süleymaniye Kütüphanesi’nde Zühdü Bey koleksiyonunda 000582
demirbaş numarasıyla kayıtlıdır.
3. Nüsha: Atatürk Üniversitesi Merkez Kütüphanesi Seyfettin Özege
salonunda 0118746 demirbaş numarasıyla kayıtlıdır.
Eserin Muhtevası
Eser Muharrem, Kerbelâ ve Mersiye olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır.
1. Muharrem
Eserin bu kısmı on beyitlik bir şiirden oluşmaktadır. Bu şiir arûzun
“Mefâ‘îlün / Mefâ‘îlün / Fe‘ûlün” vezniyle yazılmıştır. Şiirin ilk üç beyti nâtamâm
98 Derin, Abdurrahman Sami’nin Hayatı, s. 32; Saruhânî, Dîvân-ı Sâmî, s. 28.
99 Arslan-Erdoğan, Kerbelâ Mersiyeleri, s. 603.

57
Mehmet Halit Ayar | Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Nâme-i Muharrem’i
nüshasının hâlihazırda kütüphanelerde mevcut olduğu görülmüştür. Nüshaların
bulunduğu kütüphaneler şunlardır: İBB Atatürk Kitaplığı, Belediye Osmanlıca
Kitaplar Koleksiyonu, DN: K.01961; Atatürk Üniversitesi Merkez Kütüphanesi,
Seyfettin Özege Salonu, DN: 0108526.
12. Mevlûd-i Müctebâ ve Şemâ’il-i Celîle-i Muhammed Mustafâ
Hz. Peygamberin doğumu ve şemâil-i şerîfi hakkında kaleme alınmış
manzûm ve Türkçe bir eserdir.93 Nüshaları şu kütüphanelerde bulunmaktadır: İBB
Atatürk Kitaplığı, Kemal Salih Sel Osmanlıca Koleksiyonu, DN: 01616/03; Atatürk
Üniversitesi Merkez Kütüphanesi, Seyfettin Özege Salonu, DN: 0108526.
13. Mir’ât-ı Eyyâm
Günlerin husûsiyetleri hakkında kaleme alınmış, otuz sayfadan oluşan
manzûm ve Türkçe bir eserdir. Eserin nüshaları şu kütüphanelerde bulunmaktadır:
İBB Atatürk Kitaplığı, Belediye Osmanlıca Kitaplar Koleksiyonu, DN: K.04920;
Atatürk Üniversitesi Merkez Kütüphanesi, Seyfettin Özege Salonu, DN: 0117632.
14. Vesiletü’l-kübrâ şerhu esrâr-i esmâi’l-hüsnâ
Esmâ-i hüsnâ şerhidir. Otuz sayfadan oluşmaktadır. Eserin sonunda
Kasîdetü’l-Esmâi’l-Hüsnâ isimli bir şiir vardır. Matbû nüshaları şu kütüphanelerde
kayıtlıdır: İBB Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin Türkçe ve Yabancı Dil Koleksiyonu,
DN: 01125; Atatürk Üniversitesi Merkez Kütüphanesi, Seyfettin Özege Salonu, DN:
0125659. Bu eser, Mahmut Şevket Erol tarafından Latin harflerine aktarılarak
yayımlanmıştır.94
15. Mihverü’l- ‘ulûm
Kaynaklarda Abdurrahman Sâmî Efendi’nin eserleri arasında zikredilen95
ve
günümüze ulaşmadığı belirtilen96 bu eserin müstakil bir kitap değil; Cemâl Nâdir ile
birlikte çıkardıkları ve sekiz sayı devam etmiş olan (9 Kânûn-ı Evvel 1327-Nisan
1328) tasavvufî muhtevalı dergi olması gerekir.97 Derginin bazı sayıları Atatürk
93 Şeyh Abdurrahman Sâmî Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ ve Şemâil-i Celîle-i Muhammed S.A.V., Müşterek
Osmanlı Matbaası, R.1331, s. 28.
94 Bkz: Derin, Abdurrahman Sami’nin Hayatı, s. 31.
95 Saruhâni, Mevlûd-i Müctebâ, s. 28.
96 Bkz: Derin, Abdurrahman Sami’nin Hayatı, s. 32.
97 Polat, “II. Meşrutiyet Devri Türk Kültür-Edebiyat Ve Basın Hayatının Bir Yansıtıcısı Olarak Rübap Dergisi”, s.
10.

Üniversitesi Merkez Kütüphanesi, Seyfettin Özege Salonunda S94700 demirbaş
numarasıyla kayıtlıdır.
16. Nâme-i Muharrem
Nüsha Tavsifi
Bazı kaynaklarda bu eserin günümüze ulaşmadığı belirtilmiştir. 98 Ancak
Mehmet Arslan ve Mehtap Erdoğan tarafından yayımlanmış olan Kerbelâ
Mersiyeleri isimli kitapta bu eserden bahsedilmiş ve eserdeki manzûm kısımların
transkripsiyonlu metni verilmiştir.99 Ayrıca bu çalışma sırasında yapılan araştırma
sonunda eserin matbû üç nüshası tespit edilmiştir.
Aynı sene içinde ve aynı matbaada basılmış olmaları sebebiyle sözkonusu
nüshalar arasında bir fark bulunmamaktadır. Bu sebeple nüshalardan sadece birinin
ayrıntılı tavsifi yapılmış olup diğerleri hakkında kütüphane bilgilerinin verilmesiyle
yetinilmiştir.
Nüshalara ait bilgiler şu şekildedir:
1. Nüsha: İstanbul İBB Atatürk Kitaplığı, Kemal Salih Sel koleksiyonunda
Nâme-i Muharrem ismi ve 01516/02 demirbaş numarasıyla kayıtlıdır. Eser R.1327 /
M.1911 senesinde İstanbul’da Matbaa-i Hukûkiyye isimli matbaada bastırılmıştır.
Ön ve arka cildleri ebru kaplıdır. Üzerinde nâşir Cemâl Nâdir’in mührü vardır. 14
sayfadan oluşan küçük hacimli bir kitapçık niteliğindedir. Sayfaları 18x12 cm.
ebadındadır.
2. Nüsha: Süleymaniye Kütüphanesi’nde Zühdü Bey koleksiyonunda 000582
demirbaş numarasıyla kayıtlıdır.
3. Nüsha: Atatürk Üniversitesi Merkez Kütüphanesi Seyfettin Özege
salonunda 0118746 demirbaş numarasıyla kayıtlıdır.
Eserin Muhtevası
Eser Muharrem, Kerbelâ ve Mersiye olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır.
1. Muharrem
Eserin bu kısmı on beyitlik bir şiirden oluşmaktadır. Bu şiir arûzun
“Mefâ‘îlün / Mefâ‘îlün / Fe‘ûlün” vezniyle yazılmıştır. Şiirin ilk üç beyti nâtamâm
98 Derin, Abdurrahman Sami’nin Hayatı, s. 32; Saruhânî, Dîvân-ı Sâmî, s. 28.
99 Arslan-Erdoğan, Kerbelâ Mersiyeleri, s. 603.

58
Artuklu Akademi | Journal of Artuklu Academia 2016/3(2)
gazel sonrakiler ise mesnevî nazım şeklindedir. Şiirde genel olarak Muharrem ayının
faziletinden ve bu ayın âşıklar için bir mâtem ayı olduğundan bahsedilmiştir.
Muharrem isimli bu manzûmenin ilk beyitinde tecelli ve cemâl lafızları
arasındaki tenâsüp dikkat çekmektedir. Bu beyitte, Muharrem ayının hem Mevlâ’nın
tecelligâhı hem de Cemâl’e giden en uzak yol olduğu belirtilmiştir.
Muóarremdir tecellí-gÀh-ı MevlÀ
Muóarremdir cemÀle rÀh-ı úuãvÀ (1/1)
Sûfîlere göre “Cemâl”, Allah Teâlâ’nın lütuf ve rahmetinin tecellisidir.100
Kerbelâ gibi zahiren “Celâl” ismiyle ilişkilendirilebilecek elim ve çetin bir hâdisenin
yaşandığı Muharrem ayının “Cemâl”in tecelligâhı olarak nitelendirilmesinin sebebi
sûfîlerin “Celâl” ismine ve ölüm mefhûmuna yükledikleri mânâ olmalıdır Zira
sûfîlere göre kâinat taayyünleriyle “Cemâl”i perdelerken Hak Teâlâ “Celâl”iyle
bütün mevhûm varlıkları ortadan kaldırır ve “Cemâl”ini ortaya çıkarır. Bu açıdan
her “Celâl”in ardında bir “Cemâl”in olduğuna itikât edilmiştir.101 Diğer bir ifadeyle
“Celâl”, “Cemâl”in aynıdır. 102 Bu sebeple sûfîler ölümü de bir vuslat, Hz.
Mevlânâ’nın ifadesiyle “Şeb-i Arûs” (Düğün Gecesi) olarak görmüşlerdir.103 Bu
itibarla gerek bu beyitte gerekse manzûmenin diğer bazı beyitlerinde Kerbelâ gibi
çetin bir hâdisenin yaşandığı Muharrem ayı, aynı zamanda “Cemâl” ile
ilişkilendirilmiş ve ihtirâm gösterilmesi gereken yüce bir ay olarak nitelendirilmiştir.
Çünkü Hz. Hüseyin, cemâl-i ilâhîye bu ayda göçmüştür. Şâir aşağıdaki beyitte
Muharrem ayının diğer aylar içerisindeki yüceliğine şu şekilde işaret etmiştir.
Muóarremdir meóÀrimden muóarrem
Muóarremdir şuhÿr içre mükerrem (1/4)
Diğer bir beyitte “Sâdât” kelimesi geçmektedir. Bu kelime Arapça bey,
efendi, sahip ve lider mânâlarına gelen “Seyyid” kelimesinin çoğuludur.104 “Seyyid”
kelimesi ise ıstılahta Hz. Peygamberin, torunu Hz. Hüseyin’den devam eden nesli
için kullanılan bir tabirdir. 105 Buna göre Hz. Hüseyin, Muharrem ayında şehit
edildiği için bu ay seyyitlerin mâtemgâhıdır. Sonraki mısrada ise Muharrem ayı
100 Safer Baba, Istılâhât-ı Sûfiyye Fî Vatan-ı Asliyye Tasavvuf Terimleri, Heten Keten Yayınları, İstanbul 2007, s.
35.
101 Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Ağaç Kitabevi Yayınları, İstanbul 2009, s. 120.
102 Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, c. II, s. 276.
103 Ayrıntılı bilgi için bkz: Mehmet Demirci, “Ölümdeki Hayat (Tasavvuf Düşüncesinde Ölüm)”, Tasavvuf:
İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, 2000, c. II, S.4, s.9-16.
104 Serdar Mutçalı, Arapça-Türkçe Sözlük, Dağarcık Yayınları, İstanbul 1995, s. 416.
105 Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, c. II., s. 200.

güzel bir ibadetgâh olarak nitelendirilmiştir. Bunun sebebi ise Muharrem ayındaki
ibadetlerin faziletiyle ilgili olarak rivâyet edilen hadîs-i şerîfler olmalıdır. Nitekim
rivayete göre Hz. Peygamber “Ramazan ayından sonraki en faziletli oruç Muharrem
ayında tutulandır.” buyurmuştur.106 Beytin iki mısrası birlikte değerlendirildiğinde
Muharrem ayının hem mâtemgâh hem de güzel bir ibadetgâh şeklinde iki yönlü
olarak tavsif edildiği görülmektedir.
Muóarrem oldı mÀtem-gÀh-ı sÀdÀt
Muóarremdir èibÀdet -gÀh-ı zíbÀ (1/2)
Hz. Hüseyin başta olmak üzere Kerbelâ şühedâsının şehadeti bu ayda
gerçekleştiği için Muharrem, şehadetin güneş ve ay mesabesindeki timsali olarak
nitelendirilmiştir.
Muóarremdir şehÀdet mihr ü mÀhı
Muóarrem itdiren èuşşÀúa Àhı (1/5)
Bir diğer beyitte “Muóarremdir bahÀr-ı hüzn ü endÿh” ifadeleriyle
Muharremin, gam ve kederin baharı olduğu ifade edilmiş ve her yılın bu ayında Ehli
Beyt âşıklarının gönüllerindeki acının yeniden tazelendiğine vurgu yapılmıştır.
Muóarremdir bahÀr-ı hüzn ü endÿh
Muóarrem maşrıú-ı necm-i belÀyÀ (1/3)
Bu beytin “Muóarrem maşrıú-ı necm-i belÀyÀ” mısrasında Muharrem, belâ
yıldızının doğduğu ay olarak nitelendirilmiştir. Eskiler ilm-i nücûma (astronomi)
göre yıldızların hal ve hareketlerinden bir takım mânâ ve hükümler çıkarmış; hatta
insanlar arasında meydana gelen barış ve savaş gibi büyük hâdiseleri bile yıldızların
tesirine bağlamışlardır. 107 Bu sebeple Muharrem’de fitnecilerin fitne çıkardığı,
belâların zuhûr ettiği ve Ehl-i Beyt sevgisinin afet ve musîbete uğradığı
belirtilmiştir.
Muóarremde ôuhÿr itdi beliyyÀt
HevÀ-yı Ehl-i Beyt’e geldi ÀfÀt (1/6)
Muóarremdir iden çeşmÀnı çeşme
Muóarrem itdiren fettÀne fitne (1/7)
106 Müslim, Kitâbu's-Siyâm, 38, (Hadis No: 1163)
107 Ahmet Talat Onay, Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar ve İzahı, Haz. Cemal Kurnaz, Türkiye Diyanet Vakfı
Yay., Ankara 1992, s. 437.

59
Mehmet Halit Ayar | Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Nâme-i Muharrem’i
gazel sonrakiler ise mesnevî nazım şeklindedir. Şiirde genel olarak Muharrem ayının
faziletinden ve bu ayın âşıklar için bir mâtem ayı olduğundan bahsedilmiştir.
Muharrem isimli bu manzûmenin ilk beyitinde tecelli ve cemâl lafızları
arasındaki tenâsüp dikkat çekmektedir. Bu beyitte, Muharrem ayının hem Mevlâ’nın
tecelligâhı hem de Cemâl’e giden en uzak yol olduğu belirtilmiştir.
Muóarremdir tecellí-gÀh-ı MevlÀ
Muóarremdir cemÀle rÀh-ı úuãvÀ (1/1)
Sûfîlere göre “Cemâl”, Allah Teâlâ’nın lütuf ve rahmetinin tecellisidir.100
Kerbelâ gibi zahiren “Celâl” ismiyle ilişkilendirilebilecek elim ve çetin bir hâdisenin
yaşandığı Muharrem ayının “Cemâl”in tecelligâhı olarak nitelendirilmesinin sebebi
sûfîlerin “Celâl” ismine ve ölüm mefhûmuna yükledikleri mânâ olmalıdır Zira
sûfîlere göre kâinat taayyünleriyle “Cemâl”i perdelerken Hak Teâlâ “Celâl”iyle
bütün mevhûm varlıkları ortadan kaldırır ve “Cemâl”ini ortaya çıkarır. Bu açıdan
her “Celâl”in ardında bir “Cemâl”in olduğuna itikât edilmiştir.101 Diğer bir ifadeyle
“Celâl”, “Cemâl”in aynıdır. 102 Bu sebeple sûfîler ölümü de bir vuslat, Hz.
Mevlânâ’nın ifadesiyle “Şeb-i Arûs” (Düğün Gecesi) olarak görmüşlerdir.103 Bu
itibarla gerek bu beyitte gerekse manzûmenin diğer bazı beyitlerinde Kerbelâ gibi
çetin bir hâdisenin yaşandığı Muharrem ayı, aynı zamanda “Cemâl” ile
ilişkilendirilmiş ve ihtirâm gösterilmesi gereken yüce bir ay olarak nitelendirilmiştir.
Çünkü Hz. Hüseyin, cemâl-i ilâhîye bu ayda göçmüştür. Şâir aşağıdaki beyitte
Muharrem ayının diğer aylar içerisindeki yüceliğine şu şekilde işaret etmiştir.
Muóarremdir meóÀrimden muóarrem
Muóarremdir şuhÿr içre mükerrem (1/4)
Diğer bir beyitte “Sâdât” kelimesi geçmektedir. Bu kelime Arapça bey,
efendi, sahip ve lider mânâlarına gelen “Seyyid” kelimesinin çoğuludur.104 “Seyyid”
kelimesi ise ıstılahta Hz. Peygamberin, torunu Hz. Hüseyin’den devam eden nesli
için kullanılan bir tabirdir. 105 Buna göre Hz. Hüseyin, Muharrem ayında şehit
edildiği için bu ay seyyitlerin mâtemgâhıdır. Sonraki mısrada ise Muharrem ayı
100 Safer Baba, Istılâhât-ı Sûfiyye Fî Vatan-ı Asliyye Tasavvuf Terimleri, Heten Keten Yayınları, İstanbul 2007, s.
35.
101 Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Ağaç Kitabevi Yayınları, İstanbul 2009, s. 120.
102 Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, c. II, s. 276.
103 Ayrıntılı bilgi için bkz: Mehmet Demirci, “Ölümdeki Hayat (Tasavvuf Düşüncesinde Ölüm)”, Tasavvuf:
İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, 2000, c. II, S.4, s.9-16.
104 Serdar Mutçalı, Arapça-Türkçe Sözlük, Dağarcık Yayınları, İstanbul 1995, s. 416.
105 Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, c. II., s. 200.

güzel bir ibadetgâh olarak nitelendirilmiştir. Bunun sebebi ise Muharrem ayındaki
ibadetlerin faziletiyle ilgili olarak rivâyet edilen hadîs-i şerîfler olmalıdır. Nitekim
rivayete göre Hz. Peygamber “Ramazan ayından sonraki en faziletli oruç Muharrem
ayında tutulandır.” buyurmuştur.106 Beytin iki mısrası birlikte değerlendirildiğinde
Muharrem ayının hem mâtemgâh hem de güzel bir ibadetgâh şeklinde iki yönlü
olarak tavsif edildiği görülmektedir.
Muóarrem oldı mÀtem-gÀh-ı sÀdÀt
Muóarremdir èibÀdet -gÀh-ı zíbÀ (1/2)
Hz. Hüseyin başta olmak üzere Kerbelâ şühedâsının şehadeti bu ayda
gerçekleştiği için Muharrem, şehadetin güneş ve ay mesabesindeki timsali olarak
nitelendirilmiştir.
Muóarremdir şehÀdet mihr ü mÀhı
Muóarrem itdiren èuşşÀúa Àhı (1/5)
Bir diğer beyitte “Muóarremdir bahÀr-ı hüzn ü endÿh” ifadeleriyle
Muharremin, gam ve kederin baharı olduğu ifade edilmiş ve her yılın bu ayında Ehli
Beyt âşıklarının gönüllerindeki acının yeniden tazelendiğine vurgu yapılmıştır.
Muóarremdir bahÀr-ı hüzn ü endÿh
Muóarrem maşrıú-ı necm-i belÀyÀ (1/3)
Bu beytin “Muóarrem maşrıú-ı necm-i belÀyÀ” mısrasında Muharrem, belâ
yıldızının doğduğu ay olarak nitelendirilmiştir. Eskiler ilm-i nücûma (astronomi)
göre yıldızların hal ve hareketlerinden bir takım mânâ ve hükümler çıkarmış; hatta
insanlar arasında meydana gelen barış ve savaş gibi büyük hâdiseleri bile yıldızların
tesirine bağlamışlardır. 107 Bu sebeple Muharrem’de fitnecilerin fitne çıkardığı,
belâların zuhûr ettiği ve Ehl-i Beyt sevgisinin afet ve musîbete uğradığı
belirtilmiştir.
Muóarremde ôuhÿr itdi beliyyÀt
HevÀ-yı Ehl-i Beyt’e geldi ÀfÀt (1/6)
Muóarremdir iden çeşmÀnı çeşme
Muóarrem itdiren fettÀne fitne (1/7)
106 Müslim, Kitâbu's-Siyâm, 38, (Hadis No: 1163)
107 Ahmet Talat Onay, Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar ve İzahı, Haz. Cemal Kurnaz, Türkiye Diyanet Vakfı
Yay., Ankara 1992, s. 437.

60
Artuklu Akademi | Journal of Artuklu Academia 2016/3(2)
Muharrem ayının âşıklara acı verdiği, bu ayda Kerbelâ hâdisesinden duyulan
üzüntü sebebiyle gözyaşı döküldüğü, âşıkların gam ve kedere boğulduğu dolayısıyla
Muharrem’in bir mâtem ayı olduğu, manzûmenin birçok beytinde farklı şekillerde
ifade edilmiştir.
Muóarremdir şehÀdet mihr ü mÀhı
Muóarrem itdiren èuşşÀúa Àhı (1/5)
Muóarremdir iden çeşmÀnı çeşme
Muóarrem itdiren fettÀne fitne (1/7)
Muóarremdir şuhÿrda mÀh-ı mÀtem
Olurlar èÀşıúÿn müstaàraú-ı àam (1/8)
Muóarrem aàladır èuşşÀúı her dem
Muóarrem baòş ider èuşşÀúa mÀtem (10)
1. Kerbelâ
Eserin bu kısmı nesir şeklinde kaleme alınmıştır. Kerbelâ mersiyelerinde en
çok üzerinde durulan husûs, Kerbelâ hâdisesinin ayrıntılı tasviridir. Şâirler
kendilerinden asırlar önce meydana gelmiş Kerbelâ fâciasını zihinlerde
canlandırmak için mersiyelerde ayrıntılı tasvirler yapmışlardır.
108 Ancak Nâme-i
Muharrem’i incelediğimizde müellifin Kerbelâ hâdisesini manzûm mersiyede değil
bu mensûr metinde tasvir ettiği görülmektedir. Bu kısımda Kerbelâ hâdisesi duygu
yoğunluğu yüksek bir üslupla, ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Hz. Hüseyin ve
beraberindekiler methedilmiş, Yezîd ordusu hakkında zemmedici ifadeler
kullanılmıştır. Metinde Ehl-i Beyt’in masumiyeti, Kerbelâ çölünde çektikleri
susuzluk, çölün sıcaklığı, Yezîd ordusunun gözü dönmüş pervasızlığı ve
merhametsizliği, Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin mertçe savaşması ve şehâdetleri
anlatılmıştır.
Eserin mensûr olan bu kısmında kullanılan dilin manzûm kısımlara göre
ağdalı olduğu dikkat çekmektedir. Meselâ metinde “rîkistân, dâmân, akûr, tegallî,
bel‘, bünûn, atşân, muhaddarât, yâ ebetî el-‘ataş, kal‘a-i âhenîn” gibi birçok Arapça
ve Farsça kelime ve terkip kullanılmıştır.
108 Çağlayan, Kerbelâ Mersiyeleri, s. 54.

2. Mersiye
Eserin bu kısmında “Fâ‘ilâtün / Fâ‘ilâtün / Fâ‘ilâtün / Fâ‘ilün” vezniyle
kaleme alınmış on bir bendden oluşan mükerrer müseddes bir şiir bulunmaktadır.
Bendlerinin son iki mısrası nakarat şeklindedir. Bu şiir mensûr metne göre daha sade
bir dille kaleme alınmıştır.
Kerbelâ mersiyeleri muhtevâ yönünden incelendiğinde dünyanın geçiciliği,
feleğe sitem, yas, övgü, olayın tasviri, dua ve beddua gibi unsurlar öne
çıkmaktadır. 109 Abdurrahman Sâmî Efendi’nin mersiyesi bu açılardan klasik
Kerbelâ mersiyesi formuna uymamaktadır. Nitekim Sâmî Efendi’nin mersiyesinde
dua ile ilgili bir ifadeye rastlanmamaktadır. Mersiyede yoğun bir şekilde Ehl-i
Beyt’in kadr ü kıymetinden bahsedilmiş ve Yezîd’e hitaben ahiret meydanına ne
yüzle varacağı, Peygamberimizin torununa neden kıydığı, Âl-i Abâ’nın kanına
girdiği, Ehl-i Beyt yetimlerine bir damla su vermediği, zulüm ile Ehl-i Beyt’in
idamına kastettiği, kanlar akıttığı, Hz. Peygamberi ve Hz. Ali’yi mahzun eylediği,
âşıkların kalbinde mahşere dek kanayacak bir yara açtığı, nefsine yenilip İblîs’i
sevindirdiği, âleme onulmaz bir dert verdiği, semâ ehlini mâteme boğduğu,
zâlimlere fitne kapısını açtığı, zulümde en son sınıra vardığı dile getirilmiş ve adeta
kendisinden hesap sorulmuştur.
Her bendin sonunda tekrarlanan “VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ
şÀnına èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına” mısralarıyla Ehl-i Beyt’e hürmet
etmenin ef‘âl-i mükellefinden biri olan vacip hükmünde olduğu vurgulanmış ve
Yezîd’e bu şer‘î hükme rağmen Âl-i ‘Âbâ’ya neden kastettiği sorulmuştur. Devrin
büyük âlimlerinden biri olan Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Ehl-i Beyt’e hürmet
husûsunda şer‘î bir hüküm ifade eden “vâcib” kelimesini kullanması, bu konudaki
nasslardan ileri gelmektedir. Bunu nakarat mısrasında dile getirmesi ise bu husûsa
verdiği önemi göstermektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde gerek işâreten
gerek sarâhaten Ehl-i Beyt’e ihtirâm ve ittibâdan bahseden birçok âyet-i kerîme ve
hadîs-i şerîf bulunmaktadır. Bazıları şunlardır: Resul-i Ekrem, Hz. Ümmü
Seleme’nin evinde iken “Ey Ehl-i Beyt, Allah sadece, sizden günahı gidermek ve
sizi tertemiz yapmak istiyor.” (el-Ahzâb 33) meâlindeki âyet nâzil olunca Hz. Ali ve
Hz. Fâtıma ile beraber Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i abâsının altına alarak “Allah’ım,
benim Ehl-i Beyt’im işte bunlardır; bunların kusurlarını gider, kendilerini tertemiz
109 Çağlayan, Kerbelâ Mersiyeleri, s. II.

61
Mehmet Halit Ayar | Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Nâme-i Muharrem’i
Muharrem ayının âşıklara acı verdiği, bu ayda Kerbelâ hâdisesinden duyulan
üzüntü sebebiyle gözyaşı döküldüğü, âşıkların gam ve kedere boğulduğu dolayısıyla
Muharrem’in bir mâtem ayı olduğu, manzûmenin birçok beytinde farklı şekillerde
ifade edilmiştir.
Muóarremdir şehÀdet mihr ü mÀhı
Muóarrem itdiren èuşşÀúa Àhı (1/5)
Muóarremdir iden çeşmÀnı çeşme
Muóarrem itdiren fettÀne fitne (1/7)
Muóarremdir şuhÿrda mÀh-ı mÀtem
Olurlar èÀşıúÿn müstaàraú-ı àam (1/8)
Muóarrem aàladır èuşşÀúı her dem
Muóarrem baòş ider èuşşÀúa mÀtem (10)
1. Kerbelâ
Eserin bu kısmı nesir şeklinde kaleme alınmıştır. Kerbelâ mersiyelerinde en
çok üzerinde durulan husûs, Kerbelâ hâdisesinin ayrıntılı tasviridir. Şâirler
kendilerinden asırlar önce meydana gelmiş Kerbelâ fâciasını zihinlerde
canlandırmak için mersiyelerde ayrıntılı tasvirler yapmışlardır.
108 Ancak Nâme-i
Muharrem’i incelediğimizde müellifin Kerbelâ hâdisesini manzûm mersiyede değil
bu mensûr metinde tasvir ettiği görülmektedir. Bu kısımda Kerbelâ hâdisesi duygu
yoğunluğu yüksek bir üslupla, ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Hz. Hüseyin ve
beraberindekiler methedilmiş, Yezîd ordusu hakkında zemmedici ifadeler
kullanılmıştır. Metinde Ehl-i Beyt’in masumiyeti, Kerbelâ çölünde çektikleri
susuzluk, çölün sıcaklığı, Yezîd ordusunun gözü dönmüş pervasızlığı ve
merhametsizliği, Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin mertçe savaşması ve şehâdetleri
anlatılmıştır.
Eserin mensûr olan bu kısmında kullanılan dilin manzûm kısımlara göre
ağdalı olduğu dikkat çekmektedir. Meselâ metinde “rîkistân, dâmân, akûr, tegallî,
bel‘, bünûn, atşân, muhaddarât, yâ ebetî el-‘ataş, kal‘a-i âhenîn” gibi birçok Arapça
ve Farsça kelime ve terkip kullanılmıştır.
108 Çağlayan, Kerbelâ Mersiyeleri, s. 54.

2. Mersiye
Eserin bu kısmında “Fâ‘ilâtün / Fâ‘ilâtün / Fâ‘ilâtün / Fâ‘ilün” vezniyle
kaleme alınmış on bir bendden oluşan mükerrer müseddes bir şiir bulunmaktadır.
Bendlerinin son iki mısrası nakarat şeklindedir. Bu şiir mensûr metne göre daha sade
bir dille kaleme alınmıştır.
Kerbelâ mersiyeleri muhtevâ yönünden incelendiğinde dünyanın geçiciliği,
feleğe sitem, yas, övgü, olayın tasviri, dua ve beddua gibi unsurlar öne
çıkmaktadır. 109 Abdurrahman Sâmî Efendi’nin mersiyesi bu açılardan klasik
Kerbelâ mersiyesi formuna uymamaktadır. Nitekim Sâmî Efendi’nin mersiyesinde
dua ile ilgili bir ifadeye rastlanmamaktadır. Mersiyede yoğun bir şekilde Ehl-i
Beyt’in kadr ü kıymetinden bahsedilmiş ve Yezîd’e hitaben ahiret meydanına ne
yüzle varacağı, Peygamberimizin torununa neden kıydığı, Âl-i Abâ’nın kanına
girdiği, Ehl-i Beyt yetimlerine bir damla su vermediği, zulüm ile Ehl-i Beyt’in
idamına kastettiği, kanlar akıttığı, Hz. Peygamberi ve Hz. Ali’yi mahzun eylediği,
âşıkların kalbinde mahşere dek kanayacak bir yara açtığı, nefsine yenilip İblîs’i
sevindirdiği, âleme onulmaz bir dert verdiği, semâ ehlini mâteme boğduğu,
zâlimlere fitne kapısını açtığı, zulümde en son sınıra vardığı dile getirilmiş ve adeta
kendisinden hesap sorulmuştur.
Her bendin sonunda tekrarlanan “VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ
şÀnına èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına” mısralarıyla Ehl-i Beyt’e hürmet
etmenin ef‘âl-i mükellefinden biri olan vacip hükmünde olduğu vurgulanmış ve
Yezîd’e bu şer‘î hükme rağmen Âl-i ‘Âbâ’ya neden kastettiği sorulmuştur. Devrin
büyük âlimlerinden biri olan Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Ehl-i Beyt’e hürmet
husûsunda şer‘î bir hüküm ifade eden “vâcib” kelimesini kullanması, bu konudaki
nasslardan ileri gelmektedir. Bunu nakarat mısrasında dile getirmesi ise bu husûsa
verdiği önemi göstermektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde gerek işâreten
gerek sarâhaten Ehl-i Beyt’e ihtirâm ve ittibâdan bahseden birçok âyet-i kerîme ve
hadîs-i şerîf bulunmaktadır. Bazıları şunlardır: Resul-i Ekrem, Hz. Ümmü
Seleme’nin evinde iken “Ey Ehl-i Beyt, Allah sadece, sizden günahı gidermek ve
sizi tertemiz yapmak istiyor.” (el-Ahzâb 33) meâlindeki âyet nâzil olunca Hz. Ali ve
Hz. Fâtıma ile beraber Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i abâsının altına alarak “Allah’ım,
benim Ehl-i Beyt’im işte bunlardır; bunların kusurlarını gider, kendilerini tertemiz
109 Çağlayan, Kerbelâ Mersiyeleri, s. II.

62
Artuklu Akademi | Journal of Artuklu Academia 2016/3(2)
yap!” şeklinde dua etmiştir. 110 Bundan dolayı Hz. Peygamberle birlikte abâya
bürünen bu mübarek beş kişi “Âl-i ‘Abâ, Hamse-i Âl-i ‘Abâ, Pençe-i Âl-i ‘Abâ,
Ashâbu’l-‘Abâ, Ehlü’l-kisâ” şeklinde de isimlendirilmişlerdir. Ehl-i Beyt’e hürmet
husûsundaki hadîs-i şerîfler ise şunlardır; “Ben size iki ağır emanet bırakıyorum.
Bunlara yapışırsanız asla dalalete düşmezsiniz. Bunlardan birisi Allah’ın kitabı
Kur’ân-ı Kerîm, diğeri Ehl-i Beyt’imdir.” 111 ; “Allah’ı, sizi nimetleriyle
rızıklandırdığından dolayı seviniz, Allah’ı sevdiğiniz için beni seviniz, beni
sevdiğinizden dolayı da Ehl-i Beyt’imi seviniz.” 112; “Sizin en hayırlınız benden
sonra ehlime en hayırlı olanınızdır.”113; “Nice kavimler vardır ki Ehl-i Beyt’imden
bir kimse onlarla oturduğu zaman sözlerini keserler. Allah’a yemin ederim ki, bir
kimsenin kalbine, Allah’ı ve yakınlarımı sevmedikçe iman girmez.114 Diğer önemli
bir rivâyete göre Hz. Peygamber, Veda Haccı’ndan dönerken Gadîr-i Hum denilen
bir göletin yanında ağaçların altında yer hazırlanmasını emredip orada hazır
bulunanlara şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar ben de ancak bir beşerim. Rabbimizin
elçisinin (ölüm meleği) gelmesi ve onun davetine icabet etmem yakındır. Ben size şu
iki paha biçilmez ağırlığı (sekaleyn) bırakıyorum: Birisi, Allah’ın kitabı olup, onda
hidâyet ve nur vardır. Allah’ın kitabını alın ve ona sıkı sarılın. Diğeri ise Ehl-i
Beyt’imdir. Ehl-i Beyt’im hakkında size Allah’ı hatırlatıyorum.” Peygamberimiz
bunu üç defa tekrar etmiştir.115
Mersiyede, Yezîd’in Ehl-i Beyt’e karşı tavır alması onun şeriat husûsundaki
ciddiyetsizliğine bağlanmıştır. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi nakarat mısralarıyla
beraber genel olarak mersiyenin birçok mısrasında Ehl-i Beyt’e hürmetin dini bir
gereklilik olduğu vurgusu görülmektedir.
Var mı söyle óÀk-i pÀy-ı MuãùafÀ’ya óürmetiñ
Hem veliyyü’l-müctebÀya MurtaøÀ’ya raàbetiñ
Şerè-i Aómed’de görülseydi seniñ ciddiyyetiñ
Ehl-i Beyt’e muùlaúÀ olmazdı hiç øıddiyyetiñ
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
110 Tirmizi, “Kitâbu't-Tefsîr”, Sünen, 24, (Hadis no: 3205)
111 Tirmizî, “Menakıb”, Sünen, 32, (Hadis No: 3786)
112 Tirmizî, “Menâkıb”, Sünen, 32, (Hadis No: 3789)
113 Hâkim, Müstedrek, c. III, 352, (Hadis No: 5359)
114 Hâkim, Müstedrek, c. IV, 85 (Hadis No: 6960)
115 Hâkim, Müstedrek, c. III, 118 (Hadis No. 4576); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 17, 308, (Hadis No: 11211);
Ayrıntılı bilgi için bkz. Ethem Ruhi Fığlalı, “Gadîr-i Hum Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. XIII,
Türkiye Diyanet Vakfı Yay, İstanbul 1996, s. 279-280.

èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına (11/6)
Böyle midir Ehl-i Beyt’e óürmet-i şÀnıñ seniñ
Böyle mi Àyet óadíåe dín ü ímÀnıñ seniñ
Yoú mıdır Úur’Àn’da ÀyÀ óaşr ü mízÀnıñ seniñ
Böyle mi Àlÿde vaóşetlerle vicdÀnıñ seniñ
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
Áúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına (11-12/8)
Mersiyede öne çıkan konulardan biri de şâirin Kerbelâ hâdisesinden duyduğu
üzüntü ve kederdir. Kerbelâ’da Hazreti Hüseyin ve beraberindeki Ehl-i Beyt’inin
şehit edilmesi sebebiyle Mustafâ ve Murtezâ’nın yani Hz. Hüseyin’in dedesi Hz.
Peygamber ile babası Hz. Ali’nin mahzûn edildiği dile getirilmiştir. Ayrıca âşıkların
kalbinde kıyâmete kadar kanayacak bir yara açıldığı ve Ehl-i Beyt âşıklarının
mahşere dek Kerbelâ hâdisesinin üzüntüsünü yaşayacakları belirtilmiştir.
Ôulm ile úanlar döküp èÀlemde Ceyóÿn eylediñ
MustafÀ vü MurtaøÀ’yı bil ki maózÿn eylediñ
TÀ be maóşer èÀşıúíniñ úalbini òÿn eylediñ
Nefsiñe maàlÿb olup İblís’i memnÿn eylediñ
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına (10/4)
Yezît’in dünyada onulmaz bir yara açtığı, tüm semâ ehlini yasa boğduğu,
işlediği cürümle bütün zâlimleri geçtiği ve insafsızlığı son raddeye vardırdığı dile
getirilmiştir.
Bir tedÀví mümkin olmaz yÀre açdıñ èÀleme
Hep semÀvÀt ehlini müstaàraú itdin mÀteme
FÀ’iú oldı ôulm ü èiãyÀnın seniñ her ôÀlime
Fikr-i bí-inãÀfa çekdiñ büsbütün sen òÀtime
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına (10/5)
Abdurrahman Sâmî Efendi’nin mersiyesinde dikkati çeken bir diğer husûs,
hilâfete Ehl-i Beyt’in daha lâyık olduğunu ifade etmesidir. Dedesi Hz. Peygamber,
babası Hz. Ali, annesi ise Hz. Fâtıma olan Hz. Hüseyin dururken Yezîd’in biat
almaya kalkmasını hayâsızlık ve yüzsüzlük olarak nitelendirmiştir.
Ceddi Peyàamber Muóammed MuãùafÀ Faòr-i òüdÀ
63
Mehmet Halit Ayar | Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Nâme-i Muharrem’i
yap!” şeklinde dua etmiştir. 110 Bundan dolayı Hz. Peygamberle birlikte abâya
bürünen bu mübarek beş kişi “Âl-i ‘Abâ, Hamse-i Âl-i ‘Abâ, Pençe-i Âl-i ‘Abâ,
Ashâbu’l-‘Abâ, Ehlü’l-kisâ” şeklinde de isimlendirilmişlerdir. Ehl-i Beyt’e hürmet
husûsundaki hadîs-i şerîfler ise şunlardır; “Ben size iki ağır emanet bırakıyorum.
Bunlara yapışırsanız asla dalalete düşmezsiniz. Bunlardan birisi Allah’ın kitabı
Kur’ân-ı Kerîm, diğeri Ehl-i Beyt’imdir.” 111 ; “Allah’ı, sizi nimetleriyle
rızıklandırdığından dolayı seviniz, Allah’ı sevdiğiniz için beni seviniz, beni
sevdiğinizden dolayı da Ehl-i Beyt’imi seviniz.” 112; “Sizin en hayırlınız benden
sonra ehlime en hayırlı olanınızdır.”113; “Nice kavimler vardır ki Ehl-i Beyt’imden
bir kimse onlarla oturduğu zaman sözlerini keserler. Allah’a yemin ederim ki, bir
kimsenin kalbine, Allah’ı ve yakınlarımı sevmedikçe iman girmez.114 Diğer önemli
bir rivâyete göre Hz. Peygamber, Veda Haccı’ndan dönerken Gadîr-i Hum denilen
bir göletin yanında ağaçların altında yer hazırlanmasını emredip orada hazır
bulunanlara şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar ben de ancak bir beşerim. Rabbimizin
elçisinin (ölüm meleği) gelmesi ve onun davetine icabet etmem yakındır. Ben size şu
iki paha biçilmez ağırlığı (sekaleyn) bırakıyorum: Birisi, Allah’ın kitabı olup, onda
hidâyet ve nur vardır. Allah’ın kitabını alın ve ona sıkı sarılın. Diğeri ise Ehl-i
Beyt’imdir. Ehl-i Beyt’im hakkında size Allah’ı hatırlatıyorum.” Peygamberimiz
bunu üç defa tekrar etmiştir.115
Mersiyede, Yezîd’in Ehl-i Beyt’e karşı tavır alması onun şeriat husûsundaki
ciddiyetsizliğine bağlanmıştır. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi nakarat mısralarıyla
beraber genel olarak mersiyenin birçok mısrasında Ehl-i Beyt’e hürmetin dini bir
gereklilik olduğu vurgusu görülmektedir.
Var mı söyle óÀk-i pÀy-ı MuãùafÀ’ya óürmetiñ
Hem veliyyü’l-müctebÀya MurtaøÀ’ya raàbetiñ
Şerè-i Aómed’de görülseydi seniñ ciddiyyetiñ
Ehl-i Beyt’e muùlaúÀ olmazdı hiç øıddiyyetiñ
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
110 Tirmizi, “Kitâbu't-Tefsîr”, Sünen, 24, (Hadis no: 3205)
111 Tirmizî, “Menakıb”, Sünen, 32, (Hadis No: 3786)
112 Tirmizî, “Menâkıb”, Sünen, 32, (Hadis No: 3789)
113 Hâkim, Müstedrek, c. III, 352, (Hadis No: 5359)
114 Hâkim, Müstedrek, c. IV, 85 (Hadis No: 6960)
115 Hâkim, Müstedrek, c. III, 118 (Hadis No. 4576); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 17, 308, (Hadis No: 11211);
Ayrıntılı bilgi için bkz. Ethem Ruhi Fığlalı, “Gadîr-i Hum Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. XIII,
Türkiye Diyanet Vakfı Yay, İstanbul 1996, s. 279-280.

èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına (11/6)
Böyle midir Ehl-i Beyt’e óürmet-i şÀnıñ seniñ
Böyle mi Àyet óadíåe dín ü ímÀnıñ seniñ
Yoú mıdır Úur’Àn’da ÀyÀ óaşr ü mízÀnıñ seniñ
Böyle mi Àlÿde vaóşetlerle vicdÀnıñ seniñ
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
Áúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına (11-12/8)
Mersiyede öne çıkan konulardan biri de şâirin Kerbelâ hâdisesinden duyduğu
üzüntü ve kederdir. Kerbelâ’da Hazreti Hüseyin ve beraberindeki Ehl-i Beyt’inin
şehit edilmesi sebebiyle Mustafâ ve Murtezâ’nın yani Hz. Hüseyin’in dedesi Hz.
Peygamber ile babası Hz. Ali’nin mahzûn edildiği dile getirilmiştir. Ayrıca âşıkların
kalbinde kıyâmete kadar kanayacak bir yara açıldığı ve Ehl-i Beyt âşıklarının
mahşere dek Kerbelâ hâdisesinin üzüntüsünü yaşayacakları belirtilmiştir.
Ôulm ile úanlar döküp èÀlemde Ceyóÿn eylediñ
MustafÀ vü MurtaøÀ’yı bil ki maózÿn eylediñ
TÀ be maóşer èÀşıúíniñ úalbini òÿn eylediñ
Nefsiñe maàlÿb olup İblís’i memnÿn eylediñ
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına (10/4)
Yezît’in dünyada onulmaz bir yara açtığı, tüm semâ ehlini yasa boğduğu,
işlediği cürümle bütün zâlimleri geçtiği ve insafsızlığı son raddeye vardırdığı dile
getirilmiştir.
Bir tedÀví mümkin olmaz yÀre açdıñ èÀleme
Hep semÀvÀt ehlini müstaàraú itdin mÀteme
FÀ’iú oldı ôulm ü èiãyÀnın seniñ her ôÀlime
Fikr-i bí-inãÀfa çekdiñ büsbütün sen òÀtime
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına (10/5)
Abdurrahman Sâmî Efendi’nin mersiyesinde dikkati çeken bir diğer husûs,
hilâfete Ehl-i Beyt’in daha lâyık olduğunu ifade etmesidir. Dedesi Hz. Peygamber,
babası Hz. Ali, annesi ise Hz. Fâtıma olan Hz. Hüseyin dururken Yezîd’in biat
almaya kalkmasını hayâsızlık ve yüzsüzlük olarak nitelendirmiştir.
Ceddi Peyàamber Muóammed MuãùafÀ Faòr-i òüdÀ
64
Artuklu Akademi | Journal of Artuklu Academia 2016/3(2)
VÀlidi Óaydar èAliyyü’l-MurtaøÀ bedr-i èalÀ
MÀderi òayru’n-nisÀ olmuş iken ZehrÀ aña
Sen ne yüzle lÀyıú olduñ beyèate ey bí-óayÀ
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
Áúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına (12/9)
Muhteva itibariyle mersiyelerde işlenen başlıca unsurlardan birisi dua ve
bedduadır. Abdurrahman Sâmî Efendi’nin bu mersiyesinde dua içerikli bir ifadenin
olmadığı daha önce belirtilmişti. Beddua ile ilgili olarak ise “Naãã ile ôÀlimleriñ
laène sezÀvÀr oldıàın” mısrası dikkat çekmektedir. Sâmî Efendi, açıkça Yezîd’e
lanet etmemiştir; ancak nasslara göre Ehl-i Beyt’e zulmedenlerin lanete müstehak
olduklarını belirtmiştir. Sâmî Efendi’nin bu ifadesinde de şer‘î delillerden hareket
ettiği anlaşılmaktadır. Zira bir hadîs-i şerîfte Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Şu
altı sınıf insan: benim Allah’ın ve duası makbul bütün nebilerin lanetine uğramıştır:
Allah’ın kitabına ekleme yapanlar, Allah’ın kaderini inkâr edenler, Allah’ın zelil
kıldığını aziz, aziz kıldığını zelil duruma düşürmek için zorbalıkla hüküm sürenler,
Allah’ın harâm kıldığını helâl kılanlar, Allah’ın Ehl-i Beyt’im hakkında harâm
kıldığı şeyi helâl kılanlar, sünnetimi terk edenler.”116 Sâmî Efendi’nin Yezîd’e lanet
husûsunda açık bir ifade kullanmayıp Ehl-i Beyt’e zulmedenlerin lanete lâyık
olduğunu dile getirmekle yetinmesinin sebebi mutasavvıfların bedduayı tasavvufî
edebe yakıştırmamaları olmalıdır.117
116 Tirmîzî, “Kader”, Sünen, 17 (Hadis No: 2154)
117 Mustafa Çağrıcı, “Beddua”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. V., Türkiye Diyanet Vakfı Yay.,
İstanbul 1992, s. 298.

[S1]
NÁME-İ MUÓARREM118
MÀh-ı Muóarrem oldı meserret óarÀmdır
MÀtem bugün şerí‘ate bir iótirÀmdır
Fuøÿlí
Muóarriri
Şeyò SÀmí
NÀşiri
CemÀl NÀdir
Her Haúúı Mahfÿô, Mühürsüz Nüsòalar Saòtedir.
Matbaèa-i Óuúÿúiyye
Der-saèÀdet BÀb-ı èÁlí Ebu’s-suèÿd Caddesi
Numro: 19
1327
118 Transkripsiyonda, eserin kendi sayfa numaraları kullanılmıştır. Sayfa numaraları, sayfa başlarında [S1],
[S2], [S3] şeklinde köşeli parantez içerisinde gösterilmiştir. Manzum kısımlarda her beyit ve bend,
mensur metinde ise her satır yay parantez kullanılarak (1), (2), (3) şeklinde numaralandırılmıştır.

65
Mehmet Halit Ayar | Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Nâme-i Muharrem’i
VÀlidi Óaydar èAliyyü’l-MurtaøÀ bedr-i èalÀ
MÀderi òayru’n-nisÀ olmuş iken ZehrÀ aña
Sen ne yüzle lÀyıú olduñ beyèate ey bí-óayÀ
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
Áúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına (12/9)
Muhteva itibariyle mersiyelerde işlenen başlıca unsurlardan birisi dua ve
bedduadır. Abdurrahman Sâmî Efendi’nin bu mersiyesinde dua içerikli bir ifadenin
olmadığı daha önce belirtilmişti. Beddua ile ilgili olarak ise “Naãã ile ôÀlimleriñ
laène sezÀvÀr oldıàın” mısrası dikkat çekmektedir. Sâmî Efendi, açıkça Yezîd’e
lanet etmemiştir; ancak nasslara göre Ehl-i Beyt’e zulmedenlerin lanete müstehak
olduklarını belirtmiştir. Sâmî Efendi’nin bu ifadesinde de şer‘î delillerden hareket
ettiği anlaşılmaktadır. Zira bir hadîs-i şerîfte Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Şu
altı sınıf insan: benim Allah’ın ve duası makbul bütün nebilerin lanetine uğramıştır:
Allah’ın kitabına ekleme yapanlar, Allah’ın kaderini inkâr edenler, Allah’ın zelil
kıldığını aziz, aziz kıldığını zelil duruma düşürmek için zorbalıkla hüküm sürenler,
Allah’ın harâm kıldığını helâl kılanlar, Allah’ın Ehl-i Beyt’im hakkında harâm
kıldığı şeyi helâl kılanlar, sünnetimi terk edenler.”116 Sâmî Efendi’nin Yezîd’e lanet
husûsunda açık bir ifade kullanmayıp Ehl-i Beyt’e zulmedenlerin lanete lâyık
olduğunu dile getirmekle yetinmesinin sebebi mutasavvıfların bedduayı tasavvufî
edebe yakıştırmamaları olmalıdır.117
116 Tirmîzî, “Kader”, Sünen, 17 (Hadis No: 2154)
117 Mustafa Çağrıcı, “Beddua”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. V., Türkiye Diyanet Vakfı Yay.,
İstanbul 1992, s. 298.

[S1]
NÁME-İ MUÓARREM118
MÀh-ı Muóarrem oldı meserret óarÀmdır
MÀtem bugün şerí‘ate bir iótirÀmdır
Fuøÿlí
Muóarriri
Şeyò SÀmí
NÀşiri
CemÀl NÀdir
Her Haúúı Mahfÿô, Mühürsüz Nüsòalar Saòtedir.
Matbaèa-i Óuúÿúiyye
Der-saèÀdet BÀb-ı èÁlí Ebu’s-suèÿd Caddesi
Numro: 19
1327
118 Transkripsiyonda, eserin kendi sayfa numaraları kullanılmıştır. Sayfa numaraları, sayfa başlarında [S1],
[S2], [S3] şeklinde köşeli parantez içerisinde gösterilmiştir. Manzum kısımlarda her beyit ve bend,
mensur metinde ise her satır yay parantez kullanılarak (1), (2), (3) şeklinde numaralandırılmıştır.

66
Artuklu Akademi | Journal of Artuklu Academia 2016/3(2)
[S2]
MUÓARREM
[Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün Fa‘ûlün] 119
(1) Muóarremdir tecellí-gÀh-ı MevlÀ
Muóarremdir cemÀle rÀh-ı ÚuãvÀ
(2) Muóarrem oldı mÀtem-gÀh-ı sÀdÀt
Muóarremdir èibÀdet-gÀh-ı zíbÀ
(3) Muóarremdir bahÀr-ı hüzn ü endÿh
Muóarrem maşrıú-ı necm-i belÀyÀ
(4) Muóarremdir meóÀrimden muóarrem
Muóarremdir şuhÿr içre mükerrem
(5) Muóarremdir şehÀdet mihr ü mÀhı
Muóarrem itdiren èuşşÀúa Àhı
(6) Muóarremde ôuhÿr itdi beliyyÀt
HevÀ-yı Ehl-i Beyt’e geldi ÀfÀt
(7) Muóarremdir iden çeşmÀnı çeşme
Muóarrem itdiren fettÀne fitne
(8) Muóarremdir şuhÿrda mÀh-ı mÀtem
Olurlar èÀşıúÿn müstaàraú-ı àam
[S3]
(9) Muóarremde şehíd oldı İmÀmeyn
Muóarremde àaríb oldı hümÀmeyn
(10) Muóarrem aàladır èuşşÀúı her dem
Muóarrem baòş ider èuşşÀúa mÀtem
119 İlk üç beyit nâ-tamâm gazel sonrakiler Mesnevî nazım şekliyle kaleme alınmıştır.

[S4]
KERBELÁ
(1) Bí-óudÿd bir ríkistÀn... DÀmÀn-ı semÀ, úanlı (2) perdelerle ufúu örtmüş…
Çölde vaóşí bir ùÿfÀnıñ (3) úızàın nefesi ùalàalanur. Uzaúlarda ãanki (4) úarañlıúlarıñ
aèmÀú-ı nihÀnına gömülmüş bir serÀb-ı (5) zehrín... SemÀ; mevhÿm naôarlarla bu
úum ãaórÀ (6) sınıñ síne-i èaúÿrundan úabaran girdÀb-ı teàallübi belè (7) ediyor.
Úumlarıñ her õerresinden bir şerÀre-i seyyÀliñ (8) duòÀn-ı muóteriúi yükseliyor...
Güneş, bu elvÀó-ı (9) mütenekkireniñ fevúinde èaôím bir Àteş óarÀretiyle (10)
ãarãılıyor…
(11) áaríb bir òurma aàacınıñ óavze-i úabÿlünde İmÀm (12) Óüseyin
Óaøretleriniñ òayme-i şehÀmeti, bir yanda muòadderÀt-ı (13) Ehl-i Beyt, onlarıñ
Ààÿş-ı èiãmetinde Óaøret-i [S5] (1) Óüseyin’iñ evlÀd-ı mükerremi, bir yanda da óissi
ãadÀúatle (2) maèiyyet-i Ehl-i Beyt’de bulunan ãaóÀbe ve tÀbièín-i muótereme...
(3) Çölde köpüren vaóşí naôarlardan herkesde (4) bir teòÀşÀ var...
MuòadderÀt-ı Ehl-i Beyt günlerden beri (5) ãusuz... Bütün ãaóÀbe èaùşÀn. CenÀb-ı
Óüseyin’iñ (6) evlÀd-ı müctebÀsı feryÀd ediyor: YÀ ebetí el-èaùaş... (7) äaóÀbe óarbe
óaøırlanmış, İmÀm-ı Óüseyin óaøretleri (8) büyük bir èazm u tevekkülle yalıñız bir
úuvvete istinÀd (9) ediyor: Óaúú! (10) Bir ùarafda Yezíd’iñ bí-muóÀbÀ leşker-i
èudvÀnı, (11) úarşılarındaki levóa-i èiãmet ve èaôametden teòÀşÀ (12) iden ümerÀ...
Daha ötede Ehl-i Beyt’e úanlı naôarlar (13) gönderen yüz biñlerce aèdÀ... (14) Óarb
başlamışdı... Oúlar, mızraúlar, (15) gürzler úum ãaórÀlarınıñ cehennemí óarÀretleri
içinde (16) uçuyor, parıldıyor, yükseliyor... İmÀm Óüseyin’iñ (17) levóa-i
salùanatına uzanan eller etbÀè-ı mükerremiñ àaøanfer [S6] (1) pençeleriyle
parçalanıyor... Atılan mızraúlar (2) úalúanlarıñ elvÀó-ı óaşmetine çarparaú
maóvoluyor, (3) yükselen gürzler demir úollarıñ úuvve-i àalebesiyle yerlere (4)
iniyordı... CenÀb-ı Óüseyin’iñ muòadderÀt-ı İslÀmiyye (5) arasında úalan ãıbyÀnı
óÀlÀ feryÀd ediyordu: (6) El-èaùaş... el-èaùaş…(7)
FırÀt, düşmanlarıñ òuùÿù-ı bÀàiyesiyle mesdÿd idi. (8) Melekleriñ bile rÿóunu
tehzíz iden bu levóa-i riúúat (9) düşmenleriñ semè-i denÀ’etine çarpmıyordu.
Onlarda (10) yalıñız bir maúãad var idi: Óaøret-i Óüseyin’i şehíd, (11) evlÀdını esír
itmek! (12) äaóÀbe òayme-gÀh-ı saèÀdeti ãaran düşmenleriñ ãavlet-i (13)
óaríãÀnesine úalèa-i Àhenín gibi gögüs germişdi. (14) Faúat aèdÀ-i düşmen siyÀh bir
bulut gibi eùrÀfı (15) úaplamış èaúÿr naôarlarla hücÿm idiyordı. Ellerindeki (16)
şimşír besÀleti úuvve-i vÀhibe-i sübóÀniyye ile düşmeniñ (17) síne-i èadÀvetine
67
Mehmet Halit Ayar | Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Nâme-i Muharrem’i
[S2]
MUÓARREM
[Mefâ‘îlün Mefâ‘îlün Fa‘ûlün] 119
(1) Muóarremdir tecellí-gÀh-ı MevlÀ
Muóarremdir cemÀle rÀh-ı ÚuãvÀ
(2) Muóarrem oldı mÀtem-gÀh-ı sÀdÀt
Muóarremdir èibÀdet-gÀh-ı zíbÀ
(3) Muóarremdir bahÀr-ı hüzn ü endÿh
Muóarrem maşrıú-ı necm-i belÀyÀ
(4) Muóarremdir meóÀrimden muóarrem
Muóarremdir şuhÿr içre mükerrem
(5) Muóarremdir şehÀdet mihr ü mÀhı
Muóarrem itdiren èuşşÀúa Àhı
(6) Muóarremde ôuhÿr itdi beliyyÀt
HevÀ-yı Ehl-i Beyt’e geldi ÀfÀt
(7) Muóarremdir iden çeşmÀnı çeşme
Muóarrem itdiren fettÀne fitne
(8) Muóarremdir şuhÿrda mÀh-ı mÀtem
Olurlar èÀşıúÿn müstaàraú-ı àam
[S3]
(9) Muóarremde şehíd oldı İmÀmeyn
Muóarremde àaríb oldı hümÀmeyn
(10) Muóarrem aàladır èuşşÀúı her dem
Muóarrem baòş ider èuşşÀúa mÀtem
119 İlk üç beyit nâ-tamâm gazel sonrakiler Mesnevî nazım şekliyle kaleme alınmıştır.

[S4]
KERBELÁ
(1) Bí-óudÿd bir ríkistÀn... DÀmÀn-ı semÀ, úanlı (2) perdelerle ufúu örtmüş…
Çölde vaóşí bir ùÿfÀnıñ (3) úızàın nefesi ùalàalanur. Uzaúlarda ãanki (4) úarañlıúlarıñ
aèmÀú-ı nihÀnına gömülmüş bir serÀb-ı (5) zehrín... SemÀ; mevhÿm naôarlarla bu
úum ãaórÀ (6) sınıñ síne-i èaúÿrundan úabaran girdÀb-ı teàallübi belè (7) ediyor.
Úumlarıñ her õerresinden bir şerÀre-i seyyÀliñ (8) duòÀn-ı muóteriúi yükseliyor...
Güneş, bu elvÀó-ı (9) mütenekkireniñ fevúinde èaôím bir Àteş óarÀretiyle (10)
ãarãılıyor…
(11) áaríb bir òurma aàacınıñ óavze-i úabÿlünde İmÀm (12) Óüseyin
Óaøretleriniñ òayme-i şehÀmeti, bir yanda muòadderÀt-ı (13) Ehl-i Beyt, onlarıñ
Ààÿş-ı èiãmetinde Óaøret-i [S5] (1) Óüseyin’iñ evlÀd-ı mükerremi, bir yanda da óissi
ãadÀúatle (2) maèiyyet-i Ehl-i Beyt’de bulunan ãaóÀbe ve tÀbièín-i muótereme...
(3) Çölde köpüren vaóşí naôarlardan herkesde (4) bir teòÀşÀ var...
MuòadderÀt-ı Ehl-i Beyt günlerden beri (5) ãusuz... Bütün ãaóÀbe èaùşÀn. CenÀb-ı
Óüseyin’iñ (6) evlÀd-ı müctebÀsı feryÀd ediyor: YÀ ebetí el-èaùaş... (7) äaóÀbe óarbe
óaøırlanmış, İmÀm-ı Óüseyin óaøretleri (8) büyük bir èazm u tevekkülle yalıñız bir
úuvvete istinÀd (9) ediyor: Óaúú! (10) Bir ùarafda Yezíd’iñ bí-muóÀbÀ leşker-i
èudvÀnı, (11) úarşılarındaki levóa-i èiãmet ve èaôametden teòÀşÀ (12) iden ümerÀ...
Daha ötede Ehl-i Beyt’e úanlı naôarlar (13) gönderen yüz biñlerce aèdÀ... (14) Óarb
başlamışdı... Oúlar, mızraúlar, (15) gürzler úum ãaórÀlarınıñ cehennemí óarÀretleri
içinde (16) uçuyor, parıldıyor, yükseliyor... İmÀm Óüseyin’iñ (17) levóa-i
salùanatına uzanan eller etbÀè-ı mükerremiñ àaøanfer [S6] (1) pençeleriyle
parçalanıyor... Atılan mızraúlar (2) úalúanlarıñ elvÀó-ı óaşmetine çarparaú
maóvoluyor, (3) yükselen gürzler demir úollarıñ úuvve-i àalebesiyle yerlere (4)
iniyordı... CenÀb-ı Óüseyin’iñ muòadderÀt-ı İslÀmiyye (5) arasında úalan ãıbyÀnı
óÀlÀ feryÀd ediyordu: (6) El-èaùaş... el-èaùaş…(7)
FırÀt, düşmanlarıñ òuùÿù-ı bÀàiyesiyle mesdÿd idi. (8) Melekleriñ bile rÿóunu
tehzíz iden bu levóa-i riúúat (9) düşmenleriñ semè-i denÀ’etine çarpmıyordu.
Onlarda (10) yalıñız bir maúãad var idi: Óaøret-i Óüseyin’i şehíd, (11) evlÀdını esír
itmek! (12) äaóÀbe òayme-gÀh-ı saèÀdeti ãaran düşmenleriñ ãavlet-i (13)
óaríãÀnesine úalèa-i Àhenín gibi gögüs germişdi. (14) Faúat aèdÀ-i düşmen siyÀh bir
bulut gibi eùrÀfı (15) úaplamış èaúÿr naôarlarla hücÿm idiyordı. Ellerindeki (16)
şimşír besÀleti úuvve-i vÀhibe-i sübóÀniyye ile düşmeniñ (17) síne-i èadÀvetine
68
Artuklu Akademi | Journal of Artuklu Academia 2016/3(2)
ãaplayan bütün ãaóÀbe-i güzín taúdír-i [S7] (1) èazíz-i èallÀm ile birer birer şehíd
oldı... ÓÀlÀ (2) muòadderÀt-ı İslÀmiyye arasında bulunan evlÀd-ı Óüseyin (3) (YÀ
ebetí el-èaùaş...) feryÀdiyle çırpınıyordu... (4) Şimdi meydÀn-ı veàÀda èaôamet-i
óaúúıñ tecellísine (5) müstaàraú olan “İmÀm Óüseyin” muòadderÀtıñ òayme-i (6)
èiãmeti öñünde yüzbiñlerce muhÀcime gögüs (7) geriyor, Õü’l-fiúÀr saùvetiyle aèvÀn-
ı Yezíd’i (8) tedmír ediyordı. (9) Úızàın güneşiñ cehennemí óarÀretleri altında (10)
Óaøret-i Óüseyin sÀèatlerce düşmenle mübÀreze itdi (11) faúaù bu eånÀda cism-i pÀki
enverlerinde müteèaddid ceríóalar (12) óÀãıl olmuş, bir ùarafdan seyelÀn iden úanıñ,
(13) díger ùarafdan günlerce devÀm iden ãusuzluàuñ (14) te’åíriyle tÀb u tüvÀnları
úalmamışdı.. Úıble-gÀh-ı (15) muòadderÀt-ı Ehl-i Beyt, dü díde-i Resÿl, nuòbe-i
120
(16) FÀùimetü’l-Betÿl, necl-i nÀil-i rıøÀ-yı MevlÀ, CenÀb-ı Óüseyin-i (17) müctebÀ
óaøretleri atından düşdi. Bir ùarafdan [S8] (1) Ehl-i Beyt’iñ vÀveylÀ-yı mÀtemi, díger
ùarafdan eytÀmıñ (2) feryÀdü’l-èaùaşı arasında Şimir òÀ’ininiñ àaddÀr òançer-i (3)
mesmÿmı o cism-i pÀki şehíd itdi... (4) O zemÀn ríkistÀn-ı mütehevvireniñ azàın
úaãır (5) àaları, èaúÿr girdbÀdları úanlarla çalúandı, (6) semÀda òÿnín úavs-ı
úuzaólar, mÀtemín hÀleler teressüm (7) itdi...
ÚÀfile-i YezídÀn ùabl-ı ôafer çalarken Àl-i (8) Óüseyin’iñ nevóÀt-ı endÿhı
úumlarıñ úanlı tozları (9) arasında tebÀh oluyor, ãusuzluúdan bí-mecÀl olan (10)
eytÀmıñ úurumuş dudaúları yalñız bir kelime (11) söylüyordu: (VÀ ebetÀ... VÀ
ebetÀ...)
[S9]
MERæİYYE
[Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilün] 121
(1) Seyyidü’l-kevneyn Muóammed èÀlemiñ SulùÀnına
KÀ’inÀt yüz sürmege geldikde ÀsitÀnına
Sen ne yüzle varacaúsın Àòiret meydÀnına
Çünki úıydıñ nÿr-ı çeşm-i MusùÀfÀ’nıñ cÀnına
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nın úanına
120 Bu kelime nüshada ( ٔ
نخيه ( şeklinde yazılmıştır. Sözlükte böyle bir kelime bulunamamış olup cümlenin
akışına göre bu kelimenin “seçkin” ve “güzide” manalarına gelen (نخبه (olması gerektiği sonucuna
ulaşılmıştır.
121 Mükerrer müseddes nazım şekliyle kaleme alınmıştır.

(2) EvliyÀlar Ehl-i Beyt’iñ yüz sürer aúdÀmına
KÀ’inÀt óürmet ider hep nesl-i Aómed nÀmına
Virmediñ bir úatre Àbı Ehl-i Beyt eytÀmına
Ôulm ile úaãd eylediñ Ál-i èAbÀ ièdÀmına
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına
(3) Didiler ki ceddimiz peyàambere óürmet idiñ
Beñzi ãararmış olan maèãÿmlara şefúat idiñ
[S10]
Cigerimiz yandı ãusuzluúla meróamet idiñ
Ùaş mıdır úalbiñ bu vÀveylÀya línet itmediñ
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına
(4) Ôulm ile úanlar döküp èÀlemde Ceyóÿn eylediñ
MusùÀfÀ vü MurtaøÀ’yı bil ki maózÿn eylediñ
TÀ-be-maóşer èÀşıúíniñ úalbini òÿn eylediñ
Nefsiñe maàlÿb olup İblís’i memnÿn eylediñ
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına
(5) Bir tedÀví mümkin olmaz yÀre açdıñ èÀleme
Hep semÀvÀt ehlini müstaàraú itdin mÀteme
FÀ’iú oldı ôulm ü èiãyÀnın seniñ her ôÀlime
Fikr-i bí-inãÀfa çekdiñ büsbütün sen òÀtime
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına
[S11]
(6) Var mı söyle òÀk-i pÀy-ı MuãùafÀ’ya óürmetiñ
Hem veliyyü’l-MüctebÀ’ya MurtaøÀ’ya raàbetiñ
69
Mehmet Halit Ayar | Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Nâme-i Muharrem’i
ãaplayan bütün ãaóÀbe-i güzín taúdír-i [S7] (1) èazíz-i èallÀm ile birer birer şehíd
oldı... ÓÀlÀ (2) muòadderÀt-ı İslÀmiyye arasında bulunan evlÀd-ı Óüseyin (3) (YÀ
ebetí el-èaùaş...) feryÀdiyle çırpınıyordu... (4) Şimdi meydÀn-ı veàÀda èaôamet-i
óaúúıñ tecellísine (5) müstaàraú olan “İmÀm Óüseyin” muòadderÀtıñ òayme-i (6)
èiãmeti öñünde yüzbiñlerce muhÀcime gögüs (7) geriyor, Õü’l-fiúÀr saùvetiyle aèvÀn-
ı Yezíd’i (8) tedmír ediyordı. (9) Úızàın güneşiñ cehennemí óarÀretleri altında (10)
Óaøret-i Óüseyin sÀèatlerce düşmenle mübÀreze itdi (11) faúaù bu eånÀda cism-i pÀki
enverlerinde müteèaddid ceríóalar (12) óÀãıl olmuş, bir ùarafdan seyelÀn iden úanıñ,
(13) díger ùarafdan günlerce devÀm iden ãusuzluàuñ (14) te’åíriyle tÀb u tüvÀnları
úalmamışdı.. Úıble-gÀh-ı (15) muòadderÀt-ı Ehl-i Beyt, dü díde-i Resÿl, nuòbe-i
120
(16) FÀùimetü’l-Betÿl, necl-i nÀil-i rıøÀ-yı MevlÀ, CenÀb-ı Óüseyin-i (17) müctebÀ
óaøretleri atından düşdi. Bir ùarafdan [S8] (1) Ehl-i Beyt’iñ vÀveylÀ-yı mÀtemi, díger
ùarafdan eytÀmıñ (2) feryÀdü’l-èaùaşı arasında Şimir òÀ’ininiñ àaddÀr òançer-i (3)
mesmÿmı o cism-i pÀki şehíd itdi... (4) O zemÀn ríkistÀn-ı mütehevvireniñ azàın
úaãır (5) àaları, èaúÿr girdbÀdları úanlarla çalúandı, (6) semÀda òÿnín úavs-ı
úuzaólar, mÀtemín hÀleler teressüm (7) itdi...
ÚÀfile-i YezídÀn ùabl-ı ôafer çalarken Àl-i (8) Óüseyin’iñ nevóÀt-ı endÿhı
úumlarıñ úanlı tozları (9) arasında tebÀh oluyor, ãusuzluúdan bí-mecÀl olan (10)
eytÀmıñ úurumuş dudaúları yalñız bir kelime (11) söylüyordu: (VÀ ebetÀ... VÀ
ebetÀ...)
[S9]
MERæİYYE
[Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilün] 121
(1) Seyyidü’l-kevneyn Muóammed èÀlemiñ SulùÀnına
KÀ’inÀt yüz sürmege geldikde ÀsitÀnına
Sen ne yüzle varacaúsın Àòiret meydÀnına
Çünki úıydıñ nÿr-ı çeşm-i MusùÀfÀ’nıñ cÀnına
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nın úanına
120 Bu kelime nüshada ( ٔ
نخيه ( şeklinde yazılmıştır. Sözlükte böyle bir kelime bulunamamış olup cümlenin
akışına göre bu kelimenin “seçkin” ve “güzide” manalarına gelen (نخبه (olması gerektiği sonucuna
ulaşılmıştır.
121 Mükerrer müseddes nazım şekliyle kaleme alınmıştır.

(2) EvliyÀlar Ehl-i Beyt’iñ yüz sürer aúdÀmına
KÀ’inÀt óürmet ider hep nesl-i Aómed nÀmına
Virmediñ bir úatre Àbı Ehl-i Beyt eytÀmına
Ôulm ile úaãd eylediñ Ál-i èAbÀ ièdÀmına
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına
(3) Didiler ki ceddimiz peyàambere óürmet idiñ
Beñzi ãararmış olan maèãÿmlara şefúat idiñ
[S10]
Cigerimiz yandı ãusuzluúla meróamet idiñ
Ùaş mıdır úalbiñ bu vÀveylÀya línet itmediñ
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına
(4) Ôulm ile úanlar döküp èÀlemde Ceyóÿn eylediñ
MusùÀfÀ vü MurtaøÀ’yı bil ki maózÿn eylediñ
TÀ-be-maóşer èÀşıúíniñ úalbini òÿn eylediñ
Nefsiñe maàlÿb olup İblís’i memnÿn eylediñ
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına
(5) Bir tedÀví mümkin olmaz yÀre açdıñ èÀleme
Hep semÀvÀt ehlini müstaàraú itdin mÀteme
FÀ’iú oldı ôulm ü èiãyÀnın seniñ her ôÀlime
Fikr-i bí-inãÀfa çekdiñ büsbütün sen òÀtime
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına
[S11]
(6) Var mı söyle òÀk-i pÀy-ı MuãùafÀ’ya óürmetiñ
Hem veliyyü’l-MüctebÀ’ya MurtaøÀ’ya raàbetiñ
70
Artuklu Akademi | Journal of Artuklu Academia 2016/3(2)
Şerè-i Aómed’de görülseydi seniñ ciddiyyetiñ
Ehl-i Beyt’e muùlaúÀ olmazdı hiç øıddiyyetiñ
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına
(7) Böyle maózÿn eylemek mi maúãadıñ Peyàamberi
Yoúsa dil-òÿn eylemek mi sÀúiyÀn-ı kevåeri
VÀriå-i úuùbiyyet-i Aómed olan bir dil-beri
Ôulm ile úıydıñ nasıl bu àonce-i nÀzik-teri
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına
(8) Böyle midir Ehl-i Beyt’e óürmet-i şÀnıñ seniñ
Böyle mi Àyet óadíåe dín ü ímÀnıñ seniñ
Yoú mıdır Úur’Àn’da ÀyÀ óaşr ü mízÀnıñ seniñ
[S12]
Böyle mi Àlÿde vaóşetlerle vicdÀnıñ seniñ
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına
(9) Ceddi Peyàamber Muóammed MuãùafÀ Faòr-i ÒüdÀ
VÀlidi Óaydar èAliyyü’l-MurtaøÀ bedr-i èalÀ
MÀderi òayru’n-nisÀ olmuş iken ZehrÀ aña
Sen ne yüzle lÀyıú olduñ beyèate ey bí-óayÀ
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına
(10) Bilmediñ mi añların bÀúíde òünkÀr oldıàın
Bezm-i vaódet gülşeniñde verd-i bí-òÀr oldıàın
Óürmet-i Ál-i èAbÀ’da nice ÀåÀr oldıàın
Naãã ile ôÀlimleriñ laène sezÀ-vÀr olduàun
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına
[S13]
(11) Haúúa ímÀnı olan vicdÀn bunı itmez úabÿl
Aómed’e ümmet olan insÀn bunı itmez úabÿl
Ehl-i Beyt úadriñ bilen èirfÀn bunı itmez úabÿl
SÀmiyÀ èÀlemde hiçbir cÀn bunı itmez úabÿl
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına
Muóarremde on gün oúunacak duèÀ
AllÀhumme ente’l-ebediyyu’l-úadímu ve èalÀ faølike’l-èaôími ve cÿdike’lmuèavveli
ve hÀõÀ èÀmun cedídun úad aúbele nes’eluke’l-èiãmete fí-hi mine’ş-
şeyùÀni ve evliyÀ’ihí ve cunÿdihí ve’l-èavne èalÀ hÀõihi’n-nefsi’l-’emmÀreti bi’s-sÿ’i
ve’l-iştiàÀle bi-mÀ yuúarribuní ileyke zülfÀ; YÀ õe’l-celÀli ve’l-ikrÀmi ve ãalla’llÀhu
èalÀ seyyidinÀ Muóammedin ve ’Àlihi ve ãaóbihí ve sellem. 122
Yevm-i èÀşÿrÀda oúunacaú duèÀ
Óasbuna’llÀhu ve nième’l-vekíl nième’l-mevlÀ ve nième’n-naãír [S14]
SübóÀna’llÀhi mil’e’l-mízÀni ve müntehe’l-èilmi ve mebleàa’r-riøÀ ve zinete’l-èarşi
lÀ melce’e mina’l-lÀhi illÀ ileyhi sübóÀna’llÀhi èadede’ş-şefèi ve’l-vetri ve èadede
kelimÀti’l-lÀhi’t-tÀmmÀti küllihÀ esl’elüke’s-selÀmete bi-raómetike yÀ eróame’rrÀóimín
ve lÀ óavle ve lÀ úuvvete illÀ bi’llÀhi’l-èaliyyi’l-èaôím ve huve óasbí ve
nième’l-vekíl nième’l-mevlÀ ve nième’n-naãír ve ãalla’llÀhu èalÀ Muóammedin òayri
òalúihí ve èalÀ Àlihí ve ãaóbihí ve sellim. 123
İrşÀdu’l- AèmÀl
124 nÀmıñdaki eåerden me’òÿzdur.
122 Dua’nın Arapçası:
اللھم أنت الأبدي القدیم الأول وعلى فضلك العظیم وجودك المعول وھذا عام جدید قد أقبل نسألك العصمة فیھ من الشیطان وأولیائھ وجنوده والعون على
:Arapçası nın’Dua 123 ھذه النفس الأمارة بالسوء والإشتغال بما یقربني إلیك زلفى یا ذالجلال والإكرام وصل الله على سیدنا محمد وآلھ وصحبھ وسلم.
حسبناالله ونعم الوكیل نعم المولى ونعم النصیر سبحان الله ملأ المیزان ومنتھى العلم ومبلغ الرضا وزنة العرش لاملجأ ولامنجأ من الله إلا إلیھ سبحان الله
عدد الشفع والوتر وعدد كلمات الله التامات كلھا أسئلك السلامة برحمتك یا أرحم الراحمین ولاحول ولاقوة إلاباہلل العلي العظیم وھو حسبي ونعم الوكیل
نعم المولى ونعم النصیر وصلى الله على محمد خیر خلقھ وعلى آلھ وصحبھ أجمعین
124 Bu eserin asıl ismi İrşâdü'l- ‘Ummâl ilâ-mâ Yenbegî Fi‘luhû fî Yevm-i ‘Âşûrâ ve Gayrihî Mine’l-A‘mâl’dir.
Müellifi Şemsüddin Ebu Hâmid Muhammed b. Muhammed. Muhammed b. Ahmed el Huseynî elBudeyrî
ed-Dimyâdî (Ö. H. 1140 / M. 1728)’dir. Eser Aşure gününün faziletleri, bugünde okunması
gereken dualar ve yapılması gereken ameller hakkındadır. Dili arapçadır. Osmanlı’nın son döneminde
bastırılmasına karar verilmiştir. (Bkz: Zeynel Özlü, “Osmanlı Devletinde Tekkelere Bir Bakış Aşure
Geleneği”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 2011, sayı: 57, s. 197). Bir nüshası Marmara
Üniversitesi Dijital Nadir Eserler Koleksiyonu İlahiyat Fakültesi Bölümünde 10156/OG1179 demirbaş
numarasıyla bulunmaktadır.

71
Mehmet Halit Ayar | Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Nâme-i Muharrem’i
Şerè-i Aómed’de görülseydi seniñ ciddiyyetiñ
Ehl-i Beyt’e muùlaúÀ olmazdı hiç øıddiyyetiñ
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına
(7) Böyle maózÿn eylemek mi maúãadıñ Peyàamberi
Yoúsa dil-òÿn eylemek mi sÀúiyÀn-ı kevåeri
VÀriå-i úuùbiyyet-i Aómed olan bir dil-beri
Ôulm ile úıydıñ nasıl bu àonce-i nÀzik-teri
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına
(8) Böyle midir Ehl-i Beyt’e óürmet-i şÀnıñ seniñ
Böyle mi Àyet óadíåe dín ü ímÀnıñ seniñ
Yoú mıdır Úur’Àn’da ÀyÀ óaşr ü mízÀnıñ seniñ
[S12]
Böyle mi Àlÿde vaóşetlerle vicdÀnıñ seniñ
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına
(9) Ceddi Peyàamber Muóammed MuãùafÀ Faòr-i ÒüdÀ
VÀlidi Óaydar èAliyyü’l-MurtaøÀ bedr-i èalÀ
MÀderi òayru’n-nisÀ olmuş iken ZehrÀ aña
Sen ne yüzle lÀyıú olduñ beyèate ey bí-óayÀ
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına
(10) Bilmediñ mi añların bÀúíde òünkÀr oldıàın
Bezm-i vaódet gülşeniñde verd-i bí-òÀr oldıàın
Óürmet-i Ál-i èAbÀ’da nice ÀåÀr oldıàın
Naãã ile ôÀlimleriñ laène sezÀ-vÀr olduàun
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına
[S13]
(11) Haúúa ímÀnı olan vicdÀn bunı itmez úabÿl
Aómed’e ümmet olan insÀn bunı itmez úabÿl
Ehl-i Beyt úadriñ bilen èirfÀn bunı itmez úabÿl
SÀmiyÀ èÀlemde hiçbir cÀn bunı itmez úabÿl
VÀcib iken óürmet itmek Ehl-i Beyt’iñ şÀnına
èÁúıbet girdiñ neden Ál-i èAbÀ’nıñ úanına
Muóarremde on gün oúunacak duèÀ
AllÀhumme ente’l-ebediyyu’l-úadímu ve èalÀ faølike’l-èaôími ve cÿdike’lmuèavveli
ve hÀõÀ èÀmun cedídun úad aúbele nes’eluke’l-èiãmete fí-hi mine’ş-
şeyùÀni ve evliyÀ’ihí ve cunÿdihí ve’l-èavne èalÀ hÀõihi’n-nefsi’l-’emmÀreti bi’s-sÿ’i
ve’l-iştiàÀle bi-mÀ yuúarribuní ileyke zülfÀ; YÀ õe’l-celÀli ve’l-ikrÀmi ve ãalla’llÀhu
èalÀ seyyidinÀ Muóammedin ve ’Àlihi ve ãaóbihí ve sellem. 122
Yevm-i èÀşÿrÀda oúunacaú duèÀ
Óasbuna’llÀhu ve nième’l-vekíl nième’l-mevlÀ ve nième’n-naãír [S14]
SübóÀna’llÀhi mil’e’l-mízÀni ve müntehe’l-èilmi ve mebleàa’r-riøÀ ve zinete’l-èarşi
lÀ melce’e mina’l-lÀhi illÀ ileyhi sübóÀna’llÀhi èadede’ş-şefèi ve’l-vetri ve èadede
kelimÀti’l-lÀhi’t-tÀmmÀti küllihÀ esl’elüke’s-selÀmete bi-raómetike yÀ eróame’rrÀóimín
ve lÀ óavle ve lÀ úuvvete illÀ bi’llÀhi’l-èaliyyi’l-èaôím ve huve óasbí ve
nième’l-vekíl nième’l-mevlÀ ve nième’n-naãír ve ãalla’llÀhu èalÀ Muóammedin òayri
òalúihí ve èalÀ Àlihí ve ãaóbihí ve sellim. 123
İrşÀdu’l- AèmÀl
124 nÀmıñdaki eåerden me’òÿzdur.
122 Dua’nın Arapçası:
اللھم أنت الأبدي القدیم الأول وعلى فضلك العظیم وجودك المعول وھذا عام جدید قد أقبل نسألك العصمة فیھ من الشیطان وأولیائھ وجنوده والعون على
:Arapçası nın’Dua 123 ھذه النفس الأمارة بالسوء والإشتغال بما یقربني إلیك زلفى یا ذالجلال والإكرام وصل الله على سیدنا محمد وآلھ وصحبھ وسلم.
حسبناالله ونعم الوكیل نعم المولى ونعم النصیر سبحان الله ملأ المیزان ومنتھى العلم ومبلغ الرضا وزنة العرش لاملجأ ولامنجأ من الله إلا إلیھ سبحان الله
عدد الشفع والوتر وعدد كلمات الله التامات كلھا أسئلك السلامة برحمتك یا أرحم الراحمین ولاحول ولاقوة إلاباہلل العلي العظیم وھو حسبي ونعم الوكیل
نعم المولى ونعم النصیر وصلى الله على محمد خیر خلقھ وعلى آلھ وصحبھ أجمعین
124 Bu eserin asıl ismi İrşâdü'l- ‘Ummâl ilâ-mâ Yenbegî Fi‘luhû fî Yevm-i ‘Âşûrâ ve Gayrihî Mine’l-A‘mâl’dir.
Müellifi Şemsüddin Ebu Hâmid Muhammed b. Muhammed. Muhammed b. Ahmed el Huseynî elBudeyrî
ed-Dimyâdî (Ö. H. 1140 / M. 1728)’dir. Eser Aşure gününün faziletleri, bugünde okunması
gereken dualar ve yapılması gereken ameller hakkındadır. Dili arapçadır. Osmanlı’nın son döneminde
bastırılmasına karar verilmiştir. (Bkz: Zeynel Özlü, “Osmanlı Devletinde Tekkelere Bir Bakış Aşure
Geleneği”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 2011, sayı: 57, s. 197). Bir nüshası Marmara
Üniversitesi Dijital Nadir Eserler Koleksiyonu İlahiyat Fakültesi Bölümünde 10156/OG1179 demirbaş
numarasıyla bulunmaktadır.

72
Artuklu Akademi | Journal of Artuklu Academia 2016/3(2)
Sonuç
Bu çalışmada; Kerbelâ mersiyesi yazma geleneğinin XX. yüzyıldaki
son temsilcilerinden biri olan Abdurrahman Sâmî Saruhânî Efendi’nin
hayatı, eserleri ve Nâme-i Muharrem isimli eseri üzerinde durulmuştur.
Çalışmada ulaşılan sonuçlar şunlardır:
1. Abdurrahman Sâmî Efendi, Osmanlı Devleti’nin sonuna ve
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarına şahit olmuş âlim, sûfî ve şâir
vasıflarını hâiz önemli bir şahsiyettir. Nisbeten yakın bir tarihte yaşamış
olmasına rağmen Sâmî Efendi’nin hayatı ve eserleriyle ilgili bazı bilgiler
kaynaklarda farklı şekillerde yer almıştır.
2. Abdurrahman Sâmî Efendi’nin 12 Rebîülevvel 1296 şeklinde
zikredilen doğum tarihinin sonraki döneme ait bazı kaynaklarda Rûmî
olarak telakkî edildiği görülmüştür. Her ne kadar o dönemde Rûmî takvim
kullanılıyorsa da eski kaynaklarda sözkonusu tarihin Rûmî olduğunu açıkça
ifade eden bir bilgiye rastlanmamıştır. Bu noktada müellifin doğum yılının
Hicrî bir ayla birlikte zikredilmiş olması bir karine olarak kabul edilmiş ve
kastedilen tarihin Hicrî olmasının daha tutarlı olacağı sonucuna ulaşılmıştır.
3. Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Mîlâdî takvime göre doğum tarihi
kaynaklarda birbirinden farklı olarak verilmiştir. Bu konuda kimi kaynaklar
sadece yıl olarak 1876 derken kimileri de 24 Şubat 1879 ve 5 Nisan 1879
tarihlerini göstermiştir. Bu noktada müellifin henüz kendisi hayattayken
basılmış olan Evrâdü’l-Mukarrabîn isimli eserinde belirtilen 12 Rebîülevvel
1296 tarihi esas alınmıştır. Bu tarih ise Türk Tarih Kurumu’nun tarih
çevirme usullerine göre Mîlâdî olarak 6 Mart 1879’a tekabül etmektedir.
4. Abdurrahman Sâmî Efendi’nin doğum yerinin bazı kaynaklarda
İstanbul olarak geçtiği görülmüştür. Bu konuda da müellifin Evrâdü’lMukarrabîn
isimli eseri öncelikli kaynak olarak kabul edilmiştir. Buna göre
müellifin doğum yeri Saruhan’dır.
5. Abdurrahman Sâmî Efendi’nin dede isminin kaynaklarda “Nûrî”
ve “Fevzî” olmak üzere iki farklı şekilde zikredildiği görülmüştür. Bu
farklılık Sefîne-i Evliyâ’nın müellif hattı nüshasındaki ibareden
kaynaklanmıştır. İbarede sözkonusu isim Arap alfabesindeki imlâ benzerliği
sebebiyle hem Fevzî / فوزي hem Nûrî نوري olarak okunulabilecek bir şekilde
yazılmıştır. Ancak Abdurrahman Sâmî Efendi’nin künyesindeki “İbn
Muhammed Âsım Mevla’l-Harameyn İbni’ş-Şeyh Ahmed Feyzî”
ifadesinden ve bazı kaynaklarda babasının “Fevzî Efendi-zâde” şeklinde
takdim edilmesinden yola çıkılarak dedesinin isminin “Nûrî” değil “Fevzî”
olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
6. Farklı kaynaklarda Abdurrahman Sâmî Efendi’ye ait farklı sayıda
ve isimde birçok eserin zikredildiği ve bunlardan çok az bir kısmının
akademik çalışmalar dahilinde incelendiği görülmüştür.
7. Müellifin bu çalışmaya konu edinilen Nâme-i Muharrem isimli
eseri, Kerbelâ fâciası hakkında olup üç bölümden oluşan küçük hacimli bir
kitapçık niteliğindedir. Eserin birinci bölümünde on beyitten müteşekkil bir
muharemiye bulunmaktadır. İkinci bölümde ise Kerbelâ hâdisesi hakkında
kaleme alınmış mensûr bir metin bulunmaktadır. Bu bölümde Kerbelâ
hâdisesi duygu yoğunluğu yüksek bir dille anlatılmıştır. Üçüncü bölümde
ise on bir bendden oluşan bir mersiye bulunmaktadır. Eserin mensûr
kısmında, Arapça ve Farsça kelimelerin yoğun bir şekilde kullanıldığı ağdalı
bir dil hakimdir. Manzûm kısımlar ise nispeten daha sade bir dille kaleme
alınmıştır. Müellifin nazımda ve nesirde dili ustaca kullandığı görülmüştür.
8. Abdurrahman Sâmî Efendi, eserinde Kerbelâ hâdisesini bir şâir
olarak edebi bir üslubla anlatırken âlim kimliğiyle de bazı şer‘î ıstılahlar
kullanmıştır. Nitekim mersiyesinin nakarat mısrasında Ehl-i Beyt’e hürmetin
vacip olduğunu belirtmiş, diğer bazı mısralarda ise bu konudaki nasslara
işaret etmiştir. Medrese tahsili görmüş, icâzet sahibi Sünnî bir âlim ve sûfî
olan Abdurrahman Sâmî Efendi’nin tarihi süreç içerisinde dînî, siyâsî,
ictimâî ve edebî birçok tezâhürü olan Kerbelâ fâciası hakkında kaleme aldığı
bu eser ve eserde konuyu ele alış şekli hem o dönemin ulemâ ve
meşâyihinin hem de medrese ve tekke geleneğinin Kerbelâ fâciasına yönelik
fikir ve temâyüllerini yorumlama noktasında önemli bir veri niteliğindedir.
9. Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Kerbelâ hâdisesi hakkındaki
hissiyâtını edebî bir eserle dile getirmesi geleneksel olarak Sünnî ulema ve
meşâyihin bu konudaki tutumunu da göstermektedir. Bu açıdan Sünnî
geleneğin Kebelâ fâciası hakkındaki hissiyatlarını ifrat derecesine varan
uygulamalarla gösteren Şiî gelenekten ayrı düştüğü görülmektedir.
10. Sâmî Efendi’nin hacim itibariyle küçük olmasına rağmen bu eseri
başka bir kitabın içinde değil de müstakil olarak bastırıp neşretmesi, hem
kendisinin hem de devrin insanının Kerbelâ hâdisesine yönelik ilgi ve
hassasiyetlerini göstermektedir.
73
Mehmet Halit Ayar | Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Nâme-i Muharrem’i
Sonuç
Bu çalışmada; Kerbelâ mersiyesi yazma geleneğinin XX. yüzyıldaki
son temsilcilerinden biri olan Abdurrahman Sâmî Saruhânî Efendi’nin
hayatı, eserleri ve Nâme-i Muharrem isimli eseri üzerinde durulmuştur.
Çalışmada ulaşılan sonuçlar şunlardır:
1. Abdurrahman Sâmî Efendi, Osmanlı Devleti’nin sonuna ve
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarına şahit olmuş âlim, sûfî ve şâir
vasıflarını hâiz önemli bir şahsiyettir. Nisbeten yakın bir tarihte yaşamış
olmasına rağmen Sâmî Efendi’nin hayatı ve eserleriyle ilgili bazı bilgiler
kaynaklarda farklı şekillerde yer almıştır.
2. Abdurrahman Sâmî Efendi’nin 12 Rebîülevvel 1296 şeklinde
zikredilen doğum tarihinin sonraki döneme ait bazı kaynaklarda Rûmî
olarak telakkî edildiği görülmüştür. Her ne kadar o dönemde Rûmî takvim
kullanılıyorsa da eski kaynaklarda sözkonusu tarihin Rûmî olduğunu açıkça
ifade eden bir bilgiye rastlanmamıştır. Bu noktada müellifin doğum yılının
Hicrî bir ayla birlikte zikredilmiş olması bir karine olarak kabul edilmiş ve
kastedilen tarihin Hicrî olmasının daha tutarlı olacağı sonucuna ulaşılmıştır.
3. Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Mîlâdî takvime göre doğum tarihi
kaynaklarda birbirinden farklı olarak verilmiştir. Bu konuda kimi kaynaklar
sadece yıl olarak 1876 derken kimileri de 24 Şubat 1879 ve 5 Nisan 1879
tarihlerini göstermiştir. Bu noktada müellifin henüz kendisi hayattayken
basılmış olan Evrâdü’l-Mukarrabîn isimli eserinde belirtilen 12 Rebîülevvel
1296 tarihi esas alınmıştır. Bu tarih ise Türk Tarih Kurumu’nun tarih
çevirme usullerine göre Mîlâdî olarak 6 Mart 1879’a tekabül etmektedir.
4. Abdurrahman Sâmî Efendi’nin doğum yerinin bazı kaynaklarda
İstanbul olarak geçtiği görülmüştür. Bu konuda da müellifin Evrâdü’lMukarrabîn
isimli eseri öncelikli kaynak olarak kabul edilmiştir. Buna göre
müellifin doğum yeri Saruhan’dır.
5. Abdurrahman Sâmî Efendi’nin dede isminin kaynaklarda “Nûrî”
ve “Fevzî” olmak üzere iki farklı şekilde zikredildiği görülmüştür. Bu
farklılık Sefîne-i Evliyâ’nın müellif hattı nüshasındaki ibareden
kaynaklanmıştır. İbarede sözkonusu isim Arap alfabesindeki imlâ benzerliği
sebebiyle hem Fevzî / فوزي hem Nûrî نوري olarak okunulabilecek bir şekilde
yazılmıştır. Ancak Abdurrahman Sâmî Efendi’nin künyesindeki “İbn
Muhammed Âsım Mevla’l-Harameyn İbni’ş-Şeyh Ahmed Feyzî”
ifadesinden ve bazı kaynaklarda babasının “Fevzî Efendi-zâde” şeklinde
takdim edilmesinden yola çıkılarak dedesinin isminin “Nûrî” değil “Fevzî”
olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
6. Farklı kaynaklarda Abdurrahman Sâmî Efendi’ye ait farklı sayıda
ve isimde birçok eserin zikredildiği ve bunlardan çok az bir kısmının
akademik çalışmalar dahilinde incelendiği görülmüştür.
7. Müellifin bu çalışmaya konu edinilen Nâme-i Muharrem isimli
eseri, Kerbelâ fâciası hakkında olup üç bölümden oluşan küçük hacimli bir
kitapçık niteliğindedir. Eserin birinci bölümünde on beyitten müteşekkil bir
muharemiye bulunmaktadır. İkinci bölümde ise Kerbelâ hâdisesi hakkında
kaleme alınmış mensûr bir metin bulunmaktadır. Bu bölümde Kerbelâ
hâdisesi duygu yoğunluğu yüksek bir dille anlatılmıştır. Üçüncü bölümde
ise on bir bendden oluşan bir mersiye bulunmaktadır. Eserin mensûr
kısmında, Arapça ve Farsça kelimelerin yoğun bir şekilde kullanıldığı ağdalı
bir dil hakimdir. Manzûm kısımlar ise nispeten daha sade bir dille kaleme
alınmıştır. Müellifin nazımda ve nesirde dili ustaca kullandığı görülmüştür.
8. Abdurrahman Sâmî Efendi, eserinde Kerbelâ hâdisesini bir şâir
olarak edebi bir üslubla anlatırken âlim kimliğiyle de bazı şer‘î ıstılahlar
kullanmıştır. Nitekim mersiyesinin nakarat mısrasında Ehl-i Beyt’e hürmetin
vacip olduğunu belirtmiş, diğer bazı mısralarda ise bu konudaki nasslara
işaret etmiştir. Medrese tahsili görmüş, icâzet sahibi Sünnî bir âlim ve sûfî
olan Abdurrahman Sâmî Efendi’nin tarihi süreç içerisinde dînî, siyâsî,
ictimâî ve edebî birçok tezâhürü olan Kerbelâ fâciası hakkında kaleme aldığı
bu eser ve eserde konuyu ele alış şekli hem o dönemin ulemâ ve
meşâyihinin hem de medrese ve tekke geleneğinin Kerbelâ fâciasına yönelik
fikir ve temâyüllerini yorumlama noktasında önemli bir veri niteliğindedir.
9. Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Kerbelâ hâdisesi hakkındaki
hissiyâtını edebî bir eserle dile getirmesi geleneksel olarak Sünnî ulema ve
meşâyihin bu konudaki tutumunu da göstermektedir. Bu açıdan Sünnî
geleneğin Kebelâ fâciası hakkındaki hissiyatlarını ifrat derecesine varan
uygulamalarla gösteren Şiî gelenekten ayrı düştüğü görülmektedir.
10. Sâmî Efendi’nin hacim itibariyle küçük olmasına rağmen bu eseri
başka bir kitabın içinde değil de müstakil olarak bastırıp neşretmesi, hem
kendisinin hem de devrin insanının Kerbelâ hâdisesine yönelik ilgi ve
hassasiyetlerini göstermektedir.
74
Artuklu Akademi | Journal of Artuklu Academia 2016/3(2)
Kaynakça
Ahmed b. Hanbel, b. Hilâl b. Esed eş-Şeybânî, Müsnedü’l-İmâm Ahmed b.
Hanbel, Müessesetü’r-Risâle, 1421/2001.
Arslan, Mehmet – Erdoğan, Mehtap, Kerbelâ Mersiyeleri, Grafiker Yayınları,
Ankara 2009.
Âsımefendi-zâde, Şeyh Sâmî, Cem‘iyyet ve Hürriyet, İzmir Matbaası, İzmir
1324.
Başaran, Selman, “Ebû Mihnef” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi,
Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İstanbul 1994, c. X., s. 188-189.
Cebecioğlu, Ethem, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Ağaç Kitabevi
Yayınları, İstanbul 2009.
Cunbur, Müjgân, “Sâmî”, Türk Dünyası Edebiyatçıları Ansiklopedisi, Sarıyıldız
Basımevi, Ankara 2007. c. VII.
Çağlayan, Bünyamin, Kerbelâ Mersiyeleri, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Ankara 1997.
Çağrıcı, Mustafa, “Beddua”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Türkiye
Diyanet Vakfı Yay., İstanbul 1992, c. V., ss. 297-298.
Çiftçi, Cemil, Dîvân Şiirinde Kerbelâ Ağıtları, Kevser Yayıncılık, İstanbul 2008.
Demirci, Mehmet, “Ölümdeki Hayat (Tasavvuf Düşüncesinde Ölüm)”,
Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, 2000, c. II., Sayı: 4, s. 9-16.
Derin, Süleyman, Abburrahman Sâmî’nin Hayatı, Eserleri ve Tefsîr-i Fâtiha-i
Şerîfe Risâlesi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,
(Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul 1993.
Eren, Sıddık Naci, Yüce Veliler ve Anadolu Evliyaları, Şelale Yayınları, İstanbul
1991.
Erverdi, Ezel / Kutlu, Mustafa / Kara, İsmail (Yayın Kurulu), “Sâmî
Abdurrahman Efendi”, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh
Yayınları, İstanbul 1977, c. VII.
Fığlalı, Ethem Ruhi, “Gadîr-i Hum Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi,
Türkiye Diyanet Vakfı Yay, İstanbul 1996, c. XIII, ss. 279-280.
Güngör, Şeyma, “Maktel-i Hüseyin”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm
Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İstanbul 2003, c. XXVII, ss.
456-457.
Güngör, Şeyma, Hadîkatü’s-Süedâ - Fuzûlî, Kültür ve Turizm Bakanlığı
Yayınları, Ankara 1987.
Hâkim en-Nîsâbûrî, Ebû Abdillah Muhammed b. Abdillah, el-Müstedrek
‘ala’s-Sahîhayn, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut 1411/1990.
Işık, İhsan, “Sâmî (Uşşâkî)”, Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları
Ansiklopedisi, Elvan Yayınları, Ankara 2007, c. 8.
İsen, Mustafa, “Mersiye-Türk Edebiyatında” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm
Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İstanbul 2004, c. XXIX, ss.
218-219.
İsen, Mustafa, Acıyı Bal Eylemek Türk Edebiyatında Mersiye, Akçağ Yayınları,
Ankara 1994.
Köksal, M. Asım, Hz. Hüseyin ve Kerbelâ Fâciası, Köksal Yayıncılık, İstanbul
2001.
Köprülüzâde, Mehmet Fuad, “Muharrem ve Mersiyecilik”, Hayat, Ankara
1927, Sayı: 33, ss.122-123.
Manzûr, Ebu’l-Fadl Cemâleddîn Muhammed, “Lisânu’l-Arab”, Dâru’l-Fikr,
Beyrut 1990.
Muslim, Ebu’l-Huseyn b. el-Haccâc b. Müslim el-Kuşeyrî, Sahîhu'l-Muslim,
Dâru'l-Hadîs, Beyrut 1412/1991
Nazif, Süleyman, Fuzûlî, Yeni Matbaa, İstanbul 1925.
Onay, Ahmet Talat, Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar ve İzahı, Haz. Cemal
Kurnaz, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., Ankara 1992.
Özen, Şükrü, Tenkîhu’l-Usûl, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi,
Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İstanbul 2011, c. XXXX, ss. 454-458.
Pakalın, Mehmet Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, MEB.
Yayınları, İstanbul 1983, c. II.
Pekolcay, Necla, İslâmî Türk Edebiyatında Şekil ve Nevilere Giriş, Kitabevi
Yayınları, İstanbul 1994.
75
Mehmet Halit Ayar | Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Nâme-i Muharrem’i
Kaynakça
Ahmed b. Hanbel, b. Hilâl b. Esed eş-Şeybânî, Müsnedü’l-İmâm Ahmed b.
Hanbel, Müessesetü’r-Risâle, 1421/2001.
Arslan, Mehmet – Erdoğan, Mehtap, Kerbelâ Mersiyeleri, Grafiker Yayınları,
Ankara 2009.
Âsımefendi-zâde, Şeyh Sâmî, Cem‘iyyet ve Hürriyet, İzmir Matbaası, İzmir
1324.
Başaran, Selman, “Ebû Mihnef” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi,
Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İstanbul 1994, c. X., s. 188-189.
Cebecioğlu, Ethem, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Ağaç Kitabevi
Yayınları, İstanbul 2009.
Cunbur, Müjgân, “Sâmî”, Türk Dünyası Edebiyatçıları Ansiklopedisi, Sarıyıldız
Basımevi, Ankara 2007. c. VII.
Çağlayan, Bünyamin, Kerbelâ Mersiyeleri, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Ankara 1997.
Çağrıcı, Mustafa, “Beddua”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Türkiye
Diyanet Vakfı Yay., İstanbul 1992, c. V., ss. 297-298.
Çiftçi, Cemil, Dîvân Şiirinde Kerbelâ Ağıtları, Kevser Yayıncılık, İstanbul 2008.
Demirci, Mehmet, “Ölümdeki Hayat (Tasavvuf Düşüncesinde Ölüm)”,
Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, 2000, c. II., Sayı: 4, s. 9-16.
Derin, Süleyman, Abburrahman Sâmî’nin Hayatı, Eserleri ve Tefsîr-i Fâtiha-i
Şerîfe Risâlesi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,
(Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul 1993.
Eren, Sıddık Naci, Yüce Veliler ve Anadolu Evliyaları, Şelale Yayınları, İstanbul
1991.
Erverdi, Ezel / Kutlu, Mustafa / Kara, İsmail (Yayın Kurulu), “Sâmî
Abdurrahman Efendi”, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh
Yayınları, İstanbul 1977, c. VII.
Fığlalı, Ethem Ruhi, “Gadîr-i Hum Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi,
Türkiye Diyanet Vakfı Yay, İstanbul 1996, c. XIII, ss. 279-280.
Güngör, Şeyma, “Maktel-i Hüseyin”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm
Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İstanbul 2003, c. XXVII, ss.
456-457.
Güngör, Şeyma, Hadîkatü’s-Süedâ - Fuzûlî, Kültür ve Turizm Bakanlığı
Yayınları, Ankara 1987.
Hâkim en-Nîsâbûrî, Ebû Abdillah Muhammed b. Abdillah, el-Müstedrek
‘ala’s-Sahîhayn, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut 1411/1990.
Işık, İhsan, “Sâmî (Uşşâkî)”, Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları
Ansiklopedisi, Elvan Yayınları, Ankara 2007, c. 8.
İsen, Mustafa, “Mersiye-Türk Edebiyatında” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm
Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İstanbul 2004, c. XXIX, ss.
218-219.
İsen, Mustafa, Acıyı Bal Eylemek Türk Edebiyatında Mersiye, Akçağ Yayınları,
Ankara 1994.
Köksal, M. Asım, Hz. Hüseyin ve Kerbelâ Fâciası, Köksal Yayıncılık, İstanbul
2001.
Köprülüzâde, Mehmet Fuad, “Muharrem ve Mersiyecilik”, Hayat, Ankara
1927, Sayı: 33, ss.122-123.
Manzûr, Ebu’l-Fadl Cemâleddîn Muhammed, “Lisânu’l-Arab”, Dâru’l-Fikr,
Beyrut 1990.
Muslim, Ebu’l-Huseyn b. el-Haccâc b. Müslim el-Kuşeyrî, Sahîhu'l-Muslim,
Dâru'l-Hadîs, Beyrut 1412/1991
Nazif, Süleyman, Fuzûlî, Yeni Matbaa, İstanbul 1925.
Onay, Ahmet Talat, Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar ve İzahı, Haz. Cemal
Kurnaz, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., Ankara 1992.
Özen, Şükrü, Tenkîhu’l-Usûl, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi,
Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İstanbul 2011, c. XXXX, ss. 454-458.
Pakalın, Mehmet Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, MEB.
Yayınları, İstanbul 1983, c. II.
Pekolcay, Necla, İslâmî Türk Edebiyatında Şekil ve Nevilere Giriş, Kitabevi
Yayınları, İstanbul 1994.
76
Artuklu Akademi | Journal of Artuklu Academia 2016/3(2)
Polat, Nâzım H., “II. Meşrutiyet Devri Türk Kültür-Edebiyat ve Basın
Hayatının Bir Yansıtıcısı Olarak Rübap Dergisi”, Türklük Bilimi
Araştırmaları Dergisi, Sayı: XIV, 2003-Güz, ss. 7-41.
Polat, Nazım H., “Rübâb”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Türkiye
Diyanet Vakfı Yay., İstanbul 2006, c. XXXV, ss. 281-282.
Safer Baba, Istılâhât-ı Sûfiyye fî-Vatan-ı Asliyye: Tasavvuf Terimleri, Heten
Keten Yayınları, İstanbul 2007.
Saruhânî, Şeyh Abdurrahman Sâmî, Dîvân-ı Sâmî, Şahinler Vakfı, İzmir 1980.
Saruhânî, Şeyh Abdurrahman Sâmî, Evrâdü’l-Mukarrabîn fî-Salavât-i Seyyidi’lEvvelîn
ve’l-Âhirîn; Matba‘a-i Osmâniyye, 1332.
Saruhânî, Şeyh Abdurrahman Sâmî, Mevlûd-i Müctebâ ve Şemâ’il-i Celîle-i
Muhammed S.A.V., Müşterek Osmanlı Matbaası, R.1331.
Şemsuddin el-Budeyrî, Ebu Hâmid Muhammed b. Muhammed.
Muhammed b. Ahmed el Huseynî ed-Dimyâdî , İrşâdü’l- ‘Ummâl ilâ-
mâ Yenbagî Fi‘luhû fî-Yevm-i ‘Âşûrâ ve Gayrihî Mine’l-A‘mâl’, Marmara
Üniversitesi Nadir Eserler, İlahiyat Bölümü, DN: 10156/OG1179.
Tâhirülmevlevî, “Muharremü’l-Harâm”, Mahfil, İstanbul, R.1338, Sayı: III, ss.
47-49.
Tanman, Baha, (Komisyon), “Sünbül Efendi Tekkesi”, Dünden Bugüne
İstanbul Ansiklopedisi, Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı’nın Ortak
Yayını, İstanbul 1994. c. 7.
Tirmizi, Ebû Îsâ Muhammed b. Îsâ, Sünen, Daru’t-Tuveyk, Riyad 1431/2010.
Tirmizi, Ebû Îsâ Muhammed b. Îsâ, Sünenü’t-Tirmizî, Matbaatu Mustafâ elbânî,
1382/1962.
Toprak, M. Faruk, “Mersiye”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi,
Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İstanbul 2004, c. XXIX, ss. 215-217.
Uşşâkî, Şeyh Abdullâh Salâhaddîn, Uşşâkî Sâliklerinin Âdâbı (Tuhfetu’l-
‘Uşşâkiyye), Ter. Şeyh Abdurrahman Sâmî-yi Uşşâkî, Haz. Mahmut
Erol Kılıç, Âsitâne-i Uşşâkî Neşriyâtı, İstanbul 1998.
Uzun, Mustafa, “Kerbelâ-Türk Edebiyatında Kerbelâ”, Türkiye Diyanet Vakfı
İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 2002, c. XXV, ss. 274-275.
Uzun, Mustafa, “Muharremiyye” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi,
Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İstanbul 2006, c. XXXI, ss. 8-9.
Vassâf, Osmanzâde Hüseyin, Sefîne-i Evliyâ, Haz. Mehmet Akkuş, Ali
Yılmaz, Kitabevi Yayınları, İstanbul 2006. c. IV.
Vassâf, Osmanzade Hüseyin, Sefîne-i Evliyâ-yı Ebrâr Şerh-i Esmâr-ı Esrâr,
1348/1929, Süleymaniye Kütüphanesi, Yazma Bağışlar, DN: 002308 c.
IV.
Zeynel Özlü, “Osmanlı Devletinde Tekkelere Bir Bakış: Aşure Geleneği”,
Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 2011, Sayı: 57, ss.
191-212
77
Mehmet Halit Ayar | Şeyh Abdurrahman Sâmî Efendi’nin Nâme-i Muharrem’i
Polat, Nâzım H., “II. Meşrutiyet Devri Türk Kültür-Edebiyat ve Basın
Hayatının Bir Yansıtıcısı Olarak Rübap Dergisi”, Türklük Bilimi
Araştırmaları Dergisi, Sayı: XIV, 2003-Güz, ss. 7-41.
Polat, Nazım H., “Rübâb”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Türkiye
Diyanet Vakfı Yay., İstanbul 2006, c. XXXV, ss. 281-282.
Safer Baba, Istılâhât-ı Sûfiyye fî-Vatan-ı Asliyye: Tasavvuf Terimleri, Heten
Keten Yayınları, İstanbul 2007.
Saruhânî, Şeyh Abdurrahman Sâmî, Dîvân-ı Sâmî, Şahinler Vakfı, İzmir 1980.
Saruhânî, Şeyh Abdurrahman Sâmî, Evrâdü’l-Mukarrabîn fî-Salavât-i Seyyidi’lEvvelîn
ve’l-Âhirîn; Matba‘a-i Osmâniyye, 1332.
Saruhânî, Şeyh Abdurrahman Sâmî, Mevlûd-i Müctebâ ve Şemâ’il-i Celîle-i
Muhammed S.A.V., Müşterek Osmanlı Matbaası, R.1331.
Şemsuddin el-Budeyrî, Ebu Hâmid Muhammed b. Muhammed.
Muhammed b. Ahmed el Huseynî ed-Dimyâdî , İrşâdü’l- ‘Ummâl ilâ-
mâ Yenbagî Fi‘luhû fî-Yevm-i ‘Âşûrâ ve Gayrihî Mine’l-A‘mâl’, Marmara
Üniversitesi Nadir Eserler, İlahiyat Bölümü, DN: 10156/OG1179.
Tâhirülmevlevî, “Muharremü’l-Harâm”, Mahfil, İstanbul, R.1338, Sayı: III, ss.
47-49.
Tanman, Baha, (Komisyon), “Sünbül Efendi Tekkesi”, Dünden Bugüne
İstanbul Ansiklopedisi, Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı’nın Ortak
Yayını, İstanbul 1994. c. 7.
Tirmizi, Ebû Îsâ Muhammed b. Îsâ, Sünen, Daru’t-Tuveyk, Riyad 1431/2010.
Tirmizi, Ebû Îsâ Muhammed b. Îsâ, Sünenü’t-Tirmizî, Matbaatu Mustafâ elbânî,
1382/1962.
Toprak, M. Faruk, “Mersiye”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi,
Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İstanbul 2004, c. XXIX, ss. 215-217.
Uşşâkî, Şeyh Abdullâh Salâhaddîn, Uşşâkî Sâliklerinin Âdâbı (Tuhfetu’l-
‘Uşşâkiyye), Ter. Şeyh Abdurrahman Sâmî-yi Uşşâkî, Haz. Mahmut
Erol Kılıç, Âsitâne-i Uşşâkî Neşriyâtı, İstanbul 1998.
Uzun, Mustafa, “Kerbelâ-Türk Edebiyatında Kerbelâ”, Türkiye Diyanet Vakfı
İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 2002, c. XXV, ss. 274-275.
Uzun, Mustafa, “Muharremiyye” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi,
Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İstanbul 2006, c. XXXI, ss. 8-9.
Vassâf, Osmanzâde Hüseyin, Sefîne-i Evliyâ, Haz. Mehmet Akkuş, Ali
Yılmaz, Kitabevi Yayınları, İstanbul 2006. c. IV.
Vassâf, Osmanzade Hüseyin, Sefîne-i Evliyâ-yı Ebrâr Şerh-i Esmâr-ı Esrâr,
1348/1929, Süleymaniye Kütüphanesi, Yazma Bağışlar, DN: 002308 c.
IV.
Zeynel Özlü, “Osmanlı Devletinde Tekkelere Bir Bakış: Aşure Geleneği”,
Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 2011, Sayı: 57, ss.
191-212

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Sponsorlu bağlantılar

Son yorumlar